Google Reklamları
BİT PAZARI
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Şubat 10, 2012, 07:05:29 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1 2 [3] 4   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: BİT PAZARI  (Okunma Sayısı 5418 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #30 : Aralık 18, 2008, 10:25:59 ÖÖ »

KIRMIZI BİSİKLET

 

Çocukluk ve gençlik çağlarımın geçtiği semtte çok önemliydi bisiklet sahibi olmak. Ailem 69 yılının sonbaharında gelmişti Kozan’dan ve ben ilkokula başlamıştım. Okula gidip gelirken, iki katlı bir evin damındaki garip bir şeye uzun uzun bakardım.. Belki de, on metreden daha uzun bir direkte, ayrı yönlere bakan çok iri üç anten vardı. Sorduğum çocuklar da bilmiyordu ne olduğunu. İki yıl seyrettim anca adını öğrenebildim: Televizyon. Hiç görmediğim, çocuksu bir merak olarak kaldı. Çocukluğumun en önemli iki olayından ilkini oluşturuyordu.

Mahallemize, bizden üç ay sonra yeni bir ev taşınmıştı. Ailenin, benden bir iki yaş küçük, beyaz tenli, sarıya yakın ve alabururs uzunluğunda saçları olan bir erkek çocuğu vardı. Babasının bir devlet dairesinde müdür olduğu söylenirdi. Öyle miydi yoksa yakıştırılmış mıydı bilmiyorum, önemi de yoktu zaten. Koskoca mahallede, onlarca çocuğun arasında sadece o çocukta bisiklet vardı. Bisikletin çocuk ölçüsünde olabileceğini hiç düşünmemiştim. Hem de sırf çocuk binsin, sokakta gezinsin diye... Çocuk ulaşılmaz bir yıldız gibiydi aramızda. Bisiklet bizim de hayatımıza girmişti görsel olarak. Dört gözle beklerdik çocuğun sokağa çıkmasını, yani bisikletiyle.

Orhan Kemal’in tozlu sokaklarında akşamları yapılan çaylı dedikodulu komşu sohbetlerini saymazsak, sokak kenarlarını işgal edebilecek, park etmiş araç hiç olmadığı gibi, çöp toplayan traktörlerden başka araç girdiği de pek sık görülmezdi.

Akşam üzeri çıkardı çocuk, mağrurca dururdu bisikletin üzerinde. Hafif bir tebessümle, önce yavaş sonra hızlı sürerdi bisikletini. Bizim de en keyifli saatlerimiz başlardı. Tüm çocuklar “ hurra ” toplanır ve bisikletin arkasından koşardık, artık bisiklet nereye giderse. Kıyasıya itişmeler olurdu aramızda. Bisiklete yakın bir yerden koşmak tadına doyulmaz bir şeydi. Çünkü, bisikletin yan tarafında koşan çocuklar bazen bisiklete dokunmak veya bisiklete binen çocuğa dokunmak onuruna erişebilirdi. Bu da, her evde aynı yaşlarda, en az iki üç çocuğun bulunduğu bir mahallede, bisiklete yakın koşabilme olasılığını hayli azaltıyordu.

Sokakta oluşan gürültüden rahatsız olmuş görünen analar “ ses etmeyin kör olasıcalar ! ” diye bas bas bağırırlardı. Sanki, yedi sekiz çocuklu bir ailede dışarıdakinden daha az gürültü olurmuş gibi. Asıl sebep eve geldiğimiz zaman ortaya çıkardı. Zaten birkaç yerinden yamalanmış olan naylon ayakkabıların yamalarının biri açılmış ya da başka yerinden yırtılmış olurdu. Bu günkü sandalet diye bilinen ayakkabının ilkel ve naylon haliydi “ Kelik “ ayakkabılar. Ayak parmaklarının üstünden pencereli, ayağın dış tarafında “ kilte “ diye bildiğimiz bir kopça vardı. Onun pas izi tenimizin doğal bir lekesiydi adeta. Bu ayakkabıları yamamak da çok ince bir işti. Önce tedavülden kalkalı epeyce olmuş başka ayakkabıdan yırtığa uygun gelecek bir parça kesilirdi. Sonra maşa ve şiş ocakta iyice ısıtılır, yırtığın ve üzerine koyulan parçanın arasından ustaca geçirilir ve bir süre parmaklar arasında sıkıca tutulurdu. İşlem tamamdı.

Büyükler arasında da tek tük bulunan bisiklet çok havalı bir araçtı. Ön tekerleklerinin iki tarafına, radyo antenine benzeyen teller takılır, ucuna da vali forsu gibi bayrak takılırdı. Dümenin uçlarına ise renkli şeritlerden püskül yapılırdı. Hele bisiklet park edilirken seyrine doyum olmazdı. Sert bir ayak hareketiyle arka tarafta bulunan ayaklık, bisikletin hafifçe kaldırılmasıyla, arka tekerin altına girerdi. Bu arada açılan yayın, ayaklığın yere temasından çıkan metal sesinin tıkırtıları, olaya bir merasim havası verirdi.

Tertemiz bakılırdı bisikletlere. Adam bisikletiyle işe gidip gelirken, teftişe çıkmış bir komutan edasında olurdu. Bazen, çocuklarının iki üç tanesini bindirir şöyle bir tur atarlardı mahallede. Bazen de eşini arkaya oturtur, en küçük çocuğu kucağına verir, bebeğin bir büyüğünü de kollarının arasına gelecek biçimde bisikletin çatısına oturtur gezmeye giderlerdi. Vay be! Ne ihtişamlıdır o anın yaşanışı, kim tutabilir artık onları. Kadın yapmacık bir tebessümle, bir eliyle çocuğunu tutar, diğer elini de kocasına sıkıca sarardı düşmemek için. Ne de olsa şeytan icadıydı iki tekerlek.

Yirmi küsür yıl geçtikten sonra, yine görüyorum bisiklet arkasından koşan çocukları. Kara yağız genç çocuklar. Tekerleklerini, camlarını, ses tertibatlarını kendilerince halletmiş oldukları arabalara biniyorlar. Ama, onları her gördüğümde, bisiklete binen babalarının yüzlerini görüyorum nedense.

 

Mehmet Ak 2002

Lül Sanat Dergisinin 5. Sayısında yayımlanmıştır.



--------------------------------------------------------------------------------


Açıklama : ÖKS Girişimcisi Mehmet Ak'a ait bu öykünün; Can Dündar'ın aynı adı taşıyan Kırmızı Bisiklet adlı kitabından çok önceleri yayınlanmış olduğunu anımsatırız...

Transferci

Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #31 : Aralık 18, 2008, 10:27:05 ÖÖ »

*SESİNDEYDİ FIRTINA

Sarhoştum, hiç fark etmedim. Yıllar geçti demek ki, benim haberim yok. Ben sadece hüznü yaşarken mi oldu bütün olanlar.

Hayret, gerçekten nasıl da bağlanmışım acıya. Demek sizler aşkı, sevdayı filan da yaşadınız ha! Ben onları da kederin bir başka adı sanıyordum, bana öyle öğretmişlerdi. Hayatın yalnızca acıdan ibaret olduğunu, başka başka sanılan şeylerin aslında kederin diğer isimleri olduğunu, farklı adresler olsa bile bütün yolların kederde birleştiğini sanırdım. Demek beni kandırdılar ha, yani öyle iddia ediyorsunuz. Ah bir inanabilsem. Neredeyse bir ömür yaşadım bu inançla, şimdi siz çıkıp karşıma, tüm bildiklerimi tepe takla çevirmek istiyorsunuz. İnanması güç geliyor şimdi bana. Çünkü ömrümce her söylenen güzel şeye inanmaya çalıştım. Tıpkı sizler gibi daha önce de güler yüzle, farklı şeyler anlatanlar oldu. Sayısını şimdi hatırlayamam, çook vardı çok. Dedim ya sarhoştum, ömrün neresindeydim hiç fark etmedim...

