Google Reklamları
Aşağı Güneşsiz / I.Kısım
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Şubat 10, 2012, 06:59:53 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1 [2] 3   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Aşağı Güneşsiz / I.Kısım  (Okunma Sayısı 3382 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #15 : Ağustos 28, 2009, 15:39:13 ÖS »

   Mirmi; kendini Ali’ye keşfettirdi, zaaf anında cinli olduğu için tekin gelmeyen metruk Çınarlar’ın evinde onu darmadağın etti. Ali az zamanda toparladı, açık edip paylaşmadı sakladı.
   Mirmi’nin bir tek dilediği vardı, o da Ali’ydi, bıraksalardı ilerde belki birlikte dirlikleri de olabilirdi.
   Lakin bir akşam çalıştığı çeyiz evi çıkışı eve gelmedi, rivayet muhtelif oldu, “Evli barklı, birkaç tane dolmuş hattı olan bir herife kaçtı”, dendi.
   Dolmuşçu doğruydu, ancak kızı zorla kaçırıp kanına girmişti.
   Sonra kötü olduğu duyuldu, gazetelere yansıdı.
   Dolmuşçu, onun peşkeş çektiği avenesi ve pazarladığı Kaymaklı sakinlerinden kerli ferli, zengin, göbekli, semiz ve toplumda saygın bir kısım zevat takibata uğradı.
   Küçük yaştaki kızı zorla kaçırmak ve alıkoymak, kızlık bozmak, birden fazla ırzına geçmek, livatada bulunmak, para karşılığı birlikte olmak suçlarından dava açıldı.
   Ortak savunmaları “İnkar etmek, kız değildi yada rızası vardı”, söylemi oldu.
   Yargılandılar.
   Yargılamanın gizli yapılması dolayısıyla dışarıya sağlıklı bilgi de sızmadı.Ailesi de sahip çıkmadı.Kimdiler? Nerede barınırlar? Bağlantıları kimlerdi? Canları nasıl yakılırdı? Zarar vermek için kimlerine nelerine ilişmek, hangi damarlarına basmak gerekirdi?
   Takım da o dönemde aldığı yaradan dolayı fetret devrindeydi,  Mirmi’ye yaptıklarının hesabını soramadılar. Hesap ulu orta kalmadı, ulu divana havale edildi. Takım bununla avunacak değildi. Bu dünyanın hesabı burada görülmeliydi, yine de bu kuralı işletemedi takım, biri hariç eminim, bu hal hepsini  yaraladı.
   Olanlar sadece böylece de bitmedi.
   Dünya adaleti de eksik tecelli etti.
   Uzun süren yargılamalar sonunda, ırz düşmanlarının pek azı ceza aldı, sözde saygın zevatta bir yolunu bulup suçlamalardan sıyırdı, kızlık bozmanın faturası Mirmi’yi kapıp kaçan sırtlana, dolmuşçuya kesildi.
   Yiğit kız çıktı.
   Kızlığını verdiği ilk göz ağrısı, dilediği tek erkeği Ali’yi ele vermedi.

   Ergün ve ekibinin can simidi duvara sürterek, suni kar yağdırdığınız hafif, küt ve kar beyazı olan, bizim köpük adını verdiğimiz,  elektronik eşyalarda kullanılan ambalaj malzemesindendi.
   Bu nesneden üç beşini çivi ile deler, delikten ip geçirip koltuk altınıza aldığınızda can simidi olurdu. Suda batırmazdı.
   Çocuklar affedilmez bir hata yapmışlardı, baraj kapakları önünde yeterince eğitim almaları gerekirdi. Yaşlarından dolayı oralara kadar gidemediklerinden, sıcak ayrım yapmayıp aynı oranda bedenlerini kavurduğundan serinlemek ihtiyacından sabırsız,  bellerine taktıkları bu köpüklerle kanalda yüzmekte imişler.
   Yavuz merdiveni kaçırmış ve akmaya başlamış, talihsizlik; ipte çözülmüş, Yavuz kendinden hızlı önü sıra akıntıda  akıp giden  köpükleri tutamamış, ardına bir tek Ergün atlamış.
   Suda gidenle kan kardeşi imiş, bir de  iri fiziğine güveniyormuş, diğerleri kıyıda yardım çığlığında ve suya uzatacak sırık arayışına girmiş zincir yapıp suya inemezlermiş  sudaki ikili  kanalı ortalamışlar zincir yetmezmiş, kuş cülüğü gibi ötmüşler çaresiz set boyu takip etmişler.
