Google Reklamları
Aşağı Güneşsiz / I.Kısım
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Şubat 07, 2012, 00:17:04 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1] 2 3   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Aşağı Güneşsiz / I.Kısım  (Okunma Sayısı 3374 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« : Temmuz 11, 2008, 18:17:28 ÖS »


Merhaba Dostlar!
Bir yere kaybolmamıştım ve buradayım.
Aşağı Güneşsiz'in ikinci kısmını yazmaktaydım bu ara.
Neyse daha önce okuyanlara hatırlatmak, yeni arkadaşlara seçenek olsun diye önceki sitemizde sunduğum Aşağı Güneşsiz roman denememi tekrar genişletilmiş, düzenlenmiş haliyle sizlerle paylaşacağım.
Selamlar...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #1 : Temmuz 12, 2008, 14:58:57 ÖS »

merhaba kemal'cığım
paylaşımından mutlu olacağız.
hoşgeldin...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #2 : Temmuz 14, 2008, 14:55:04 ÖS »

BU KISMA DAİR

   “Her zaman olan, her zaman olacak diyenlere gülerim, siz de gülün” diyor Gracchus Babeuf.
   Siz; olanın her zaman olacağına inanan ve ütopyalara bitti diyen yılgın  yığınlardan mısınız?
   Cevabı  “evet” olanlara esenlikler dilerim.
   Ama “hayır” ise, bu halde romanın bu kısmı size ithaf edilmiştir.
   Zira; “ütopyalara bitti” diyenlere inat, naziredir bu kısımda anlatılan  içeriğinde kaba, ham sosyalizmi bulabileceğiniz.
   Bu kısımda anlatılan, hayırcı ve sizden  bir avuç  güneşsiz çocuğunun, çarka kapılmadan önce kurdukları, olmayan ülke hayalidir.
   Aralarında bulunmuştum...
   Benim gerçekliğe sadakatim var, yüzleşmeye cesaretimde, otoritelerden de çekinmem.
   Çünkü sesim uyanık.
   Sevgide önde olan hayırcılar, sizin de olsun...
   Romandaki kişiler, olaylar ve mekanlar gerçeğe aykırı değildir.
   Umuyorum bu kitap gerçekleri    anlatma çabamda, benim anlatmış olduğuma tanıklık edecek...







   AŞAĞI GÜNEŞSİZ
         KALKIŞMA

         BİRİNCİ KISIM
         BİRİNCİ BÖLÜM


   Adını kenar bir yerleşim yeri iken, şehrin genişlemesine paralel olarak merkeze yaklaşması ve artık idari olarak mahalle olarak yapılanmasına karar verilmesi sonrası, aşağısının  sınırlarının  doğu, güney ve batı hattında yer alan  devasa apartman bloklarının sürekli gölgesinde kalması nedeni,  güneşin ışığını olanca çabasına rağmen ulaştıramamasından, aşağının yukarıya karanlığın aydınlığa baskın gelmesinden  almış olmalıydı.
   Güneşsiz Mahallesi.
   Coğrafyasındaki birçok yerleşim yeri ve benzeri içinde insan olan hayatın paylaşıldığı, olumsuzluğa rağmen her yeni günde ezberin yaşandığı ama hayatın olduğu birçok yer  gibi size, sinesi kıpır kıpırken, sanki uykudaymış  hissini verir, bir devin, devrin devinimsiz uykusunu...
   Doğusunda yüksek ve kütle apartman blokları ile arasındaki nehir yatağı ve yatırının bulunduğu kırlık alan doğal bir set yaratır, buhurdan olur tüter biraz olsun nefes aldırırdı.
   Güneyi tren hattı, demiryolu açık hava deposu ve lojmanları ile kıyısında dev apartman blokları yerini alırdı.
   Batı hattında bulunan Azat Caddesi ve karşı cephesine paralel yüksek binalar setti. Güneşsiz’in aşağısını üç yönden abluka eder, kuzeyinde yer alan sulama kanalı ile aşağısının dört yandan çevrili muhasarası tamamlanırdı.
   Sulama kanalı Güneşsiz’i kendi içinde aşağı ve yukarı olarak  ikiye bölmekle kalmaz, mahallin imkanlarının paylaşımını da yapardı.
   Yukarısının geçim seviyesi nispeten katlanılabilirdi.
   Aşağı Güneşsiz de yaşamayı ise eminim istemezdiniz.
   Kendi içinde bile ayrıcalıklı,  yan yana bir haneden diğerine sefaletin şiddet dozu farklı.
   Burada hanedan bulamazdınız.
   Dar sokaklar, kıyısında kışın iş yapan lağım arkları, zemini tozlu, zemini, meyilli topraktan sokaklar, imrenileni parke taşlı, yer yer inşaat harçlı donuk.
   Asfalt, o da ne?
   Cam kırıkları cıncıklar gece sokakları yakamoz içerisinde bırakır, ateş böceği olur çakardı.
   Evler birbiri ardına sıralı yaslanmış, kem bakış yok ama  mahremiyette saklı, mahrumiyetse apaçık, ahşap, tuğla, çinko, kırmızı kiremit, beyaz briket ve gri betonun kırması karması karmaşası, tuhaf  ahenkli uyumu,  kireç boyalı ak evleri, çocuk ve kuş cıvıltısı olmasa hüzün kaplardı, bu küçük evren, yaşlı yorgun, odun dumanı is kesif bir duman boğucu değil çam odunu  kokulu tadı reçine,  sobalar borular teneke, demirden sobalar yerinde ağır, kömür sobaları bir kısmı kuzineli börek yapabilirsiniz, en temizi gaz sobası koyu kahverengi baş göbek ayak nikelaj çemberli, belinde deposu dik bir hamal tasviri yandan ve  gazyağı  kokusu...
   Burada kapı kullarına, kalorifer kazancılarına, baca temizleyicilerine ekmek bulunmaz, aç kalırlar, binanın çok katlısı yoktur.
   Yabanıl eller becerikli ve hoyrat nede olsa, emek ve alın teri isteyen  her iş herkesin elinden gelir,  çiviyi çakabilir, testereyi tutabilir, basit onarım işi de yoktur.
   Burası Güneşsizin Aşağısı.
   Burada ekmek  kalaycılara, hallaçlara, seyyar sebzeci ve basmacılara, çeyiz satan bohçacı kadınlara var, varsa  veresiyesi defteri.
   Bir de eskicilere, varsa peşin nakdi...



NUMAN DEDE

   Biz Güneşsiz’in aşağısında doğduk: Ali, Cengiz, Sarı, Yengeç, Reşo, Ustura, Fiko, Hilmi, Atik, Aşlamacı, Haydar, İngiliz, Yaren ve Leyla...
   Numan Dede ise, bugün  Bulgaristan sınırları içinde kalmış olan Eski Cuma’da doğmuştur.
   Muhacirdir.
   Soyu özbeöz Oğuz olup, ceddi olan Karayit Tatarları  Evladı Fatihan topraklarına, Osmanlı kök salsın diye yüzyıllar öncesi yerleştirilmiştir, bir görüşe göre de sürülmüştür.
   913 yılında ata yurduna, anasının kokusunu takip ederek ve  bir kağnıya tutunarak, yalın ayak göçüp gelmiştir.Ardında toprak açlığının doğurduğu kaos ile kırım tehlikesini bırakarak ve  bir  çok akrabasını; iki amca, bir dayı, enişte hala teyze ve sayıları bir elin  parmaklarının birkaç katı kuzenini, şimdi artık adları anılmayan tarih kitaplarına dahi sokulmayan  soydaş iki milyon yitiği...
   Gözleri çukur, gönül gözü açık bir zattır.
   Kayseri civarına iskan edilmişler, babası Tiryaki Salih Çanakkale’de şehit olmuş, anası bacısı bir süre şehit maaşı almıştır.
   Kadiri dergahında medrese eğitimi almış, vaizlik ve hafızlık konularında yetişmiştir, bir zaman çile çektikten sonra şeyhi Cafer ‘den  el almış ve düşmüştür Anadolu yollarına elinde bir asa.
   Çünkü Ona çok gerekli.
   Zaman kuru bir yaprak gibi Çukurova’ya atacaktır, hem öksüz hem yetimim, “O var bana yeter” derdi.
   Hürü teyzenin bekar evlerinden birinde yaşarken, 65 yaş yaşlılık aylığı almaktaydı..
   Numan Dede;  kırmızı suratlıdır, en çok ayyaşlar gibi burnu kırmızıdır, şaşılacak şey o beş vakit namazında niyazındadır.
   Amadır ama sonradan görme hiçbir özrü yoktur.
   Hep “memleketlim olmasa siz kızanlarım, nesebiniz sahih olmazdı” derdi.
   Anlamazdık.
   “Piç olurdunuz” dese anlayabilirdik, anlamış gibi yapar, üstüne laf etmez,  zahir sahih nesepli olmak iyi bir şeydir der susardık.
   Sokağın başında görüldüğünde ilk yetişen tek eline yapışırdı.
   Atik çok hızlı koşar dengeyi bozardı,  ona el tutma konusunda rezerv koymuştuk.
   Dört gözle beklerdik iki göz bizim, iki göz onun misali, elinde vücudunun bir uzvu gibi duran bastonu hep bulunurdu, garip, bir dal  ile bir et parçası ancak bu kadar kaynaşmış, iç içe tek bir uzuv gibi durabilirdi.
   O yüzden tek elini tutabilirdiniz.
   Sol elini.
   Onun tek bir muradı vardı, bu bir murat, istek yada temenni de sayılamazdı, onunki  katıksız mutlak bir inançtı.
   “Hak Tealiye vasıl olduğumda, benimde gözlerim olacak” derdi, açıklardı Allah’ın vaadi var  biz bu dünyada  bazılarına hiçbir şey vermeyiz, bazılarına da çok şey verir sınarız, çok şey verdiğimiz paylaşıyor mu, paylaşmazsa öbür dünyada hiçbir şey yok, hiç vermediğimiz sabreden kullara müjde vardı, sabırlarının sonunda ecrini alacaklardı.
   Numan Dede gözlerini istiyordu, bunda kendine yüklenecek bir kusur yada  ihmal yoktu. Gözlerini kendi kaybetmemişti, mavi olacak derdi, renk seçimini yapmak hakkıydı, ışıksız yaratıldığından müteessir değildi, hiç isyanı olmamıştı. Kime ne etmişti? Öfke yanına sokulamazdı., kızmazdı.Müthiş mütefekkir, muazzam tevekkül sahibi idi. Benim mavi gözlerim olacak, tıpkı hemşerim gibi.
   Dua ezberleyene harçlık sözü verir, sözünde dururdu. Bizleri toplar sözlü sınava tabi tutardı, bir öğretmen edasıyla, duayı iyi okuyana not değil kuruş verirdi.
   O bu suretle;  cennetin bahçelerinden, bal, süt akan ırmaklarından ışığından aydınlığından bahsederdi. Yaşımızdan dolayı zevklerimiz olgunlaşmadığından olsa gerek, hurilere değinmezdi, “iyi kullar olursanız, bunlar sizin için , bana mavi gözlerim elbet yetecek” derdi.

   Dincilik yapanlar da baldan, sütten ırmaklardan, hurilerden bahsederlerdi. Cennete gidebilmek için, bu dünyada yoksulların yoksul kalmaları gerektiği ile bir de hurafelere inanmalarını telkin ederek, dost ahbap düzeni kurup keselerini doldururken, fonda tasavvuf müziği eşliğinde biz ümmetiz edebiyatından nağmeler okurlardı.

   Bizim dedemizin düşüncelerine yaklaşamazlardı, onun  yüzü ak, elleri temizdi.
   Ümmiliği  bu kadarını öğretebilmişti
   Haydar; “Ali’nin kanı camide” der, namaza gelmez,  biz dedemizin gözetiminde ve rekat bitimi namaz adabı  selam verirken veya rekat aralarında pantolonlarımızı yukarı çekiştirip burnumuzu kaşırken sağı solu kolaçan eder, bakıştırır, birbirimizle bakışır –malum dedemizden bu hususta hayır yok- gören var mı hayır .
   Yok.
   Ali’nin kanını bir türlü göremezdik.
   Haydar orucu ramazanda değil, başka zaman, daha az gün ve  sadece susuz tutardı.
   Harçlık ona da gerektiği halde, duada ezberlemez, “bizim Cemimiz var, bu bana yeter “, derdi.
   Anlayamazdık.
   “Olsun biz de  bal ve süt akan ırmakları daha aza böleriz” diyerekten avuturduk anlamazlığımızı.
   Haydar’ın annesi her yıl ekim ayında aşure yapıp dağıtırdı, dağıttıklarının aşure olduğunu onlar iddia ederdi, dövmeden yaptıkları sulu, tatsız bir şeydi.
   Aşure öyle mi olurdu?
   İçinde dövme, yanında fasulyesi, nohudu, kuru üzümü inciri zerdalisi, hatta bademi olmalı, nar taneleri bezeli, kıvamı ağır, şekerli, üzeri tarçın ve cevizli olurdu.
   Sarı “Bunlar aile boyu tatlıdan anlamıyor, baldan ırmak neylerine, önce aşure yapmayı  öğrensinler” diyerekten hadiseye açıklık getirirdi.
   Numan Dede; “Sarı sen kaytarıyorsun” derdi görür gibi, aslında biz muhbiri, gören gözü idik  aynı zamanda,  en çok Ustura’yı ispiyonlamıştık.
   “Dede; Ustura namazda değil, camii avlusunda bici yiyor” derdik.
   Geçerdi günler...
   Bizlerin gözleri tam üç gün görmedi.
   Sokak girişinde dedemizi  bekledik,  üç gün önce uykusunda vefat etmişti. Mevsim yaz, hava sıcaktı, kokudan buldular, yarım yamalak, görenler  farelerin ağzını burnunu, kulağını  yediğini söylediler.
   Fareler bilmez, O gözleri olan bizleri saklamıştı, bu yüzden  bulamamışlardı.Biz ise fareleri  bulacaktık.
   Cenazesini belediye kaldırdı, kimsesizler mezarlığına gömüldü.
   Oysa sahipliydi, bizleri vardık. Cami arkadaşları “Sıra bize de gelecek, O kavuştu biz de kavuşacağız”  diyerekten  son yolculuğuna uğurladı.
   Biz mahallede  fare avı başlattık, korkunçtu,  inanılmazdı, çok  kan döktük, durulmadık, kinimiz içimizde gömülü kaldı.
.   Haydar da kıyama katıldı, elini tutmanın dışında dedeyle ortak anısı  pek yoktu, yine de en  üzülenin biriydi.
   Numan Dede ona aşiretinin de, Şıh’ı olan, dedesini hatırlatıyormuş, ikisi su gibi duru imiş, Seyhan ve Ceyhan nehirleri gibi, farklı yataklarda akmalarına rağmen  aynı topraklara bereket taşıyarak, kutlu çabayla ortak  aynı kaynağa dökülerek birleşiyormuş, ikisinin de  kalp gözleri açıkmış, dedesinin sade bir eksiği varmış, göz çukuru yokmuş, onun çukurunda, ihtiyarlığında ışığını yitirecek, doğuştan yerinde gözleri varmış, bir de farklılıkları, dedesi başına  fötr, Numan  Dede takke takarmış.
   Her ikisi de Kemal’i severlermiş...
   Cenaze üzerine, Hürü teyze yayladan apar topar döndü, mevlidini okuttu, mevlithan kadına hatim indirmesi için tembihledi,  kızlarına  helva yaptırdı dağıttı.
   Hiçbirimiz yemedik, biri hariç ötekilerden eminim, hala irmik helvasını yemeyiz.


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #3 : Temmuz 21, 2008, 19:27:05 ÖS »

ARİF HOCA



   Bekar odası bir süre boş kaldı.
   Bir öğle vakti Arabacı Cumali Emmi atını sürüterek ardında  eşya ve iki hamal getirdi.
   Hamallar sanki arabaya bağlanmış gibiydiler.Eğik boyunlarını araba, cılız bacaklarını boyunları  sürütüyordu.
   Eşyalar basitçe idi, bir sünger yatak, küçük bir tüp, marangoz aletleri, biraz kap kacak, kocaman bir radyo, küçük bir televizyon, televizyon siyah betaz ve şaşılacak çoklukta koli, içi kitap...
   Cumali Emmi bir köşeye çekilip tütün sarmıştı ki yanına mahallenin meraklısı Mustafendi  yanaştı, ilgisiz bir tavırla.
   “İyi günler Cuma taşınan kim?”, diye sordu.
   Cumali Emmi oralı olmadı biliyordu ki meraklı kimin taşındığını soracaktı, onu meraktan kıvrandırmak hoş bir şeydi.
   “Sana da iyi günler” dedi sustu bir içimlik nefes aldı, sonrası sigarası yarılandı.
   Mustafendi; “Cuma taşınan kim dedim?”
   Cumali; “Sen ne görüyorsan ben de ancak bu kadar biliyorum” diye cevapladı.
   Öteki  yapmacık bir kırgınlıkla..
   “Yapma gözüm biliyorsun ben”
   “Biliyorum çatlarsın, gün zıkkım olur, gece de yatamazsın.Neyse söyleyeyim.”
   “Adam kibarca biri, senin için sordum necisin? diye okutmanım” dedi, “Okutman ne diye sorarsan hoca demekmiş, anla işte bizim camiin Mahmut Hocası gibi, bu onun saç ve sakallısından...”
   Mustafendi; “Okutman ha, hoca yani” diye sessiz tekrar etti, bu işte bir terslik olmalıydı, saç sakal hadi sünnetti,  hocalarda bu kadar kitap olmazdı, bir hırka,  ezberde yasini şerif, birkaç sure, aksesuar takke, tespih, nalın, mırmır  dudak oynatıcılık yeterdi.İkna olmadı, merakı büsbütün arttı..
   “Cuma yanılıyor olmayasın?” diye sordu.
   Cumali Emmi; “Ben onun yalancısıyım” dedi, “gerçi bu kadar kitabı olan hocalıkta barınamaz ama neyse, onu bırak bu tütün, tütün meselesi  ne olacak” diye sordu.
   Mustafendi; “İlahi Cumam” dedi, “tam adamına sordun bilmez misin ben tütün içmem”
   Cumali emmi içinden “Ulan  her teraneye maydanozsun boka burnunu sokarsın, tütün neyse ekmek de o,  ikisine  de yetişilmiyor, sanki! Ekmek yemiyor dürzü” diye  söylendi.
   Bu sırada, yanlarına bir araba yanaşıp durdu.

   Markası Anadol bir araba: fiberglas’tan, yerli üretim fakat modeli dışarıda tasarlanmış, motoru yabancı  Ford, 1969 model, binek tipi, beş kişilik, zorlarsanız yedi kişi alır, net ağırlığı 1370 kg, istiap haddi 625 kg, motor gücü 105 beygir, motor su soğutmalı,  dört silindir, silindir hacmi 1910 cm3,   trafik mali mesuliyet sigortalı, gününe daha var, kaza başına.150.000.Lira, fert başına 75.000.Lira, poliçeyi düzenleyen Tam Sigorta  A.Ş. nin Kuruköprü acentesi, acente A sınıfı bağımsız sözleşme yapmaya  yetkili,   prim ödeme 4 taksit, taksit  üçer aya bölünmüş, ilki peşin ödenmiş, o  devir daha kasko yok, muayenesi yeni, muayene ruhsat üzerinden değil, istasyonda arabaya gerçekten bakılarak yapılmış, egzoz ölçümü iyi, maliye borcu yok, en son temmuz taşıt pulu ödenmiş, taşıt pulu ön cam alt köşeye yapıştırılmamış, nedeni kazındığında tam çıkmıyor cam kötü duruyormuş, dışarıdan bakınca  borçsuz olduğu anlaşılamıyor, ikinci el öğretmenden, trafik kaydında 2.800 liralık  haciz var, hacze konu takibin şekli kambiyo, demek ortada kıymetli bir evrak bulunmakta, haciz  ihtiyati, demek ortada bulunan  kıymetli evrak karşılıksız kaşeli çek veya protesto edilmiş bir bono, takibin çevirisi yapılmış, tebliğde var, haciz dosyada kesinleşmiş, trafik kaydında haczin ihtiyati olarak kalmasında bir şey olmaz, bir de trafik denetlemeye bağlatma yazısı gönderilmiş, sürücünün artık şansına, ya çok geniş bir aramaya takılacak, ya bir kazaya yada adli bir vakaya bulaşacak sürücü tekin durmalı yoksa araba gider, uzatmayayım artık, işte haciz nedeniyle sürücü devri alamamış,  sürücü profesyonel ehliyetli hem de  23 yıllık, sınıfı B, ehliyet defter şeklinde kara kaplı, kara kaplanık defter, arka cepte taşınmaktan yıpranık, cüzdanda, cüzdan  ceket iç cebinde taşınsa yıpranmazdı,  devir haciz kaldırılıncaya kadar  müsaadeli, oto sağa kayıyor, ön düzen istiyor, aküsü Mutlu, arka sağ stop lambası yanmıyor bir temassızlık var,  yoksa  ampulü sağlam,  yuvasına sıkılmalı biraz, şoför mahallinde sol alt el hizasına bırakılmış bir sopa var dizaynı, ağırlık noktası iyi, avuçta kavranıyor,  iş görür, içi temiz, döşemesi çiçekli, çiçek kır motifli,  parlak kumaştan, kumaş  kadife, zannedersem kort,  dikişi özensiz, orta dikiz aynasında bir maskot bebek sallanıyor, bebek erkek, el işi kıyafeti var, fallusu kapalı, lastikler Lassa idare eder, stepne dandik, dikkat etmek, yolda  muhtaç olmamak lazım,.
   İlk yardım çantasında yara bandı, pamuk, yara tozu var, tentürdiyot şişesi boş uyarmak lazım.
   Kriko, kurbağacık, tornavida var, bijon anahtarı diş atıyor bunu da uyarıya katmak gerek, bir de el feneri var, pilleri bitik, elektrotları pas tutmuş, ya gece  giderken aniden sigorta atarsa, bunu da söylemek lazım.
   Sola  dönüşlerde selektör takılı kalıyor bu geriden geleni şaşırtabilir diğerleri neyse  de, bu konuda özel olarak uyarmak gerek ha bire uzun kornalarla, el kol hareketleri yapanlarca sağlandığınızı düşünsenize,  önünüz düz, ne haber selektör takılı kalmış, farkında değilsiniz kavşağa yaklaşıyorsunuz, küt biri arka sağdan  vurmuş şeklen haklısınız   böyle kaza bile olabilir
   Araba   23.000 km.de, ilk eli pek gezmeyi sevmiyor olsa gerek işten eve evden işe işte,  plakası 01 İngiliz ve Yarenin adlarının baş harfleri, sonrası tesadüf sayımız 014.
   Sarı’ya göre -bu kısım tamamen onun uzmanlığı- kaporta orijinal, boyasız, çiziği yok, kazasız, kız gibi, teni beyaz,.bineni seviyor ama başının etini yiyor, nikah diyor,  devri al adına geçir,  bir çevirmede senin olduğunu nasıl ispat edeceksin diye.