Ama, en çok annem öğretti hüznü bana. Bir dantel gibi ilmik ilmik işledi beynime. Kendimle ilgili anımsayabildiğim ilk anılarımda bile yalnızca annemi ve hırçın sesindeki paralayıcı tonları hatırlarım.

Dalgası hiç sakinleşmeyen denizin ortasında bir gemi düşünün ve o gemide, bir uçtan diğer uca sürekli bir şeyler taşımak zorundasın. Koliler, sandıklar ve deniz çok dalgalı. Bir uçtan diğer uca, oradan diğerine... Kısacık bir yolda bitmeyen süreklilik.

Her yolculuk, hüzünler arasında yaşanan bir yalnızlıktı aslında. Bu güne kadar ne yol bitti, ne dalga ne de yük... Hiç başımı kaldırıp bakmadım uzaklara, hiç liman görmedim. Her sahilde yaşanan başka aşkları hiç tatmadım. Siz biliyor musunuz, yaşadınız mı? Biliyorsanız ne olur anlatın. Ben yine inanmayacağım ama olsun, şimdiye kadar inandıklarıma sayın...Ben gemide, sadece yaşanmamışları taşıdım. Omuzumda taşırken yükümü hep yere baktım yıllarca. Alışkanlık işte. Tahtaların arasından girip çıkan böcekleri izlerdim. Hepsi birkaç çeşitten ibaretti ve onların davranışlarını izlemek ömrümün değişmez tek eğlencesi oldu. Hangisi hangisiyle karşılaşınca ne yapar, kim kimden kaçar ya da karşılaşınca tereddütsüz bir kavgaya tutuşur? Ve kavganın en yerinde, onlar tam da yoğunlaşmışken, dikkatsiz herifin biri ikisini de ezip geçer. Öyle ya, insanlar yolda yürürken yerde kavga eden veya sevişen böcek var mı diye bakmaz ki. Herkes kafasının içinde, kafa diye bilinen kafesinin içinde taşırken dünyasını, hep o kavgalarla meşguldür beyni. O da tam yoğunlaşmışken kavgasına, hayat denilen dikkatsiz yaratık ezer geçer hiç fark etmeden.

Ben kendi kafesimde sadece yalnızlığı gördüm. Acıyla acının kavgasını izledim. Kaç bin defa ezip geçtiysem hüznü, yine de ağır bir kuş edip kondurdum omuzlarıma bir ömür boyu.

Ve annemin fırtınalı sesinde yürüdüm bir uçtan başka bir acıya. Dedim ya sarhoştum, hiç fark etmedim. Yıllar geçti demek ki, yazık, hiç haberim yok...

 

 

Mehmet Ak 6 Mayıs 2004

*İmgelem Çocukları Dergisi, Nisan Mayıs

2004 sayısında yayımlanmıştır

Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #32 : Aralık 18, 2008, 10:28:14 ÖÖ »

*KOVBOY

Güneş tam tepedeki yerini almış, insanların beynini eritmek için uğraşıyordu. Gölgeler, sadece üzerindeki nesnenin genişliği kadardı. Kuşlar ve sürüngenler uyarıyı almışlar, ağaç dallarına ya da

duvar kovuklarına çekilerek uykuya dalmışlardı. Ara sıra, bu durgun saatlerde gelip müstehcen sohbetler ettiğimiz arkadaşlardan birisi çıkıp gelse ne iyi olur düşünüyordum.

Birden bire sanki damdan düşercesine, büyük bir hışımla o zayıf çocuk geldi. Sol tarafıma geçti oturdu. Koşarak geldiği için terlemişti,

heyecanlıydı, konuşmaya bahane arıyordu. Her zaman ilk aklına gelen sözle, dükkana yaklaşırken başlardı konuşmaya. Canı sıkılmış belli, lafa

nereden gireceğini kestiremiyor. Daha da kötüsü böyle durumlarda neredeyse her nefeste burnunu çekiyor.

O “hayırdır lan” dememi bekliyor, ben onun ne yumurtlayacağını. Göz göze geliyoruz. Göz kırparak başımı sallıyorum, anında patlıyor. “Abim

kılıcımı kırdı !”

Buruktu, sinirliydi yeterince küfredemediği için rahatlayamıyordu. Kılıç dediği de uyduruk iki tahta parçasının “t” harfine benzetilmiş haliydi. Abisi, çocuğun elinde ne zaman bir oyuncak görse mutlaka kırıyordu. Oysa, kovboy kılıçla oynamayı çok seviyordu. Çünkü ailece gidilen yazlık sinemalarda Tarkan ve Karaoğlan filmlerini izliyor, etkileniyordu. Hele Tarkan bir numaraydı onun için. Oyuncaksız kaldığında ise sürekli

arkadaşlarıyla kavga ediyordu.

-Lan oğlum git şu burnunu temizle de gel.

-Ya taam ya.

Kıpırtı yok, kaldığı yerden anlatmaya devam ediyor. Ben ona kovboy diye takılırdım. Heyecanlı, telaşlı halini severdim. Kovboyun ne olduğunu bilmezdi ama çok hoşuna giderdi. Bayramlarda tenekeden yapılmış mantar tabancaları ve mantar satardık. Kovboy, bayram süresince iki üç tane tabanca alır, eline geçen her kuruşu da mantara

harcardı. Zaten uyduruk olan tabancaları, bayram süresince ya bozmuş ya da abisine kaptırmış olurdu.

Kovboy ilkokula gidiyordu. Okuldan geldikten sonra birkaç saat oynar veya oyalanır, sonra babasının sebze tablasına giderek akşam üstü sokakları birlikte gezerlerdi. Öyle bağırırdı ki sesini iki sokak öteden duymak mümkündü.

İşini iyi yapan her bakkal gibi ben de küçük çocukları çok severdim. Evin bakkal ihtiyaçlarına hep onlar gönderildiği için önemliydiler. Çocuklarla iyi geçinen bir bakkal iş yapar, para kazanırdı. Ama

bunun gibi hareketli tipler çok daha özeldi. Hiç üşenmez, komşularının da ihtiyaçlarına koşarlardı. Komşular “çok çabuk söylemezsen lafının sonunu beklemez” derlerdi. Heyecanından olsa gerek yürüyerek gelmezdi. Hep koşardı ve tane tane konuşmayı beceremezdi.

Öğlen sıcağı, Adana’nın en durgun saatleri. Dükkanın önüne yaptığım asma çardağının altını güzelce sulamış, kendi yaptığım sedirin üzerinde serinlemeye çalışıyor, bir yandan da kovboyun sızlanışını dinliyordum. Bir süre sonra, senelik iznini evde geçiren demiryolları memuru Hüseyin abi geldi.

Elli yaşına yaklaşmış, çatık kaşlı, sert yüzlü ama görüntüsüne

uymayacak kadar duyarlı, sevimli bir insandı. Kahve muhabbetlerini hiç sevmez, evde sıkıldığı zaman yanıma gelirdi. Bir mahalle bakkalının en

önemli vizyonuydu bu. Çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu. Herkesi tanır, mutlaka bir sohbeti paylaşırdı. Mahallede hatırı sayılan, akıl danışılan insandı bakkallar. Hüseyin abi durumu hissetmiş olacak ki, başıyla selam verip diğer yanıma oturdu. Kovboy gözleriyle Hüseyin abiyi takip ederken konuşmasına ara vermedi. Dinlerken hüzünlendi

Hüseyin abi, çenesini avuçlarına, dirseklerini de dizlerine dayayıp, adeta iki büklüm oldu. Sanki çocuğun söylediği her söz, bir ağırlık gibi

omuzlarına çöküyordu. Biri doğulu, diğeri çukurovalı fiziksel hiçbir benzerlikleri olmayan bu iki insan neredeyse aynı ruh yapısına sahipti.