   Bir Allah’ın kulu çıkmış, oda üstüne kıyamamış ıslanmayı göze alamamış çocukları kurtaracak özveriyi göstermemiş “Burada yüzülür mü ulan?”, diye azarlamış acizliğini bastırmış, kıyıda seyirci   kalmış.
   Takım Ergün’ü sorguladığında “Abi ben bırakmazdım, boğazıma sarılıp beni altına almasa idi, onu su beni o boğuyordu”, mecburen itelemiş uzaklaştırmış, o yöne bakmamış Yavuz da suyun koynunda kaybolmuş zaten.
   Kara bir gün daha, Yavuz’un ailesi anası Seniha, ablaları Hale, Lale ve Jale gözyaşlarını akıttılar bir sel oldu, Adana’daki küçük Sivas’ta aktı, Sivaslılar sel oldular, taziye evini doldurdular.
   Amcaları, teyzeleri, halaları, kuzenleri...
   Bir de meraklılar...
   Aşağı Güneşsiz Kadınları da geldi, her birinin ardına ağlayacağı bir yakını vardı ne de olsa, en çok Aşlamacı’nın büyük annesi “Süpürgeci Fatma” ağladı, “Yüzbinlik”, denen kızının acısı yüreğinde hala taze idi.
   Bir de gözleri feleğin hazırladığı kahpeliğe hazırlanıyordu besbelli.
   Yiten Yavuz’un şahsında,  kimi de erken giden çocuğuna kimi kocasına kimisi de babasına, gözyaşları karıştı aktı.
   Bu sıra Yavuz da akmaktaydı suda, kanalda dipten..
   Kapıda oturan erkek kalabalığı olasılık hesabı yapıyordu, eğer ilerde görüp bir kurtaran olmamışsa, Cin Ali mıntıkasını çoktan geçmiş olmalıydı cenaze, şanslılarsa Yeşiloba kanal ayrımında teleğe takılırdı, yoksa Akdeniz’e kadar gidebilirdi, ara da daha küçük kanallara sapıp çamur ve yosun arasına karışıp kaybolmazsa, belki bir yerde yosun yığınına takılı bulunurdu kısa zamanda, bu sayede bir teselli olurdu yakınlarına, bir kabri olurdu Yavuz’un.
   Ana evladını görmeliydi, toprağa gömülü olduğu yeri bilmeliydi, gidip toprağını okşamalı toprağını öpmeli  hatta yemeliydi, yoksa yaşıyor ve gelmiyorsa vefasız çıkmışsa kendini kurtaran aileye minnet etmiş ve annesini gözü yaşlı kupkuru bir umut içerisinde bırakmışsa, bu umut saklanmazdı yetmezdi diri veya  ölü bir beden isterdi anne.
   Sinek Yalçın, Atik’in abisi Fatih ve Yengeç’in abisi Caner karakolu ve tüm hastaneleri, devleti, numuneyi, sigortayı, özel Orta Doğuyu  hatta semt sağlık ocaklarını dolaşmışlardı.
   Yavuz’dan  iz yoktu.
   Kanal boyu ahaliye soruşturmuşlardı, kimse görmemişti. Çaresiz nöbetçi savcıdan kanalın suyunun kesilmesi için yazı alıp baraj idaresine vermişlerdi, saat 21.00’i beklemek gerekti, bu ara hazırlık yapılmalıydı bulabildikleri tüm fenerleri temin etmeli, yedek pillerle takviye etmelilerdi.
   Arama ekibine Takım da katıldı, Cengiz hariç, Ustura dahil.

   Suyu saatinde keserlerdi.
   Büyükler: suya girmekte, su seviyesi bellerine yakın düşene kadar ancak sabır gösterebildiler.
   Takımın su boğazlarına varıyordu, büyükler arasına serpiştiler, omuz omuza, kol kola halay çeker gibi ama sessiz ve neşesiz bir fener alayı, kanalın enine bir baştan bir başa dizildiler.