   Dar sokağa pek araba girmez,  otomobili olan kimse olmadığı içinde  park etmezdi.
   Sokağımızın seyir araçları,

   Bir:  Cumali Emmi’nin at arabası idi.
   Atın bahtsızı arabaya düşer derler.
   Adı Kamber’di, ona kalsa  Nazlı olmasını isterdi,  parlak kirpikli ahu gözleri hep hüzünlü bakardı,  beş yaşında olmasına rağmen kendini daha yaşlı hisseder,  hissettiğini  gösterir, ona kalsa Çukurova’da doğmak yerine, diğer hara çiftliklerinin olduğu Bursa Karacabey’de, Malatya Çifteler veya Sultansuyu’nda doğmak isterdi, büyük yerlerde haraya düşmek zordu, at kalabalığı çoktu.
   Kamber binek atları ailesinden, sıcakkanlı doğu atlarındandı, yani ruhu asil, onun Belçika, Arden yada Amerikan  atlarıyla ilgisi yoktu, İngiliz, Arap kırmasıydı, Arap tarafı ağır basardı, balık etlice idi,  kahverengi tüyleri soluk, memeleri hiç yok gibi sönük,  orası pörsük erik gibi içine kaçmış,  yarış atı olan,  yarış kazanan hiç atası yoktu. Bu yüzden soyu hiç hara yüzü görmedi, sadece son demine gelip oralardan emekli at dostlarından haranın, orada olmanın güzelliklerini duyar hayal ederdi, oradan emekli taşımacılık işindeki  sütçü beygiri lakabıyla anılan at dostlarından, bunlar kısrak veya  aygırdılar, aygırların bir kısmı iğdiş edilmiş. Bunların özlem dolu gözlerinden, harada  olmanın iyi bir şey olduğunu hissederdi.
   Orada karnınız tıka basa doyarmış, yulaf denen bir yiyecek, yonca, konga, fiğ denen karışık gurmeler varmış, samanın yüzüne bakılmazmış, şilte diye altınıza sererlermiş, zata mahsus baytarınız, özel seyis, seyisin kahyası, sığırtmaçlar bir de kopil erkek çocukları gibi, ufak tefek biniciler olurmuş, bu binicilere jokey denirmiş, aşı kartları, künyeleri, şecereleri, gümüş kaşağıları varmış.
   Kısraklar taylarını emzirebilir yanından ayrılsa bile hayırlı haberlerini alabilirmiş. Çünkü orada yetişen atlar hayatta en az bir kere el üstünde olabilirmiş ne kadar kabiliyetsiz olsa da,  insanların sürpriz dediği dış bir müdahale varmış, yarış kurulurmuş, faydasını bilmiyorlar ama eşek bile koşsa birinci gelirmiş, bir de doping denen ilaçlar varmış zerk edilen, atları uçak zannettirip uçuran, uçan atlar sonunda iflah olmaz tükenirmiş,  bazen de şike anlaşılır birincilik başarısı yok olurmuş, binici ve at sahibine men cezası verilirmiş, En önemlisi tayların  süt danası olarak kasaplarda servis edilme ihtimali orada yokmuş.
   Bizim Nazlı  kız oğlan kız kalmış. Binek hayvanı iken taşıma işinden dolayı,  gerçi bu evlat acısını duymamak demekmiş, flörtü dahi olmamış, oysa kız kurusu kur sonrası  yakışıklı aygırın üzerine çıkmasını istermiş, harada olsa zaten karnından çıkanlara süt danası muamelesi yapılmayacağının bilincinde imiş,   yarış artığı olan  yada damızlığı da görüp emekli olan at arkadaşları, haradaki çiftleşmenin kimi kayıt ve kurallara bağlandığını,  kur ve flörtün orada da olmadığını, orijine bağlı ve at sahiplerinin anlaşması ile para karşılığı bir atımlık aşkların yaşandığını söyleseler de, atların bu işten vizite payı yokmuş,  işte orada yani harada romantizmden yoksun aşksız birleşmelerin yaşandığını uyarsalar da, o buna da razıydı, çünkü memelerine süt dolmasını isterdi.
   Kamberin koşumları ise deri, deri  manda, manda bir bayram beş kişinin ortak kurbanı, kurban Kuran kursuna bağış, bağış satılmış oradan doğruca dabakhaneye, iyi işlenmiş, ustası mahir olsa gerek, çıngırakları var, dedik ya at dişi, süslü, püsküllü, püsküller yün, yün karaman, örgüsü  makine değil, iğ işi.
   Atın arabası ise meşe ağacından, yani kerestesi sağlam odun, ağırda,  tekerlekleri tahta çeperi lastik, fosfor çıkarmaları ışıkla parlak.
   İki:  Ali Cengiz’in babasının motosikleti, markası peuguet, iki silindir ve hava soğutmalı.
   Üç; çocukların  toplama bisikletleri, markasız veya çok markalı, renkleri değişik, bir kısmı kocaman antenli ve mersedes amblemli, piyasasından daha değerli...

   Bu gün Aşağı Güneşsiz’in göbeğinde farklı bir şeyler oluyordu.
   Sarı, Ali, Hilmi arabaya doğru seğirttiler. Arabadan saçı sakalı karışık biri indi,  bakındı,  çevresindeki çocukları da kastederek “İyi günler arkadaşlar!” dedi, hamallara yardıma sıvandı, yüzü saçı sakalının tersine aydın, alnı çizgili,  gözlükleri vardı kalın mercekli, acayip bir adamdı.
   Hilmi;“Hadi yardım edelim” dedi istekli.
   Sarı;“Ne yapıyorsun hamallar bunun için para alıyor”diye uyardı.
   Hilmi duraladı, “Sevaptır, elimize mi yapışacak” diyecekti sustu.
   Ali anlamış gibi hiddetle;
   “Of Hilmi yeter bu kadar da olmaz ya!”diye çıkıştı.
   Çünkü yeni gelen kiracıdan hiç hoşlanmamıştı, bir tek motorlu araç kendilerinde idi, iki silindirli, hava soğutmalı, bu herifin arabası vardı, ayrıcalıklarının sona erme ihtimali sıkıntı yarattı içselinde.
   “Yürüyün takımı toplayalım diyeceklerim var” dedi.
   Numan Dedenin kutsal odasını bu adama çiğnetmeyecekti, “Hep Hürü teyzenin yüzünden” diye düşündü, çiçek sevmeyen bunak, üç kuruş kira alacak ya  paragöz kadın, bir de hayır yapar görüntüde .
   Üçlü;  üç ıslık çalarak evlerin önünden geçti, yanlarına ilk Atik katıldı, gelişini takip edemezdiniz, ıslık keresine göre anlam yüklenirdi, aralarında şifreli anlaşma vardı, ıslık toplanma, iki ıslık  toplanma yeri Alamut demekti, o vakit Alamut, Forum adına daha almamıştı, üç ıslık anlamı: mesele vardı.

   Alamut;   demiryollarının açık hava deposunun ortasındaki, en yüksek sıralı kalasların üzeri idi. Bu kalaslar rayların döşenmesinde destek görevi görüyordu, kalasların üzeri hakim bir tepe, üzeri küçük bir meydanı andırırdı.Buradan tüm demirlik alanını göz hapsine alır, bu  muhtemel sızma ve saldırılara  karşı önlem almanıza fırsat verirdi, zaten başarılı ikinci demirlik operasyonunda, en çok adeta bir kartal kayası  gibi duran, ön sokak ittifakınca savunulan, buranın zaptına uğraşmışlardı..
   Birinci demirlik operasyonunda, az kalsın hezimete uğrayacaklardı,  takım  bundan dersini çıkaracaktı, öncelikle bir strateji yapmalı, , bunu  geliştirmeli, taktik akınlarla hedefi yıpratmalıydılar, teslim olana ilişmemeli, bu şekilde sadece direnenlerin başına bir balyoz gibi indiklerini göstermeli, teslim olmanın daha faydalı olduğu duygusunu yerleştirmeliydiler, kaçanı kovalamalı, savaşana kesin darbe vurmalılardı.İşi yarım bıraktıklarında, hasımları  yeniden toparlanıp yeniden savaşma imkanını bulabilirdi,  bu da düşmana kendini savuna savuna  savaşta  ustalaşma kabiliyetiyle  daha güçlü hasım olma imkanını verirdi, en kötüsü ilkin teslim olanlar, silkinerek teslim olmaktaki yaratılan faydayı unutabilirlerdi, bu da daha çok uğraşı getirirdi.
   Bunu öğreneceklerdi.
   Gerçekte en kötüsü savaşmaktı, dulları, yetimleri olurdu, çokça bıçak artığı, yoksulluktan, haksızlıktan, adaletsizlikten bile kötüydü, bunlara katlanılabilirdi, ama bazen savaştan kaçamazdınız...




Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Nisa NUR
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 257


« Yanıtla #4 : Mayıs 08, 2009, 11:44:10 ÖÖ »

Şu tesadüfe bak Kemal'de Temmuz 2008'den bu yana devamını getirmemiş romanın... Bu kadar bekleyiş yeter...deme hakkımız yok elbet.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #5 : Ağustos 19, 2009, 14:02:14 ÖS »

HURMA VAKASI



   Birinci Demirlik Operasyonu öncesi Hurma Vakası’nda Ali, Yengeç, Hilmi  ve Cengiz hurma yemeye gitmişlerdi.
   Mevsim yaz, hava sıcaktı zamanıydı.Çocuklar arasında ön arka sokak ayrımı keskinleşmemişti.Bir arada yaşama kültürü var olmakta, daha örselenmemişti o güne kadar.Bir arada oynayabiliyor, geçitte aralarında  maç yapıyor, çizgi roman değişiyor, en önemlisi varlıklarına tahammül ediyorlardı.
   O gün çok defa yaptıkları gibi, bizim çocuklar tek olan hurma ağacını taşlıyorlardı,  biri ötekinin attığından sakınıp,   öncesinde  ağaç gövdesinde kalan taşlarında  düşmesinden  korunarak.Kimin attığı taşın düşürdüğüne bakmaksızın, deyip yere düşen, olgun ama güdük kalan hurma tanelerini  kapışıyor, tozunu üfleyerek yiyorlardı.
   Hurma taneleri hacca gidenlerin getirdikleri gibi olmazdı, oradan gelenler iri bir badem kadar, bizimkiler güneşi su kadar kararında alamadığından yer fıstığı gibi olurdu.
   Bu sıra; ön sokak çocukları Şaş, Fatma Girik Memduh, İbo, Kız Cevdet, Angut,  Şaban oğlu Şaban, Özden ve daha birkaçı yanaştı.
   Birkaçının adlarının önemi yoktu.
   Onlar: dalkavuktu.
   Dallar, değnekler vardı ellerinde,  hurmanın yanına gelip etraflarını  sarmışlardı.
   Şaş; yanındakilere güvenle, onların fikirlerini de ima ederek; kasıntıyla;
   “Burası bizim, hurmada dutta, demirlikte artık bizim, arka sokaktan kimseyi  burada görmek istemiyoruz.Çekin gidin yoksa fena olur!” dedi.
   Her an tetikte Yengeç,“Şaş sen nasıl konuşuyorsun? Yanındakilere güvenme, hepinizin iflahınızı keserim, isterse feriştahınız gelsin! ” diyerek  hemen yan  atılacak oldu, eli şakladı.
   Şaş şaşaladı.
   Ali araya girdi.
   Gelenlerin kalabalık olması, sayıca üstünlükleri  hiçbir şeydi, onu korkutamazdı ama zayıf yanı kardeşi yanındaydı.Aralarında bir yaş vardı, o daha küçüktü, onu korumalıydı, hem babası “Hiç kimseye değil  kardeşin sadece sana emanettir,” demişti.
   Babası gözü gibi sakınırdı, hastalıklı çelimsiz bir oğlandı,  adaklı muskalı büyümüş, daima sütü ona içirmelerine rağmen zor türemişti.
   Babası  çok istemesine karşın ne olur olmaz Allah korusun yanında ava bile götürmezdi, Cengiz’e bir tek hızar vardı, o da mecburiyetten, bir işi, görgü ve becerisi, altın bileziği olsun, ilerde muhtaçlığı olmasın, geçimliğini sağlasın diye, babanın bırakacağı servet ve öğretebileceği başka zanaatı yoktu ki, hızarda da kartal gibi gözler, işlere karışma seyret der, sadece çay getir götür işlerini yaptırırdı.
   Ali; en ağır kalasların altına girebilirdi, babası gibi, babasının adını koyduğu arkadaşı “Hükümet Ali,” gibi, o güçlü kuvvetliydi.
   Aslında gelenlerin dediklerine  kızmamak lazımdı. Mesele, her çocuğun payına bir ağaç düşmemesindeydi, her birinin bir ağacı olmuş olsa, sakinlerdi çocuklar, dövüş de olmazdı.
   Sorun tüm çocukların payına tek  hurmanın, tek dutun düşmesindeydi.
   Demiryollarının açık hava deposunun geniş oyun alanı mı?
   Oda ağacın azlığından, azlığın  yarattığı, eldeki çokluğun tamamına sahip olma ihtirasındandı.
   Yoksunluktu  açgözlülüğe neden  olan.
   Ali, “Burada herkese hurma da, dut da, demirlikte oynayacak alan da var,” dedi.Bir yandan Yengeç’e göz kırptı, Cengiz’e yanaştı.
   “Burası sizin değil Allah’ın,” diyecekti ki, Hilmi’nin kafasına Angut’un salladığı sopa isabet etti. Kafasını elledi, bulaşan kanını gördü.Gamzeleri yayıldı, gözleri büyüdü, etraf onun için karardı.
   Kan görmeye dayanamazdı.
   Yengeç, aradan sıyrılıp, Angut’a bir kafa şaklattı.
   O çakmaz şaklatırdı, doğası buna elveriyordu, daha tesirli olmayabilirdi, ardından  Şaşın beline sarılıp, çelmeyle yıkıp altına aldı, değnek aralarında kaldı.
   Ali, Cengiz’i boylamasına arkaladı, vurulan sopaları kollarını iki uçlu kılıç gibi  sağa sola sallayarak savuşturmaya çalışarak. hurmanın gövdesine doğru çekildi. Bu arada Fatma Girik Memduh, Özden  ve Şaban oğlu habire vuruyordu.Ali’nin takati kesiliyordu.
   Bu  kalas taşımaya benzemiyordu.
   Bir ara  kavgadan düşen Angut  toparlanıp elinde değnek arkadan, Cengiz’e yanaştı, vuracaktı ki, umulmadık bir şey oldu, hurma silkindi, gediğinden ceviz kadar bir taş  kopup  yerçekimi yasasına uydu.
   Keşke  Hoca Nasrettin’in fıkrasındaki kabak kadar olaydı.
   Angut başını tuttu, bu andan itibaren  kavgada yoktu.
   Ali ve  Hurma ağacının koruması altındayken,  Cengiz birkaç  darbe aldı, darbe sağanağından: değneğin birisinin ucu dudağını yardı,  diğeri kaşını açtı, kanı aktı. Bunu gören Ali çılgına dönerek Cengiz’e,  “Kaç,” dedi.“Ne olursa olsun ardına dönme.” 
   Savunmayı bıraktı değneklilerin üzerine atladı.
   Artık, basan  taraf olacaktı.
   Yengeç’i  kafasına, sırtına, koluna vurdukları onca sopaya, attıkları tekme yumruğa rağmen, Şaşı’dan aralayamayacaklar,iyice  benzettikten sonra kendi bırakacaktı.
 
   Cengiz koştu koştu.Arka sokağa girene kadar da ardına bakmadı.Girdiğinden benzi sararmış, ağzı yüzü kan içindeydi.
   Önce çomağa vurmak üzere olan, Sarı gördü.Atik, çomağın karşılayıcısı olduğundan sırtı dönüktü.
   Haydar ve Ustura çelik çomak oyununu izliyor, Ustura, ağzını şapırdatarak  elindeki iri olgun şeftaliyi somuruyordu.Suları ağzından akmış, göbeğine ulaşmıştı.
   Cengiz, kesik kesik kelimelerle, “Arka sokaktakiler üzerimize çullandılar.Abimi dövüyorlar, Yengeç’i,” diyebildi çöktü.
   Atik, fırlayıp yardıma uçtu.
   “Sizin ananızı...” diyen narasını orada bırakarak.
   Sesinden  hızlıydı.
   Sarı; “Ne yapalım” der gibi, Haydar’la, Ustura’ya baktı.
   Ustura, vaziyeti anlayarak “Ben ekmek almaya çıktım, bekletirsem annem kızar,” dedi.
   Yalandı.
   Anlaşılan, Ustura’dan hayır yoktu.
   Haydar, eğilip Cengiz’in çenesini tuttu.
   Baktı; dudakları kurumuş, yüzü kan içindeydi. Bu yüz, bu olan tanıdıktı,  o an Haydar’ın yüzünde bir şimşek alazı geçti, derinden titredi  “Ya Hüseyin’im,” diyebildi.
   Zihninden hızla dedesinin anlatısı geçti.
   Kerbela Nehri, Yezit’in ordusu on binlerce kişiydi, çoğu çocuk ve kadın olan, otuz iki atlı, kırk yayadan oluşan ehlibeyti kuşatmıştı.
   Kutlu Kişi’nin  Yaradan’ına kavuştuğu tarihin 29’uncu yılı,  Muharrem ayının onuncu günüydü.
   Daha ne olmuştu ki?
   “Alemlere Rahmet olarak gönderildim” diyen Kutlu Kişi:
   “Ey Nas size iki emanetim var, biri Kuran’ı Azim, yolundan ayrılmayın (Şüphesiz Kelam Sahibi  O’nu koruyacaktır), ikincisi  Ehlibeytim” demişti.
   “Onlar’ı da siz koruyun.”
   Emanete sahip çıkması gerekenler, Kutlu Kişi’nin bedeni daha toprağa kavuşmadan, mescitte öldü ölmedi tartışmasına girdi, bunu aştı, bu sefer yerine halef  kim olacak  tartışmalarına kapıldı.
   Bir Tek Kutlu Kişi’nin “O Ben’den, Ben Ondan’ım,” dediği,  Seyfullah, yani Allah’ın Kılıcı  Ali ve onun yakınları dirilerin  ölülerine karşı olan son görevi yerine getiriyordu.Yasını tutarak…
   Ali’yi camide sırtından,  kötülüğün temsili figürü Mülcem’in hançeriyle kahpelikle, oğlu  Hasan’ı baldıranla, evinde sinsice katletmişlerdi.
   Şimdi de diğerlerini...
   Zalimlerin  elleri kurusun.
   Onlar;
   10 Ekim 680’de, hicretin 61. yılında, Bağdat Kufe arası Kerbela’da,
   Ali’nin oğulları, Abbas, Kasım, Cafer, Fazl, Abdullah, Avn, Osman ve Ebu Baki’yi,
   İmam Hasan’ın oğulları; Abdullah ve Kasım’ı,
   O sıra Kufe’den medet umarak sözcü gidip orada katledilen  Müslim bin Akiyl ve  oğlu Abdullah’ı,
   Cafer Tayyar’ın torunları; Muhammed Bin Abdullah, Avf Bin Abdullah ve Avn bin Abdullah’ı,
   İmam Hüseyin ve oğlu Ali Ekber’i,
   Birer  birer katlettiler.
   Kutlu Kişi’nin, Ali dolayısıyla soyunu kurutmak uğrunda,  torunu Hüseyin’in beşikteki oğullarına bile kıyıldı.
   Lakin Allah vaadini  tutmuştu, Kutlu Kişi kendi sulbü erkek çocuğu  ile kızı Fatıma ve Ali’nin çocuğu torunu Hasan bir arda  göz önünde oynarken, Cibril gelip sormuştu.
   “Bu iki çocuktan birinin hayatını seçmek istersen hangisi olur.”
   “Kutlu Kişi Hasan yaşasın”, demişti.
   “Kasım ölürse biz üzülürüz ama Hasan ölürse ben, Ali, kızım Fatıma üzülecek.”
   Yazgı açıktı, Kutlu Kişi oğul görüp kıvançlanacak, ancak zürriyeti kızından devam edecekti.Tebliğ bu yöndeydi.Nebiliğin babadan oğula geçtiği dönemler artık geri de kalmıştı.En son gelendi , nitekim Kutlu Kişi’nin erkek çocukları türemezken, sevgili kızı Fatima ve Ali’den olma torunları sonrasını şekillendirecekti.
   Kıyımdan  Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin kurtuldu sadece, o da hasta olduğu için savaşa katılamamıştı.
   Aziz soy bu kadardan devam edecekti.

   Tanrı da, bazen sevdiği kullarını kurtaramazdı.
   İnsanlığın gözü dönmüş kör kötülüğünden ve aşağılık alçak  kanlı kalabalığından
   İnsanlığın taraftarı daha  kalabalık, bu alçak tarafı, iyiden kuşkulanır, iyiden iyiye şüphe duyar uyuz olurdu. Bu uğursuz kaşıntıdan bu kadarda  olmaz, mutlak bunda bir çapanoğlu vardır diye düşünerek, bu adi şüpheden dolayı yok ederdi, insanlığı yükseltecek olan saflığı ve kendini...
   Hüseyin;  Yaradan Ondan razı olsun, ne demişti;
   “Her isteyen istediğine boyun eğdirir ise, boyun eğmeyenlerin hali nice olacak, benim boyun eğmezliğim  kibrimin işi olduğu sanılmasın, ben de boyun eğerim, ancak bilirim ki, Yezit önünde eğilirsem zalimlik azalacağına çoğalacaktır”(1)
   Hüseyin zulme karşı boyun eğmemekle,  azalarak yaşamak yerine, çoğalarak ölmeyi tercih etmiş,  insanlığın taraftarı az yanının yüzünü ağartmıştı, aziz soyuna  yaraşır.
   İnsanlığın az ama  yüksek olan tarafı  yenilebilir, fakat  asla mağlup edilemezdi.

   Haydar’ın; “Ya Ali, ya Hüseyin’im,” diye sayıklayarak yardıma koşması sonrası, Sarı’da o tarafa yöneldi.
   Koşmasını emreden yüreğine karşın, beyni yavaş ol risk alma diyordu, adımlarını tutarak, kavganın bittiğini umarak yürüdü.

   Sarı; hesap adamıydı, babası öyle yetiştiriyordu.
   Baba  Aşağı Güneşsiz de dara düşene para verirdi, bono ve bir miktar nema karşılığında, ufakçıydı,  batağı pek olmazdı.
   İşyerinde basit bir büro masası, birkaç koltuk, ebadı göz dolduran bir kasa vardı.
   Sarı burada sıkılır, Ali Cengiz’lerin atölyelerinin hareketliliğine imrenirdi.
   Gelenler ekseri para yada erteleme isteyen veya ödeme yapan  muhitten  simaları tanıdık adamlardı.
   Bir gün babasına “Böyle iş yeri mi olur, ne alıp ne satıyoruz?” diye sorduğunda, babası kasadan bir yığın pullu  ama posta pullu değil, imzalı, yazılı  kağıt çıkarıp sallamıştı, “Kağıt alıp kağıt satıyoruz, bak gör bir gün bu iş dev bir sektör olacak.” demişti.
   Yıllar sonra öngörüsünde haklı çıkacaktı, bankacılık, borsa, kağıt alıp satana aracı kurumlar,  büyük şirket bünyelerinde finans denen özel birimler olacaktı, hiçbir şey üretmezken, ülkenin kaderine hükmeden.
   Babası dünyaya erken gelmişti, şimdi yaşasa ondan müthiş bir borsacı, serbest piyasacı, hatta simsar, holding yöneticisi  parlak bir Ceo olurdu.
   Babası “Sen mahalleyi kimin yönettiğini sanıyorsun” diyerek salladığı kağıtlardan bir kaçını seçip, “Bak bu bonolar Muhtar Yaşar’ın, burada ben ne dersem o olur, paraya sahip olan hükmeder, mühür kimdeyse, Süleyman odur, adın bu yüzden Süleyman” demişti.
   Sarı, açıklama üzerine kaçırmamış, “Baba madem paramız var, bir 124 alalım yakışır bize ya,” demişti.
   Aklında, fikrinde, zikrinde takıntıydı arabalar, takıntılar da hep çocuklukta kafaya kazınırdı.
   Araba masraf kapısıydı babası için, kadın gibi daima isterdi, oysa para öyle mi ?
   Şahin gibidir hedefine gönder zahmetsiz getirsin sana güvercinini.
   Varlığı ısıtır, yokluğu üşütürdü ve bal gibi parayla saadette olurdu.
   Sermayeyi bölmek olmazdı, pey ve yedek akçe ayırmak sarf etmemek gerekirdi, tıpkı şirketlerde olduğu gibi,
   “Arabanın da sırası gelecek oğul” demişti.”az  kaldı Yukarı’ya kapağı bir atalım bak gör o zaman”
   Yukarı Güneşsiz’e yerleşme dileğini hiç gerçekleştiremedi.Sarı’nın  günün birinde elini çabuk tutarak ve kendi çabasıyla  Kaymaklı’ya kapağı attığını görecek, övünç içinde mesut, lakin erken ölecekti.
   Tefeciler yaşlanmayı ve torun sevmeyi tadamazdı...
   Oğullar ise;  babalarının  hayallerine,  sahip çıkmalıydı.

