Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #75 : Temmuz 11, 2009, 22:54:15 ÖS » |
|
Engin AKBABA şiir geleneğimizi özümsemiş bir şair portresi olarak ufkumun duvarındaki yerini aldı, kutluyorum kendisini güzel şiirleri için.
|
|
|
|
|
|
enginakbaba
|
 |
« Yanıtla #76 : Temmuz 15, 2009, 19:22:32 ÖS » |
|
sizden bu tür övgüler almak bende tarifsiz sevinçlere neden oluyor... teşekkür ederim.
|
sana a?lad???m kentlere nisan bak??l? ya?murlar ya??yor.
|
|
|
|
enginakbaba
|
 |
« Yanıtla #77 : Temmuz 30, 2009, 02:15:02 ÖÖ » |
|
Dudağın dudağıma değende Ay ışığı suya iner, aylardan mayıs Dalda erik oynaşır gecede ateş Ve akar su hürriyet denizine
Dudağın dudağıma değende Hayli bulut bulut gökyüzü Düşer gözlerinden göğüslerine Aklımda bir avuç mavi kalır
Açılır yedi yerden kol demiri Şapkasını yıkar kaşın üstüne Tozanlı köylükleri, başaklar İki ayrı dil konuşur iki canlılar
Dudağın dudağıma değende Islanır serçecik nağmeleriyle Bir kutlu akşam doğar haneye Ve içim hayli hayli bir mayıs
engin akbaba- temmuz 2009- antalya
|
sana a?lad???m kentlere nisan bak??l? ya?murlar ya??yor.
|
|
|
|
enginakbaba
|
 |
« Yanıtla #78 : Temmuz 30, 2009, 02:18:42 ÖÖ » |
|
Türkiyeli bir yüreğim var benim Ortadan ikiye ha bölündü ha bölünecek Diye korkuyor her gece beynim Hep kara sevdalarda, olmayacak düşlerde Türkiyeli yüreğim.
Loncasız kasabalar, pirler an-karasında İtibarı yok öyle halk arasında Hep düşler alaminde- hayli kırgın Türkiyeli bir yüreğim var benim
Pek çok dili konuşur lakin Birisi hayli yasak. Üç yanı öyle tuzlu Öyle deniz. Martılara sorsanız Bizim kıyılardan uzak. Yunan adalarından. Birkaç akarsuyu var yüreğimin, hayli kızıl ve Hayli asi. Birisi kül ve duman taşır Bafra deltasına İkisi iki eski sevgili. Zılgıt ve ağıt götürür şatt-ül arap’a.
Büyük şehirleri ve ışıklı caddeleri. Her gün dolar kasıklarına kadar. Kasaba rüzgarları kum ve tütün kokar. Her gün yeni bir yenilgi ve sevişme faslı Herkes aynı biçimde birleşmek mecburiyetinde.
Türkiyeli bir yüreğim var benim. Hayli ferah ve güzel Ve hayli uzak dünyanın geri kalanına.
|
sana a?lad???m kentlere nisan bak??l? ya?murlar ya??yor.
|
|
|
|
enginakbaba
|
 |
« Yanıtla #79 : Temmuz 30, 2009, 02:20:25 ÖÖ » |
|
bana bir yudum su ver!...
engin akbaba
Polatlı kışlasında ağustos geceleri, telefona yapışıp dişimin arasından, ergen bir düşle konuşuyorum. Uzak tren çığlıkları işliyor ciğerime, cesur. Adına “Gülce” demişim. Yorgun bir nisan kuşluğuna benziyor. Dokunsam ıslanacak gözleri. Elim o kadar uzak, sesi o kadar yankılı. Bir ırmağın denize dökülüşü gibi geriye bakarak karışıyor ruhuma nefesi. Polatlı kışlasında ağustos böcekleri, oturup ağlıyoruz… Tellerin arkasında ömrümün arta kalanı bozup düşlerini Ankara katarının bozguncu çığlığıyla sevdayı yükleniyor. Yüreklendiriyor beni Gülce’nin titreyen sesi. Mavi suaterli çocukluğumu da bilse “annem” diyeceğim. Aksıyor solu. Korkak bir Türkçesi var. Diliyle dişi arasında bütün gözyaşları. Ağlasa dudağım ıslanacak, belli… Ah bir uzanıp öpüverse kan dolacak dilim dudağım. Güneşi kundaklayacak birazdan kalk düdüğü. Oysa benim boğazımdan bir lokma bile uyku geçmedi daha. Kendi oyununa düşmüş bir hile bazın elleri gibi terliyor alnım. Kaderimin ilk hecesinden ayn’ı silip elif çeken ben, azı dişi kamaşan bir köpek gibi “keder” soluyorum. İçimde bağ bozumu; Yüreğimde sirkeci güğümleri… Tenhalarımda Ankara kalabalığı… Ayaklarım Sakarya’ya dirense, ellerim bira soluklanıyor izin günleri. Bir şiirin her dizesine gömülüp içiyorum. Her şiirin bir dizesinde kalıyor gözlerimin elası. Sigarasını yakmamı bekliyor akşam kuşları. Kuşkularından arındırmışlar şehvetli bakışlarını. Devlet malı olduğum göğüslerine bakışımdan belli. Oysa cüzdanımda seyyar bir sevdaya tutulacak kadar cesaretim yok. Garnizon dışında kabaran düşlerimi Polatlıya taşıyacağım akşam otobüsüyle birinci bölük için Çarşamba ve Cuma olmasa hamam günleri.