   Bir kısmında fener, kıyıda kalan takipçilerle Yavuz’un battığı yerden başladılar yürümeye, suda yol aldı arama ekibi ile. Su hızlıydı,  doğasından akışkandı giderek seviyesi düşerken, büyük ve küçük ayaklara bir şeyler çarpıyordu, o an tedirgin bir dalgalanma oluyordu, cenaze mi diye, çarpan balıklardı zemin gibi kaygan,
   Kıyıda bisikletliler vardı aramaya katılan. Avcı Etem motosikletinde Yavuz’un babası Boyacı Kör Cahit’i terkisine almıştı.
   Umutlar yitiyor yenileniyordu da, yosun öbeklerine takılı görmeyince küçük bedeni.
   Kurtulmuştu belki de.
   Hastane kayıtlarında yoktu, vakayı kimse de ihbar etmemişti,    Acı haber tez alınırdı.
   İlerde ıssızda ya bir bağcı aile bulmuşsa ve  su damlayan ıslak şortunu bir erik dalına asmışlarsa kurumaya, sarmışlarsa sudan gelen kısmeti, aksıran burnu akan kızarık gözlü bu balaya, bal yedirip  nane limon kaynatıp içirmişlerse,  üstüne bir şilte, altına içi pamuk bir döşek serivermişlerse, yaşadıklarından yorgun bu çocuk dalıvermişse ansızın uykunun koynuna, aksırık sesini bastırmış olsa hoş bir horultu , vızıltısı ortalığı kaplamış olsa.
   Yüzü elleri ayakları; kırış kırış, damarlı sinirli nasırlı ve sert,  yüreği ise yufka, toprak gibi olan yaşlı bağcı teyze “Tez hele Abidin bir yol haber ilet, durma  kuzu bu ara uyusun”, demişse, kocası  yorgun ve romatizmalı olan ayaklarından dolayı atı arabaya  koşmakta ağır kalmışsa, gün batmış olsa, alaca karanlıktan karakola bir çocuk bulduk muştusunu sabaha ertelemiş olsalar.
   Bizler; bağcı ailenin ürettiği bademi, eriği, zerdaliyi ve hint incirini alsak bir pazar yerinden, ödeşmek için değil hani, boşa gitmesin diye alın teri, yoksa borç söz konusu olmazdı can pazarında, insanlığın fazileti ölümün koynundan hayatı çekip almayı emrederdi,  kıvancı kuşkusuz yeterdi sahibine.
   İşte bu ümit, diri ümit diğer ölü ihtimalde ya bulamasalar kıvrık bir arka saparak, saplanıp saklanmış olsa, kaybolmuşsa ya bir batakta, yada akmışsa Akdeniz’e varana kadar balıklar yemişse.
   Gene de tez geldi haberin iç karartanı: Avcı Etem oyalanmaksızın Yeşiloba kanal ayrımına gitmişti gerisinde Kör Boyacı ile Yavuz kapağın teleğine takılmıştı.
   Artık sadece ruhu kayıptı, orada takılı idi cenaze, beyaz bedeni sudan çıkarıp toprağa uzatıverdiler, berisinde bir ateş yaktılar, ruh ateşe kanıp savuştuğu yerden döner de ışığa yanaşır mıydı?
   Bilinmez.
   Tedirgin  bir ateşti, rüzgarla dalgalanan alevleri huzursuzdu.
   Toprak da  bu suretle emanetini almıştı  sudan, yardımcılardı ona aslında su ve hava, su yağmurla gelirdi, toprağın gözeneklerinden  süzülüp  bedene ulaşırdı, has toprak, su ve suyun molekülünde olan oksijen yani havanın sıvı hali döndürürdü  bedeni geldiği yere, yani toprağa öz mayasına.
   Cenazenin işi tez görülürdü.
   Erken geldi sabah ile su kesme iznini çabucak imzalayan dış görevli Savcı, şık kıyafeti içerisinde görünümü asildi, kamunun sözcüsü ve kollayanı, gömleğinin kollarını çemirlemiş, üzerine taktığı kravatı zevkliydi doğrusu, bordo üzeri beyaz çizgili  desenli, çizgileri eğik.
   Yanındaki zabıt katibi: inanılmaz iri bir adam, parmak uçları daktilo tuşundan kocaman.
   Adli Tabip; ufak tefekce, küçük zarif sanatçı ellere sahip, bu eller pekala özenli tutabilirdi neşteri ve aynı ihtimamla kavrayabilirdi testereyi.
   Testere kemik kesebilenden.