   Sarı; geçide yaklaştığında,  birbirine yaslanmış gelen,  hurma vakası gazilerini gördü.
   Hilmi’yi ortalarında yürütüyorlardı.
   Yengeç  “Sakın gözünü açma, kana bakma, seni taşıyacak halimiz yok” diye uyarıyordu.
   Haydar onlara yakın koruma, sağı solu kolluyor “Yezitler, elleriniz kırılsın Ali hakkı için” diye söyleniyordu.
   Atik; otomatiğe bağlanmış, seri  bir şekilde “Erkekseniz çıkın” diyerek ora, bura kapıları pencereleri yumrukluyordu.
   Sarı, baktı, ondan  gözlerini kaçırdı.
   Atik’in sürati takip edilemezdi.
   Ali Cengiz’i  eve götürdü, anneleri Nermin teyze karşıladı, “Babalarına ne söyleyeceğim” diye düşündü, ellerini yüzlerini yıkadı, ekmek arası bir şeyler verdi, “çıkın dama cibinliğe girin yatın, babanız bu halinizi görmesin” diye tembihledi.
   Kendine gelen Hilmi’yi Atik; evine bıraktı, babası işe çıkıyordu, belinde tabanca elinde düdük, o gece mesai yapardı, sokaklar ona emanetti.
   “Ne oldu?” diye sorduğunda emaneti erbabına teslim eden Atik, evlerinin çeşmesinin başında ayaklarını yıkıyordu.
   Yengeç’i evine bırakmak, Haydar’a düşmüştü. Babası kapıdaydı, yan  bakıyor, elini sanki Yengeç’in yaptığı gibi şaklatıyordu.
   Haydar; “Bunlar sahici baba oğul, biri diğerinin minyatürü” diye düşündü.
   Yengeç; kapıdaki kızgın adama baktı.
   Zaten hep sinirliydi, hiç gülmez, güzel bir söz etmezdi, gayri ihtiyari gardını aldı, yan yaklaştı, sağlam elini şaklattı, refleksti, yaralıydı.
   Ancak  saldırıyı savuşturmaya konumlanabildi.
   Babası;  berbat görünen Yengeç’e ve yanında sağlam duran çocuğa baktı.
   Hışımla ”Bu kavga ederken sen hangi delikteydin, Kızılbaş?” dedi.
   Kırbaç gibi sözler bir müddet havada asılı kaldı, sonra muhatabını şak diye yaladı, yüzünü yaktı.
   Haydar sarsıldı, içerledi.
   İçinden “Bunlar baba oğul olamaz, biri yengeç de, kart olanı öküz”, dedi.
   İyi  akşam dileğinde bulunmadan çekip gitti.

   Kızılbaşlık da, Şah İsmail’in askerlerinin, Yavuz’un karşısına çıkarken Hz.Ali’yi anmak için başlıklarına sardıkları kırmızı sarıktan kalmıştı. O dönem sırf saltanat siyaseti gereğince İran’da Sünni olanlara, Anadolu’da Alevi olanlara kıyılmıştı. Esası böyle olan başlık, daha sonraları Alevileri aşağılama içeren hakaret sözü olarak kullanılır oldu.
   Niyeyse...
   Babası; “Yüzün kara, iki cihanda yer bulamayasın, ne bu halin Yezit ?”, dedi.
   Günlük dilde sadece bir ad olan, “Yezit”  Kerbela sonrası Alevilerde olduğu gibi, Sünni olanların da hafıza ve vicdanında, lisanında, isim özelliğini yitirerek kötü, nefret edilen kişiler için, sıfat olarak kullanılan, en ağır küfür olarak yerini almıştı.
   Kemerini çıkaracaktı vazgeçti,  araya giren anneye “Nazik  bu oğlana sahip ol, ben bunca ağız kokusunu bunlar için mi çekiyorum?” diye bağırdı.
   Yengeç; o geceyi “yarın” diye sayıklayarak, annesinin el kaldırana beddualarını duymazdan gelerek, babasının “Yener aynı ben,  benim  yengeç halim.”  gururlu duyumsamasını hissetmeyerek Ali gibi acıyan yanlarını körelterek geçirdi.
   Gençliği en iyi ihtiyar adamlar bilirdi ama göreceklerdi.
   O daha babası gibi yengeçliğini içine gömmemişti.

   Babasının; eve ekmek götürme derdi, kavgacılığını, kıyıcılığını ve  gözü karalığını yani yengeçliğini alıp götürmüştü de, yerine  huysuz, duygusuz görünümlü bir adamı bırakmıştı, , ama sadece evde bu böyle idi, odacılık yaptığı dairede güler yüzlü, yumuşak, her şeyi  alttan alan biriydi,  memurluk her şeyden önce disiplini gerektirirdi.
   Uzun süre işsiz gezmişti, taşra siyasetçisi köylüsü, memuriyetinin ayarlanmasında ön ayak olduğunda, “Duran artık adın gibi  durmalısın,  keskin sirkenin küpüne, senin ailene faydan olmaz, memur oluyorsun, garantisi emekliliği var, kıymetini bil ve beni mahcup etme”, demişti.
   O da mahcup etmeyecekti.
   Kişiliğini, kimliği, o yaşa kadar oluşturduğu doğasını yani yengeçliğini gömdü.
   Ailesini içten içe, hep uzak sevdi, hiç dillendirmedi, eşi ve çocukları onları  ne çok sevdiğini bilemediler ve ekmek  parası için, yani onlardan dolayı yaptığı fedakarlığın farkına asla varmadılar.

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #6 : Ağustos 20, 2009, 14:14:22 ÖS »

BİRİNCİ DEMİRLİK OPERASYONU



   Ertesi sabah, horozlar öttüğünde, Yengeç Ali’lerin kapısındaydı, biliyordu o da sabahı dar etmişti.
   “Biz bize benzeriz”, dedi kapı açıldığında.
   Ali sağ elinin işaret parmağı burnunda usulca kapıyı kapattı kendini dışarıda bırakarak,.
   “Sabaha kadar gözümü kırpmadım,” dedi Yengeç.
   Ali kafasını sallayarak onayladı onu.”Ben de,” dedi.
   Aklına babasının çiftelerini almak geldi.Hayıflandı kapı yalnız içerden açılabilirdi, sonra aklına gelenden utandı.Sopaya karşı tüfek olacak şey değil, nihayetinde düşman da çocuktu, bu öğretiye, racona tersti, var olan, yazısız, kavga  kurallarına aykırıydı.
   Ötesi berisi hala ağrımaktaydı, “Acının verdiği  kızgınlık,” dedi.“Kötü fikrime sebep olan,” mazereti uydu. Düşüncede kendini dengeledi.
   O mertti, şartlar ne kadar aleyhine  olursa olsun, kuralına göre oynardı, kardeşi de öyle.
   Yaşam boyu kolpa yapmadılar,  meşhur Ali Cengiz oyunuyla ilgileri, hiç olmadı..
   Yengeç Ali’ye “Ne yapacağız?” diye sordu.Malum onun hareketi tehlikeye karşı ön sezisi ile tavır almak, diğerlerini uyarırken körlemesine  ilk saldırmak, tuttuğunu bırakmamaktı. Salt eylem adamıydı, düşünmek başkalarınındı.
   Ali’nin gücü kuvveti yanında, kafası çalışır, avcılığın kazandırdığı sezgiyle çoğu zaman o da tehlikeyi hissedip uyarma yanında, önlem de alırdı. Çalışan çabuk kavrayan ve uygulayan bir beyni vardı.Tam bir eylem adamıydı, liderlik vasıfları onda fazlasıyla vardı.
   Ali, “Bu saatte kimse uyanmaz, ıslık da kar etmez, ramazan da değil ki, dedenin vereceği harçlık için, sabah namazı saati kalkmış olsun takım”, dedi, “Dün dedeyi köşeden kim getirdi acaba?”, diye düşündü.Çocukların çoğu Hurma Vakası’nda uğraştaydı.
   “Ne yapacaksak ikimiz yapacağız,” dedi Yengeç’e.
   Yengeç “Lider sensin,” gibisinden baktı.
   “Arka sokaktakiler belli ki, hurma yememizi kaldıramadı. Zahmetsiz dut yememize ne derler? Anlayalım,” dedi Ali. Bu vakit başında kimse de olmazdı.
   Yengeç  yan yöneldi. Tutup bırakmayacağı hedefi belli olmuştu.
   Demirlik alanının içindeki dutun yamacına sorunsuz vardılar.  Kırlangıçlar yavrularına yemek telaşına düşmüşlerse de, kargalar daha boklarını yememişti. Güneşsiz de kalk borusu çalmamıştı.
   Ali ve Yengeç çevreden bulabildikleri irili ufak taşları toplayıp, dutun tutamaklarına istiflediler,  her yana, ceplerine, koyunlarında fanila arasına taşları doldurdular,  mühimmat temin edilmiş, dut tahkim edilmişti,  kale hazırdı.
   Dut  yiyerek kahvaltı ettiler.
   Vakit geçmiş, güneşsiz ve dünya yuvarlağının ortalaması uyanmış, insanlar uğraşıların başına geçmişti, hepsini çepeçevre sarmalayan  evren kurulu saat gibi her ana tanık.
   Öğle öğünü de dut yediler.
   Akşam eve dönecekleri sıra, dutu sallayacak,  o ana kadar olgunlaşanlar  dahil, yenebilen taneleri  düşürüp, ziyan edeceklerdi.
   Ali çekilen ordunun, sahiplik iddiası olduğu yerde, yakıp yıkması, yağmalaması, bir hak olduğu fikrindeydi. Bu topunun geleceği için iyiydi, değeri sonra anlaşılırdı, “berideki düşmana erzak bırakılmamadır”, düşüncesindeydi.
   Dut tohumlarının bu şekilde yok edilmesini kaldırabilirdi. Bu çapulculuk, güzel günler için gerekliydi, savaşta kayıplar fedakarlıklar olacaktı.Onlar sadece meyvesini dökmüşlerdi, ötekiler gibi gövdesine kalp kazıyıp eziyet etmiyorlardı.
   Aşık Mahsuni Şerif’in dediği gibi “biz aslen üç kardeştik,  insan, hayvan ve bitki”, dut kardeşte, bahşedilen idraki gereği tartmalıydı, safını belirlemeli, doğruların yanında yer almalıydı,  fedakarlık  kendi içindi aynı zamanda.
   Öğle vakti olana kadar kimsenin gözüne batmadılar.
   Şaşılacak şey onları ilk Şaş gördü, gözü ters istikamette, “Duta bakın!” diye haykırdı.
   Angut, Şaş’ın baktığı yere gözlerini kıstı, demiryolu lojmanından başka bir şey yoktu.
   “Ne var lan?” diye sordu.
   “Dut,” dedi Şaş.
   “Baktığın yerde  dut yok ki” diye cevap verdi Angut.
   Şaş, parlayıp bir şaplak vurdu, “Ahmak kaç tane dut var,” dedi.
   Angut, aksi istikamete, tek duta baktığında bizimkileri gördü.
   Fark edilmişlerdi, nasıl fark edilmesinler, turuncu beyaz forma ile ağacın yeşili arasında kabak gibi sırıtıyorlardı.

   Takımın hepsi, aynı futbol takımını tutardı, en sevdikleri takımları formalarıydı, alt üst hepsinin vardı, hep giyerlerdi.    Formalar neredeyse günü bir yıkanırdı, yıkanmaktan turuncusu soluklaşır, beyazı kararırdı.
   Bu formanın temsil ettiği takıma taraftarlık, bir yere taraflık duygusu, belki de kara önlüğün çocuklar üzerindeki hipnozunu kırıp, işte bir istikamette  aynileşmelerinde ilk  etken olmuştu sanırım..
   Takım; bir de yalnızca birbirlerinin tarafını tutardı, kayıtsız, şartsız, karşılıksız, gözü kara ve sonuna kadar.
   Çünkü bu konuda ant vermişlerdi, daha sabi iken..

   Şaş hemen abisinin yanına koştu.Gece “Dayağı kimden yedin?” diye soran abisine, onca ortağına rağmen bir tek kişiden, bunca dayak yediğinin itirafından utandığı için, “Kimlerden yemedim ki?” demişti.
   “Arkanın tüm çocukları üzerime çullanıp  beni haşat ettiler.
   Gerçeğe olan sadakati azdı, azıcık doğruyu  ifade için,  “Ama  onları en çok üzerime salan ve bana en çok vuran Yengeç’ti,” demişti.
   Sözlerinde  gerçeğin kırıntısı vardı.
   Artık söylediği tam yalan da sayılmazdı.
   Abisine “Arkadan birkaç çocuk bizim duttalar,” dedi.
   Abi elinde olmaksızın elini beline attı, hançeri kınında idi.     Zaten hep üzerindeydi. Aşağı Güneşsiz’in o yaştakileri aletsiz dolaşmazdı  ama şaşının abisinin bu  konuda haklı bir şöhreti vardı.Hançeri kınından çıktığında mutlak kan dökerdi.Birkaç akranını çizmişti.Onun hakkında,  soğuk ve sinsi olduğu söylenirdi.
   Beklemeden koştu.
   Onun yaşındakilerin kimseye ihtiyacı olmazdı.Bellerindeki vardı.
   Diğer çocuklar ardına seğirtti.
   Şaş hariç, onun ötesi berisi hala ağrıyordu.Hem tek kişiden dayak yediği orada ortaya çıkabilirdi.Bu abisine karşı, onun yanında hoş olmazdı.
   Cümbüşe, civarın tüm çocukları katıldı.
   Fatma Girik Memduh, Özden, Kahvecinin oğlu Samet, Kız Cevdet dahil, Kaptan ve eli taş tutabilen bir yığın ufak kardeşi, erkek olanları, Angut ve ilginç, iki kız kardeşi, Gülben ve Gülten ve bir sürü dalkavuk tayfası, yamama olanlar...Adları önemli değil, yalakalar: adlarıyla anılmayı hak etmezlerdi.
   Ali “Sağlam duralım,” dedi.
   Yengeç cevap olarak şakladı, yan dalı müdafaaya hazırdı.
   En önde, önce gelen Şaş’ın abisini görünce Ali’nin nutku bulandı.Bu kurallara aykırıydı, o kendilerinden bir gömlek büyüktü, onların da temin edecekleri abileri vardı, onların yaşındakiler aletsiz  gezmezdi.
   Ali, çifteleri almadığına pişman olur gibi oldu, bir kez daha düşüncede kendini dengeledi,  “Bıçağa karşı tüfek,” bu da  mertliğine sığmaz, yakışık almazdı.
   Taş yağmuru başlamıştı.Onlar da mevzilerinden karşılık veriyorlardı.
   Dutun gövdesi birkaç metre mesafe yukarısında, iki ana dala ayrılarak çatallaşır, ana dalları bir çok yan dal takviye ederdi, korunaklıydı, aşağıdan taş bizimkilere isabet etmiyordu. Dut da sanki üzerindekilerin dost olduğu bilincinde safını seçmiş, onları kolluyordu.
   Bu hengamede, Ali Angut’un bacılarını gördü.Bu da tersti. Kızların erkek kavgasında ne işi vardı? Onlarla değil, ancak  onlar için kavga edilirdi.Demek ki angutluğu  boşuna değildi.Algısı, aklını  bu kadarına erdiriyordu.
   Gülben’i her gördüğünde, Ali’nin içi hep bir hoş olurdu. Yine öyle oldu, bacak arasında o tatlı karıncalanma sonrası sertliğini hissetti, alt takımları  harekete geçmişti.
   Takım da,  bunda,  firesiz  hemfikirdi. “Bu kızda iyi mal vardı.” O’nun etinde  tarif edilemez kışkırtıcılık, bedeninde bir dişilik, şeytani bir cazibe ve günaha çağrı vardı.
   Karıştırmayın Gülben’de.
   Gülden paçozdu.
   Ötekinin çağrıştırdığı, çağlattığı ve çocuğu ağlattığı özelliklerin hiç birisi yoktu,  katlanıp yüzüne dahi  bakamazdınız.
   Nitekim Gülben çok kısa zamanda kocaya gitti.Gülden’se hala anasının başındadır.
   Bu iki bacı nasıl olur da, aynı tohum ve tarladan olabilirdi?
   Aşağıdakiler taş atmayı bırakmış olacakların seyrine dalmıştı. Tetikçiyi taşlarından esirgemeleri gerekirdi. 
   Ali, alt takımı aynı hislerdeki, Yengeç’e “Yayılma,” dedi kendini toparladı.
   Şaş’ın abisi ağaca tırmanıp, çatala  ulaşmıştı.
   Ali’nin yan daldaki varlığını umursamadan, Yengeç kanadına yılan gibi kıvrıldı, tısladı.
   “Geldiğin iyi oldu, beni arama zahmetinden kurtardın, ödülün daha az dayak olacak,” dedi.
   Yengeç altta kalamazdı.
   Korkunun ecele faydası olmazdı, saldırma pozisyonu alıp, elini avucunda taş varmış gibi  şaklattı.
   “Dün Şaş’ı, bu gün sen, yarın baban mı gelecek? Dayağa abonelik iyi olmaz sizin için,” dedi.
   Bu sözler Şaş’ın abisinin çok ağırına gitti.
   Niyeti bağırıp çağırıp, biraz tıslayıp onları korkutmaktı, bir iki hafif tokatta atacaktı, o yaşlar da  böyle şeyler olurdu, Şaş da arkadaşlarıyla arkadan birini kıstırabilir, kendi intikamını alabilirdi.
   Başkalarının husumetine aracı olamazdı, daha büyük olanların, küçüklerin kavgasında bir kefede yer alması  kurulu dengeyi de bozardı, bu delikanlılığa da sığmazdı.
   Fakat bu çocukta haddini bilmeliydi.Şaş’ı dövmelerine kendince yeterli bahaneler üretmeli veya inkar etmeli, bunları huzurunda dile getirerek  özür dilemeli idi. Bu çocuk resmen kendine kafa tutuyordu. Halbuki abisi Caner’i kaç kez dövmüştü.  Bilmiyor muydu? Kim oluyordu? Bu kadarını kaldıramazdı, şöhreti, itibarı söz konusuydu.
   Belinden aniden hançerini çıkardı, yaladı, ağzına aldı.
   Aşağıdan  bu anda toplu bir “Ha!...” sesi geldi.
   Ali, kendini görmezden gelip hedefine kilitlenen  Şaş’ın abisinin yukarı tırmanmasından sonra çatala kadar indi.
   Arada kıstırmışlardı.
   Kendini hissettirmek  ve Yengeç’i cesaretlendirmek için, “Şuna temiz bir sopa çekelim, gerekirse babalarını da okşarız,” dedi.
   Şaş’ın abisi, arkasından gelen sesle irkildi.
   Bunları da mı görecekti?
   Kafa tutan birdi, iki olmuştu. Çok oluyorlardı, bu çocukların façalarını çizmeliydi sırayla.
   Son gülen iyi gülerdi, bu çocukların analarını ağlatmalıydı.
   Bunlar olurken, Ali’nin babası namı diğer Deli Etem Salcılar’ dan  hızar atölyesinden  öğle yemeğine evine dönüyordu.
.
   Motosiklet rahvan ilerliyordu,  tam Kaymaklı tarafından Azat Köprüsü’nün üzerine çıkmıştı ki, sağında bir kıpırtı gördü. O her şeyden önce bir avcıydı, yüzünü çevirdi, ilerde dut ağacının yeşili arasında, alt alta iki turuncu kabak gördü, aralarında kıvrılan bir şey vardı, gözünü kıstı alışkanlık, gez göz arpacık yaptı,  namluyu hedefi arar gibi yukarıdan aşağıya doğru gezdirdi.
   Yukarıdaki turuncu  bir yengeçti, eli ilerde yan savunma pozisyonunda, aşağıdaki turuncu  bir aslandı kükreyen ve kendinin olan, aradaki kıvrılan bir yılandı, soğuk, tıslaması oraya kadar varan.
   Deli Etem; motosikletin gazını kavradı.
   Bileğini  bir iki ileri yaptıktan sonra aşağıya doğru sabitledi, motorun sesi borazan gibi ortalığı kapladı.
   İlkin aşağı tribündekiler fark etti geleni.
   Çil yavrusu gibi dağıldılar, vaziyet aynen Kızılderili ablukasındaki kovboylara, süvarilerin yardıma gelişi idi, motosikletin çıkardığı tak taklar da hücum borusunun melodisine  uyuyordu, önce borazanın sesi, sonra mavi ceketliler, sahne ve ses, canlandırma sıralaması aynıydı.
   Deli’nin üzerinde lacileri  vardı.
   Turuncu kabaklar da, geleni fark etti.
   Yılan birden daldan avının üzerine düşen piton gibi sarkıverip, aşağıya kayıverdi, çatala ve çataldakine bulaşmadan.
   Çocuklar bu şekilde kurtarılmayı hazmedemedi.
   Aşağıdakilere imrendiler, çünkü onlar filmlerde hep yerlilerin  tarafını  tutarlardı, onlar daha zayıftı, mazlum fakat mağrurlardı, ateşli silahların önüne okla yayla balta ile çıkacak cesaretleri vardı, kültürleri, doğaya sevgileri vardı.
   Hollywood sinema endüstrisinin tüm karalama kampanyasına rağmen, deride değilse de, düşüncede kızıldılar.
   Bir tek Sarı’nın düşüncesi yanında,  saçları da kızıldı.

   Ali’nin babası yol boyu somurttu.
   Motorun terkisinde oturan Ali’nin onun yüzünü görmesine gerek yoktu, babasının huyu böyle idi,  doğrudan çocuklarına kızmazdı, Nermin teyzeye ekşirdi.

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #7 : Ağustos 21, 2009, 14:51:33 ÖS »

LEYLA



   İşte; hesapsız tedbirsiz, plansız ve fevri yapılan, birinci demirlik operasyonu hezimetini Deli takviyesi engellemişti.
   İkinci demirlik operasyonunun sonucu ise netti, kesin zafer bu sefer.
   Dörtlü adımlarını yavaşlattı, demirlik uzun süredir onların hakimiyetinde ise de, zaferle ön mahalleliyi ve civar dalkavuklarını  sindirip, alanı yasaklamış olsalar da, belli olmazdı “Su unutur düşman unutmazdı”, bu söz Yengeç’in sözüydü, bir yerden duymuştu, yanlış söylenen bu deyim, “Su uyur düşman uyumaz”, olarak doğrusu öğrenildiğinde dahi, bu şekliyle ortak lisana yerleşmiş ve öylece kalmıştı. Geçitte bir kancıklığa uğrayabilirlerdi, Takım kalabalık geçmeliydi, ıslık öncesi erik ağacını yolmakta olan İngiliz, Aşlamacı ve Reşo birlikte gelerek takıma katıldı, yan tarafta bir ucunu elektrik direğine bağladıkları lastikle Yaren ve Leyla seksek oynuyordu, Leyla “Ben de geleyim”, dedi istekli.
   Ali;“Olmaz” dedi, “Önemli şeyler anlatacağım, gerçi kızsın diye sır tutamazsın demek istemiyorum, ama bu sefer gelme,  geçitte ne olur olmaz” dedi yüzü gerçek endişe belirtili.
   Diğerleri gibi; Leyla’yı oda aşkla seviyordu.
   Takımda bir tek Cengiz; diğerleri gibi sevmiyordu,yaş farkından değil, Ali’nin ilgisini bildiğinden meylini önlemişti, abisine rakip olamazdı, onun sevgisi dostça  idi.
   Takım erkek erkeğe  itiraf etmişti.Leyla’ya olan  zaaflarını, zamanı geldiğinde  kendi iradesiyle, içlerinden birini seçecekti, kimse belden aşağıya vurmayacaktı, bu konuda da antları vardı.
   Ali’nin  matematiksel  olarak şansı  on bire birdi.
   O hepsinden daha fedakarca seviyordu, Dandy hayvanlar serisi albümünü bir tek  o Leyla’ya vermişti, öbürleri  kıyamamıştı.
   Leyla’da artık seçiminde, bunu göz önüne alıp takdir edecekti, hem  bir tek onun  motorla gezdirme imkanı vardı..
   Diğerleri Ali’ye hak verdiler, Yaren gelebilirdi,  “Bir ağızdan bu sefer sen gelme”, dediler.
   O bir taneleri idi,  riske edilemezdi.,
   Uzak köşeden  Fiko koşturdu, biraz sonra Haydar da   katılmıştı.
   İngiliz, Cengiz’i sordu. 
   Ali; “Bu hafta sıra Cengiz’in hızarda” dedi.
   Ustura  her zaman olduğu gibi kaytarmıştı, ortada yoktu.
   Takım artık yokluğunu kanıksamıştı.
   Geçide  yaklaşılmıştı, tekin durmalı, dikkatli olmalıydılar.
   Ön mahalleli Şaban oğlu gelenleri uzaktan gördüğünde, telaşla  evine kapandı, kapıyı kapadı.
   Bu iyiye  işaretti, korku duvarı ayakta durmaktaydı  demek.  Halbuki bu duvar gerçek değil sanaldı, üfleseler hiçliği anlaşılacak bir illüzyondu, kuranlar hokkabaz bile  değildi.
   Bilselerdi, Nazım’ın dediği gibi; “Tavşan korktuğu için değil,  kaçtığı için korkardı”.
   İngiliz; “Şabanın cüllüğü uçtu, demek ki zaferimiz daha gölgelenmemiş” dedi, hepsi rahatladı.
   Geçidi açmışlardı.
   Geçit denilen yer demirlik alanına bitişik,  boşken orada top dahi oynanan, sokak arası genişlikti.
   Bu açık alana çok defa belediye traktörleri, Kaymaklı’nın çöplerini döker, biriktirirdi,  civar azıcık  kokardı, çöpleri  karıştırırken  hazineler bulabilirdiniz,  eh buda  kokuya değerdi. Hem çöpleri pis bulmayarak,  barışık olunabilirdi,  ilerde dara düşüldüğünde meslek bile edinilebilirdi. Keskin bir göz, burna tıkaç, ele eldiven, bir de değnek, tercihen demir çubuk ucu burgulu,  bir keresinde Atik işlemeli,  parlak kırmızı taşlı bir broş bulmuştu, diğerlerini imrendirmişti, annesine vermişti.
   Taş kırmızısından akik zannedilip kuyumcuya gösterilmişti,  değersizmiş, camdan, o günden sonra dışarıya, mesela bir düğüne  giden, Aşağı Güneşsiz kadınları,  hep bu broşu ödünç alıp  ziynet olarak takmıştı.
   Şimdi Takım; Alamut’a  çıkmıştı.
   “Birinciyim bir Allah, ay yıldızlı al bayrak,” dedi Ali.
   İlk söz onundu, toplantıya sebep olan meseleyi sabırsız merak eden takıma, “Şu taşınan saçlı sakallıdan huylandım,” dedi bekledi.
   Çoğunluk taşınanı bilmediğinden “Kim?”diye sordular.
   Hadiseyi öğrendikten sonra İngiliz “Bu halde ne düşünüyorsun” diye sordu.
   Onlar şartsız  taraflarını tutarlardı.
   Ali “Bu saçlıyı sindirip, bezdirmek için elimizden geleni yapalım, arabasını çizelim, lastiklerini indirelim, teması keselim, boykot uygulayalım, ablukaya alıp sokakta tecrit edelim, kendilinden çekip gitsin, sakalına yapışmak, saçından sürüklemek zorunda bırakmasın bizi” dedi.
   “Anadol’un geyiğini sökerim bana bırakın, bu uyarı olur, bisikletimde yeri hazır” dedi Sarı sabırsız.
   Farklı bir öneri ve karşıt söz alan olmadı, Ali’nin teklifi katılanların oy birliği ile benimsendi.