Aralarındaki onca yaş farkına rağmen, küçük çocuğun anlattıklarının her anını yaşıyordu adeta.

Neyse ki Hüseyin abi burnunu çekmiyordu.

Bir ara sessizce kalktı, dükkana girerek gezinmeye başladı. İçerlemişti, zoruna gitmişti bu olay. Kovboyun kırılan kalbini bir parça rahatlatmak istiyordu. Çocuk için bir avuç şekerleme veya küçük bir oyuncak neşe kaynağı olabilirdi. Eğilip rafları karıştırdı bir süre. Sonra gözleri parlayarak doğruldu. Çok şaşırmıştım, hangi bayramdan kaldığını hatırlayamadığı plastik bir kılıç vardı elinde. Üstelik bu kılıcın kılıfı da vardı… Sessiz bir şekilde dükkandan çıkıp, kılıcı kovboyun dizlerinin

üzerine yavaşça bıraktı. Çocuk aniden fark ettiği için şaşırdı. Sustu. Bakındı. Hiçbir şey söylemeden bizlere çapkınca bir bakış atıp geldiği hızla gitti.

Onun gidişiyle boşta kalan kara sinekler de bize kaldı.

Hüseyin abi rahatlamış gibiydi.

-Nasılsın abi, nasıl gidiyor? gibi yaklaşımlarıma kulak asmadı bir süre. Sonra iddialı bir küfürle aynı anda doğrularak, giden çocuğun tavrı ile

konuşmaya başladı.

-Ulan Allahsızlar, çocuk oyunsuz oyuncaksız büyür mü? Oyun oynamayan çocuk başarılı olabilir mi kitapsız herifler? Oyunsuz bir çocuğun yarın hayat karşısında nasıl zorlanacağını bilmiyor musunuz

şerefsizler!…

Benzeri sözlerin arasına onlarca küfrü sıralayarak, tıpkı kovboy gibi aceleyle kalktı gitti.

Artık akşam serinliğine kadar kara sineklerle baş başaydım. Elime katlanmış bir gazete alıp zavallı kovboyun kırılan kılıcı gibi sallamaya başladım.

 

mehmet ak

*Berfin Bahar Dergisinde yayımlanmıştır.



Mehmetak : 07.05.2007 11:08:39 Tarihinde bu mesajı düzenledi..

MehmetAk : 07.05.2007 11:12:29 Tarihinde bu mesajı düzenledi..

--------------------------------------------------------------------------------

ÖKSG Kurucu-Yönetici
07.05.2007 11:06:09         
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #33 : Aralık 18, 2008, 10:29:38 ÖÖ »

AH BE AHMET EFENDİ

 

Hüseyin Efendi ocaklığın kenarındaki kırlentlere yaslanmış, kâh şekerleniyor, kâh uyanıp bir şeyler atıştırıyorken küçük torunu da uyumakta direniyor, uyumadıkça da huzursuzluğu artıyordu. Cebinden birkaç şeker çıkararak torununu yanına çağırdı. Kucağına oturtarak şekerleri çocuğun cebine koydu. “Bunları yarın ye emi” diye tembih etti. Sakinleşen çocuğu kucağına yatırarak sakin bir sesle ona bir masal anlatmaya başladı.

Bir varmıış bir yokmuuuş, bir zamanlar köyün birinde hayli kalabalık bir insan topluluğu yaşarmış… Her köyde olduğu gibi bu köyde de insanlar tarlasını ekip biçer, hayvanlarını otlatır, evlerinin önündeki bostanda yetiştirdikleri sebze ve meyvelerle beslenirlermiş… Hasat zamanları un, bulgur gibi tahıl ürünlerini kendileri yapar, sattıkları ürünün parasının bir kısmıyla yağ, şeker, kumaş v.s alırlarmış. Her evin ahırında inekleri, kümeslerinde tavukları olurmuş. Kadınlar çocuklarının ve kendilerinin kıyafetlerini kendileri dikermiş.

         Yazın hasatla, sonbaharda yeni mahsulün ekimiyle uğraşan erkekler, kışın nerdeyse bütün zamanlarını kahvede geçirirlermiş. Bu yaşam yüzyıllardır böyle akıp gidermiş. Bu köyde yaşayanlar sanki birbirinin aynısı gibi görünseler de, biraz yakından bakıldığında aralarında ciddi farklılıklar olduğu görülürmüş. İçlerinde delisi, akıllısı, beceriklisi, beceriksizi, çapkını, tutucusu, gevezesi kısacası tevir tevir insan yaşarmış.

         İşte onlardan biri olan Ahmet Efendi, çevresi tarafından sevilen, saygı gören, eli her işe yatkın, işine, evine ve çocuklarına düşkün, tatlı dilli, sohbeti dinlenilen, köylünün sık sık akıl danıştığı biriymiş. Ama bütün bunlara rağmen Ahmet Efendi oldukça gerginmiş. Sanki yapması gereken bir şey varmış da yapmamış, gitmesi gereken bir yer varmış da bir türlü gidememiş gibi, çevresindekilerin de anlam veremediği bir hali varmış.

         Kışın tüm erkekler kahvedeyken bile, o arada bir uğrar, eğer tavla oynamaya istekli biri çıkarsa, çayına bir iki el tavla oynar, sonra kalkar gidermiş. Uzun kış geceleri sabaha kadar süren kumar oyunlarında hiç bulunmazmış. Genelde pek boş durduğu nadirmiş ama boş zamanları da olmuyor değilmiş. Bu boş zamanları mevsim kış ise ocaklığın (şöminenin) kenarına, yazınsa sofanın bir köşesine mütevazı bir çilingir sofrası kurar içki içermiş. Sofrasına kimseyi misafir etmeyi sevmez, çok konuşmadan kendi halinde içkisini içer, gider yatağına uyurmuş.

         Ahmet Efendinin her işinden memnun olan karısı bu içki işinden hoşlanmazmış. Sofrasında kendi düşüncelerine dalmış olan Ahmet efendiye bir iki söz söyler onu kızdırırmış. Akşamın bir vaktine kadar örnek bir insan gibi yaşayan adam bunun üzerine kavga çıkartırmış. Köydeki insanlar, hısım akraba buna hiç anlam veremezmiş. Hoş, Ahmet Efendi kendi de bilmezmiş ya…

         Öyle ya eşine, çocuklarına, bağına bahçesine, hayvanlarına, tarlasına, evin her türlü ihtiyaçlarına karşı aşırı duyarlı olan bu adamın, bu gergin ve huzursuz halini kimse anlayamıyormuş. Köyün en bakımlı, hani tısmık vursan yanağından kan damlayacak çocukları onunmuş. Köyün en güzel kızlarında biriyle evliymiş. Eşinin ve çocuklarının üstü başı her zaman temiz ve bakımlı olurmuş. Onun bağında bahçesinde yetiştirdiğini kimse yetiştiremezmiş. En iyi mahsulü o kaldırırmış. Elinden gelmeyen iş yokmuş, her bahar evini en inceden elden geçirir, yeniden boyarmış.