   Şoför; O sıradan gibi ama daktilo taşımasında tam bir profesyonel, eminim ehliyeti de araç sürüşü de öyledir..
   Jandarma; her zamanki gibi tertipliydi mevtanın başında nöbette, er mezar başında bekleyen dullar gibi ayakta dimdik duruyordu.Kamuflaj giysisi altında botları boyalı, fuları rüzgarda dalgalı ve tüfeği çapraz tutuşta.
   Doktor raporunda klasik otopsiye gerek görmediğini belirtti, ağzı balgam  ve kanla karışık bir tutam yosun dolu, iki kolu dirsekten kırık önde, hayatı tutmaya çalışmışta, tutamamış gibi yumrukları sıkılı, avuç içi boş, gözleri yarı açık sanki uykuda izlenimi veren, biraz şişmiş, başı gövdesi en çok sırtı akarken dipte taşa şuraya buraya çarpmaktan yaralı bereli kanalın boğulma vakalarının tipik izlerini taşımakta olan bu bedeni kesip biçmeye  kıymadı.
   Savcı da, Yavuz’un yoldaşlarını dinlemiş ve özellikle Ergün’ün anlatımından ikna olmuştu. O da gerek görmedi.Bu memlekette mesleki tecrübesi artmıştı, ne çok oluyordu yazları emareleri  klasik boğulma vakaları...
   İlk gidendi.
   Yavuz Buruk Kabristanı’nda yatar, tıpkı  Şaban oğlu Cihat’ın abisi Murat gibi.
   O da o yaz on beş kuruşluk dondurma uğruna  gitmişti.
   Murat’ın solungaçları olduğu iddia edilirdi, sudaki oksijeni teneffüs ettiği söylenirdi.
   Tek nefesle kanalın bir ucundan karşı kıyısına suyun dibinden gidip dönmek iddia konusu idi, karşı kıyıya dipten gider  dönerdiniz, Murat’ın kabiliyet ve nefesi iki kez gitmeyi de kaldırırdı, on beş kuruşluk dondurmasına girdiği tüm iddiaları kazanmıştı.
   Ta ki, O uğursuz güne kadar.
   Şaşın abisi Kamil’le iddialaşmıştı gülerek, “Bu Alabak kuşu, eşik  komşusu bilmiyor muydu şöhretini, bu günkü dondurma ağacım sensin, kondun dalıma, kodum on beş kuruşuna” demişti  neşeyle.
   Eklemişti “Paranı hazırla.”
   Dondurma en iyi sudan çıktıktan sonra gidermiş, böylece ağza kaçan tatlı suyun dilde bıraktığı kekremsi tadı giderirmiş.
   Dondurmacı Seyfi leşçi kuş gibi, hep Murat’ı takip ederdi, ne zaman gerekse orada biterdi, külah ve kaşığını çekmek için, yine hazır ve nazırdı.
   Murat, suya balıklama atladığında kanalı yarılardı dondurmanın bu sayede dörtte üçü garantilenirdi, yine yarılamıştı atlayışı ile, akıntının etkisi sola atardı, mesafe ve zaman ayarından aşağı yukarı gidip geldiği anlaşılırdı. Güvenirlerdi yarı yoldan dönmek olmazdı, karşı kıyıya bu yüzden müşahit dikmezlerdi.   Murat karşı kıyının betonunu suyun dibinden elleyip dönüyordu ki ayağına bir şey sarıldı.
   Tatlı suda ahtapot olmazdı, yosun yığını gibi değildi ilk an, “Bu ne acaba?” diye düşünüp el attığında sarılanın bir kaytan ipi olduğunu hissetti.
   Fırıldak çevirmeye yarayan bu ip, dipte büyüyüp serpilen, uzayan yosun yığınına yaren bir kaytan ipiydi, sağlam, çürük düşüncesiz bir kafa ve elin suya attığı.
   Murat panikledi ise de, sudan kafasını çıkarmayı yediremedi kendine, kendi çabası ile kurtulmaya çalışsa da, diğer yosunlarda kaytan ipine yetişti.
   Kaynaştıkları bu iple uğraşan da ne idi ?.
   Bir ölümlü.
   Murat çırpındıkça ip ve yosunlar dolandı, vaziyeti istese de kafasını suyun üstüne çıkaracak gibi değildi artık, soğukkanlılığını yitirdi, kaytan ve yosun yumağının birlikteliğinin yaşama ihtirası hayat ışığını yendi, baraj kapakları açıldığında olduğu gibi su hücum etti ciğerlerine, doldurdu hava boşluklarını.