KARA HABER



   Uygulanacak strateji belirlenmişti, ancak tatbiki mümkün olmadı.
   O günlerde, Eruh’tan kara bir haber geldi, Güneşsiz’e çöktü, ortalık  daha karardı.
   Fiko’nun askerdeki abisi şehit düşmüştü.
   Şu fiziği düzgün, karate bilen, iyi top oynayan, simasını anasından almış, nur yüzlü, çavuş rütbeli çocuk, Mehmet Tevfik  abi, on bir arkadaşı ile, bir jandarma karakolunda, baskında pusuda yada siper gerisinde değil, silahsız, habersiz, er gazinosunda  çay içerken.
   Daha ne olmuştu ki gideli?
   Neredeyse tüm Aşağı Güneşsiz uğurlamıştı, güle oynaya, davul zurna eşliğinde omuzlarda, diri göndermişlerdi asker ocağına.
   Şimdi ise yine tüm Aşağı Güneşsiz uğurluyordu, ağıtlarla, askeri bando eşliğinde  omuzlarda, ölü, gönderiyorlardı peygamber kucağına.
   Cenazeye Arif Hoca da katıldı.
   Takımın kuşkulu çirkin nazarlarına hedef.
   Hedef olduğundan kuşkusuz  habersiz...
   Fiko’nun demiryollarında kondüktör babası “Oğlum çavuş adayı gitti, paşa geldi,” dedi garnizon paşasına, taziye sunmakta iken.
    “Vatan sağ olsun, ben bu yaşımda silah alır giderim.”
   Fiko’yu ötesine aldı.
   “Fikret’im de var, canımız kanımız feda olsun,” dedi.

   Siz; bir babanın oğlunu toprağa vermesini gördünüz mü?
   O anki duygularını tarif edebilir misiniz?
   Toprağa verirken ki acısını  hissedebilir misiniz?
   İlk toprağı babalar atardı. Oysa toprak atan oğullar olmalıydı. Önce babalar toprağa girmeli, oğullarında yaşatmalıydı, geride bıraktığı mutlak yarım  hayallerini.
   “Yazgı,” denecek ağlamak analara yazılacaktı.
   Anne de ağıt yakıyordu, “Mehmet’im, Mehmet’im,” diyerek gözlerinde çaresiz,  kapkara bir öfke.
   Anaları karartmayın, Kara Fatma’ları öfkelendirip taşı ellerine aldırmayın, garezle kin tutmasınlar size, fena ağlatırlar ananızı.
   “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar,” derlerdi...
   Anneler bilirdi bir tek Tanrı kadar.
   Bir insanın nasıl yaratıldığını.
   İçinizde tuhaf bir şeyler olurdu, vücut direnir, bu şeyi dışarı atmak ister, tepki verirdi, bu baş dönmede yaşanan aşkın büyüsü gibi değildi, daha kutsal ve organik olarak hissedilirdi ve  doyumla değil doğumla taçlanırdı.
   Bu daha alaka olan, muzır şey sürekli alaka isterdi,  böğürtür, kusturur, bulantı hissi çöreklenirdi  midenize,  yorgunluk, kabızlık, sık idrara çıkma, ağızda garip bir metal tadı bırakırdı,  anne adayı yatakçılık ettiğinin sonucunun yüceliğinin bilinciyle daha duygusal her şeye karşı daha sevecen dururdu.
   Bu şey içinizdeki içinizi gıdıklardı, gıcık ederdi babayı, bu münasebetsiz olmadık zamanlarda, olmadık meyveleri ister, annenin canını çektirirdi,  kışın erik, yazın ayva, abuk şey bazen ananas...
   Ara ki bulasın derin dondurucu yok ki saklayasın, mevsiminde olsa da, manav kapalı, gece yarısı vasıta yok, dahası ve en önemlisi cepte para kıt...
   Bu şeyin  tükenmek bilmeyen bencil bir iştahı olurdu.
   Narsist asalak işte, fütursuz, annenin canını, kanını, iliğini, kalsiyumunu emerdi.
   Yaramaz.
   Annenin kan seviyesi düşer, tırnakları pütürleşir, kalsiyum eksikliğinden dişleri çekilir, diş etleri ağrır.
   Anne adayı yüksek tansiyon rahatsızlığı ile ilk kez bu vesile  tanışırdı.
   Dokuz ay sürerdi bu sömürü göbek bağından, düştüğünde göbek bağını alıp büyük adam olsun dileği ile, Hükümet konağı bahçesine, yaşlı bir çınar ağacı gölgesine gömmek gibi bir şey değildi.
   İşte bununuzun tamamını toprağa gömerdiniz..
   Hele böylesin de.
   Çoğunun bıyıkları dahi terlememiş olurdu, askerler fidandılar toprağa ekilen, dikilen bir bayrak gibi.
   Şehitler kurbandı Allah’a ısmarlanan.
   Şehidi yıkamaz, kefenlemezlerdi, sünnetti, arşı alada en şanlısı kanlı kıyafetti.
   Bu şehitlere onlarca mermi yakardı kara eller, türkü yakmak ise gerideki sevgililere ve saçına ak düşürdüğü analara kalırdı.
   Kara eller isterdi ki “hayat ışıkları sönsün”, garanti idi, afyon sakızından, Beyaz, Anglosakson ve Protestan olan el oğlundan  gelirdi dahası.
   Bu teslis halklara uygulanan sömürü, zulüm ve katliam tarihinin baş mimarı, aktörü, azmettiricisiydi, insanlık ailesinin alçak ruhlu, habis huylu kesilip atılası tümörüydü.
   Bu üçleme; yani küresel, gaspçı, çete; kendi halkına da zulüm ederdi.
   Sam Amca’nın çiftliğindeki nüfusun %1’i oradaki zenginliğin %40’ına sahipti, 2 milyon insanı evsiz, 20 milyonu işsiz ve 50 milyonu yoksuldu.
   Yoksul ve umumiyetle kara derili olan asker çocuklarını da okyanus ötelerine, yarattığı kriz bölgelerine gönderip kırdırıyordu, ora sivil haklarını kırdırdığı gibi.   
   Buna rağmen  işte daha fazla mermi alınır kriz bölgelerine dağıtılırdı.
   Nitekim, esirgemeyip bolca yakılmalıydı merminin çelik uçlusu, izlisi, neticesi tam olmalıydı.
   Bazı tam olmazdı şehit bedenleri, paramparça bir mayından, atılan  RPG7 roketinden. Bir şeyler vermek gerekirdi yine de aileye, ruh göçmüş olurdu tabi tutamazdınız  çoktan imrenilen mertebesine, sağdan soldan toplanırdı mübarek bedenin kalanı, pamukla takviye edilir boşluklar doldurulurdu, dikilir cerrahlar  hüner göstermek zorunda kalırdı, tabutlar çivilenirdi, bir ay yıldızlı  al bayrak serilirdi üzerine şehide en yakışanı, uğruna toprağa düştüğü verilirdi bayrak ailelere yadigar...
   Analara toprakta attırılmaz, talkım sonrasına kadar kabre de yaklaştırılmazdı.
   Erteli kalırdı bir zaman hasretleşme.
   O anlar, zaman yoğunlaşır, sanki Arda daha ağır dönerdi.
   Yine de bu anlarda  analar toprağınkinden ayırt ederlerdi.
   Kınalı kuzularının kokusunu kavuşma vakti, analarda toprağa girer nüfuz ederlerdi, su gibi, hasretle sarılır yine tam olurdu o demde, bir vakit Tanrı ile birlikte  en yakından yaratılışına  tanıklık ve yataklık ettiğiyle.
   Yani  canının canıyla.
   Hadise  Hafızın kabrinin şairinin dediği gibi olurdu bu anda
   “Ölmek olmazdı  ömrümüzün en müşkül işi
   Müşkül buydu, ölmeden evvel ölürdü kişi...”

   Fiko, şehidin kefenini açtırmayıp yüzünü gösterip elini öptürmediklerinden, öldüğüne inanmadığı için ardından ağlamadığı şehit abisinin ölüm uykusundan uyanıp gelmesini bekledi.
   Teskeresini alıp gururla döndüğünü hayal etti.
   Bu hayalini çok sevdi.
   Öptü kokladı, esirgedi ve koynunda sakladı.
   Gerçeği öteledi.Göğsüne bastırdığı ağıdı ise kıskandı.Çünkü o gerçekti.
   Sırrı tutmadı saldı gerçeği fısıldadı, o ölü diye, hayali çürüttü, hayal işe yaramaz yetmez oldu.
   Sabrı da taştı, giden gelmiyordu, Yemen’e mi gitmişti?
   Kabullendi.
   Fiko’da ağladı, kinlendi.
   Gerçek hayali alt etti.Ağıdı kazanmıştı.

   Bir gün takıma “Ben abimin kanını, babam gibi helal etmiyorum,” dedi ağlamaklı.
   O daha bir kızın elini tutmamış,  yanağından öpmemiş, hiç sevişmemiş, gül memeleri emmemişti, Aşağı Güneşsiz adeti ve ayarı uyarınca yıkılırcasına  içip geç vakit kapıya dayanıp kapıda endişeli  ve kızgın yolunu gözleyen babasına “sen misin baba ben miyim?” diye daha  kafa tutmamıştı.
   “Kaymaklı’dan hiç şehit haberi duydunuz mu?”, diye sordu, el cevap nedenini kendi söyledi.
   “Çünkü hep fakirler ölüyor.”
   Reşo hararetle destekledi.
   Doğru söylemekteydi.
   Birkaç yıl önce amcası Mehmet de memlekette, mezrada  iken öldürülmüş, jandarmalar tarafından.
   Amcası da fakirmiş.
   Böylece tüm takım kinlendi.
   Fakiri öldürenlere, akan kana çanak tutup içenlere, kandan beslenenlere,  ölüme kutsallık atfedenlere...


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #8 : Ağustos 24, 2009, 13:35:31 ÖS »

IŞIĞIN KEŞFİ



   Ali, motosiklete atlamış, Salcılar’a hızara gidiyordu.
   Bu hafta sonu sıra ondaydı, babasına yardım edecek, zanaatını pekiştirecekti.
   Caddeye çıkacakken, sokağa kıvrılan Anadol’u görmedi,  sol ön tarafına çarptı, “Küt,” diye fren falan hak getire.
   Kıpkırmızı, dudaklarını ısırdı.
   Ter basmıştı, Anadol’un sol ön farı paramparça olmuştu, “Mal canın yongası,” demişlerdi şimdiye kadar.İnsanların malları mühimdi, korkusu ondandı.
   Üstelik hiç sevmediği, kuyusunu kazdığı ve  takımı aleyhine kışkırttığı, Arif Hoca’nın malına gizli saklıdan değil, göz göre göre zarar vermişti.
   Kusur kendisindeydi, yolun solunda ve hızlıydı.
   Canına yandığım, sokakta arabanın ne işi vardı?
   Bu bahane suçluluğunu bastıramadı.
   Arif Hoca  arabadan indi.
   Çarpma yerine hiç bakmadan, Ali’yi yerden kaldırdı, “Mühim değil,  cana  bir şey olmasın,” dedi sadece.
   Arabasına bindi yol aldı.
   Ali, olayı takıma anlatırken “Mülkiyet hakkındaki düşüncem değişti,” dedi büyük bir keşfin sunumunu yapar kıvamda.
   Aktarılan bu kısacık yalın sözler, takımı kurmuştu, saatin kadranı gibi bombanın fitili yol almaya başlamıştı patlayacağı ana.
   Bundan sonra Aşağı Güneşsiz de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
   Ali “Şu hoca hani fena adam değilmiş,” dedi devamında bir vakit aleyhine örgütlediği takıma.
   “Ben biliyordum,” diyecekti Hilmi.
   Söz arası bulamadı.
   “O halde otomobilinin geyiğini aşırmaktan vazgeçtim,” dedi Sarı.Hitit geyiğinin parıltısı aklına takılı, iyi adamlar bunu hak etmezdi.
   Hilmi “Ben, “dedi.
   Lafı ağzına tıkıldı.
   İngiliz “Saç sakala bakıp takılmak önyargıdır  arkadaşlar, başta Numan Dede’yi  kırmızı burnundan dolayı alkolik zannetmiştik. Allah adamı çıktı,” diye fikrini beyan etti.
   Babasından dolayı içen adamları bildiğini sanırdı.
   Hilmi “Hocanın,” dedi.
   Haydar konuşmaya başladı.
   Bu anda Hilmi’nin “Yeter!” diyen bağırtısı ortalığı inletti.
   Hepsi irkildi.
   Bu ilkiydi.
   Oradakiler ortalarına el bombası düşmüş gibi  ne yapacağını bilmez şaşakaldılar,  bakışları  “Yeter”, diye gürleyene odaklandı.
   Onun göz odağında,  kendini ifade edememiş, büyük adam efkarını görüverdiler.
   Bu kısacık sürdü.
   Hilmi yine o ablak bakışlı çocuk oldu.
   Söz sırası artık Hilmi’de idi.
   “Ben Arif Hocanın iyi biri olduğunu anlamıştım”, dedi.
   Duraladı duru dudaklarını yaladı, gamzelerini yaydı, son diyeceğinin tadına vardı, “Çünkü bana dil çıkardı”
   Yanılmamışlardı,  bu yine o abuk sabuk çocuktu.

   Hilmi, Arif Hoca’ya bir gün dikizlerken yakalanmıştı.
   Hoca; avlunun bir yanına kurduğu marangoz tezgahında, rende ile ağaç yontuyor, şekle sokmaya çalıştığı odun parçasını arada bir evirip çeviriyordu, yaptığına yoğunlaşmış, topladığı saçından birkaç tel sarkan alnını ter basmıştı, gülünce gözbebeği çukurunda kaybolan bu adam, bir an yüzünü kaldırmış,  göz göze gelmişlerdi, adam ona dil çıkarmış,  karşılıklı gülüşmüşlerdi.
   İşte, şimdi, yani, çünkü:  tam bu sırada, sadece iyi olanlar  dilini çıkarırdı.

   Bir süre sonra takım bir arada sürü gibi iken, Arif Hoca’yı Hürü’nün avlusunda kurduğu marangoz tezgahının başında gördü, höpürdeterek kahve içiyordu, her yudumda gözleri kayboluyordu çeperinde. O da takımı gördü, çocuklar gözetlerken yakalandıklarının paniğine girecekken bir ses “arkadaşlar  gelin size kahve ikram edeyim” dedi.
   Hilmi; ilk yakın temas kuran olarak hocayla özel hukuku gereği cevap verdi.
   “Biz çocuklar kahve içmeyiz, sonra kararırız”  
   Hiç kimse gülmedi.
   Büyükler kahve içmeyelim diye öyle söylerlerdi,  samimi kanaatimiz dile getirilmişti.
   Arif Hoca;“Kahve Yemen’den gelir, teni karartmazsa da, iç karartıcıdır, bu halkın toplu hafızasında, Yemen’le ilgili çok acı hatıralar vardır, kurumuş çimeni bile çiçek gibi koklatmıştı yavuklulara, o halde kakao ikram edeyim” diye sordu.
   Kakao’da neciydi?
   Takım yanaştı.
   Bilmediklerini öğrenmek için, bu ikram kabul edilebilirdi.
   Arif Hoca; “Gerçi kakao onun da Brezilyalı emekçiler üzerinde acı hatıraları vardır. Aslında haksızlığa uğrayan tek bir insanın acısına  bile bütün insanlık ortak olmalıdır.Gerçek saadete ancak bu şekilde ulaşılır”.
   İngiliz;“Herkes sizi merak ediyor, madem tanış olduk, bize kendiniz anlatır mısınız”, diye sordu.
   Hoca kakaolu bardaklara sıcak su doldururken.
   “Benim hikayem sıradan, İktisadi Ticari İlimler Akademisi  ‘nde kamu hukuku derslerine giriyorum, okutmanım”diye izahat getirdi,  tezgahı gösterdi, “elimde ağaç işlerine yatkındır”
   Sarı; “Okutman yani profmu demek”, diye sordu.
   Arif Hoca; “Akademik kariyere fırsatım olmadı  maalesef, düz okutmanım, devre arkadaşım şu anda akademide öğretim görevlisi onun sayesinde maaşım var”, diye cevapladı.
   Hoca’nın akademik kariyeri vardı, ancak unvanı alınıp okuldan uzaklaştırılmıştı, gelecek vaat eden doktora öğrencisi iken 12 Mart muhtırası sonrası 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu hükümlerine istinaden
   Ali;“Hoca bize ne önerirsin” dedi,
   Hoca;“İkra, ikra kutsal kitabın ilk gelen sözünü, oku, okuyun”, dedi. “Ne olursa olsun bulduğunuz her şeyi okuyun ve sorgulayın, kaynak isterseniz bende çok kitap var.”

   O günden sonra  takım sürekli okudu,  ne bulurlarsa, okumakla kalmayıp, paylaşıyor, hatta tartışıyorlardı.
   Alamut artık Forum adını almıştı.
   Neler okumadılar ki ve bir müddet sonra onların artık ekemiş tavırları, büyümüşte küçülmüş dedirten halları, çetrefil soruları, çetin sorguları, çehrelerinde garip mağrur ifadeleri vardı.




BİR İLANI AŞK


   Yaren; kitap haftası etkinliklerinde, okul bahçesinde, tüm çocuklara hitaben, bir şiir okuyacaktı, üç beş arkadaşı daha, öğretmen seçmişti. O da şiirini seçti. Bu Arif Hoca’nın kitapları arasında gördüğü bir şiir kitabındandı.Nazım Hikmet diye birinin, bu sayede tanımıştık biz de bu şairi, sonra çok sevdik.
   Şiiri öğretmene gösterdi onay için,  öğretmenin canı kendisine  kitap haftasını düzenleme angaryasının yüklenmesinden sıkkındı, göz ucuyla metne baktı ve kitap kelimesini görünce uygun buldu..
   Şiirin metni şöyleydi, sanırım;

   “Kitap rüzgar olmalı,  perdeyi kaldırmalıdır,
   Kitap, kamber tayı olmalı Şah İsmail’in
   Seni sırtına alıp
   Devlerin üstüne saldırmalıdır.
   Devler kale kapısında
   Devler yedi  başlı ve simsiyah dururlar...
   Onları mutlaka yeneceksin.
   Bir duvar yıkılacak
   Bir bahçeye ineceksin...”
   Böyle bir kitap buldu Selim:
   Kara kara yazılar
   Beyaz kağıt üstünde.
   Büyücek bir el kadar
   Kırk yapraklı bir kitap...
         ...
   “Toprağın ismiyle başlarız söze.
   Sen ki topraksın
   Seni sevmeyi bilmeli.
   Sendedir ekinimizin tohumu
   Ve yapılarımızın temeli.
         ...
   Sen ki topraksın
   Durup dinlenmeden değişirsin
   Sen su damlalarında halk eyledin bizi.
   Biz seni değiştirip
   Değiştirmedeyiz kendi kendimizi...”
   Bu; 21 inci yapraktır.
   Selim kapattı kitabı.
   Hürriyetin ilk şartı anlamaktır,
   Ve Selim,
   ....Selim şarkı söylüyor...
         ...
   “Gelirken dünyaya, kanla, ateşle,
   Çağırdılar yedi kat yerin altından
   Mezarlarını kazacak olanları...”
   Bu kırkıncı  yapraktır.
   Selim kapattı kitabı.
   Anladığını anlatmayan alçaktır...
   ...

   Bu aslında Yaren’in İngiliz’e  ilanı aşkıydı.
   Anlarsa...
   O dönem andımızı dahi bir gün sonra okumakla görevlendirilen çocuğun velisi gelirdi, övünçten pay almaya, Yaren şiirini okuduktan sonra tek ayak sekerek inerken merdivenlerden, gözleri,  İngiliz’i aradı. İlkin dalgalanmakta olan  kalabalıkta annesini,  onun  gözündeki gururu gördü, gözleri bulutlandı,  sevindi içten içe, sonra İngiliz’i gördü, göz göze geldiler, “bu annem için değildi Selim Olgun, senin içindi anlıyor musun?”, diye baktı.
   İngiliz, ansızın annesi gibi göz göze anlaşabildiğini gördüğü, ikinci varlığı keşfetti.
   Baktı.
   Selim Olgun’un  gözleri, sözleri  anlamıştı.
   Bir İdareci, Yaren’e yanaştı, hırsla, hiddetle “Bu nasıl şiir küçük hanım?”, dedi.Küçük kola yapıştı “İdareye kadar gidelim”, “ sürükleyerek, sorumlu öğretmen suçlu, ezik bozuk yanında.
   İşte tam bu sırada, yani o anda yolları kesildi, anne dişi panter gibi kükredi, yavrusuna ne yapmaktaydılar?
   İngiliz ve takım bu sırada orada idi,
   Yaren ne yapmıştı ki, masumane bir yolla aşkını ifade etmişti, onun şiirinin adresi tekti, Selim Olgun’du, şairin amacı ne olursa olsun...
   İdareci  yanındaki sorumlu öğretmene “Görüyorsunuz, sorumsuz davranışınız, bu tür zehirli ifadeler, hemen tesirini gösteriyor” dedi, karşısında duran bir yığın delişken çocuğu ima ederek, çocukların bakışlarında  yıldırımlar saçan, ateşli, meydan okuyucu ve umarsız ifadeler  vardı.
   Her biri aşağı güneşsiz ayarında...
   Önde İngiliz ve Atik, arkalarında Ali, Fiko, Yengeç yanda, hatta Ustura ve diğerleri.
   En birinci öndeki kızgın kedi cabası.
   Hasım gruplar birbirini süzdü, bir tarafın yol vermesi gerekiyordu.Takımın böyle bir niyeti olmadığı aşikardı.
   İdareci; baktı karşısındakiler, kendi yaş kategori ve sıkletinde güçlerini dayanışmalarından alan, güttükleri sürüden ama bunlar sürünün kendi bacağından asılmayı ret edenleri, koyun da  değil hani kurt sürüsü olanı.
   Özgür takmayan ve okulun en belalıları olma yolunda hızla ilerleyen çetesi  durmakta.
   Üstelik bu çetenin imalat adresi, güneşsizin aşağı gettosu.
   Omuz silkti,bakmakla yükümlü olduğu  çoluk çocuğu vardı. Tavır fikriyatına aykırı ise de,  dişlerini ve tırnaklarını geri çekti, kabaran ense tüylerini indirdi,  kuyruğunu kıstı, ceza verme hırsını  gömdü, “Ne haliniz varsa görün”, dedi. Yaren’i bıraktı, “Hoca sen gel  yazılı savunmanı alacağım”, diyerek idare binasına yöneldi.
   Takım olma, bir zafer daha kazandırmıştı.
   Dönüşte Yaren ve İngiliz beraberdi, tenhayı okul arkası ağaçlık uzun yoldan dönüyordu, anne komşuya bıraktığı küçük Tuncay nedeniyle acele eve gitmiş, takımda aşık adaylarını baş başa bırakmıştı, onlar her şeyden önce  halden anlardı, hele mevzu aşksa...
   İngiliz; Yaren’e, “sadece  seni sevdim dersem de inanma, ben başka da sevebilir,  sana yalan söyleyebilirim” dedi.
   Yaren; “Selim ben ilk seni sevdim, sonsuza  kadar da seveceğim” dedi. “bil ki ben sana yalan söylemem”...
   İngiliz, Yaren’i sardı, sevgi büyük, aşk sahibi küçük  olunca cürümü büyürdü, o yüzden kısacık bir an diledi, gören gözler görmesin, kuşlar sussun, rüzgar esmesin ve evren dursun,  bir mola oldu, her şey soluğunu tuttu,  İngiliz; Yaren’in  saçlarını kokladı,  bir müddet öyle durdu, Yaren saran sineyi solukladı,  İngiliz öptü  ama yanaktan...
   Sonra her şey kaldığı yerden devam etti.