Çocuklarına karşı her zaman oldukça hoşgörülü olmasıyla bilinen bu adam, çocuklarının yaşları gereği yaptığı hataları çok büyütürmüş. Onların çocuk saflığıyla yaptıkları hataları akılsız davranmakla yargılar, saatlerce nasihat çekermiş. Ama kızgınlığı sadece bununla kalmaz, çevresindeki herkesin tüm yaptıklarını yargılar, köylülerin yaptıkları ya da yapamadıkları bir çok şeyi aptallıkla suçlar, onların akıllarını kullanmayan birer aptal olduklarını söylermiş. Kendinin uyuşamadığı birçok şeyin, ileride çocukları için de sorun olacağını düşünemezmiş. Ta ki çocuklar büyüyüp okula başlayıp sosyal hayatı değişinceye kadar farkına varamamış Ahmet Efendi kendi üzerinde taşıdığı gerginliği tüm çocuklara aşıladığını.

         Büyük çocuğunun önce öğretmenlerle arasında sorunlar oluyormuş, sonra arkadaşlarıyla da arasındaki mesafeler artmaya başlamış. Ahmet Efendi yine nasihatlerle geçiştirmeye çalışmış olayları. Çocukların, büyüdükçe olgunlaşacağına, yaşadıkları sorunların zamanla geçeceğine inandırıyormuş kendini. Yakın bir akrabanın düğününe kadar sürmüş bu durum. O düğünde, çocuklarının da tıpkı yetiştirdiği ürünler gibi kendi bakış açısına göre şekillendiğini fark etmiş.

         Köy geleneklerine göre üç gün üç gece süren düğün boyunca büyük çocuğu aktif bir biçimde üzerine düşen her görevi isteyerek ve severek yerine getirmiş. Kendi köylüleri ve başka köyden gelen misafirler bu yeni yetme delikanlıya sevgi ve hayranlıkla bakıyorlarmış. Kadınlar çocuğun annesine gelip oğlunun ne kadar kibar, güzel ve efendi olduğunu söylüyorlarmış. Eşinden bu yansımaları duyan Ahmet Efendinin koltukları kabarıyor, oğlunu izlerken gurur duyuyormuş.

         Düğünün son günü, yani gelinin alınıp oğlan evine getirileceği gün çok kalabalık olmuş. Kız tarafının kaprisleri ve oğlan tarafının şımarıklığı, kaba saba davranışları, sarhoşların kahrını çekmek çok zor olmuş. Ahmet Efendinin oğlu da diğer akraba çocuklarından daha hareketli olduğu için durup dinlenmeden, yaşından beklenmeyen bir olgunlukla görevini sürdürmüş.

         Gelini eve getirdikten sonra uzak yerlerden gelen misafirlerin bazılarıyla birlikte evlerine dönmüşler. Ahmet Efendi ve karısı misafirlerle ilgilenirken oğlu yorgunluktan doğru dürüst yemek bile yiyemeden uyuya kalmış.

Ertesi sabah kalkınca çocuğun ateşler içinde olduğunu görmüşler. Kıpırdamakta bile zorlanan çocuğun ağzı yüzü yara içinde kalmış. Annesi bir yandan üzerlik yakarken bir yandan çocuğuna nazar değirenlere lanet ediyormuş. Ahmet Efendi çocuğu hemen köydeki minibüse bindirip ilçedeki doktora götürmüş. Doktor muayene edip ilaçlar yazmış. Muayenehanenin altındaki, doktorun eczacı olan karısından ilaçları alıp hemen orada içirmiş çocuğuna. İlaçların etkisiyle rahatlayan çocuğu, ilçenin davar etinden yaptığı kebapla meşhur olan kebapçıya götürüp güzelce karnını doyurmuş. Dönüşte çocuk başını babasının omzuna yaslayarak uyumuş. Ve o günü başını kaldırmadan uyumaya devam etmiş. Annesi ilaç vakti geldiğinde zorla bir iki kaşık çorba içiriyor sonra da ilaçlarını veriyormuş.

         İki gün sonra çocuk kendine gelmeye başlamış. Üçüncü gün çocuğunun yattığı odaya giden Ahmet Efendi ne görsün, çocuk yattığı yerde ağlamıyor mu? Korkmuş, birden telaşlanmış. Oğluyla konuşmaya çalışmış ama delikanlı ne olduğunu anlatmak istemiyormuş. Tam da sağlığına kavuştu derken bu gözyaşlarına anlam verememiş. Çocuğun üzerine fazla gitmenin doğru olmayacağını düşünerek dışarı çıkmış. Sofayı temizleyip düzenlemeye çalışan karısına sormuş. Kadının da habersiz olduğunu ani telaşından anlayan Ahmet Efendinin eli ayağı gevşemiş, sinirleri iyice bozulmuş. Karısı tekrar üzerlik yakmaya başlayınca mutfaktan biraz peynir ve domates alıp bir kadehte rakı doldurarak sofaya çıkmış. Gölgeli bir köşeye oturup sırtını korkuluklara yaslamış. İlk yudumu aldıktan sonra ayaklarını da uzatıp tepsiyi yanına çekerek sakinleşmeye çalışmış.

         Bir saat sonra delikanlı kapıya çıkmış. Ahmet Efendi merak ve endişeyle bakmış oğluna. Onun gözyaşları içine bir köz gibi düşmüş yakıyormuş. Çocuk biraz sağa sola bakındıktan sonra gelip babasının yanına oturmuş. Bir süre hiç konuşmamışlar. Babasının biraz çakırkeyif olduğu zamanlar daha sakin ve müşfik olduğunu bilen çocuk sakin bir ses tonuyla konuşmaya başlamış. Özellikle düğünde yaşadıkları hakkında konuşuyormuş.

         Köylülerin birbirlerine hava atmak için hizmette görevli gençlere adeta azap çektirdiklerini, bir tabak yemeğin bile yenilmediği halde defalarca değiştirildiğini ya da her beş dakikada ısıtılmasının istendiğini…

         Yaptığı işlerden değil insanların bu yüzünü gördüğü için üzülmüştü çocuk. Yorulduğu için değil hayal kırıklığına uğradığı için hastalanmıştı. O amca, dayı olarak bildiği insanların bu kadar kaba ve cahil olduklarının farkına vardığı için hasta olmuştu. Çocuk insanların davranışlarını yargılıyordu. Yanlış bulduğu insanlardan soğuyordu, bu da onu yalnızlaştırıyordu. Ahmet Efendi okulda da aynı şeylerin yaşandığı için sorunlarının oluştuğunu düşündü.

         Mesleki ideaya sahip olmadan sıradan bir memur gibi davranan sığ öğretmenlerden… Büyüklerinin davranışlarından farklı olmayan çocuklardan… Suçunu anlamıştı Ahmet Efendi.

         Uzanıp oğlunun saçlarını, koklamaya doymadığı yanaklarını okşadı.

“Bak oğlum” dedi. “bu hayat böyle bir şey, her düğünde aynı şeyler tekrarlanır. Yapan da yaptıran da bunu böyle bilir. Bu gün yanlış davranışlarda bulunanların da oğulları, kızları var, zamanı gelince onların da düğünü olacak. Bugün katlanmak zorunda kaldıkları davranışları aynısını sergileyecekler. Bu böyle tekrarlanıp gidecek. Bu, yargılamaya ve üzerinde çok düşünmeye değmez. Her şeye bu kadar değer verme, içerlemene değecek şeyler değil bunlar. Hem, içinde büyütürsen yalnız kalırsın, yalnızlaşırsın… Oysa insan yalnız yaşayamaz. Çevrenle, arkadaşlarınla, akrabalarınla, komşularınla yaşanır hayat. Bu kadar kafana takma çocuğum, böyle kabul et, onlar gibi davranmak istemezsen davranma, ama bu insanlardan kendini dışlama.

Çocuk sessizce yanından kalkıp uzaklaşırken, başını öte yana çevirip tepelerin başındaki ağaçları izlemeye başladı. Ahmet Efendinin içindeki huzursuzluk suçluluğa dönüşmüştü.

