Bünyamin Durali
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 197
|
 |
« Yanıtla #5 : Kasım 12, 2008, 13:40:18 ÖS » |
|
"SÜT" ÖYKÜSÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Tek öyküsünden kalkarak, bir öykücü için olumlu / olumsuz yargıda bulunmak, edebi de değildir, etik de. (Edebiyatın / sanatın, tüm türleri / dalları için geçerlidir bu). Onun için, yargıyı, öykücünün topyekun öykücülüğüyle değil, o tek öyküsüyle sınırlandırmalı. Burada onu deneyeceğim.
Nuvanza, "Süt" adlı öyküsüyle, toplumun geleneksel, nerdeyse tarihsel bir yarasını neşterlemiş. Töre kıskacında yaşayan bir halkın kötücül yazgısını, bir aile faciası ekseninde işlemiş. Törelerin kökenlerinin sosyo-ekonomik kodları olduğunu bilmek için, bir üniversitenin toplumbilim bölümünden doktoralı olmak gerekmez. Ülke sorunlarına az buçuk duyarsız kalamayan herkes bilir ki, bu çağdışı normatif değer(sizlik)leri besleyen ve semirten etkenler, "ağa / şeyh /aşiret" şeytan üçgeninin şekillendirdiği feodalitenin bağrındadır. Saniyede dünyanın öbür ucuna uluşabildiğimiz şu bilişim çağında, ne yazık ki, bir yandan da böylesi ilkellikler egemendir hâlâ. Ali'ler, Dicle'ler (kadın olmalarından ötürü, çok daha katmerli bir sömürünün girdabındadırlar), Baran'lar (çocuksu mâsumiyetlerini nasıl da vahşice zehirlerler onların), o sistemik ve sistematik zulmetin kurbanlarıdır işte. İnsan olmanın erdeminden uzak, kirletilmiş bir coğrafyanın tutsaklarıdırlar adeta. Ne zaman kalkacaklardır ayağa, kendilerine edilenlerin hesabını-kitabını ne zaman soracaklardır, bilin(e)mez ki! Teoriler söyler durur da, pratikler hâl bilmez.
Bil(in/e)mediği içindir ki, Nuvanza da, göstermemiş çözümünü bu çok bilinmeyenli sosyolojik denklemin. Duyumsatmakla yetinmiş, düşündürtmekle. Doğrusu da bu değil mi? Okuruna saygısı olan yazar, öğretmenliğe heveslenmez, değinir geçer, gerisini kurcalamayı ona bırakır. *** Beğenilesi, sevilesi bir öykü. Gelgelelim, kimi belirgin dil / söyleyiş yanlışları da yok değil.
Bir yerde "...karısı Dicle'nin günlerce eve kapanmasına neden olan ilk öpüşmelerini yaptıkları yer..." diyor ki, iyi bir öyküde önemli bir zaaftır bu. Öpüşme, (sandalye veya yemek gibi ) yapılan "maddi" birşey değildir, "yapıl(a)maz", "öpüşülür", o kadardır. Öpüşmek, somut bir nesne olmayıp, işteş (denebilirse: öznel-işteş) bir eylemselliktir ayrıca; bu yüzden de "yapılamaz". Bir aksama daha var cümlede: "günlerce eve kapanılmaz", "günlerce ev" diye bir tamlama olmaz ki, "eve günlerce kapanılır". Dolayısıyle, o cümlenin şöyle kurgulanması, daha derli-toplu bir anlatıma kavuşturur(du) bizi: "...karısı Dicle'nin eve günlerce kapanmasına neden olan ilk öpüştükleri yer..."
Bir başka yerde "kokluğuna bindi" diyor Nuvanza. Tuşlara yanlış basılmış, "koltuğuna bindi" demek istediği besbelli. Ne var ki, binek hayvanlarına veya taşıtlara "binilir"; koltuğa binilmez, "oturulur".
Sonra, "hatta" değil, ("hangi hatta?" diye sorarlar insana. Mesela, Aksaray-Yenibosna hattında mı?). Kimileri çok küçümsese de, inceltme iminden vazgeçmemeli, işlevi çok önemli onun), doğrusu "hattâ"dır.
Bir de şu: Cümlenin akışından çıkmıyor mu, deseler de, keyfe keder işte, "hala"yla "hâlâ", birbiriyle tümden bağıntısız sözcükler. Nuvanza'nın bu güzelim öyküsündeki her iki "hala"nın da "hâlâ" olması gerekiyor.
|