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #9 : Ağustos 24, 2009, 16:59:50 ÖS »

TİYATRO


   Arif Hoca; bir sohbet anında, kitap okumakla kalmayıp, okuduklarımızı tartışmamızdan paylaşmamızdan, her şeyi sorgulamamızdan memnun bir şekilde, bizlere  okumak yanında sosyal ve kültürel etkinliklerde bulunmamamızı öğütledi, sporla uğraşmalıydık, Ona göre her birimiz en az bir müzik enstrümanı çalabilmeliydik, mesela saz ille de saz, bizim çalgımız, dinleti yapabilirdik, bunun yanında tiyatro yapabilirdik, müsamere de olabilirdi, forumun geniş ve düz yükseltisi platform olarak, pek ala bir tiyatro sahnesi olabilirdi, hiç kimse gelmese dahi kendimize oynayabilir, hiç tiyatro eseri bulamazsak dahi kendi halimizi oynayabilirdik, Arif Hoca o dönem sinemaya gitmemizi tavsiye etmedi, beyaz perde de bir laçkalık ve pespayelik sergilenmekte  imiş.
   Tiyatro yapmak fikri cazipti, sahnemiz vardı, dekor da kurabilirdik, hatta kostümleri ve gerekli diğer şeyleri temin edebilirdik.
   Eldeki onlarca kitap arasında seçme yaptık ve eserimizi de bulduk.
   Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı idi.
   Tarih derslerinden, kurtuluş savaşındaki kazanımların ne büyük zorluklarla elde edildiğini biliyorduk, kaynak ne de olsa  tarih kitabıydı, anlatım resmi ve  genelce idi, basmakalıp ve klişe sözler, iliştirilmiş kişilikler, Türk halkına adanmış bu destansa,  sıradan insanlardan, çarıklılardan bahsediyordu, daha anlaşılır net yalın mesajları vardı. Kahramanları biliyorduk içimizde birileriydi, özellikle gayrı yeter demeyi biliyorduk, o vakit ne kendi nefsimizi korur ne düşmanı kayırır, dağları yırtıp ayırır kayaları kesip yol eylerdik abıhayat akıtmaya ...
   Bu yüzden rol dağılımında hiç zorlanmadık.
   Sarı; 100 numrolu kamyonetin şoförü Ahmet’ti.
   O da merhametli bir ümitle severdi bu aleti,
   Aşlamacı; ipince boynu koca kafası ile Karayılan’dı,
   En hızlımız Atik ise de, en gencimiz Cengiz Kambur Kerim’di abisinin yanında hep boynu eğik kambur gibi dolaşırdı.
   Ali; kollarının gücü yanı sıra emaneti kardeşine sonuna kadar sahip çıkma azmi ile pekala bir Arhaveli İsmail olabilirdi.
   Yengeç’in soğukkanlı kıyılıcılığından bir Kartallı Kazım yaratabilirdik,
   Ayetlere artık inanmayan  Fiko’dan bir  Nurettin Eşfak.
   O ara haini, yani Mansur’u oynayacak kimse yoktu.
   İngiliz üstlendi ister istemez.
   O kendisi ile barışıktı, hainlik bir roldü, gerçeği kadar acıtmazdı, bir de çiçekbozuğu suratlı çıkıkçı Şerif ustayı oynayacaktı.Çünkü çiçek hastalığından dolayı yüzünde yegane çiçek izi olan oydu, hain rolü neyse, bu rolde ihalenin üzerinde kalması sebepsiz değildi hani.
   At gerekiyordu.
   Önce sapı odun süpürgenin her iki tarafına at tasviri yapıştırıp şeklen bir at sahibi oldular. Bu komik kaçıyordu, ne de olsa oyunun konusu oldukça ciddiydi.
   Öte yandan Kerim attan düşmeden kambur olamazdı, yoksa Çıkıkçı Şefik tedaviye varsın eşekle değil yaya gelsindi...
   At rolünü Kamber’e verdik, provalarda müthişti, yeteneği ve kostümü doğuştandı.
   Cumali’yi demirlikte boy veren taze otları toplama karşılığında ikna etmiştik, ancak yine de sorun vardı, Kamber’i Forum’a  nasıl çıkaracaktık.
   Haydar’ın yükü ağırdı,  müzikleri yapıyordu.
   Türk halkının türkülerini aralarda perde gerisinde  söyleyecek, oyun sırasında ezgileri fonda çalacaktı sözsüz.
   “Bıraksalar Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacak ince uzun bacaklı ve mavi gözleri çakmak Sarışın Kurdu”, kimse canlandırmayacaktı.
   Bu sadece bir rolde olsa, hiç birimize tekin gelmiyordu.
   Onun cesareti kimse de mi yoktu, yoksa yaşamış olduğu eskisi gibi inanılır mı gelmiyordu?Var olduğu bir efsane miydi?
   Yattığı yer nur olsun.
   Gerçek olamayacak kadar akıl dışı işler başarmıştı.

   “Korkunç ve mübarek elli, ince küçük çeneli, kocaman gözlü, oynak ağır kalçalı ve zilli bizim olan, anamız avradımız yarimiz kadınlarımızı” doğal olarak Yaren ve Leyla oynayacaktı.
   Leyla’dan bu kadarını isteyebilirdik, Yaren’in yanı sıra  entari giyip zennelik yapacak halimiz yoktu.
   Temsil genele açık olacağından söz konusu erkeklik itibarımız riske edilemezdi.
   Ustura; rol kesilemeyecek ayrıntıları perde gerisinde seslendirecekti.Hitabı oldukça iyiydi..
   Hilmi ve Cengiz de daha ziyade sahnedeki kalabalıkları oynayacak, diğer yandan perde gerisi işleri yapacaklardı özellikle dekor taşıma işlerini.
   Cumali Emmiye de küçük bir rol işte, Kamber’i gerekirse dizginleyecekti.
   Takımda atalarının ata atlama yeteneği oluşmamıştı.
   Denemelerde Kamber Foruma çıkmakta direndi, huysuz kız kurusuna yükseklik korkusu baskın geldi.
   Tıkandıklarında İngiliz, “Bu oyun gerçek bir sahnede oynanmayı hak ediyor”, dedi.Yeri biliyordu.
   Güneşsiz Kışlık Aile Sineması: bu sinema mahallenin yegane  kültür ocağı idi, ancak uzun süredir ocağı tütmez olmuştu.Hemen karşısındaki yazlık, Baykal Sineması artık taksi durağı olmuştu, yine de kışlık sinema başka bir şey olmamakta direniyordu. Perdesini indirmiş kapılarını kapatmıştı, sinema sektöründe o yıllarda bir avartür filmler adı altında seks filmleri çekiliyordu, yoz bir kültürdü.
   Yeşilçam’ın emekçi jönleri, figürasyonu, tiyatro tozu yutan bir kısım oyuncular, erkek olanları, pantolonlarla, en cesaretlisine kadın külotlu çorabı ile erotizm kokmayan, bayağı bir argo ile lakin çok güzel aktrislerle filmler çevirmişlerdi.Bu filmler ortalığı kasıp kavuruyordu.
   Film aralarına “parça” olarak tabir edilen, yabancı porno filmlerden görüntüler George Michael  “Eye of the tiger” adlı şarkısı  eşliğinde atılıyordu.
   Konulu olarak amerikan propaganda filmleri oynuyordu.
   Atlantik çağında Küçük Amerika sürecindeki ülkemizde beyinler uyuşturuluyordu, yabancı kahramanlar empoze ediliyordu.
   Anlayacağınız kepazelik diz boyunu değil baş ve belden aşağıya vurmuştu.
   Sinemacı Rüstem  bir süre farklı bir şeyler adına Devrim sineması kuşağı adı altında filmler yayınladı aslında bu bir setti ilki sürdü gelecek hafta ve pek yakındayı ilan etti devamını getiremedi emniyet baskı yaptı.
   O da kapıları kapattı

   Takım; Komünist Rüstem diye de anılan sinemacıyı, Bıyıklı’nın  kahvehanesinde domino oynarken  buldu.
   Sinemasının,  beyaz perdesinin önündeki sahne genişti eskiden galalar yapılır filmi oynayan sanatçılar konuk edilirdi. Anlayacağınız Güneşsiz Kışlık Aile Sineması’nın geçmişi muhitin ölçeğini çok aşan bir etkinlikte idi.
   Kaymaklı’ya bırakılsa ve teknoloji elverse  temelinden söküp götürüp kendi taraflarına dikerdi.
   Niyet ve istek belirtildi.
   Parasız bir temsil, yorgun sinemacı eseri de duyduğunda dört elle sarıldı bu öneriye, “Yalnız”, dedi,”uzun süredir kapalı bakımı da yapılmıyor çocuklar.”
   Hep birlikte “Hallederiz”, dediler.
   Takıma “Çocuklar büyük paralar kazanabilirdim”, diye izahta bulundu.
   “Seks furyası yerli filmleri ve yabancı menşeli porno filmlerini oynatsam, emniyeti görecektim diğer işletmeciler gibi, tabeladan aile ibaresini indirecektim, teşrifat hazırdı, personeli de, yapacakları karanlıkta fener ışığını sıralarda oturanların önünden sırayla geçirerek gerektiğinde ikaz edeceklerdi, bu da  üçün birini atan olmasın diye...
   Benim sinemam sadece tozlu çocuklar, cenabet değildir, matineye veya suareye geç kalan, karanlıkta içi rahat koltuğa gömülebilir, üzerine hiçbir şey yapışmaz ayağını yere veya öndeki koltuğun sırtına çekinmeden dayayabilir, kıvamı ağır renksiz proteinden olma yapışık mai yoktur benim sinemamda... Tuvaletlerim de temizdir, ortamda atılan ter ve meni karışımının yaydığı  ekşimtırak kokuda yoktur, sinemam ferahtır”, diye ekledi.
   Rüstem Dayı sektörün sıkıntıları yanında bir de çocuklarından şikayetçi idi.
   Çocuklarına kalsa hadi ortama uymayıp, o biçim filmler oynatmıyordu ama binayı satıp yada devredip kurtulmuyordu da, “Hepsi gidişimi dört gözle bekliyor çocuklar.Bir gitsem anında satarlar burasını, alıcı sırf arsasına tav olsa dahi, çinkosunu tuğlasını demirini yıkımcılara satarlar, arsayı da çıplak alıcısına, sinekten yağ çıkarır bunlar....”
   Takım kolları sıvamıştı.
   Tek tek koltukların yerin her yerin tozunu aldılar bal dök yalaydı.
   Rüstem Dayı; “tiyatroyu sergilemek için emniyetten izin almak ve bilet başına  belediyeye eğlence vergisi ödenmesi gerektiğini”, söyledi.
   Bu durumda herkes gelemezdi, eğlencenin bir miktar bedeli karşılığı olmalıydı.
   Takım; vergiyi temin  için yapmayı pek sevmedikleri şeyi yapacaktı.
   Demirliğin semerelerinden istifade, eskiciye bir miktar demir  satacaklardı.
   Trenin demir tekerlekleri ile fren sisteminde kullanılan, fren çekildiğinde depodan akan ve sürtünmeyi önleyen özel kumun demir tekerlek ile arasında kalarak durmasını sağlayan bir nevi pabuç balata işlevini gören “pik sabo” denen aksamı.
   Bu hem ebadından fazla dikkat çekmez, hem de darada epeyce ağır çekerdi, dökümdü  sanırım. 
   Eğlence vergisi  tedarik edildi.
   Külçelerce demir aksamı çok ucuza kapattı Eskici Fehmi, yakışık olmadı bu tavır ona, takımın dar anından istifade etti, malları gördüğünde gözündeki iştah tiksindirici idi.
   Takım demirlikten demir çalınmasını yasaklamıştı.
   Devlet malı olduğu için de değil, Güneşsiz halkının olduğu için.
   Bu yüzden eskicinin işleri kesat gitmeye başlamıştı, evlerdeki hurdaya, kola, şarap şişelerine kalmıştı.
   O dönem camın yanında kağıt, pet şişe, poşet ve alüminyum gibi malzemeler geri dönüşüm sektöründe bir yer edinmemişti...
   Açıkgöz eskici: adeta toplu çıkardı takımdan, o güne değin doğmuş tüm zararını, takım içinde kasalarca demir taşımak hoş değildi, meraklı gözlere temas ettiler...
   Kendi koydukları yasağı çiğnemeleri hoşnutsuz mırıltılara ve  söylentilere sebep oldu.
   Kime neyi nasıl anlatacaklardı, bütün bunlar onlar içindi, sözde bir şölen hazırlamakta idiler karşılıksız...
   İşte bu küçük adam, ufak çaplı işinde dahi bu denli aç gözlü davranabiliyordu, siz büyük komprador işinde, ne yapar bir düşünün...
   Temsil gerçekleşmedi.
   Emin bir el, emniyet  işe karıştı, izin alınamadı.
   Fikir ve Sanat eserleri yasasından yada  eserin telifi ödenmediğinden falan değil,  o dönem buna ilişkin  yasa çıkmamış olduğundan öngördüğü hakların esamesi okunmazdı.
   Yazarından dolayı, Nazım’ın naaşının yurda getirilmesi gibi,   fikirleri ve eserleri de yasakmış...
   Bir süre sonra Eskici Fehmi takımın kendisine haset ettiğinden habersiz gönül koydu çocuklara, zarar ettiğinden bahisle, aldığı demir para etmemiş elinde kalmış.
   Anladığımız kadarıyla demir başka amaçlarla kullanılmasın ve de daha sağlam olsun diye işlenirken içine bir madde katılmış, çok eskilerde sertleştirme işleminde sirke ilave edilirdi, bu şekilde sertleştirilen demir filizi yumuşaklığını yitirir, başka amaçla kullanılamaz ve bir daha işe yaramazdı.
   Temsil yapılamayınca eğlence vergisi olarak temin edilen eskicinin banknotları takımın, takımın himayesindeki Güneşsiz halkının demirleri de eskicinin elinde kalmıştı...
   Takımda sefil açgözlüye yarısını ceza olarak kesti, demirler istirahatgahı depoya döndü, bu kez alenen taşındı.
   Eskici ödediği paranın yarısını kurtardı, yarısının üzerine bir tas su içti, su takımın ikramıydı,  su soğuk tas demirden değildi, bakır üzeri iyi kalaylı ve  ikram tarzı alaylı.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #10 : Ağustos 24, 2009, 20:41:46 ÖS »

Dostlar; Aşağı Güneşsiz/Kalkışma roman denemem şu anda İstanbul da; noktalama ve virgül yani dil bilgisi kurallarına uygun evrilip, çevrilecek...yetki verdiğim kişi bariz devrik cümle hatalarımı da giderecek...tarzıma dokunmayacak başka izin yok.Aşağı Güneşsiz/Bugün ise daha ham...Ne yapayım ilk kısım yayınlanmadığı için devamını yazmak içimden gelmiyor.Esinin gelmesini Sıla da bekliyorum...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #11 : Ağustos 25, 2009, 11:17:43 ÖÖ »

DİNLETİ



   Forumda takımın yaşıt çocukları arasında, pek azının burcu aynıydı.
   Doğum günleri yıl içi aylara serpiştirilmişti, Cengiz hariç, bir sonraki yılın sonbahar çocuğuydu.
   Ocak doğumlu İngiliz, en yaşlı sıfatı ile toplantı öncesi ilk sözü “Burası Forum buradan hiçbir söz çıkamaz,” derdi.
   Ligurgus’un Sparta’sında  forumda oturum başlangıçlarında söylendiği gibi.
   Eklerdi; “Burada her türlü kuşkuyu bırakmak yerinde olur.
   Burada her türlü alçaklığın gebermesi yerinde olur.”Bu söz de Dante’nindi.

   Forumda; bazen dinleti yapılırdı.
   Buna civar çocuklar da katılabilirdi, yalaka olanları da dahil, hariçte tutmaz katardık,  müzik evrensel bir tattı.
   Haydar saz çalabilirdi.
   Fiko’nun sesi güzeldi.
   Reşo’nun da sesi yanık kıvamında, fakat güzel.
   Büyükannesi o doğduğunda ağzına tükürmüş, ağzına bu şekilde tükürülenlerin sesi de yanık olurmuş.
   Hilmi’nin tükürük hadisesi ile ilgili teorisi bambaşkaydı.
   Büyükanne torunu doğduğunda, dişsiz ağzına bir avuç isot almış, damağında ıslatıp bir tutamını yeni doğanın ağzına boca edip kapatmış, bu suretle Reşo kötü söze küfre bulaşmamış, ağızda mecburen yanarmış, sesin yanıklığı işlemin yan türevi olarak ortaya çıkarmış,  anlayacağınız öncelikli amaç yenidoğanın küfürbaz olmaması içinmiş.
   Sarı; muhalefet edip  “Andavallık etme!”, diye çıkışmıştı.
   “Biber küfür etmemeye tesirliyse, Reşo’nun küçük kardeşi Maho’nun niye ağzı, bu kadar bozuk o halde?”, diye sormuştu.
   Bilgiç Sosyoloğun buna da cevabı hazırdı.
   Bir kere doğduğunda büyükanne köyünün mezarlığında yatıyormuş, Maho’nun anası farklıymış, karga sesiyle ettiği küfürlerden, ağzına biber sürülmediği apaçık ortadaymış.

   Gerçekte Reşo’da kızdığında herkes gibi, herkes kadar tepkisini koyardı, küfredilecekse de dilini tutmaz ederdi, fakat Kürtçe kalaylardı, biz bu dili anlamadığımızdan küfür etmediğini sanırdık.
   Maho da Reşo gibi  bura doğumluydu.Ancak onun döneminde aile küçükleri asimilasyondan etkilenmişti.Ana dili Kürtçe ile pek arası yoktu, bu nedenle en iyi bildiği dilde ederdi, Türkçe belden aşağı en galiz sinkaf içeren küfürleri.
   Reşo yanık sesiyle Kürtçe türküler söylerdi.
   “Cane cane” gibi, ezgi tanıdık gelirdi, sözleri aramızda anlaşılmaz, ancak Türkçe’sini bilirdik.
   Reşo; “Bizim türkülerimizin ezgisine Türkçe sözler uyduruyorlar, kültürümüzü yok sayıyorlar, düşünürseniz bu en büyük zulüm,” diyerek şikayet ederdi.
   Haydar’ın en sevdiği türkü “Altun hızma mülayim, seni haktan dileyim,”di.
   Bu Türkmen Telafer türküsü, Kerkük’ün Türk olduğunun nişanesiydi.
   Babil’in kulesini yıkmakla, kütüphanesini yakmakla, Semiramis’in asma bağlarını tarumar etmekle, tapu ve nüfus kayıtlarını yağmalamakla bir yer kimliğini yitirmezdi, mezar taşlarını kırmakta çare değildi,  güç yetiyorsa, bir halkın türkülerini unutturmak gerekirdi.
   İşte bu türkü   hep beraber söylenen bir nevi aralarında marş gibiydi.
   Takım “Korkma” diye başlayan ulusal marşlarını da severdi, o sıra enternasyonali öğrenmemişlerdi, öğrendiklerinde aynı tadı alamadılar.
   Çünkü onlar beter bağnaz bağımsızlıkçılardı.



KABUS



   O günlerde.
   Aşlamacı bir rüya görmüştü, fazla üstünde durmadık.Halbuki o, ölümlü döllenmişti ana rahmine, tıpkı Mehmet Tevfik gibi.
   Rüyası aşlama tablasını devirme kabusu gibi değilmiş, daha korkunç gelmiş, ona  kalsa o kabusunu tercih edermiş.
   Şöyle hatırlıyor: yerin yedi kat altından bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kara bir şey çıkmış -Alaaddin’in Sihirli Lambası’nın cini gibi sevimli bir şey değilmiş yani-  bir cehennem zebanisi kara bir şey, yolumuzu kesmiş, kara  şey yine de lamba cini gibi sormuş “Siz birbirinizin mezarını kazacak ve baş ucunda ağlayacak faniler, dileyin benden, ne dilerseniz, sizleri de isteklerinizi de  baş üstünde kabul ederim.Vaadim sıcak ama ateşinden bir o kadar da aydınlık. Siz, kafalarında parlak hayaller kuracak olanlar. Bana gelin, bana tabi olmazsanız  yaşamak fiili, sizler için hiç iyi olmayacak.Un ufak olacak, parçalanacaksınız, yıkılacaksınız  tıpkı ocaklarınız gibi ve bir daha düzineyi bulamayacak ayrı düşeceksiniz. Işık sandığınız düşünceler size karanlık getirecek alt edecek, alaşağı olacaksınız. Özellikle sen çelimsiz ve koca kafalı olan sen, cılız kalacak ömrün, bedenin gibi,” demiş.
   “Ben sizden medet umarak, biz ant verdik, ayrı düşmeyiz, biz bir takımız, el ele sırt sırta veririz sen ve seçeneğinin canını okuruz, alt ederiz hayatı ve seni, sen gibileri,” demiş  Aşlamacı  yoldaşlarına bakmış.
   “Siz sözlerime, takım olarak çaresiz, suskun ve ağlamaklı kaldınız bir şey sezmiş gibi, karabasandan olsa gerek ses edemediniz, bakakaldınız öylece...ben de çığlık atıp uyandım.”
   Sarı o vakit henüz rüya tabirleri kitabını bitirmişti.
   Takımdakiler tedirgin bir şekilde  rüyayı yorumlaması için ona baktı.
   Sarı; rüyada çağıldayan ırmaklar olsa biyolojik olarak uykudaki susuzluğa yoracaktı. Kafasında rüya tabirlerini geçirdi, rüyada Zebani görmek, kötülük ve felaket uyarısı idi.Çilleri  kızardı,  “Hayra çıkacak,” diye bir şeyler geveledi.
   Olmadı omuz silkti,  “Aman rüyaların tersi çıkar,” diye sıra savdı.
   Kimse tatmin olmadı.
   Hilmi araya girdi, “Bence anlamı: İyi olanlar, yani biz kazanacağız,” dedi.
   Bu karabasanı  çocuklar yada yüreği duru olanlar ancak bu şekilde yorumlardı.
   Hilmi de daha çocuktu ve  üstelik  yüreği de ziyadesiyle saftı.
   Kel alakaydı.
   Ama herkes gerçekleşmesini umarak bu yoruma katıldı.