Belki dedi içinden, belki anne babadan geçen en büyük hastalık düşünce ve yaşama biçiminden kaynaklanıyor. İnsanlarda gördüğü saçmalıklara kızdığı için hüzünlendi. Bu çocuk insanlar hakkındaki değer yargılarını kendisinden almıştı. Daha bu yaşta taşıyamamış, hastalanmıştı. Oysa düğündeki herkes yaşanan olayları gülerek birbirlerine yıllar boyunca anlatacaklardı. Güzelliği ve efendiliğiyle tüm gözler üzerindeyken bunun tadını çıkaracağı yerde hasta yatağında acı çekiyordu. Bu acının sebebini insanlardan çok kendisinde görüyordu. Çocuğa bir şeylerin farkında olmayı öğretmişti, istemeden de olsa…

Bardaktaki rakıyı bir dikişte bitirdi. Çocuğun zekâsıyla gurur duyuyordu ama bu karşısına çıkan yeni durumu yorumlamakta zorlanıyordu. Artık çocukların önünde bir daha hiç kimse hakkında olumsuz yargılarda bulunmamaya karar verdi. Onların çevresi hakkındaki görüşleri, kendi deneyimlerinden oluşmalıydı… “Çocuklarım benim hastalıklarımı taşımamalı” diye mırıldanarak tekrar şişeye uzandı. Şişeyi bardağa doğru eğdiği zaman içinden bir tiksinti duydu. Şişeyi kapatıp eline aldı. Kalktı. Evin önündeki bahçeye girdi. Bahçenin öbür tarafına giderek ağılın kenarında öbeklenmiş gübre yığınının yanına vardı. Şişenin kapağını açarak gübrelerin üzerine boşalttı. “Benim huzursuzluğum, rahatsızlığım çocuklarıma geçmemeli” diye tekrar mırıldandı.

Bir süre bahçenin içinde dalgın dalgın dolaştı. Aletlerin bulunduğu küçük barakaya girip iskeliçi eline alarak sebze fidelerinin topraklarını gevşetmeye, otlarını temizlemeye koyuldu…

Hüseyin efendini yanında oturan karısı kolundan dürtükledi “Herif, çocuk uyudu, ver geline de yatırsın çocuğu”. Hüseyin Efendi torununun boynunu koklayıp sesli bir oh çektikten sonra geline baktı. Gelin çocuğu aldığında karısına dönüp “haydi avrat ser döşeği biz de yatalım” dedi.

 

 

                                                                 

                                                                             Mehmet Ak

 

Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #34 : Aralık 18, 2008, 10:31:37 ÖÖ »

 *AŞKTAN ÇOK SEVMİŞTİ SENİ
 

         “O, bir yuvayı yıkmamak için aşkını feda etti.”

         Yıllar önce biten bir aşkın yakın tanığıydı kadın. Ve yıllar sonra, ilk defa yorumladı geçmişi. Kısa bir tümceyle mırıldandı. “Zavallı kadın, bir yuvayı yıkmamak için aşkını feda etti.”

         Adam, daldı gitti uzaklara. Bir sigara yakıp dışarı çıktı. Hava almak için bir süre dolaştı. Yoruldu, ağır gelmişti kadının sözleri. Kısacık bir tümcenin bu kadar yalın ve karmaşık olması zihnini allak bullak etmiş, hiçbir şey düşünemez olmuştu.

         Onunla tanışmalarını anımsadı. Aniden karşısında durmuş, adres sormuştu. İnce uzun boyluydu. Uzun saçları, ceylan gözleri ve açık buğday teninde kadife yumuşaklığı vardı. Televizyonda görülen mankenlerden daha güzel diye düşünmüştü. İlk ziyaretine o gelmiş, ilk randevuyu o vermiş, en önemlisi de terk eden o olmuştu. Adamın gözünde dünyanın tanımlamaya çalıştığı aşkın, ete kemiğe bürünmüş haliydi. Aniden gelmiş, yakıp yıkıp gitmişti. Kahır doldu. Yıllar öncesine dönmek dengesini bozmuştu.

         Düşünebilseydi; yakıp gideni suçlamazdı belki. Ruhunun, eğreti bir barakanın çarpık duvarlarından farklı olmadığını görebilirdi. Yıllarca esen her rüzgar bir çatlak bırakmıştı ardında. Genç kadını, geride kalan enkazın sorumlusu olarak görmez, tuğlaları dökülmüş, son kolonu kırılmış duvarların, yıkılmak için bulduğu, küçük bir güz rüzgârı olduğunu anlayabilirdi.

          Sessiz tanığa neden böyle düşündüğünü sordu. “Kadınlar duygusaldır” dedi. “ O seni anladı ve gitti.” Ne anlam vereceğini bilemiyordu. İçindeki yanardağ hareketlenmiş tüm bedenine ateş püskürtüyordu. Ayrılığı istekleri karşılanmayan bir kadının kaprisi, şımarıklığı diye değerlendirmiş, onun böyle bir sebepten ayrılacağını hiç aklına getirmemişti. Şimdi ise, hep suskun kalan bir başka kadın, bilmediği bir pencereyi aralıyordu. İki tek atma ihtiyacı duydu ama henüz öğle olmamıştı ve yapılması gereken işleri vardı. Duyduğu sözlerin anlamını arayan beyni geçmişi tarıyor, olayın detaylarında geziniyordu.

            Genç kadın adresi öğrendiği zaman, 'yabancı olduğunu, bu kente bir hafta önce çalışmak için geldiğini', kendine has mimikleriyle anlatmış, çalıştığı işi ve görevini söyleyip, adamın nerede çalıştığını da öğrenmişti. Ayrıca haftada bir gün adamın çalıştığı işyerinin yakınından geçtiğini söylemişti. Adam oldukça hızlı gelişen bu olayı, kayıtsız görünmeye çalışarak anlamaya çalışıyordu. Kafasındaki resimler hızla değişiyordu. Onu Üniversite öğrencisi sanmıştı. Yirmili yaşların başında olmalı diye düşündü, bir de kızın yanından ayrıldıktan sonra işin burada bitmeyeceğini. Kendi kendine güldü. Yolun yarısına merdiven dayamıştı. “Kuruntu yapıyorsun hıyar ağası” dedi.

          Aşkın bu yüzünü hiç tanımamış, hazırlıksız yakalanmıştı. Hayatı boyunca hayranlık duyduğu somut güzelliklerin kurbanı olmuştu. Kadın çok güzeldi. Ulaşamayacağını sandığı bir hâyâldi. Her inanan insan gibi ilahında kusur bulamıyordu. Tanrıçasının her kadın gibi bedeni ve ruhu olacağını düşünmemişti. Anlayabilse daha güçlü olurdu şüphesiz, ama onu öperken bile, ibadet gibi kayıtsız teslimiyetinin farkında değildi. Lütfedip kendine görünmüş olmasını bile büyük bir ayrıcalık olarak kabul ediyordu. İlk randevularında gençlerin gittiği kafeteryalara gidiyorlardı. Kadın yirmi iki, adam otuz dört yaşındaydı. Buluştukları yerlerde yaş farkı çok belirgin olarak ortaya çıksa da rahatsız olmuyorlardı. Kadın başından geçen çocuk yaşındaki evliliğini, mutsuz günlerini, iki yıl önceki boşanmaya kadar anlatırken, adam kadına ulaşılmamış bir yıldız, koklanmamış bir çiçek gözüyle bakıyordu. Sonra düşündüklerine kendi de şaşırıyordu.