Gömülüp koşuğun grisine Bişar’dan Kürtçe ağıtlar dinliyorum. Kavimler göçünden beri yabanıl bir yolcuyum. Azığımda tek öğünlük tayınım.
Polatlı kışlasında bozkır trenleri… getirip gurbetin en acısını hasretimizin orta yerine bırakıyor. El sallasam… Gülce baksa tren penceresinden boş kovanlar gibi toplanıp sayılan yirmiüçüncü yaşımın ağustos günlerine belki daha da sever beni… 293. dönem birinci bölük birinci takım dört bin iki yüz beş. Kırk bir numara bot. Kırık bir aynanın simyası bozuk yanına düşmüş çocukluğumun yanık düşü… Belleğimde, uzak bir ülkede uzak bir kent adı olarak kalmış baba adı, vakti gelmeden ayrıldığım sevdalar, erken girdiğim kavgalar, ben yorulduğumda daha yeni kızışan arkadaş yumrukları… Bişar yine Kürtçe bir ağıt tutturmuş içinden. Gözlerinin renginden biliyorum. “Sesli söyle Bişar, biz de duyalım.” “Nöbetci subay gelir birazdan” der gibi bakıyor, utanarak Türkçesinden. Kırık dökük bir Türkçesi var, “h” leri hırıltılı, “k” leri kavruk.
Bir Ankara dönüşü, akşam içtimasından hemen sonra, adımı ünlüyor koğuş nöbetçisi.. ve kabaran sesiyle yarıp koğuşun kalabalıklığını, “telefoooon” diye haykırıyor. Dip köşe dolaşan sesi gelip düşüyor önüme bir kuş ölüsü gibi. Önüme düşen kuş ölüsünü cebime koyup varıyorum telefona. Rüzgârını yitirmiş dalgalar gibi hışırdıyor Gülce’nin sesi. “Unut beni!!! bir daha arama, ben de seni aramayacağım.?” “ne oldu? Niçin? Bi(r) şey mi oldu? Seni aramazsam nasıl dayanırım ömrümün arta kalanına?... gibi benzer cümleleri kurmayı hep telefonu kapattıktan sonraki gecelerde uykuya hasretken hayal etmişimdir. Ama hiçbir şey diyememiştim o anda çaresiz bir “Peki” den başka. İhtiyar bir çınarın köklenip de devrilişi gibi devrildi sesim. O ana uygun olan, Gülce’yi fikrinden vazgeçirebilecek cümleyi bu gün bile düşünürüm de hala bulamam. Bazen bulduğumu sandığım cümleyi birkaç kez tekrar edince yeteri derecede kuvveti olmadığından bahisle bir not defterinde unutur giderim. “Peki” “k”si kabarık “i” si boğulmuş çaresiz bir ünlem.
Aklımdan silemiyorum sonu atmış sıfır beş olan telefon numarasını. Sonra bir de yağmurda ıslanmış bir tarla sıçanı gibi sevimli gülüşü takılıp kalıyor gözümün önünde. Gülce sözünün eri. Öylece uzaklarda bir yerde. “Dayanamadım. Aradım” desem. Ayıp! “Arama!” dedi. Bir de “Unut beni” mi demişti yoksa ben mi öyle anlamıştım. ‘Yoksa unuttum seni’ miydi?