BİR BÜYÜK MUCİT



   Sarı; Anadol’un geyiğini aşırmaktan vazgeçmişti ama benzeri ne çok sürek avına çıkmışlardı. Takım bir araya gelir, ikişer, üçer bazen beşer gruplara ayrılır, birbirlerini kollama mesafesinde takip eder,  Kaymaklı’nın geniş ışıklı caddelerinde turlar, anarşi yaratır, yağma yaparlardı.
   En gözde ganimet mersedeslerin amblemi idi. İki öne iki arkaya, bir sağa bir sola bırakıverirdi, küçücük avuçlara kendini,  nirengi noktası azıcık hoyratlığa karşı pek kırılgandı, tıpkı Kaymaklı’nın süt kokulu danaları -bu danalar asla kasaplık olmazdı- ve protein gürbüzü çocukları gibi. Bazen kavgada takımdan sadece teki, onunu birden  hacamat ederdi valla.
   Mercedesin ambleminin üç uçlu yıldızını, çeperinden ayırdığınız da,  Ninja silahına sahip olunurdu, bu silahın uçlarını ne kadar  eye ile sivriltseniz, attığınızda   meret tahtaya bir türlü saplanmazdı, anlayacağınız tesirli  bir silah olmazdı,   amblemi çeperinden çıkarmadan,  bisikletin direksiyonuna monte ettiğinizde,  Bisan değil, Mersedes  marka bisikletiniz olurdu..
   Arabaların radyo antenleri de rağbetteydi,  uzunu makbuldü, uzun radyo antenleri en çok kuyruklu Chevrolet marka arabalarda bulunurdu.
   Antenin ucuna bir pul kaynattırıp, bisikletin arka teker miline vidaladığınızda, bisikletin ederi iki misline çıkardı.
   Bu Sarı’nın keşfiydi.
   Sarı; Kaymaklı’da amblemi olan, mersedes bırakmamamızla iftihar ederdi.
   Bilmem kaç bin beygir gücünü motor hacmine sığdıran, mersedesler amblemsiz, kuyruğu kesik kıçı gözüken atlar gibi ortalıkta dolanıyor,  tam bir komedi derdi, espriyi kavrayamaz yine gülerdik,  zaten bir şeyi komik bulmasanız dahi anlatanın reveransı sağlam ise anlattığı konuda güvenir kahkahayı tutamaz atardınız,    Sarı da arabalar konusunda tam bir  uzmandı.
   Aşlamacı’nın  “Alamancı”, olduğunda sahip olduğu orta yaş  mersedesi saymazsak, Takımın içinde ilk O araba sahibi oldu.
   Bir Şahin markaydı, çok sürmedi, son model bir BMV aldı ama şahini satmadı,  “İlk göz ağrım”, derdi. Çok emek ve harcama yapmıştı.
   Bu Şahin bir fenomendi, sembol olarak kalmalıydı, yaratıcısında.
   Sarı; arabayı orijinal bırakmadı. Önce tamponu değiştirip, Doğan markanın tamponundan taktı, tamponun altını şahinin rengi  beyaza boyadı, sis lambaları oldu, panjuru beyaz Doğan panjuru ile değiştirdi, arka stop ve kedi gözlerini doğan parça taktı, yetinmedi, yan panelleri, pencere kartonlarını ve mekanizmayı  doğan parçalar taktı, merkezi kilit ve ön cam otomatiği oldu, dahası ön panel göğsü değiştirdi, Doğan gibi devir göstergeli aracı oldu.
   Bu yayıldı.
   Doğan görünüşlü Şahin sahibi olmak çılgın bir moda oldu, statü sayıldı gençler arasında, kimse  bilmez bu akımın mucidini,  akımın sahibi  bu şahini  araba koleksiyonunun en nadide parçası olarak oto galerisinin göze batan  en itibarlı bölümünde sergiler.

   Sarı; bir önceki denemesinde başarısız olmuştu, başkaları başarmıştı, “Fikir babası benim” derdi, çocuk aklında fikir çok, olanak bir o kadar kıttı.
   Bir gün Ali’lerin motosikletinde sulama kanalının seti boyunda tur atıyordu.
   O motoru sadece  sürmez onunla adeta sevişirdi, gaz koluna  dolgun bir kadın kalçası muamelesi yapar, aynı ehemmiyetle kavrar, hafif mıncıklayarak okşar, vücudu sağa sola dönüşlerde ağır çekim kıvrılırdı.
   Yatakta aktiflerin kadını severken yaptığı gibi, motosikleti  evirip çevirir, kendi de evrilir, çevrilir, sonra bütünleşirdi, yek vücut olurdu, önce yavaş, sonra yavaş yavaş hızlanır, daha hızlı daha hızlı sürerdi motoru.
   Bu esnada motorun tek düze tak tak sesleri şehveti artıran sözler, orta hızda çıkardığı tak taklar erkeği kamçılayan inlemeler, nihayet son gaz hızdaki motor sesi, orgazma ulaşan kadınının çığlıkları gibi gelirdi.
   O da, o an oh çekip çığlık atardı, göz açıkken olurdu bunlar, rüyadaki gibi ıslak değil kuru, yani  “hamamcı” olmazdı sonunda...
   Yanlış anlaşılmasın o vakit tüm takım bellerinin geldiğini iddia ederdi, yani kanları  sadece  yüzlerine hücum etmez, başka yerlerine de dolardı.
   Sarı; ergin ve imkan sahibi olduğunda, garsoniyere veya şık bir otel odasına atma olanağı varken, araba fantezisi yüzünden, sırf tatbik ve tatmin için,  kırda, bayırda, bazen otoyolda, otomobil içerisinde arka koltukta diz üstü malak pozisyonunda sevişecekti,  düzüştüğü, düşüp kalktığı kaymaklının  bilumum yosmalarıyla...
   Bu kez duşa ihtiyaç duyacaktı...
   Yine bir gün bu halde tak takla, kendine özgü aşk oyununa başlangıcında,  başka bir benzer bir tak tak, konsantrasyonunu böldü,  erekte  olamadı, canı çekmedi,  bindiğini istemedi, durdu, indi diğer tak  sesine yöneldi.
   Bu bölen, kanaldan su çeken pompanın motorunun sesiydi, civarda seyrek kalan bostancı Himmet ağanın su pompasının sesi.
   Sarı, düşünceli  saçlarını karıştırdı.
   Dalgın pompanın sesini dinledi, mekanizmanın çalışmasını takip etti, burnunu kaşıdı, parmağını şıklattı, “Buldum tabi ya”, dedi içinden.
   Bu şekilde su borusunu takip etti yolu geçti, bostana girdi.
   Bostancı Himmet gelen suyu dengeli dağıtmak  için, elindeki kürekle arklar açıyor, bazı yerleri toprakla kapatıyor, suların her bir bele eşitçe gitmesini sağlamaya çalışıyordu.
   Geleni seri işinden dolayı umursamaz “Ne o kırmızı kafa?” dedi.
   Kanal setinin aşağı güneşsiz tarafında kalan  herkes, Sarı’yı tanırdı, onun babası “İhsanbank” namıyla meşhurdu, herkesin işi düşerdi, bostancının da düşerdi, en çok gübre yada ilaç zamanı, turfanda sebze de öderdi, havalar don yapmazsa ...
   Sarı, Himmet ağaya “Şu çalışan motor kaç liradır diye sormaya geldim?” dedi.
   Bostancı Himmet meraklı bir şekilde “Ne yapacaksın motoru?” diye sordu.
   “Ben düşündüm ki, böyle bir motorum olursa araba yapabilirim,” dedi Sarı.
   Himmet buna çok güldü.
   Kırmızı kafa kendisi ile eğleniyor olmalıydı,
   Sarı gayet ciddi, “Bak”, dedi “arabada en önemli şey motor,  Anadol’un motoru Ford, 124’dün Fıat.”
   “Dışardan hazır geliyor, biz montaj yapıyoruz, kaporta bile bize ait değil, halbuki kaporta yapılabilir, bir motoru yapamıyoruz, elde bir motor var, bu motorla neden bir otomobil yapılmasın ki?” dedi.
   Bostancı bu sözlere ağzını da, kıçını da kocaman açarak  güldü,  dişleri takmaydı ama takmadı Sarı kıçıyla da gülen bu baykuşa.
   Suyun taştığını gören kuş da sustu o sıra.
   Su kararınca olmalıydı, fazlası daha çitil durumdaki fidanların kökünü çürütebilirdi,  bir koşu motoru susturdu, su akmaz oldu.
   Döndüğünde Sarı’nın söylediklerini bir kez daha aklından geçirdi, bu kez sadece ağzıyla güldü.
   Sarı da bostancının dişlerinin  takma olduğunu gördü, öncekinde görmediydi.
   Bostancı baktı ki, çocuk gülmüyor ve ciddi, “O zaman”, dedi, “bende bu motorun bir alt modeli var eski ama iyi bir bakımla iş görebilir, sana vereyim karşılıksız”, aklından “İhsanbank’tan bu vesile bir erteleme koparırım” diye geçirdi, cülüksüz...
   Sarının çilleri büyüdü,hep böyle olurdu heyecanlandığında, uçtaki  barakaya gittiler ve evet su motoru eskisi orada idi.
   Sarı; takımdan birkaç kişi ile birlikte, Cumali Emmi’nin at arabası ile motoru taşıdı, evlerinin avlusuna indirdi, takım taşımaya yardımcı oldu.
   Sarı; o günden sonra “Malzeme temin etmeye çıktım”, dediği dışında, bir süre ortalıkta pek görünmedi.
   Çoğu kez takımdan çocuklar ziyaretine gittiler.
   Sarı evlerinin bahçesini adeta bir işlike çevirmişti, şiş, örs, beşik, tencere, çekiç ve soluksuz bir körük vardı da, gelin görün ki, daha lazım bir kaynak makinesi yoktu atölyede, her yerde hurdalar vardı, sacdan, demirden, fiberden parçalar, demir profil, bir de taslak çizim; üç tekerlekli üzeri demir kasalı şoför oturağı ve terkisine  dört çocuğun sığacağı paralel iki koltuklu bir kasa, önde de Himmetin su motoru,direksiyonun ucunda Sarı da en çok olan mersedes amblemi.
   Çok uğraştı, mekanik bilgisi zayıf, imkanı kıttı, , hayalle de olmuyordu.
   Zoraki vazgeçti, erteledi.
   Onun kafasında kurduğunu, çizgide tasarımını yaptığının benzerini, Çamlı Yayla’nın At Dağı köylüsü başaracaktı.
   Tarla yollarında görülecekti, sıralı pırpır denen pancar motorlu binek araçları..

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #12 : Ağustos 26, 2009, 11:04:27 ÖÖ »

KAYMAKLI’YA HUSUMET



   Kaymaklı’ya yaptığımız akınlar nedeniyle, büyüklerce kovalanır, takibe polis bulaşır,  av durumuna düşerdik.Bu durumda demirliğe, yani Alamut’a  kapağı attığımızda bizi kimse alamazdı. Köstebek gibi her deliğini deşmiştik bilirdik, taktik akın düzenleyen komando birlikleri gibi kaçış, sıyrılma noktalarından başarılı operasyonları gerçekleştirebilirdik.
   Demirliğin yanı başında olan geçide dökülen zibiller Kaymaklı’ya ait olsa da, çöplük alanı bizim olduğundan civarda bizim borumuz öterdi.
   Bu tarz hırsızlama bize öğretilene aykırı ise de, bu anne babamızın “Sakın yapma!” dediği hırsızlıktan sayılmazdı, kazanıp kazanamayanlarla paylaşmayanların, kazancının bir kısmına el atılmasında hiçbir yasaya karşı gelmiş sayılmazdınız.
   Bu sosyal haydutluktu.Bir nevi hırsızları soymaktı.
   Bu eylem Numan Dede’nin anlattığı  cennete girmeye de engel değildi.Tanrı da şüphesiz buna günah yazmazdı.Asıl rüşvet ve sömürü en büyük suçtu, kara kaplı kitapta cezai müeyyidesi varsa da bu tarz hırsızlama veyahut yağmanın, bu eylem  bizim hakkımızdı, kimsenin ekmeğiyle oynamamıştık, düşkünü ezmemiştik,  masaldı elbet güneşi çalan  bizler değildik.
   Yaptıklarımız haktı.
   Yoksulluğumuzdan, yoksunluklardan şikayet etmiyorduk, ebeveynlerimiz ve onlardan öncekiler gibi.
   Kabul edelim, çok şeye ve şeyi olana imreniyorduk, o kadarı da olacaktı.
   Onlar başlatmışlardı.
   Güneşimizi çalmış, geleceğimizi karartmışlardı.
   Kaymaklı’ya husumetimiz bundandı.

   Hepsinin başına gelen ve bir yıl sonrada  Cengiz’in başına gelecek olan, yıllar önce İngiliz’e de geldi.
   İlkokula başlayacaktı, annesi terziydi, diktiği tayyör takımı giymiş, İngiliz’e de diktiği mavi önlüğü giydirmişti, saçlarını ıslatıp taramıştı.
   Annesi gençliğinde çok süslüymüş, şimdilerde  ender makyaj yaparmış.
   İngiliz, “O günün  olağanüstü olduğunu sezdim,” dediydi. Annesi saçlarını toplamış, ruj  sürmüş, çok hoş olmuşmuş.
   Kaymaklı İlköğretim Okulu’na kayıt yaptırmaya gitmişler.  Müdür, kapıda saygıyla karşılayıp yer göstermiş,  öğrenci adayı İngiliz’in saçını okşamış, o saçları bozulduğundan surat etmiş kaşlarını çatmış,  şeker ikram edildiğinde gevşemiş,  şekerliktekileri avuçlamış, annesiyle göz göze gelince bırakmış, sadece bir tek şeker  almış, lütfen teşekkür etmiş müdüre, gözü şekerlikte kalmış, bu kez kaşlarını çatmış annesine.
   Müdür, görünümü kibar bir adammış.
   İkamet adresini öğrendiğinde oda  kaşlarını çatmış, “Hanım siz yanlış okula gelmişsiniz, Aşağı Güneşsiz’den öğrenci kaydetmiyoruz, Yukarı olsaydı belki,”  demiş.
   Annesi  uygulamayı  biliyor, bilmekte elbet  bilmesine.
   Buna  rağmen İngiliz’in iyi bir eğitim aldığı takdirde, ilerde bir şansı olabileceğinden ve ancak Kaymaklı İlköğretim Okulu’nda bu eğitim düzeyini yakalayacağından kararlı, yılmayıp direnmiş, yeter ki İngiliz babası gibi inşaat ustası olmaya mahkum kalmasınmış.
   “Müdür bey, oğlum akranlarına benzemez uslu ve zekidir, sizi mahcup etmez,” demiş.
   O sıra İngiliz tırnaklarıyla deri koltuğun döşemesini oymaktaymış, annesi “Yapma!” diyen bir bakış atmış, İngiliz görmemezliğe gelmiş, annesine bozukmuş şekerlikte kalanlardan ötürü.
   Beyefendi müdür gitmiş yerine ağzı köpük saçan bir adam gelmiş; gürlemiş,
   “Kadın anlamadın mı? Aşağı Güneşsiz’den öğrenci kabul edemiyoruz, kati suretle.”
   “Bakın,” demiş annesi “Büyükleri Güneşsiz’in uygulama okuluna gitti.Başarısızlar, bu en küçüğüm, son umudum.”
   “Yani milli eğitim müdürünün kesin talimatı var, bizzat bakan bey buyurmuş, alamıyoruz, hem siz kayıt parasını dahi karşılayamazsınız,” diye üstelemiş müdür.
   Annesi  hazırlıklıymış, yüklü kayıt parası isteneceğini  biliyormuş, nicedir gece gündüz dikiş diker,  evin geçiminden keser, kayıt parası biriktirirmiş, elini çantasına atmış, “Bizim kayıt parası verecek imkanımız var,” demiş.
   Müdür bakmış, muhatabı sözden anlamıyor yumuşak bir sesle;
   “Etme hanım, hadi kayıt parasını verdin, buranın beslenmesi, kılık kıyafeti, etüdü, kursu, kulübü, müsameresi, okul dışı sosyal faaliyetleri var, hangi birine yetişeceksiniz, senin çocuk bura çocukları yanında ezilir, asıl burada ziyan olur,” diye cevap vermiş.
   Annenin direnci kırılmış, maalesef müdür söylediğinde haklıymış,  mavi önlük, kayıt parasıyla iş bitmiyormuş, annesi  pes etmiş ve  özür diler gibi,  İngiliz’e bakmış.
   İngiliz; olayı anlatırken,  “Ortada büyütülecek öyle özürlük bir şey yoktu, zaten okula gitmek istemiyordum,” dedi.O vakitler ABC’ye ihtiyacı yokmuş çizgi romanları okumadan anlayabiliyormuş,  hem annesi yerine okuyormuş sesli, hazır değilmiş, gerek de yokmuş,  sonuçtan memnun  annesinin yüzüne ve şükranla  suratsız müdüre bakmış,  sonrası kendine saklıymış.

   İngiliz ansızın fark etti ki,  annesi çok hoştu, dal gibi, muhteşemdi, kızları bile yetiştiklerinde onun boyuna da, güzelliğine erişemedi,  Leyla da belli ki büyüdüğünde dal gibi  olacaktı,  takmayan yoktu, o da kafayı taktı,  “Leyla benim”  dedi. Düşündü babası  talihli  adamdı, annesi  istese daha ufak tefek olan babasını, sarhoş gelip dövmeye kalkıştığında,  bir fiske ile devirebilirdi, o  çocuklarına duyurmamaya çalışarak dayağını yerdi, öyle öğretmişlerdi.Biraz büyüdüğünde İngiliz, önüne dikilip, anasını koruyacak,  müsaade etmeyecekti...

   İngiliz de ötekiler gibi, Uygulama İlkokulu’na kaydedildi, kara önlüklülerdi, ayağa pranga devri geçmişti, sistem  bir şekilde hadlerini bilmelerini hatırlatmalıydı, ilk eğitim sırasında yazgılarının karalığını hissetmeliydiler.

   Bu büyük sömürü düzeninin bir projesiydi, yoksullaştırdığı bireylerini, bir de cahil bırakarak onları aptallaştırma operasyonunun bir aşamasıydı.
   Mavi hayal olarak kalmalıydı.

   Kaymaklı İlköğretim Okulu’nda olanlar, Aşağı Güneşsiz çocuklarına farklı muameleye tabi olduklarını hissettiren ilk hadise değildi kuşkusuz.Yine bir gün Reşo ve Atik, Kaymaklı çocuk parkına  gitmişlerdi, Bekçi bu yalın ayak çocukları süzmüş, dıştan “Velisi olmayan çocuklar bahçeye giremez”, demişti.”Sizin veliniz olsa da durum değişmez ya”, diye içinden geçirerek.
   Reşo  ve Atik dışardan, bir  içerde neşe ile koşuşan, salıncakta sallanan, kayacakta kayan çocuklara, bir de büfeye  meyve suyunu çeken sosisli sandviçi tıkıştıran semiz çocuklara imrenerek bakmışlardı.
   Bakışma çok sürmemiş ve  olayı takip eden iyi giyimli bir ağabey yaklaşmış, bekçiye “Bunlar kardeşlerim, karşı pasajda biraz işim var, içerde ben gelene dek oyalansınlar, sen de  bakarak ol”, demiş.
   Bekçi “Hadi oradan,” itiraz edecek olmuş.
   İyi giyimli ağabey.
   “Uzatma,” demiş, on lira çıkarmış  “Acıkmışlardır, birer sandviç ve meyve suyu al, üstü de sende kalsın.” 
   Parayı alan bekçi hemen gevşeyivermiş.”Tabi beyim, müsterih ol, ben gözüm gibi bakarım onlara, işin rast gelsin,” demiş.Kılığını çekiştirip,  kasketini düzeltmiş,  merasim bölüğü gibi kenara çekilmiş, bir selam vermediği kalmış, açılmış el kapısı,  Reşo  ve Atik salıncaklara saldırmışlar, sevinçten demirleri parçalamışlar.










GELİN ABLA



   Bicici Cemal vefat etmişti.
   Takım olarak üzülecek değildik, sevinecekte, biz karısı olan ve annelerimizin  “Gelin Abla,” diye hitap ederek, sevip  saydığını severdik.
   Cemal Emmi; ortalıkta sürekli para sayan veznedarlar gibi alt dudağı sarkık dolaşırdı, sakalından, başındaki hiç çıkarmadığı takkeden, elinde çektiği doksan dokuzluk tespihten, şalvarından ve ayağındaki mesten dolayı namazında niyazında biri olduğu şüphe götürmezse de, itikadı Numan Dede ile kıyaslandığında, onun urubu olamazdı.
   Esnaf olamayacak kadar suratsız bir adamdı da, müşterisi olan bizlere minneti yoktu, kesinlikle velinimet muamelesi yapmazdı.
   Zannedersem muhitte tekel olmasının avantajının farkındaydı.
   Bici tabağını “Hadi zıkkımlanın”, der gibi, hakaretvari hareketlerle önümüze koyar, nişastasından, pudra şekerinden, buzundan ve kırmızılık veren  fi boyasından çalardı, eli kıt, gözü dardı.
   Sokak arasında tabla üzerindeki tezgahını açardı, bici yanında leblebi, çekirdek, balon, horoz şekeri, bilye, fırıldak, kaytan ipi ve bunun gibi bize en lazım şeyleri de satardı.
   Şans çekilişi yapardı.
   Kimseye bir şey çıkmazdı.
   Eminim, kartondaki tüm yaldızları kazısak dahi, çıksın diye uğraştığımız  o gönlümüzde olan, Toros Kaplanlar Spor Kulübü’nün, gözümüzde kalan, turuncu beyaz futbol topunun sayısı da çıkmayacaktı.
   Bu yüzden sevmezdik.
   Tok bir tarafı da vardı ama kendine,  günlük nevalesinin çıktığına kanaat getirdiğinde tezgahı evine taşır ve geceliğini giyer başında takkesi şekerleme yapardı.
   Ardından sonsuz uykusuna da takkesi ile uğurlandığı da rivayet olundu.
   İşte: lazım olduğunda sokak arasında bulamazdık, olsun evine giderdik, Cemal keyfinde olduğundan, Gelin Abla siparişlerimizi görürdü, fiyatları ve hesabı bilmezdi, kandıracak da değildik, aldığımızın ederi neyse verirdik, bir tek çay bardağı hesabı ile satılan çerezi, fazla verdiğinde, sesimizi  çıkarmaz göz yumardık.

   Bicici Cemal yoktu artık, ehli keyif sağ iken, dara düşürmemişti karısını ama geride ne para pul, sosyal güvencesi olmadığından ne de dul maaşı bırakmıştı, bir çocuk bile vermemişti pinti herif, kısırlığın kusuru kimdeydi bilinmez, lakin işte ortada kalmıştı nihayetinde “Gelin Abla.”
   Annelerimizin “Gelin Abla,” diye hitabına bakarak, taze biri sanmayın, yaşı yetmiş civarı olmalıydı. “İnci Nene,” diye hitabı hak etmeyecek ölçüde latif ak pak bir kadındı.
   Muhacirdi, kocası ve Numan Dede gibi, beş vakit abdestinde ve  namazındaydı.
   Annelerimiz  samimi bir imrenti ile, hala seccadesinin, havlu ve yatak örtülerinin, kız çeyizi gibi, lavanta koktuğunu söylerlerdi..
   Darlık, dar bir zaman sonra baş gösterdi.Yemek ve erzak taşıyanları seyrelmişti zira, komşular her gün kap kacak yemek veremezlerdi, bazen layığınca yemek yapılmaz, yapılsa da bir tabak yemek artmazdı.
   Takımın aileleri nispeten yardımladılar, taşıma suyla değirmen dönmezdi.
   Elektriği kesildi önce, ardına suyu.
   Devlet “Tüyü bitmemiş yetim hakkı,” özdeyişinin, gizli öznesi olan yetim konumundaydı.Dar gelirli ezici çoğunluk çocukları gibi yoktu ortada, sosyal yönü zayıftı.
   Belki açlığa ve yokluğa karşı bir başınıza savaşım verebilirdiniz, bu gücü olanların üstesinden geleceği bir uğraştı.
   Oysa “Gelin Abla,” nihayetinde artık kocamış, kocasız, işsiz, dişsiz bir kadıncağızdı.
   Fakir Fukara Fonu da oluşturulmamıştı, bu gün varsa da, bu fon arpalık olmuştu. Genelde siyasilerin güdümünde yakın muhtarların oluşturduğu listelere nimeti pay ediliyordu.
   Devlet adı var, ajan gibi gizli kendisi yoksa ortada ve insanlarına yetemiyorsa, takımın bütçesi vardı, Eskici Fehmi’ye kesilen ceza tutarı tastamam 450 Lira, biz o kadar olduğunu sanıyorduk, Sarı’ya emanetti, nakit işlerinden o anlardı,  meğer Sarı’ya sermaye olmuş  babasından gizli, kağıt alım satım işinde kendince bir tür staj yapmış ve bu parayı 525 liraya çıkarmış.
   Farkı haksız kazanç olabilirdi, faizle hayır yapılabilir miydi?, bunu dillendirmek Sarı’ya karşı ayıp olacaktı, kursağına doğduğundan, bu yana bu tür kazançtan lokma giriyordu.
   Numan Dede’ye göre; faiz değil, riba haramdı, yani faizin insafsız olanı, ocak yıkanı, bu tür kazanç elde edenler karınlarına ateş doldururlardı.
   Soru ve sorun bir kaç ayda 450 liranın, 575 lira olup olmamasındaydı.
   Rayici bilemezdik, fark 125 lirada tutumlu Gelin Abla’yı  nerden baksanız, bir yıl tenceresini kaynatırdı, haramı helali düşünecek halimiz yoktu.