         İlişki ilerledikçe başlayan öpüşmeler, bedensel temaslar hiç değiştirmemişti yargısını. O henüz keşfedilmemiş bir yıldızdı. Bir gün aniden sordu: “Eğer ayrılmak istersen karın seni bırakır mı?” Adamın olumlu yanıtına çocuksu tepkiler vermişti. En çok, onun bu hallerine bayılıyordu. Mimiklerini, boynunu sağa sola bükerek konuşmasını, dudaklarının kıvrımlarını, bazen önüne bakarak susmasını, bazen gözlerinin içine uzun uzun bakmasını unutamıyor, uzun ve biçimli bacaklarına giydiği kot pantolonun başka hiçbir kadına böylesine yakışmayacağını düşünüyordu.

             “O seni bırakmasaydı, sen onu asla bırakamazdın. O senin yüreğini anladı ve her kadın gibi özveriyi kendi üstlendi. Senin çocuğun vardı, duyarlılığını zayıflığını anladı. Erkekler bilmez ama kadınlar sandığınızdan daha özverilidir.”

            Adam bilmediği bir dünyaya açılan pencereden bakmaya çalışıyordu. Görebildiklerine kendince anlamlar yüklemeye çalışsa da somut tanımlara ulaşamamanın tedirginliği içini sıkıyordu. Neredeydi bu yorumun açılımı, neydi aşkını feda ettiren. Boş gözlerle bakınıyordu. Düşünceleri kendinden bağımsız hareket ediyor, aradığı cevabın ipuçlarını vermiyordu.

           Ayrıldıkları günü düşündü. Oldukça neşeliydiler. Öpüşerek, koklaşarak, gülüşerek aşkı oyuna dönüştürüyorlardı. Umulmadık bir anda kadın yine sordu: “Karın seni bırakır mı?” “Bırakır” dedi adam. “Gururlu kızdır, ama çocuğun boynunu bükük bırakmak, onu en yakınındaki insanların bile inciteceğini bilmek çok acı, bunu bilerek mutlu olabilmek ölümden bile zor geliyor.” Demişti. Hatırladı. Kadının, aslında duygularını kamçılamak istediğinin farkında değildi. Cinselliğinin uyarılmak, bir başka kadınla kıyaslanmak istediğini bilmiyordu. Asıl kadından daha güzel ve çekici olduğunu duymak isteyeceğini, bunun basit bir aşk oyunu olduğunu, oyuna dahil olursa, her şeyin daha yüzeysel boyutlara taşınacağını aklına bile getirmiyordu. Egosunu tatmin edeceği kadının beklentilerinin azalacağını, bir süre aşk yaşayıp günü gelince hayatından sessiz sedasız gideceğini bilmiyordu. Adam içten ve doğal, kadın genç ve güzeldi.             İlişki, olması gereken boyutların dışında gelişiyordu. Kadın, değerinin farkına varmayı öğreniyor, öğrendikçe adama bağlanıyordu. Her gece sabaha kadar ağlıyor, göz altlarındaki morluklar günden güne belirginleşiyordu. İlk görüşte başlaya aşkı tutkuya dönüşmüştü. Her şeyiydi ve hiç bir şeyiydi. Bir sabah dünyaya onun kollarında uyanmak için neler vermezdi ki. Artık öğlen saatlerinde tenha yerlerde buluşmayı tercih ediyorlardı. İkisi de çölde kaybolmuş, bir vaha arayan çaresizdiler. Aşkı kadını olgunlaştırmış yeniden doğmuştu. İlişkilerde pazarlıksız olunacağını öğrenmişti. Geldiği kasabada, yaşadığı evlilikte, çevresindeki insanların ilişkilerinde yoktu bu. Bunu bir başkasının erkeğinde öğreniyor olmak ise ruhunu paramparça ediyordu.

               Ama hayat böyle değil miydi zaten? Neyin nerede, nasıl olacağını, kimle, neyle, nerede ve nasıl karşılaşacağının hesabını hayat bilirdi. Ölüm bile ummadık bir anda, izin almadan, haber vermeden yakasından tutmaz mıydı insanın?

             Çevresinde evlilik için talip olanlardan birisi olsa ne iyi olurdu. Erkekler ve yaşlı kadınlardan oluşan hayranları hızla artıyordu. Ama aşkı bir başka kadına aitti. Aşkını elde edebileceğini bilmesine rağmen, onu zorluklara itmeye de kıyamıyordu. Kendi yuvasını yıkmıştı, şimdi ise aşık olduğu adamın yuvasını dağıtması gerekiyordu. Kaldıramazdı bunu. Çıkacak kargaşadan ikisi de ağır yara alacaktı. Kararını verdi. Öğle üstü her zamanki gibi kuytu bir yerde buluştular. Kadının son randevusuydu. Arkasında bıraktığı adamın başı ellerinin arasında, rengi kırmızıyla morun arasında dalgalanıyor, bakışlarını yerden kaldıramıyordu. Şaşkındı ve bir süre kendini toparlayamazdı. Zehir zemberek haldeydi. An’larla ölçülebilen bir zaman içinde gözden kayboldu...

             Sessiz tanık yine her zamanki haline dönmüştü. Yıllarca içinde birikenleri birkaç tümcede söylemiş, yine o bildik sessiz, yorumsuz haline dönmüştü. Belki hayatı boyunca hiç konuşmayacağı birçok konunun olduğu, beyninin kıvrımlarındaki o gizli arşive bu olayı da göndermişti. Soru sormanın, yanıt beklemenin anlamı yoktu artık. Konuştukları her taşı yerine koymaya yeterliydi.

            Adam, kadın dünyasının karmaşık ve soyut objelerine bakarken dudakları kıpırdıyordu. Bir şeyleri mırıldanıyor muydu, yoksa sayıklıyor muydu bilinmezdi ama hiçbir şey düşünmediği belliydi. Düşünceleri, daracık duvarlar arasına hapsedilmiş, ne yana dönse bir yere çarpan, vahşi doğadan düze indirilmiş ceylan gibiydi. Bunalmıştı. Bir zamanlar kendini içki şişelerinin yakın dostu yapan dar kapana yeniden düşmüştü. Ama, eti ve kemiği olanların tanrı olmadıklarını biliyordu artık. Birkaç gün içinde atlatacaktı. Zaman geçmişe küllerini sermişti. Bu günden yarına, günlük yaşantısına dönecek, rutin sorunlarla uğraşarak durağan hayatın öğütücü çarkına teslim olacaktı. Ama bu gün ne yaparsa yapsın, ruhunda maziden kopup gelen sararmış yaprakların, hazan rüzgarlarıyla savrulacağını biliyordu. Sessiz tanığın sözleri tüm varlığında yankılanıyordu:

            “O, bir yuvayı yıkmamak için aşkını feda etti. Çünkü aşktan çok sevmişti seni.”

 

 

Mehmet Ak 2003

 

*İmgelem Çocukları Dergisinin 3. Sayısında yayımlanmıştır.





sahra : 14.04.2007 10:44:40 Tarihinde bu mesajı düzenledi..
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #35 : Mart 20, 2009, 16:44:17 ÖS »