Geceler Polatlı trenleri gibi uzuyor. Trenler bozkır rüzgârı gibi ıslık çalıyor akarken rayların kızgınlığında. Sayımı yapıp gidince nöbetçi subay kalkıp yanaşıyorum sıra olmayan telefona. “Geç oldu. Yat uyu.” İçine tükürdüğüm içimden bir ses. Dibi bulunmaz gecede uzakları düşünerek uyumanın imkânsızlığı işliyor ciğerime. “Sabah ola hayrola!” Ertesi günün akşam kızıllığında eğitimin yorgunluğunu sırtıma vurup akşam dersine gitmeden evel, çay ocağından bin bir badire ile kaptığım çayın boz bulanıklığına sığınıp bin bela gelen sırada yapışıyorum telefona. Çeviriyorum sonu atmış sıfır beş olan telefon numarasını. Aradığım kişiye ulaşılamıyor. Kapsamı alanı dışında. Bütün alanlarda uygun adımda yürüyorum ama benim adımlarıma uymuyor telefondaki kadının sesi.
Akdeniz marşı söylenecek… sol…sol…sol… sol sağ sol…. Başla… “deniz deniz Akdeniz/ suları berrak deniz/ karşıda yar ağlıyor/ gideyim bırak deniz”…Bir daha kapsama alanına girmiyor Gülce. İrlanda masası, İtalyan çukuru ve kavimler göçünden beri boynumun yaftasına yazılmış yalnızlığım, yanlışlığım, Bişar’ın gözlerinden okuduğum Kürtçe ağıtlar ve koğuşun griliğine bulaşan insan nefesleri koyun koyuna yaşıyoruz bozkırın tere batmış sıcağında, yanıyoruz… “rüzgarlardan atım var/ şimşekten kanadım var/ göğsümde ay yıldızlı/ gazilik beratım var../” dua tepenin, türbe tepenin, mangal dağın, Sakarya boyları ve 22 gün 22 kanlı gecenin çölde aksayan naraları çalınıyor kulağıma. “yaslı gittim şen geldim/ aç koynunu ben geldim.../ bana bir yudum su ver/ çok uzak yoldan geldim…/ eş(ş)ek kulaklı Midas’ın toprağında marş söylüyoruz. Belki de ömründe hiç görmediği bir denizin marşını. Çöl coğrafyasına inat gür çıkıyor sesimiz. “deniz deniz Akdeniz/ suları berrak deniz/ karşıda yar ağlıyor/ gideyim bırak deniz… birinci bööölük, birinci bööölük, aslanlar, aslanlar hey…”
Aramıyor bir daha gülce… Sabahta, akşamda ve kuşlukta çoğalıyor kuşkularım… Polatlı çöl olmasına çöl ama daha da ölü geliyor bana. Kışlanın içinden tren akıyor. Trende hasret, tende can, damarda kan akıyor… Gülce… Sen güle benzemesen ben sana gülce demezdim amma. Dalında gül soluyor… İçimde şarkılar, kelimeler…
Sonra… Sonrası malum kuradan “yolun bittiği yer” çıkıyor. “Kiğı”, ömrümün hayal törpüsü. …Azrail gelmişte can talep eder/ benim can vermeye dermanım mı var…
|
sana a?lad???m kentlere nisan bak??l? ya?murlar ya??yor.
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #80 : Temmuz 30, 2009, 09:09:29 ÖÖ » |
|
sabah sabah etkiledi beni Gülce'yle olanlar!
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
Nurdan Ünsal
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 21
|
 |
« Yanıtla #81 : Temmuz 30, 2009, 14:16:42 ÖS » |
|
bana bir yudum su ver!
Bekleyişin, acının, özlemin, tutkunun dile geldiği müthiş bir öyküydü.
Kutlarım, içimi acıttığınız için..sevgiler size.
|
|
|
|
|
|
sedef Kandemir
|
 |
« Yanıtla #82 : Temmuz 30, 2009, 16:16:52 ÖS » |
|
"Yüreğine sağlık" gibi kutlamalardan mümkün olduğunca uzak olmaya çalışsam da bu sefer dayanamayacağım...
Bölünmesinden korktuğun o Türkiyeli yüreğine sağlık olsun, şiirle dolsun ömrün...
Öykün de şiirin de duyumsattı kendini o hoş akıcı anlatısıyla, kederleriyle, umuduyla dolu dolu...
Teşekkürler ve Sevgiler
|
"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi". -Sabahattin Ali-
|
|
|
|
enginakbaba
|
 |
« Yanıtla #83 : Temmuz 30, 2009, 16:55:28 ÖS » |
|
teşekkürler dostlarım
okunduğunu bilmek ayrı mutlu ediyor insanı hele hele okunduktan sonra bir harfle de olsa selamlanmanın tarifi zor.
saygılarla.
|
sana a?lad???m kentlere nisan bak??l? ya?murlar ya??yor.