   Fiko, dikkatimizi Gelin Abla’ya çevirmişti.
   Ölümün alıp götürdüklerine karşı artık hassastı.İlerde Tıp okumasının yegane sebebi buydu, insanlar hiç değilse hastalıktan  bir kuytuda ölmesin ve ölümüne göz yumulmasındı.
   Fiko, doktoru olduğu acil gözlem odasının, her tarafına hakim bir noktasına kendi cebinden bir camlı bölme yaptıracaktı.
   Acil yardım ve ilk yardım uzmanı olarak servis sorumlu uzman doktoru olan kendine makam yeri ihdas etmek için de değil, hastaları gözlemlemek için.
   Bir ziyaret anında İngiliz’e kendinden önce gözlem odasında böyle bir yerin olmadığını söyleyecekti, konuşurken gözlerini hastaların başında duran monitörlerde gezdirecek, kaçamak bakışlarla da değil, dikkatli bir şekilde kalp atışını, tansiyon gibi hayati verilere bakacaktı.
   Sözlerine devam edecekti.
   Girişte ilk müdahale odalarında pratisyen hekimlerin hastalara baktığını, ölüm riski olan acil vakalara kendinin müdahale etmesi için çağırdıklarını, oraya tayin olduğunda, bazı hastaların gözlem odasında sessiz ve çırpınarak vefat ettiğini fark ettiğini,  kendisine tahsis edilen doktor odası kapısı çalınarak ancak girilen, hastalardan uzak kapalı bir mekan olduğunu bu yüzden kendini dışarı atarak bu bölmeciği yaptırdığını, yazgının önüne geçilemezse de vakti gelen elbet gidecek ise de, hasta yenik dahi çıksa, Azrail’le uğraşında, başında bir doktorun kendisi ile ittifak yaptığını hissederek ölmesi daha huzur verici olduğunu, hekim için de durumun öyle olduğunu, Hipokrat Yemini dolayısıyla değil, O ölümden çekip çıkardığı her hastasının yüzünde şehit abisinin teskere alıp döndüğü hayalini kurduğunu, kaybettiği her hastasının da  muhtemelen şehit abisine hasret sarılı sıcak selamını götürdüğünü  “Kardeşinden razıyım, sen de yattığın yerde razı kal” diyeceklerini umduğunu ifade edecekti.
   “Tanrı seni yeniden kazanmış,” diyecekti İngiliz.
   Fiko; cevap olarak  “Hayır ben onu kazandım, akıl ve bilimin ve hadi isyanın, tanrıyı ortadan kaldırdığı söylenir, halbuki tersidir, bilim sadece doğmaları ve hurafeyi ortadan kaldırıyor, bilime vakıf oldukça hiçbir şeyin tesadüfi olmadığını ve eşsiz bir düzenleyicinin var olduğunu keşfediyorsun, düzenin ahenginin insanlar eliyle bozulduğunu görüyorsun,” diyecekti.

   “Bu nene bir gün açlıktan ölse, fareler onu da kemirse,”  kapısını çalanı seyrekleşmişti zira, “Kokusu çıkana kadar kimsenin haberi olmasa, Numan Dede’nin köşeden girişini beklemek yerine kapısını çalsaydık, yarım yamalak uğurlamazdık, bu fırsatı değerlendirelim, yüreğimiz ferahlasın, bu kadına sahip çıkalım.” demişti.

   Bu ak pak ihtiyar gerçekten Numan Dedemizi hatırlatıyordu bize, ne de olsa o da muhacirdi, coğrafya aynıydı, sarışın maviş bir kadındı.
   Akşamları perdesinden gaz lambası ışığı tütüyordu, su ise camiden taşınıyordu, takım sırayla bir helke ve bir damacana su taşıyordu.
   Takım müzakere etti, Güneşsiz halkının işletilen parasını “Gelin Abla”ya vermeli idik, şüphesiz herkesin emeği olduğundan veto hakkı da vardı,
   Ali söz aldı ve son noktayı koydu.
   “Numan Dede’yi rahmetle analım. O bize Kutlu Kişi’nin ‘komşusu açken, tok yatan bizden değildir’ dediğini nakletmişti.”
   Güneşsiz Halkı’nın bize emanet parası açlarımızın hepsini doyurmaya yetmezdi elbet,  İnci Nene içinse yeterliydi.
   “En acil olana bakalım, gerisini sonra düşünürüz,” dedi.
   Oylanmadan bütçemizdeki tutar fukara tahsisatı olarak ihtiyaç sahibine verildi, zekat yada sadaka niyetiyle ve sevabı yazılsın diye değil, insan  onuru bunu böyle emrettiği için.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #13 : Ağustos 27, 2009, 10:03:46 ÖÖ »

İNSANLIK HALİMİZ



   Takım; Sadıka Kültür Merkezi’ne gidiyordu artık, orada büyük bir kütüphane ile  temsillerin verildiği şehir tiyatrosu vardı.
   Sarı; kütüphane imkanlarını kullanarak derin hesaplara daldı, olasılıklara göz attı, istatistiksel verileri inceledi, sonuçlarını takımla paylaştı.
   “Dünyada yüz kişi olsaydık eğer, elli yedisi Asyalı, yirmi biri  Avrupalı, on dördü Yeni Dünyalı, sekizi Kara Kıtalı, elli ikisi kadın, kırk sekizi erkek, otuzu Hıristiyan, yetmişi diğer dinlere mensup, otuzu beyaz, yetmişi beyaz olmayan olacaktı. En önemli ayrıntı sadece altı kişi tüm dünya servetinin %59’una yalnızca sahip olacaktı.Bunların hepsi de ABD.li,, yetmiş kişi okuma yazma bilmeyen, sekseni kötü evlerde barınan, biri ölürken biri dünyaya gelen ve bakın bu da önemli: bir teki üniversite mezunu olacaktı”
   “Anlayacağınız, dünya servetinde payı olmayan, şu kötü evlerde barınan, okuma şansı bulunmayan çokluktanız”, diyerekten sustu,  “mekanikçi olmak yerine, istatikçi mi olsam”, diye düşündü. Kafası hesaba daha yatkındı.
   İngiliz; fırsatı kaçırmadı, “İnsanlığın felaketini, Sarı’nın sunduğu verilerden daha iyi anlıyoruz”, dedi. “Oysa dünya servetini yüze böldüğümüzde herkes iyi bir evde oturabilir, herkes okuyabilir ve erince varılabilirdi, aç gözlülük nedendi, buna eğilelim”, dedi bekledi bir süre.
   “Böyle devam edersek, geleceğimizi şimdiden matematiksel kesinlikte tarif ve tahmin edebiliriz”, diye sözünü açtı, artık Forum adını alan Alamut’ta,
   Takımın orada olanları, okumakta oldukları kitaplardan başlarını kaldırıp ilgili ve nedenini soran gözlerle  baktı.
   Devam etti sözlerine, “Olayın tahlilini  yapayım daha iyi anlayacaksınız. Şartlarımızı düşünün.
   Biz bir Işık sahibi olduk, Arif Hoca kütüphanesini bize açtı, aç çocuklar gibi üşüştük, bilgiye sahip oldukça, doyacağımıza açlığımız daha katmerlendi, öyle ki biz kendi sınıflarımızda diğerlerini aşarak sadece birbirimizle tartışır olduk, ötekilere dinlettik kendimizi, bizim sahip olduğumuz bu ışıkla kendimizi aydınlatmamız, iyi bir şey olabilir, lakin bu her şey demek değildir, bu belki de ilerde bize yetmeyecek, bu şekilde devam da edemeyebiliriz.
   Havaya bakın, hava bile boğucu, ortam gündüz iken etrafımızın loşluğu, her zaman yarı aydınlık, sisli, puslu.
   Güneşle saklambaç oynuyoruz sanki, O bize yüzünü göstermiyor, taraf tutuyor. Kaymaklı tarafına ışıyor, hepimiz top yekun ebeyiz yada güneş saklanmıyordur belki de, oynadığımız oyun körebedir, gözümüzü kapatmışlardır ve hepimiz bu oyunda da yine ebeyizdir.
   Ebeliğimiz toplu, müebbet süreli ve babadan oğla tevarüs ediyor.
   Kutuplarda bile karanlık altı ay sürer, gerisinde aydınlık olur, burada daha karanlık, daha da kararan karanlık ve bizim gittikçe içimize işliyor, sesimize vuruyor, sesimiz kısık çıkıyor, kısılmaya zorlanan sesimiz gırtlağımızı acıtıyor.
   Yada sesimiz hiç de öyle kısılı yada kısık da değildir de, Kaymaklı’dan yükselen ses daha gür çıkıyordur ve bu ses hepimizin sesini bastırıp, kulağımızı sağır edip, gözlerimizi kör ediyordur.
   Bu duygu beni boğuyor anlıyor musunuz?
   İlerde ne olacağız?
   Şanslı isek Gavur Dağlı Personel Müdürü’nden veya şu sevmediğimiz rakip kulüp, Mavi Şimşekler Yönetimi’ nden torpil patlatırsak, en iyi ihtimalle demiryollarında işçi olacağız, tıpkı abim ve  Fiko’nun babası gibi,  loko bakımda, servis depoda yada yol atölyede, elimiz nasılsa ingiliz anahtarını tutar, bir süpürge bir faraş alır vagon temizliği de yapabiliriz.
   Bu da zor.
   Bizler İslahiye nüfusuna kayıtlı değiliz ki ve dahası Toros Kaplanları Spor Kulübü’nün fanatikleriyiz.
   Peki ne olacağız?
   Ali Cengiz: babalarının hızarına ortak olacak, onların babaları gibi geçimini sağlamak  zorunda oldukları tek aile de olmayacak, iki aile ve daha çok çocuk, hızarın kazancını siz ikiye bölün, Sarı bunun hesabını daha iyi yapar.
   Sarı; onun  babasının masa, sandalye kasa ve kağıtlarını devraldığını düşünsenize, orada ki üflemesi buraya kadar geliyor, o marka arabalar düşler.
   Reşo’nun amele, hep aç, üzeri harç.
   Aşlamacı anasının yanında, yurtdışında işçi ve bize hep hasret.
   Yengeç’in devlette odacı olduğunu, o da kabil ise, Yengeç’in babası gibi olduğunu düşünsenize, o zaman  bir akrep olur, ateş çemberine düşmüş gibi  kendini sokardı”.
   Orada olmayan “Ustura, çıraklığını yapmadığı babasının yanında, babası gibi makas tutamazdı.
   Atik, babası gibi Arap çöllerinde sondaj işi yapamazdı, bir çiçek gibi kururdu.
   Ondan olimpiyat ve dünya şampiyonluklarına abone, madalyaları elinde tutan bir atlet yapılabilirdi, elinden tutan olabilse”
   “Hilmi,” diyecekti duraladı.
   Onun yüzüne baktı, onun saflığını kendileri gibi, kimse göremezdi.Başka  türlü görüp, düdük ve silah teslim etmezlerdi.
   Yazık ki, gece bekçiliği babadan oğluna devredilmezdi.
   Kendi aklına geldi.
   Düşündü.
   İnşaatlarda amele başında usta olarak, bu kesin olarak annesinin beklentisi değildi. Bu ustadan  zaten annesinin  bir tane vardı, her gece koynuna aldığı,  her zaman anason ve alkol  kokulu olan,  sonra o annesinin umudu idi.
   Son umudu.
   “Umut!” dedi.
   “Umut etmek, bizi ileri götürecek tek ilkedir.İnsan oğlu var oluşunun bu ilk ilkesinden, hiçbir zaman vazgeçmemelidir.Özünde, mutlak olmaması, sadece özlem ve arzularımızın ifadesi olması yeter.
   Biz; umut ederek ve umut ettiğimiz için, sadece umutlarımızın gerçekleşeceğine inanarak, umudu kesmeden, umudun mümkün olacağına değil, umut etmeyi bırakırsak, olanları mevcut olmakta olan kendi akışına, yani kötü gidişatına bırakırsak, iyi ve daha iyisi için verdiğimiz mücadeleden vazgeçmiş olur, meydanı halen at koşturmakta olan kötü niyetlilere ve kötülükleriyle bize felaket getireceklerini bildiklerimize bırakırız.
   Bir Çin atasözü şöyle der; Rotası olmayan geminin yelkenlerini dolduracak rüzgar yoktur.
   Biz; henüz olmayan bir şeyin mümkün olacağına inanmakla başlayabiliriz, bu düzenin bir avuç imalat hatasını bulup ortadan kaldırmakla da sağlanamaz, daha radikal ve köklü bir çözüm gerek,
   Unutmayalım.
   Nietzsche; yeni gürültüler yaratanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında döner dünya ama sessizce diyor, bu sese kulak verelim .
   Onurlu ve dik durmak herkes içindir ama biz en başta kendimiz için bir şeyler yapmalıyız”.
   Bu fasit daireyi, açmazı kırmalıydılar, düzene uymamalıydılar, şartlar onları ne kadar angaje etmeye çalışsa da bir çıkışları olmalıydı.
   “Bizler; bir avuç kadar olabiliriz. İlk önce yoksulluğumuzdan dolayı bize atfedilen rolleri kabul etmemekle, ret ederek başlayabiliriz, elimizde ulaşacağımız biricik kaynağa el atabiliriz. Kaybedecek pek az şeyimiz olmasına güvenebiliriz, bunun ardında kararlılıkla durabiliriz ve karşımızda duran temsili Kaymaklı örneğindeki iktidar, zenginlik ve nüfuz hiyerarşisini kırabiliriz.
   Bu gerilmiş bir ipse düşmenin getirebileceklerinden korkmadan dik ve dengede durmayı becerebiliriz.
   Arif Hoca bir sohbetinde ne demişti hatırlayın,
   Ne istediğinizi çok iyi belirleyin, sonra da ondan uzak durun...” O belli ki bizleri esirgiyordu, “erken öten horozların kafası kesilirdi,” düzen kendisine kafa tutanların kafasını ezer, feci alırdı hıncını.
   “Hocayı hepimiz gibi ben de seviyorum ama bence ne istediğimize karar verip hocanın tersine sonuna kadar gitmeliyiz. Aynı hoca bir başka defa ne demişti: her zaman olanın, her zaman olacağına inanmayın, boş laftır, buna inananlara gülerim, sizde gülün”, demişti.
   Nicedir anlaştıkları gibi, Fiko’nun söz almasını bekledi.
   Hilmi araya atılarak: “İngiliz haklı, tarif koyamıyorum, lakin başka bir şey gerek, bu şekilde devam etmemiz imkansız”, dedi sözlerinin etkisini tarttı.
   Tarif edemese de iyi bir laf etmiş olduğunu anladı, gamzelerini yaydı.
   Fiko abisini kendinden alan fakirliğe düşmandı.
   “İngiliz’e ben de katılıyorum, ona katkı sunmak için söylüyorum.Karşımızda duran bizden ayrı, bağımsız, yani insanlardan ayrı farklı bir yaratık yok,  karşımızdaki  Şahmeran değil,  bu bizi yutmaya çalışan devler ülkesinin, koca karınlı, ağzı salyalı ve ateş saçan, deve dişli ejderhası da değil, bu bir hortlak, hayalet yada ecinni değil, Aşlamacı’nın rüyasındaki kara zebani de değil.
   Olsa ne çıkar?
   Bu tutamayacağımız korkacağımız tarifi olmayan bir şey değil,  bunu bizler gibileri yaratıyor, biz iktidarsızlar düzeni hazır buluyor, sorgusuz tabi oluyoruz, atalarının ezberini yaşayan anne babalarımız gibi yaşıyoruz.Büyüklerimizin yaşam haritalarını takip ediyoruz, bize dışımızda biçilmiş rollere erdemli olmak adına, iyi yurttaş, iyi mümin olma adına sadakat gösteriyoruz,  tesadüfi olarak güç elimize geçtiğinde dahi geçmişimize reddiye, şikayet ettiklerimize methiye düzüyoruz, onlarla aynileşiyoruz.
   Işıkları yakmamız, gözlerimizdeki bağı kaldırmamız, sesimizi uykudan uyandırmamız gerekiyor. Yoksulluğu bu zenginler yok edemez. Onlar sadece karın tokluğu kadar ihsanda bulunurlar. Ekmeğini paylaşmayanların ekmeklerinin  lezzetli olmadığının farkında değillerdir.
   Peki  biz ne yapacağız?
   Ne yapılması gerekiyorsa onu.
   Kaymaklı gibi yerler artık bilmeliler, bizleri boğarak, kör ederek, sesimizi bastırarak, lütufta bulunarak ve bizleri yok sayarak, ihtişama, talana devam etme imkanlarının olmadığını, bunu görmeliler, göstermeliyiz, böyle bir lüksleri olmamalı, doğrusunun söylemek gerekirse bu olanlar dönen bir çarktır aslında, bizleri  bölüp, her bir parçayı kendi arasında, bir nevi eşitlik duygusu ile uyuşturuyorlar, biri yek diğerine bakarak, haline şükrediyor.
   Bizi son hızla giden, bir trenin kompartımanlarına kapatmışlar, orda da kategoriler var 1,2,3 sınıf, kuşetli, pulman yada boş yer bulursan otur posta ise ayakta, yataklı vagonda, bize yer yok. İleri gittiğimizi sanırken, dönme dolabın en yüksek yerinden aşağı inerken duyulan bunaltı hissini aşılamışlar bize, korkuyoruz, çekiniyoruz,  bırakın motoru idare etmeyi, dişlilerinde hareket veren çarkta dahi yerimiz yok bu halimizle,   kapatılmışız yine bir yere,  lokomotifin idaresinde de yokuz, biz bir araya geldiğimizde dünyanın en büyük dişlileri olacağımızı, bunun en büyük çarkı oluşturacağının idrakinden yoksunuz ve  esasen birinin diğerini idare etmesi, güdülmek yani güdenler arasında iyileri varsa dahi bu insan doğasına aykırıdır”
   Ali “Öyleyse ne yapacağız”, diye sordu.
   İngiliz; “Kırmızı ışık örneğinde olduğu gibi kural ve yasakları çiğnemeyi deneyebiliriz.Kendimiz hakkındaki hükmü kendimiz verebiliriz. Bunun sonu en kötü olasılıkla sehpa ise, sandalyeye kendimiz bir tekme atabilir, okkalı bir küfür savurabilir ve Aşlamacı’nın rüyasına giren kara şeye meydan okuyabiliriz. Takım bu konuda görüş bildirsin,  tartışalım, bence bu her şeye değer.”
   Ali, maksadı anlıyor gibiydi, “Umarım anladığımı kastediyordur”, diye düşündü, yine de konuyu anlamazlığa gelip yönlendirmek için, örneklerle katkı sundu “Sahi kırmızı ışık cankurtaranlara, itfaiyeye, olay varsa kolluk kuvvetlerinin araçlarına, intikallerde askeri araçlara,  bir de cenaze konvoylarına serbesttir, kırmızı ışıklar bu durumlarda vız gelir” dedi. Asker otoriteyi temsil ediyor erki var, yasal mermisi taşıma yetkisi var, cenazede ölülere saygıdan ve geride kalanların yasına ortak olmak için,  ölü yakınları için, o andan daha kötüsü olamayacağından, cenaze de daha fazla ölemeyeceğinden çiğnerler  kuralı kırmızı vız gelir.
   Atik “İngiliz de hatırlar,” dedi. “Müzeye öğretmen bizi toplu götürdüğünde, müze kavşağında kırmızı yandığında, ben  karşıya çoktan geçmiştim.” Durdu “gerçi tek ben geçmiştim, sınıf yol içinde iken ışıklar kırmızıya dönmüştü, o zaman tüm araçlar beklemişti.
   Düşünüyorum da bir tek cadde ortasında ben kalsaydım, trafik akışı yine durur muydu?”
   Hilmi; “Arkadaşlar kırmızı dur, sarı hazır ol, yeşil geç demektir, sarıdan sonra da, ışık yeşile veya kırmızıya  döner ”, diyerek bu bilgiden dolayı takdir edilmeyi umdu gamzeleri yayılı.
   Yengeç; “İllaki kavşaklardan, ışıklara tabi olarak karşıya geçmek zorunda mıyız? Bir çok yerde demir parmaklıklar açık çoğu yerde yollar bölünmüş de değil, yeter ki dikkatli olalım , o kadar çok seçenek var ki,” dedi.
   Hilmi atılarak “Yengeç doğru söyledi.Işığı beklemek sıkıcı tabi, oysa her noktadan geçebiliriz, onun da kuralı var, şimdi önce sola, sonra sağa sonra yine sola yol müsait ise yola, yolun ortasında da bu kez önce sağa sonra sola ve sağa yol boşsa geçişimizi tamamlarız, sakın ha panik yaparak koşmayın düşersek tepeleniriz,” diyerek takımı süzdü.
   Sözlerine kimse itiraz etmiyordu.
   İçinden “Bu gün müthişim, konu hep bildiğim yerlerde dolanıyor,”  diye düşündü sevindi.
   Reşo; “Dağda kırmızı ışığın hükmü yoktur, yerleşiklere göredir kurallar, dağ baş kaldırıp eteklerine sığınan adamını vermez saklar koynunda, bizim demirlik alanımız gibidir, dağdaki tek kırmızı yakılan çoban ateşleridir, sahibi de dağın adamlarıdır, bize seçenek olabilir,”diyerek fikrini söyledi.
   Sarı; sarf edilen sözleri mantığında süzdü, esasla ilgisizleri ayıkladı, gidişattan konunun bağlanacağı yerin muhakemesini yaptı varılacak noktanın verimli olmadığını riskin büyüklüğünü tarttı, her şeye rağmen hariç de duramazdı, dahilde olmalıydı.
   “Işıklar ateşi çağrıştırır, her ikisi ile de  eğleşmek tehlikeli olabilir, ateş harlı , söz konusu ışık  kırmızı ise, elin oğlu kendine yeşil yanıyorsa, 220 km hızla bindirir, gaflet içerisinde kırmızı yanarken yola atlayanın, fezadan toplarlar parçalarını, diğer yandan dağlarda seçenek olamaz, kurda kuşa yem olmak var.
   Bizim Karaisalı’nın dağlarından biliyorum.
   Dağda at, adam, hatta içindeki arpaları ayıklayacağımız katır  boku dahi yoktur, yaban yemişleri ve hayvanları, balıkları zıplayan dereler fantastik hikaye bunlar, dağda yemek için kök ve ağaç kabuğundan başka bir şey  bulunmaz.
   Umut edebiliriz, lakin kuşku da duymalıyız, emekleyen çocuğun ilk adımlarında duyduğu düşme kuşkusunu, bu andan itibaren varacağımız yere dikkat etmemiz gerek,”dedi uyarısını yapmıştı.
   İngiliz; “Takımın görüşleri aşağı yukarı dile geldi. Bu görüşlerden de istifade edeceğim, katılmadığım hususları da eleştirimi yapacağım,” dedi.Sözlerine devam etti.
   “Bir yol ayrımında olduğumuzu düşünelim, yol çatısı kurallara bağlanmış, ışıklardan kırmızı yasakları ve cezai müeyyideleri, yeşili yasaya uygun kurallar, sarıyı da iki uç nokta arasında durağan, her an atik yığınlar ve bir sürü şey olduğunu varsayalım, tek bir kişi yada birkaç kişi kırmızıda geçmeye teşebbüs ettiğinde, yeşilin erkinin yani aracın çarptığını un ufak olduğunu düşünelim ama daha fazlasının cesaret gösterip kırmızı ışıkta geçmeye teşebbüs ettiğini düşünelim.
   Bu halde hızla gelen araç, bence zınk diye duracaktır.  Sisteminde bir oto kontrolü ve belleği, fren sistemi var.
   Bir amacı ve inancı olmayan kalabalıklardan bahsetmiyorum. Bilinçli inanmış ve ne yaptığını bilen, az da olsa nitelikli olandan bahsediyorum. Bir şeyler yaptığımızda sarıda bekleyen, sisteme boyun eğen,  her an için her şeye hazır çoklukların başını geçip öncü harekatına girişmekten bahsediyorum.Kendi kaderimize hükmetmekten, kaderimizi tayin etme hakkından bahsediyorum. Yöntem konusunu Fiko ile inceliyoruz, metot konusunda yarın bilgi verebiliriz.Bu günlük yeter hep beraber düşünelim”, dedi sözlerini noktaladı.