                                             SEMERCİNİN  DAĞI


Semerci, dağın yamacına yaslanan barakasında başını bir kez olsun kaldırmadan çalışıyordu.
Barakanın on adım yakınında küçük bir kaya oyuntusundan damla damla su akıyordu. Suyla barakanın arasında ise asırlık bir ardıç yükseliyor, kocaman bir dal ise semerciyi selamlar gibi rüzgarda salınıyordu. Yakında ne bir yerleşim alanı ne de başka bir ağaç gözüküyordu. Göğe sonsuzca uzanan puslu dağ, ürkütücü, bir o kadar da çekiciydi. Üzerinden yer yer garip dumanlar tütüyor, dağın zirvesinde bulutlarla kaynaşıyordu.
Barakanın havası ağırdı. Kasvetliydi. Sanki bin yıldır içeri kimse girip çıkmamıştı. Baraka dağın bir parçası olmuş, dağın gizemiyle birlikle içimi ürpertiyordu. Kapıda oluşan atmosferle çarpışıp sendeleyerek geri çekildim.
Arkamı dönüp uzaklaşmam ne kadar sürdü bilmiyorum.
Nerden gelmiştim buraya? Hatırlayamadım. Durdum. Bir taşın üzerine oturup, bütün dünyayı küstah bakışlarla süzen dağı seyrettim. Kalkıp, tekrar dağa doğru yürüdüm.
Damlayan sudan bir avuç içip, nerdeyse hiç saç kalmayan kafamı ıslattım. Kaşım ve kirpiğim olmadığı için çektiğim sürme bozulmasın diye yüzümü yıkamadım. Yavaş yavaş zirveye doğru yürümeye başladım. Dağda hiç ot ve çalı yoktu. Durup barakayı yukarıdan izledim. Bir taş yuvarlansa, kulübeye çarpıp bir mermi gibi dağa geri fırlayacaktı.
Kayalar bitmek bilmiyordu. Fakat devasa bir kaya kütlesine de henüz rastlamamıştım. Kil rengi bir toprak ve en büyüğü masa boyutunda kayalar…
Zaman kavramını yitirmiştim. Geceye burada yakalanmak düşüncesi bana şaşılası bir cesaret verdi. Şaşırdım, cesur veya güçlü biri olduğum söylenemezdi. Tırmandıkça tüten dumanlara yaklaşıyordum. Ateş varsa insan da olmalıydı. Kim neden çıkar buraya diye düşünürken, soru bana yöneldi birden: Sen neden çıkıyorsun? Neden yoktu. Zaman, iklim ve gece gündüz döngüsü de... Burada hiçbir taşın gölgesi yoktu.
Zikzaklar çizerek, dimdik duran dağda ilerlemeye çalışıyordum. Bir kıvrımdan zıt yöne dönerken durdum. Taş kesildim. Tüten dumanlardan birinin kaynağı tam karşımdaydı. Büyükçe bir kayanın duldasında, küçücük bir düzlükte sönmeye yüz tutmuş bir kül birikintisinin üzerinde ihtiyar bir kadının başı dik olarak duruyordu. Yanmamış, bozulmamıştı. Yüzündeki kırışıkları huzur dolu, sanki oturduğu kanepede uyuklamış gibiydi. Toprak yüzünden sıcaklık yayılıyordu ninenin. Ne ateşin ne de dumanın izi vardı. Kanı çekilmemiş, kurumamıştı.
Kaç zaman izledim bilmiyorum, başımı bir sonraki dumana çevirirken ninenin hafifçe gülümsediğini hissettim. Bir süre daha izledim, mimiklerinde herhangi bir değişiklik yoktu ama çevresine huzur veren bir duygu yüzündeki her kırışıktan dalga dalga yayılıyordu. Hiç korkmadığımı fark ettim.
Taşın etrafından dolaşarak zirveye doğru yürüyüşümü sürdürdüm. Hislerimi kaybetmeye başlamıştım. Acı, yorgunluk, açlık, korku ve uyku gibi algılarım yok olmuştu. Büyülenmiştim. Sanırım dağ beni kendine dönüştürüyordu. Şimdi yukarı veya aşağı bakınca koyu bir sisten başka bir şey gözükmüyordu. Semercinin kulübesini kaybetmiştim. Sadece dumanlar kaybolmuyor, ince bir ip gibi kıvrılarak uzayıp gidiyorlardı.
Bir anda ikinci dumanın kaynağıyla karşılaştım. Her şey birebir aynı, büyükçe bir kaya, küçük bir düzlük, birkaç kürek kül ve yine dik duran bir kadın başı. Bu kadın çok yaşlı değil ellili yaşlarda. Yüzündeki kırışıklar derinleşmemiş. Ninenin kızı olacak yaştadır diye düşünürken o hafifçe gözlerini araladı. Bir avuç külün üzerinde canlı bir kadın başı gözlerini açıyordu! Gözlerimin içine baktı. Tanrım gözleri ne kadar güzeldi. Bakışları giderek sertleşiyor, yüz hatlarından belirgin bir gerginlik yayılıyordu. Bir karmaşanın içine yuvarlanıyordum. Gücüm hızla tükeniyor, gözlerim perdeleniyordu. “Çok gençsin!” dediğinde bilincimi kaybetmeye başlamıştım. Sesi çok derinlerde yankılanıyordu. “Çok gençsin!”. Azarlıyordu. “Git! Sen buraya ait değilsin! Çabuk git buradan!”
Zaman belki aynı zamandı, gün aynı gün, bilmiyorum. Damla damla akan suyun sesiyle uyanırken semercinin kapısında bir karartı görünüp kayboldu. Çevreme bakındım. Başucumda oturan kavruk yüzlü bir adam tütün sararak, çok uzaktan belli belirsiz gözüken kervana bakıyordu. Arada bir cılız çıngırak sesleri geliyordu. 
Başucumda bağdaş kurup oturan adam, şalvarının ortasındaki tabakanın kapağından tutarak bana uzattı. İçindeki sigaralardan bir tane alıp doğruldum. Bir de kendisi alarak sigaralarımızı yaktı. Ben sigaraya ne zaman başladım? Hatırlayamadım.
“Her şey şu damlayan su için” dedi, mahcuptu, yüzüme bakmıyordu. “Biz bu dağların göçerleriyiz. Her bahar bu uğursuz dağın yanından geçeriz. Birimiz üç katırla yiyecek ve kereste getirip bırakır, yapılmış semerleri ve biriken suları tulumlara doldurur gideriz.”
Dağa, dumanlara baktım, ikisi de incecik kıvrımlarla tütüyordu.
“Onlar bizdendir. Bizim aşirette her beş yılda bir kadın amansız bir hastalığa yakalanır ve bu dağa çıkar. Şimdi bir ana-kız var. Anası on, kızı beş yıl oldu çıkalı. Seneye bir kadın daha hastalanıp dağa çıkacak. Onlar dağın anaları, boy boy çocuk verdikleri gibi, damla damla su verecekler bize.
Kalktı, birkaç adım gittikten sonra dönerek barakaya baktı. “Bu da bizdendir” dedi. “Elli yıl arayla bir çocuk kaybolur aşiretten ve asırlardır bu semerci çalışır. Kimse yüzünü görmemiş, sesini duymamıştır. Ben katırların yükünü indirirken o da seni dağdan indiriyordu.” Arkasını dönüp giderken konuşmasını sürdürüyordu.
“Sen de buradan git kızım, bu dağın değilsin. Henüz çok gençsin!”




Mehmet Ak
29.11.2008
« Son Düzenleme: Mart 23, 2009, 11:50:58 ÖÖ Gönderen: Mehmet Ak » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
ayse
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 278



« Yanıtla #36 : Mart 20, 2009, 18:36:24 ÖS »


Dağ imgesi nasıl da alır insanı içine. alır da zirvesine çıkarır, zirvesinden bırakır kül içinde...