|
|
|
|
enginakbaba
|
 |
« Yanıtla #84 : Ağustos 08, 2009, 03:13:20 ÖÖ » |
|
aslı gözlerin ne renk, yoksa günah mı her gece nasıl iner ay ışığı denizine nasıl dağılır da toplaşırız bir bebek ağlasa mahallede ya da ne bileyim - sütçü gelse- sen gelsen… ne çok bakardım gözlerine öyle camda dursan, ben sarhoş olmasam da sen camda dursan öyle ışıksız yani, ağaç gölgesi sarıp saklasan bütün dünyayı İstanbul uzaksa da şarkılar güzel kırmızı giyinsen, bakkala çıksan aslı gözlerin ne renk, yoksa günah mı deniz kenarında dursak, gözlerin dursa gemiler bir boğaz getirse, bir İstinye… aslı sen gelsen de bitse bu hasret, uzakta kalacaksa kalsın İstanbul engin akbaba- ağustos 2009-antalya
|
sana a?lad???m kentlere nisan bak??l? ya?murlar ya??yor.
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #85 : Ağustos 08, 2009, 14:08:20 ÖS » |
|
"hey kim var orada"
dedi bir ses duymadı sesler birbirini dağıldılar
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
sedef Kandemir
|
 |
« Yanıtla #86 : Ağustos 08, 2009, 18:54:44 ÖS » |
|
- gözleri aşk rengi aslının derinliğinde koyu bir manzara bu İstanbul hatırası- Ne hoş coşmuş dizelerin, ne güzel akıyor duygular, tebrikler Engin Akbaba
|
"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi". -Sabahattin Ali-
|
|
|
|
enginakbaba
|
 |
« Yanıtla #87 : Eylül 09, 2009, 17:14:42 ÖS » |
|
Şiir-t-de son hecedir sevdiğim Noktayla mühürlenmiş gözleri Uyur kanın ve terin içinde Kasıklarında kar sesi Üşür bütün geleceği
Onu sağanaklar yıkıyor içten içe sorular çoğaltıyor Dibinde cevap tortusu kalmış sorular Bir bakmışsın sesinde çocuk bakışı Hayli esmer Kendine değse el oluyor Hiçbir dokunuş ısıtamıyor tenini Sarılsa hatıralara Kurtlu bir ağaç kalıyor kollarında
Yüreğinde ki kırlangıç mezarlığı Ona yeni bir dil bağışlıyor Göğsü eski dil yanığı Ölü sevgiliden Bu yanık onu öldürmüyor
Bu yanık beni acıtmıyor
engin akbaba-antalya-2009
|
sana a?lad???m kentlere nisan bak??l? ya?murlar ya??yor.
|
|
|
|
enginakbaba
|
 |
« Yanıtla #88 : Eylül 09, 2009, 17:29:15 ÖS » |
|
sevgili kandemir, sevgili ayşe, yazdıklarınız için teşekkür ederim.
|
sana a?lad???m kentlere nisan bak??l? ya?murlar ya??yor.
|
|
|
|
enginakbaba
|
 |
« Yanıtla #89 : Ekim 27, 2009, 17:05:56 ÖS » |
|
Ölü Mine severdik senle ben Mine yorgun bir cesetti akşam dönüşü Saçlarında serçe çığlıkları Kalçasında dolmuş ıslıkları Düşünde neon ışıkları Tükürülmüş bir kadındı Mine
Mine etek giyse Rüzgâr çıksın isterdik, vallahi Kotsa sarmalayan baldırlarını İçimizde bir ferahlık Güvende hissederdik namusumuzu
Mine sabah erken, uykulu dolmuşlarla Küfrederek babasına ve bahtına Bir bitlenmiş düş taşırdı çarşıya Çantasında geri dönüş bileti Tırnak makası, kadın bağı İlk kızlığı, kızgınlığı
Mine kime kızar, neden pas vermez, Bakkalla ne konuşur bilmezdik Kimi sevse, ben olurdum düşlerimde Çay bahçesinde ele ele, Sinema salonunda kaçak öpüşler, Sonra… Sonrasına düş kuramam, biterdi. Ve Mine her sabah ölü gider Her akşam terk edilmiş dönerdi…
Gördüm ki, Migrosun kafeteryasında Patates cipsi ve kola Yalak bir oğlandı düşümü bozan Sonra çıkıp kol kola Pahalı bir arabaya… Mine ilk kez sağ duruyordu. Gözlerinde denizin kararsızlığı O gece geç döndü ve sonrasında da … Başka oğlanların arabasında, Irzına bin defa geçti düşümün Mine hanım oldu, ben de büyüdüm Ve sen hala ölü Mine sevmektesin, acayip
Engin AKBABA
|
sana a?lad???m kentlere nisan bak??l? ya?murlar ya??yor.
|
|
|
|