            ***


   Ertesi gün, tam takım Forum da hazırdı.
   Ustura da gelmişti.
   Atik’ten önceki günün özetini dinlediğinde, katkı koyması, hariç de durmaması gerektiğine hükmetti.
   Söz aldı.
   “Atik anlattı, bana göre kırmızı mırmızı ışıkla uğraşmaktan önce”, dedi.
   “Din hurafe yaratıyor, önce Tanrı ile baş etmeliyiz, onun döngüsünü kırmalıyız.
   Açayım biraz; biz tanrı tanımazlığın  Kaymaklı gibi yerlerde yaşayanlara özgü olduğunu görelim.
   Biz acizlerin umudu ise, düşkünü kollayan, yoksulluğa katlandığımız takdirde karşılığında dünya üzerinden yok olduğumuzda bize, baldan ırmaklar verileceği inancı, bizim gibilere mahsustur.
   Robespierre’in dediği gibi, şüphesiz Tanrı var olmasaydı, onu icat etmemiz gerekecekti. Bu durumun sebebini Lenin saptıyor: tanrıya, şeytana, mucizelere  bunun gibi doğa üstü mistik kavramlara inanış, insanların vahşi doğaya karşı olan güçsüzlüğünden doğmakta, öbür dünyada daha iyi bir hayat olduğuna inanış da teselli işte.
   Hiç unutmayalım Voltaire ne demişti?
   Bütün dinler netice itibariyle  birbirinden aşırır.
   O halde Tanrı vaadine inanç, sömürenlere karşı güçsüzlüğümüzden uydurduğumuz bir avuntu.Bu yüzden de tanrı  biz fakirlere dini göndermiştir.Biz öncelikle Numan Dede’nin öğretisini içimizde kıralım, tanrıyı yenebiliriz, Takım da tanrıcılık, bu ruh tüm aydınlanma çabamıza karşın ve her şeye rağmen hakim.”
   Ali bu sözlere, kaşlarını çattı.
   “Ustura! Ağzından çıkanı, kulağın duysun,”dedi.
   “Biz şüphesiz Muhammediyiz, onun getirdiği dine mensubuz, tek ilaha, Allah’a inanırız, cennet vaadinin pazarlamasını yapan simsarlara da kanan saflardan da değiliz. Biz yüce yaratıcının zatından dolayı, yaratma kudretinin eşsiz görüntülerini görüp tanıklığımızdan dolayı, ihtişamından dolayı saygı duymakta ve ona tabi olduğumuzu dile getirmekteyiz. Din bezirganlığı yapmıyoruz, dincilik yapmıyoruz.Tanrı’yı yok etmek ne demek? Tepemize çıkanları Tanrı değil, biz çıkarıyoruz”.
   Ustura; “Bu görüş işte, salgın gibi yayılıyor, afyon gibi beyinlerimizi uyuşturuyor.”
   Yengeç, Ustura’ya tahammül edemiyordu. Çünkü o takımın aksayan tarafı idi.Çoğu kez meydan da olmaz, piyasaya çıktığında da görüldüğü gibi, böyle nifakçılık yapıp kafa karıştırırdı.
   “Dediğin afyon senin ananın babanın beynini uyuşturuyor, muhtemelen deden de onlar gibi miskindi.”
   Duraladı kendi ailesini düşündü, yumuşadı “Hoş bizimkilerinde kafasında, bu teslimiyet duygusu var  ama biz farklı düşünüyoruz anla,” dedi.
   Fiko; abisinin gidişinin ruhunda yarattığı yarayı bir türlü  iyi edemiyordu..
   “Tanrı” dedi.
   “Varsa tabi,” inancı sarsıntı geçiriyordu.
   “Artık emin değilim. Varsa eğer bu: kan dökücü bir Tanrı olmalı, akan kana seyirci, haksızlığa, adaletsizliğe, zulme sadece tanık olan,  göz yuman bir yaratıcı.
   Düşünebiliyor musunuz?
   Her on beş saniyede bir çocuğun dizanteri, tifo, kolera gibi hastalıklardan, her dakikada beş yaşın altında on iki çocuğun,  her bir saatte de bin kişinin açlık ve açlığa bağlı nedenlerle öldüğünü.
   Bitmiyor.
   Her gün otuz bin çocuk önlenebilir hastalıklardan ve kirli su nedeniyle ölüyor.
   Bitmedi.
   Yılda dört milyon çocuk daha bir aylık olamadan ölmekte.
   Açlığı sona erdirmek için yılda kırk milyon ton hububat yeterliyken, tüm dünya zenginlerinin, bu güruha Kaymaklı’ daki zevatı da dahil edebiliriz, evcil hayvanlarına beslemek uğruna yılda 540 milyon ton hububat tükettiklerini biliyor musunuz?
   Hey! Kendinize gelin!”
   Bu ara sessizlik oldu.
   “Ustura’ya katılıyorum.Bunları engellemeyen bir Tanrı, varsa bile bana göre çok da gerekli değil,”dedi.
   Haydar; “Sorun her önümüze durana boyun eğmek, bu ikiyüzlü, adi alışkanlığımız, bundan vazgeçmek gerek.”
   Tanrıyı tepelemekte ne, önce bu bayağı alışkanlık bertaraf edilmeliydi. İnsanın doğasında olan ve en değerli madenden  de kıymetli olan  “sevgiyi” yani “Hallacı Mansur’un öğretisini” hakim kılmak gerekirdi. “Tanrı’nın isteği de buydu aslında” , ona göre.
   Hilmi’yi konuşanların bazısının fikirleri dehşete düşürmüştü.
   Ne yapmaktaydılar?
   “Arkadaşlar!
   Bu konuştuklarınız bizi küfre götürür, ağzınızı çalkalayıp tövbe edin, besmelesiz de bir daha Allah’ın adını anmayın,” diyerek ikinci isyanını dile getirdi.
   Atik ağzındaki kurumuş ot sapıyla konuştu;
   “Allah’ın sopası yok tabi, ötün bakalım ibibikler.İblis neyse ki, en çok Tanrı’ya yakın olanları kışkırtır, onları baştan çıkarmaya çalışır.
   Şüphesiz bu isyanınızdan dolayı da, Tanrı indinde  bağışlanacaksınız,” dedi.
   Sarı; “Sorgulamak, Tanrı’yla uğraşmak bizim haddimizi aşan bir şey, bilesiniz faydalı da değil.
   Bence artık bu konuyu deşmeyelim.
   Yoksa içimizdeki taassup ortaya çıkacak.”

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #14 : Ağustos 28, 2009, 12:07:05 ÖS »

   Reşo’nun kafası dağ yürüyüşüne çıkan amcasının oğlundaydı, ses etmedi, dinleyici kaldı.
   Aşlamacı da her zamanki gibi izleyici idi.
   Cengiz ise abisinin ağzının içine bakıyordu.
   Baş  fikir beyan ederken, doğal olarak kuyruğa söz düşmezdi.
   İngiliz; “Benim Tanrı anlayışıma göre, bu kan dökücü bir Tanrı değil, kulun kulu ezmesine göz yuman, adil olmayı emretmesine karşın haksızlığa imkan tanıyan bir yaratıcı değil, insanlık yoldan çıktığında müdahale etmiş, peygamberler, nebiler resulleri vasıta kılmış, son olarak Kutlu Kişi’yi göndermiş ama insanlık bir süre sonra yine yoldan çıkmış, Numan Dedemiz’in öğretisi gereğince kitap tebliği dönemi kapanmıştır, Tanrı’nın istediğinin artık, bizlerin önünde beş vakit namazla ona boyun eğdiğimizi göstermemiz olduğunu sanmıyorum, cumaları öğle saatlerinde kapısına namazdayım diye tabela asan esnafı iyi niyetli dahi olsa davranışını iki yüzlü bulurum, ticaret kaygısına veririm.
   Tanrı’nın isteği bana göre, kendi mutluluğumuzu akli olarak kendimizin bulması, insanlık rüştünü ispat etmelidir.
   Tüm dinler, hatta ilahi olmayan öğretiler de dahi nasıl düşkünü kollayın, yalan söylemeyin, zulüm yapmayın  diyorsa, buna uygun davranışlar bir erdem olarak alkışlanıyor ve teşvik ediliyorsa, insan onuru iyiliği nasıl emrediyorsa, aklımızla bunu bulabiliriz. İrademizle kötüyü bilip men edebiliriz, din kötü olanın tarifini yapmamış olsaydı dahi, biz akli yeteneğimizle aynı tanımı ortaya koyabiliriz yaşam pratiğimizle.
   Haydar, tamamen haklı özümüzde var olan sevgiyi, ortaya çıkarıp hakim kıldığımızda zaten bu uğraşı bitecek.”
   Onun sözleri oturumu noktaladı bu günlük.






TAKTİK VE SEÇİM



   İngiliz; yüzünde hep olan olgun edasıyla, “Arif Hoca’nın kitaplığından buldum.
   ‘Gerilla Nedir?’ bu kitabı öneriyorum.Kitap 1968 yılında yayınlanmış, yazarı Alberto Bayo, ispanyol subayıdır ve aslında emekli albaydır,  gayri nizami harp tekniklerinin taktisyenidir. Kuzey Afrika’da görev yaptığı süreçte sahrada savaştığı bedevilere gerilla harekatını öğretenlere, ders verecek şekilde kendini geliştirmiş, savaş yöntemleri  icat etmiştir, dünya gerillaları onu usta anlamında ‘General’ diyerek selamlarlar.
   Fidel Castro ve Ernesto Che Guevara’nın hocasıdır.    Biliyorsunuz: bu iki kişi dahil, 87 kişi, Küba’da faşist Batista yönetimini silmeye yetmiştir.Bu kadar az kişinin demir yumruk yönetimi devirebilmeleri şaşırtıcı gelebilir.
   Muhtemelen Castro ve arkadaşlarına da vardıkları netice inanılmaz gelmiştir.
   ABD.nin ablukasına rağmen, bundan daha önemlisini başarmışlardır, hazırlıkları ve uygulayacakları bir programları olmamasına karşın devrimden vazgeçmeyerek, pratikten teoriyi oluşturarak hakça bir düzen kurmuşlardır”
   Fiko ile kitabı okuduk, sizlerde hızlı ve anlayarak okuyun, okuyan bir diğerine versin,  bir hafta sonra ne anladığımızı ortaya koyalım”
   Görüldüğü gibi; takımda görev bölümü yavaşça oluşuyordu, ideolog taraf olarak İngiliz ve Fiko diğerlerinden ayrılıyorlardı.
   Bir merkez komiteye ihtiyaç vardı, bu komitenin bir başı olmalıydı, başın yanında vurucu tarafı olmalıydı,.
   Vurucu kanatta belirliydi, Yakup Cemil kör cesaretine sahip Yengeç ve yanındakiler Reşo, Haydar, Atik ve diğerleri.
   Lider ise besbelli idi ve orada duruyordu.

   Ustura’da değişiklik oldu, aklı sıra liderliğe meyletti.Zaten Atik onun tarafıydı, him komşusu idiler, bir de kirve hısımlık onun gibi bir şey vardı aileler arasında, yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi.
   Ustura hırslıydı da, Atik’in oyu garanti idi.
   Bilvesile, Haydar ve Reşo’nun farklılıklarını kaşıyabilirdi. Hatta Sarı’yı hesapçılığından dolayı, yeterli sayıyı yanına aldığında, ardına takabilirdi.Sayı ederdi beş, İngiliz, Yengeç, bir de kuyruk olan Cengiz, bunlar aynı kaba sıçardı belli idi, Ali safında olacaktı, ederdi dört, geriye Hilmi, Aşlamacı, Fiko kalırdı, kızlar büyük antta katılmadığı için oy hakkına sahip değildi, yoksa Yaren İngiliz’den dolayı o safta yer alırdı.
   Leyla, onun iradesi bilinmez bir denklemdi.
   Fiko’nun  annesi ile annesi sıkı fıkıydı, tartışmalarda öncesinde oluşmuş iradi birliktelikleri olmasa da, Tanrı konusunda benzer fikirleri dillendirmişlerdi.
   Buna da güvenebilirdi.
   Hadi Hilmi’yi saflığından dolayı belki kafeslerdi.
   Aşlamacı ne yapardı?
   Hilmi’yi  borcundan dolayı can evinden vurabilirdi, gerçi can borcu hesabında başkaları da alacaklıydı.
   Ötekiler Ali, Yengeç ve İngiliz de vardı ama Atik önce davranmıştı, bir tutam saçı onun elinden çıkmıştı.
   Atik anlatmıştı:
   İki üç yıl öncesiydi, okuldan çıkmışlar, on beş metre enindeki  setin asfaltında yürümek yerine, kırk santim enindeki kanalın kıyısındaki beton üzerinde birerli kolda yürümekteydiler, Aşağı Güneşsiz’e bağlantı sağlayan kanal köprüye, yol mecburen uzardı yaza doğru kanalın suyu salınırdı, kışın su kesik olur, yağmur sularının elverdiği ölçüde muhtelif yerlerde olan okula en yakın merdivenleri kullanarak kestirmeden geçilirdi kanal setinin aşağısına.
   Takım iki devreye bölünmüştü.
   Uygulama İlköğretim Okulu’nda, her devrede topu topu üç sınıf vardı.
   Atik, İngiliz ve Yaren  Aysel Hocada, Ali, Yengeç ve Hilmi Muharrem’de, Cengiz bir alt sınıfta aynı devre sabahçı, Ustura, Sarı, Haydar ve Reşo Nihal öğretmende, Fiko ve Aşlamacı Hakkı hocada, Leyla İsa öğretmenin sınıfında tek, takımın bir grubu giderken, diğer grup bahçede sıraya girerdi, ıskalamazlardı birbirlerini, el sallarlar, iyi ders dileğinde bulunurlardı.
   Takımdakiler kendi deyimleri ile suda balık gibi, incir pullusu yada sazan gibi değil de yayın balığı gibi delişmen yüzdüklerini iddia etse de, inanmayın, biraz köpekleme, daha çok kulaç yönüne paralel baş dışarıda acemice taklit serbest stil yüzerlerdi.
   Hilmi hariç.
   Yüzmeyi barajın kapalı kapakları önünde oluşan, biriken ve bellerine gelen dibi beton ve ince yosun karışık adeta havuz gibi duran yerinde öğrenmişlerdi.
   Hilmi suya girmez ayaklarını sarkıtırdı sadece, sudan değil, Sultan’dan korkardı.
   Annesi istemezmiş suya girmesini, kızken yazıya pamuk ırgatlığına gittiğinde, açılan toprak drenaj kanalına düşmüş su çekerken, kanalın dibi balçık ve milmiş az kalsın boğuluyormuş boyunu aşmayan yerde.
   Annesi anlarmış sudan kızaran gözlerinden, ıslak saçından, tatlı su, güneşin tende ve tüylerde oluşturdu acayip karalık ve sarılıktan, bir de deneyden, yani kolunu tırnağı ile çizdiğinde oluşan beyazlıktan anlaşılırmış suya girdiği sonucunda fena dayak varmış  terlikle, plastikten fena yakan.
   Bizler yeterince öğrendiğimiz kanısına vardığımızda akıntısı güçlü ve derin sulama kanalında  sınardık ustalığımızı, muhtelif yerde bulunan merdivenlerin ön tarafından kanala atlar, merdivene tutunur çıkardık, kollarımızın gücü ile  tahammülümüz merdivene kadar olurdu, bazen merdiveni tutamaz kaçırdığımızda bir panik hasıl olurdu, Allah’tan takımdan birileri hazır bir sırık uzatır sudan çekerdi.
   İşte, o gün yine çoğunluğa tabi,  takımla kanala sıfır giderken Kanal köprüye yaklaştıklarında, Hilmi kanala boy veren bir diken yığınından sakınırken tökezleyip suya düşmüştü.
   Atik ardına hemen atlamıştı suya, akıntıda döne dolana birlikte akıyorlardı.
   Yukarıdaki kurular  eminlerdi, Atik çekip çıkaracaktı.
   Çantalar hemen oracığa atılıverdi.
   Oda ne?
   Atik; suda karada olduğu gibi hızlı değildi.
   Ondan bir timsah becerisi beklerdik oysa, demek o sade karada bir Çita hızında idi, bocalıyordu, bu durumda İngiliz’de kanalın suyuna atladı tereddüt etmeden, artık üç kişilerdi sarmaş dolaş.İngiliz’in suya atlaması sonrası, Yaren’in cin çilliği gibi çığlığı ortalığı inletir oldu tiz, ilerisi Ali ve Yengeç’e zincir kurarak sudakilere el atarak çıkarmalarına imkan vermiyordu, bitişikte duran köprüden dolayı, suda akanlar hızla köprünün altına yaklaşıyordu, bunu gören Ali ve Yengeç köprünün diğer ayağına  koştular, peşleri sıra  Cengiz ve anaç bir tavuk gibi çığlık atan Yaren.
   Sudaki üç yoldaş artık su yutuyorlardı.
   Atik ve İngiliz biliyordu ki tuttuklarını bıraksalar kaybolup akıp gidecekti ve artık tuttukları sessizdi.
   Hilmi’nin Salavat getiren “Allah’ım”, diyen sesi duyulmaz olmuştu.
   Sudakiler köprünün altını gördüklerinde, aniden Güneşsiz’in aşağısından, daha karanlık olan yerlerinde olabileceğini  keşfettiler.
   Akıllarına Aşlamacı’nın rüyasındaki kara şeyin söyledikleri geldi.Titrediler.
   Köprü mesafesi, iki gidiş iki geliş orta refüj ve kaldırım paylarından oluşan geniş bir köprüydü.
   Mesafe hiç bitmeyecek sandılar.
   Saniyeler bazen ne kadar uzuyordu, zaman yoğunlaşıyor çöküyor, zamanın kadranına bulanıyor, dönüşünü ağırlaştırıyordu.
   Köprü sonrası ortalık yine ışıksa da, ne çare üç yoldaşın gözlerine perde inmek üzereydi.
   Tam bu sırada bir kıskaç kaptı İngiliz’in kolunu, can yakmayan bir mengene, yarısı suya batmış bir yengeç, onun üzerinde bir pençe diğer kıskacı kapmış, kuyruğundakilere “yaklaşmayın” diye kükreyen, arkalarında telaşlı dört göz, ikisi endişe çukurunda, ikisi ıslak çeperinde.
   İngiliz can havliyle, acıtmayan bu kıskaca yapıştı, diğer eli göğüs ve koltuk altını sardı Atik’in, arkalanan Atik’in elleri suyu taradı, kafasını suya sokarak, bir eli ile aşağılarda, suyun altında, iki bacak arasında tutmaya çalıştığının saçına yapıştı, çekti, boşluğunu verip hemen gerginleşen saç direndi, tamamen kopmadı ve su mağlubiyeti kabul edip kaldırmaya yardımcı oldu, bu olurken saçı çekilen hissetmedi acı.
   Ali demir merdiveni kavrayan pençesini, herkes karaya çıktıktan sonra ancak bıraktı, demirden tutamak  Hayber’in kapısı gibi eğik büküktü.
   Atik ve İngiliz öksürüp böğürürken, kulakları diğer böğürtüye kuruluydu.
   Yaren İngiliz’in saçlarını okşarken, gözleri yukarıda dudakları titrekti, dua eder gibi.
   Cengiz; Atik’e el atmada.
   Ali ve Yengeç Hilmi’nin bedenine yoğunlaşmıştı, yüzü koyun yatırdılar, baş aşağı tuttular, gayri ihtiyari su dolu olan sırtı avuçladılar, Hilmi’nin akciğerleri atıverdi içerisindeki ifrazatı, kustu, döndü giden, gözünü açtı, başındakilerin alnında bir nur gördü, tebessüm etti.
   Tek kayıp Hilmi’nin çantasıydı.
   Hilmi kendine geldiğinde, alınlarda gördüğü nuru, tünelin sonunda gördüğü ışık zannettiğini, ilkin oraya vardığını düşündüğünü ifade etti.
   Suyun altında iken bir tünelde olduğunu düşünmüş, suda kayıp giderken, gözünü açmadan evvel gördüğü karanlık ve rutubetli bir dehlizdeymiş, dehlizin sonunda görünen dikdörtgen kapı yada pencere ebadındaki yerden parlak bir ışık huzmesi sızıyormuş.
   “Bunu anlatamam,  bir ışık ancak bu kadar güzel olabilir, büyülenmiştim ve varmak için koşuyordum” diye tarife çalıştı.
   Bir ses duymuş gerisinde, epeyce uzaktan gelen bir ses “koşma daha sırası değil” diyen, bu ses Aşlamacı’ya aitmiş, kokudan herhalde, etrafta çürük meyan kökü kokusu varmış, ondan sesini çağrıştırmış olabilirdi.
   O gün onlar talihlilerdi, bir arada idiler, bu ders yeterli olmuştu.
   Bir daha su akarken kanalın kıyısında yürümediler, ilk yazda Hilmi’ye bildiklerince yüzmeyi öğrettiler itinalı, barajın akmayan kapakların önünde Hilmi’nin beline bir şandel verdiler, şandel otomobil iç lastiğinden, öğrettiler.
   Bu hınzır kanal az can almadı.
   Bir yandan ötelere bağ bahçecilere bereket ve hayatı taşırken, en çok Güneşsiz’in aşağısından, seyrek yukarıdan.
   Büyükler sudan sakınmamız için söylerdi, “Su yüzme bilmeyen benim, yüzme bilen yiğit gelsin bileğimi bükmeye”, dermiş ödül de koynuna girme imiş.
   Su ayrım mı yapardı?
   Mesela Kaymaklı’dan hiç can almamıştı.
   Ayrımcılık niyeydi?

   Doğrusu su ayrım yapmazdı.
   Fakat Kaymaklı çocukları gelmezdi kıyısına, onların çimmek için başka olanakları vardı.
   Açık kapalı ve olimpik ölçüde yüzme havuzları vardı  giderlerdi. Eğitmen gözetiminde önce sığ çocuk havuzlarında öğrenirlerdi yüzmeyi, can yelekleri yada kolluklar, en korkağında modern şandel yani ördek olurdu bellerinde , yazlıklarının  havuzları vardı, beş yıldızlı otellerin, her şey dahil tam pansiyon tatil köylerinin havuzları vardı emre amade.
   Bir de deniz.
   “O da ne?” demeyin, görmesek de biliriz.
   Deniz;  gökyüzü gibi engin ve mavidir, yani havuz ölçeğinin ötesindedir kesin. Alan geniş olunca suyundaki mikropları arındırmak çok klor gerektirir.Bunun altından kalkamazsınız, çok masraflıdır. Bu nedenden ötürü denize  daha ucuz olan kaya tuzundan, canım şu turşulara konandan katarlar, deniz suyunun tadı ondan  tuzludur.
   Sinek Yalçın’ın küçük kardeşi Yavuz, Hilmi gibi talihli olmamıştı.
   Halbuki onun da yoldaşları vardı.
   Ant vermemiş  dar kapsamlı takımdılar, şandel edinecek imkanları daha olmamıştı.
   İsteselerdi, bilseydik böyle olacağını verirdik, şartsız, onlar bizi geriden izliyorlardı, bir alt versiyonumuzdu, bize haleftiler ve   bizi taklit ederek, hızla yol alıyorlardı.
   Cengiz’den üç yaş küçüktüler.
   Yavuz, Ustura’nın kardeşi Selo, Meme Kesik Hayriye’nin Sümüklü Musa’sı, Yaren’in bir küçüğü Turhan ve ablası güzel iri göğüslü olan, gerçekten çok iriydi. Adana portakalı gibi büyük, portakal kadar da tatlıdır muhakkak, gerçek tadını  Ali bilir.İşte Mirmi’nin kardeşi  pehlivan yapılı olacağı belli Ergün.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!