İç yankısı gerçekten okunasıydı.

hep seda hep söz...

başarılar Mehmet bey
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #37 : Mart 23, 2009, 11:51:50 ÖÖ »

çok sağolun hocam...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #38 : Ağustos 17, 2009, 13:09:35 ÖS »

 
                                


                                     EKMEK VE AŞK

Bir kuş çığlık çığlığa kanat çırpıyordu, önündeki kuru bir ekmek parçasını gagalarken. Kaldırımdaydı.
İlkbaharla yaz arasıydı mevsim. Deniz kenarındaydık. Bir büfenin erken yer kapma telaşıyla kaldırıma sıraladığı gölgelikli masalardan birine oturmuştuk.
Birer çay söyledik. Denizin, yalnız çığlığını dinliyorduk. Hareketliydi. Gücünü ve heybetini hayranlıkla izlerken büyülenmiştik. Serçenin sesini duyunca ayıktık. Kupkuru bir ekmekten kırıntılar koparmaya uğraşıyordu. Kuşun biraz ilerisinde bir kız gördük. Mayo mu, elbise mi olduğunu tam çözemediğimiz, üzerinde minicik bir eteği bulunan bir kıyafetle geziniyordu. Göze batmamaya çalışıyordu. Hava oldukça rüzgârlı, kız, bir o kadar sessizdi. Esmer kızın yanına kendi kadar esmer ve kısa boylu bir genç geldi. El ele tutuşup denize doğru yürüdüler.
Fincanda çay içmeyi hiç sevemedim fakat rüzgâra rağmen çayın soğumadığını fark ettim. Biz çayımızı yudumlarken birkaç kuş daha geldi serçenin yanına. Ekmeği şöyle bir gagaladılar. Biri çekip gitti, diğer ikisi kaldı. Kalan kuşlar ritmik bir gayretle ekmeğe saldırıyordu. Kuşlara fon oluşturan gençler dizlerine kadar suya girdiler. Kız ayak diretmeye başladı, daha fazla girmek istemiyordu. Delikanlı ısrarla suya çekmeye çalışıyordu. Kız onu kendine doğru çekip sıkıca sarıldı.
Kuşlar ve gençler aynı fotoğraf karesindeydiler. Kaldırıma baktığım zaman kuşları, bakışlarımı yukarıya çevirdiğim zaman gençleri görüyordum. Matematikte bunun bir adı var mıydı? Tanjant, kotanjant… Hatırlayamadım. Matematiğim teğet geçiyor olayların üzerinden.
Uzayıp giden görüntüden sadece kendimi görüyorum belki de, ekmek ve aşk arasında gidip gelen sonsuz savaşımızda. Denizin umarsız gümbürtüsünde bir vızıltıdan farksız görünen hayatlarımızda… Aynı çizgide buluşan ekmek, aşk ve deniz çizgisindeydim. Hep peşinde koştuğum ve hiçbir zaman sahip olamadığım her şey gözümün önünde capcanlı duruyor. Aklımdan hiç çıkmayan ve asla yaşayamadığım aşklarım… Her elime geçtiğinde başka kuşlarla paylaştığım ekmeğim ve sadece bana hastalık zinciri olarak dönen hırslarım…
Bu denizin tanrısı var mı acaba? Toplumsal kuralları, sosyolojik, psikolojik sorunları… Var mı?
Sahilde orta yaşlı bir kadın ve kız çocuğu belirdi. Gençlerle ilgileri yokmuş gibi yaparak kontrol ediyorlardı. Kız denize girmek istemese de artık açıkta oynaşamayacakları için usulca derinlere akıyorlardı. Dalgaların arasından kafaları gözüküyordu bazen.
Kuşların karnı doymaya başladı sanırım. Sesleri iyice azaldı. Arkadaşıma dönüp:
“Bu çocuk kesinlikle askerden izne gelmiştir.” Dedim. Arkasını dönüp gençlere bakmadan: “Ya öyle mi?” Dedi.
Vereceğim cevabı dinlemeyeceğini anlayıp sustum. O da kendi dünyasındaydı. “Abi sen bi bira iç istersen, arabayı ben kullanırım.” Dedim. “Valla iyi olur” Dedi.  Bir çay bir de bira söyleyip denizin dalgalarında kaybolduk.



Mehmet Ak
Ağustos ‘09


« Son Düzenleme: Ağustos 17, 2009, 13:15:19 ÖS Gönderen: Mehmet Ak » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
nihat
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 38



« Yanıtla #39 : Ağustos 17, 2009, 21:31:32 ÖS »

Renk tonlamalarındaki,renksiz tonların ve bir okadarda renkli tonlamaların ,tonların üzerindeki tonlamaları.Tanımı tam tanımlanan,tamlanma tamamından mağdurların(anlama özürlülerinin)
<<< Can baba şöylede açıklıyor Esber kör ama renk körü değil.>>>

 Ekmek ve aşk üzerine yazınıza bir demet gül, bizi bizden edenlerin,varlığımıza
eğemenlik kuranlara siyah bir çelenk,ışık olduğunuz için şükran,çare oldunuz için minnettarız, yakmış oldunuz meşalede ve karanlıklar ortasında aydınlatmanız ve tüm emeğiniz için teşekkür ederiz.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #40 : Ağustos 18, 2009, 12:27:37 ÖS »

Nihat'cığım onurlandım, çok teşekkür ediyorum ilgine.
Selam ve sevgilerimle...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 116



Site
« Yanıtla #41 : Ağustos 23, 2009, 13:45:52 ÖS »

Sevgili Mehmet Ak; güzel bir öyküydü, devamını bekleriz. Anlaşılıyor ki, senin damarlarından da şiir akmaktadır.

                               Zeki KARAASLAN
« Son Düzenleme: Ağustos 26, 2009, 17:31:08 ÖS Gönderen: Transferci » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #42 : Ağustos 26, 2009, 09:08:24 ÖÖ »

Şiirin üstadından böyle bir yorum...
Harika!
Hiç şiir yazmadım ama bir defa denesem mi?
Teşekkürler Zeki Karaaslan.
« Son Düzenleme: Ağustos 26, 2009, 09:14:19 ÖÖ Gönderen: Mehmet Ak » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #43 : Ekim 06, 2009, 08:53:48 ÖÖ »

Sevgili Fuat Çiftçi yeni çıkan  "AĞRILI RENK" şiir kitabını imzalayarak gönderme inceliğini göstermiş... çok teşekkür ediyor, şiirle dolu bir yaşam diliyorum.
« Son Düzenleme: Ekim 06, 2009, 08:59:03 ÖÖ Gönderen: Mehmet Ak » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #44 : Kasım 03, 2009, 11:52:15 ÖÖ »

ÖLÜMÜN HALLERİ

Kaç çeşit ölünür acaba? Hangi hallerde ölünür? Ölümün katı, sıvı, gaz halleri var mıdır?
İhanet bir ölüm şekli, ölüme giden yolun bir hali olabilir mi?
Bir dostun ihaneti insanı öldürmeye yeter mi? Gözümün içine baka baka yalan söylemesi… Aşağılaması… Çelme takması… Adımlarıma barikat kurması… Öldürebilir mi? Bir umudu toprağa gömebilir mi? Dostun, kardeşin ya da sevdiğin… Fark eder mi değer verdiklerin? İhanet beni öldürürken ben de onu içimde öldürüyor olur muyum? Satır satır yazı yazmak içimdeki nefreti öldürür mü? Bende öldürdükleriyle yaşayıp, onlarla başarmaya çalışan kardeşlerim bendeki kuruyan pınarların suyunu başka coğrafyada sondalamayı başarmışlar mıdır? Her ölüm bir açıyı mı öldürür yoksa bir pencereyi mi kapatır?
Bir karanfilin boynu yere düşer mi yüreğinden? Bir ağacın dalı kırılır mı? Bir pınar kurur mu içinde? Yoksa karanfilin tohumu yere saçılıp çok, daha çok çoğalır mı? Kırılan dalın yerine daha güçlü, yaprakları daha canlı bir dal çıkar mı? Kuruyan pınarın suyu bir yerlerde birikip çoğalarak bir dereye dönüşür mü? Her dönüşüm bir önceki yok oluşun gerçeğini değiştirir mi? Bu ölümün hangi halidir?
...

« Son Düzenleme: Kasım 03, 2009, 11:53:28 ÖÖ Gönderen: Mehmet Ak » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Sayfa: 1 2 [3] 4   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!