   O bir batıktı.
   Akşam kanalın suyunu kestiklerinde oracıkta bulundu, yosun ve kaytan ipiyle örgülü olarak.
   Açık gitti gözleri ve ağzı,  ağa takılı balık gibi donuk, cansız...
   Ne alemi vardı?
   Bir ademi, öbür aleme öncü göndermenin, nasıl olsa birkaç ay sonra su kesilecek ve yosunlar yok olacaktı.

   Ustura, aklından geçenlerle Hilmi’lere gitti,
   Sultan teyze avluya sacı kurmuş sıkma yapıyordu.
   İkrama gerek duymadan birer tane sıkma aldılar, Ustura ayran aranırken “Sacda sıkma çok lezzetli olur”, diyerek konuyu sacdan saça getirdi, yanındaki Atik’i kastederek “Onun yolduğu yerde ot bitmez, saçta çıkmaz derler ama senin saçların daha da gürleşti, can ve saç böylece borcun ikiye katladı” diye lafı attı.
   Atik; Ustura’ya katılmadığını belirtmek için “Tersi durumda aynını Hilmi’de yapardı, alakasız mevzular bunlar”, diyerek itiraz etti.
   “Neyse yarın seçimimiz var, sen Atik benim tarafımda.”dedi.
   Hilmi gelenin bir türlü maksadını kavrayamıyordu,  gelenin meramını anlar gibi olduğunda, “Bu yanlış” diyecekti ki,  Cengiz geldi hipnoz  yarıda kesildi.
   Ustura; yüzünü buruşturdu, oyunbozan, şu  kuyruk işte  gelmeseydi, kalın kafalıyı avlamasına ramak kalmıştı, “İkiye karşı beş,” dedi.

   Ustura; ertesi gün soluğu Reşo’nun yanında aldı, yanında Atik,
   “Hewal, Ez je te hes dıkem,” dedi, yani “Dostum, ben seni seviyorum” “Hewal e me”, yani dostu olan, dilini bozuk aksanla telaffuz edene baktı, gözleri hoşnut.
   “Ez ı je te”, dedi. Ben de seni.
   Ustura sözlerinin etkisinden memnun,  “Büyükannemden şimdilik  bu kadarını öğrenebildim, göreceksin daha çoğunu öğreneceğim,  dili” düzeltti “ana dilimizi ,ben de öğreneceğim en az senin kadar...”
   Doğru söylemiyordu, büyükannesi Kürt değildi, o kadarını babasının berber kalfasına sorup öğrenmişti.
   “Bak , aramızda bir başkan seçeceğiz”, dedi, “senin fikrini bilmem ama ben İngiliz ve Yengeç’in, doğal olarak Cengiz’in körü körüne desteklediği Ali olsun istemem”, sözlerinin etkisini tarttı.
   Muhatabı ses etmedi, devamla.
   “Çünkü düşünsene onlar” kısa bir soluk arası verdi.
    “Beyaz, aksanları düzgün Türkçe’yi akıcı  konuşan, doğum yerleri, kütükleri Adana olan, soylarındaki karışıklığa aldırmadan, kendilerini Türk hisseden, üstelik onlar Hanefi, sen ve ben Şafi’yiz imamlarımız bile farklı,  onlar her yerde başlar, ne bilelim onların ayrılıklara aykırılıkları daha sonra hoş göreceklerini,” dedi fitnenin sonucunu bekledi.
   Reşo şaşırdı.
   Bahse konu kişileri, Ustura’dan daha fazla severdi, yine de sözlerinde doğruluk payı vardı, toplu olarak Turuncu Kaplanlar’ın maçlarına gittiklerinde, stadyumda maç girişlerinde yapılan aramalarda, diğerlerinin yüzüne, konuşmasına, nüfus kağıdına bakan kolluk koşulsuz ve sorgusuz stadyuma alırdı,  ona ise aksanından,  kara kaşı kara gözünden ve yüzünden, nüfus şeceresinden, bir apış arası hariç arayıp, bir ahret sorularını sormadıkları kalırdı.
   Ustura; “Bence baş sen bile olabilirsin, yeter ki  onlardan biri olmasın, yeter ki başkanlığa sen aday ol, yeter ki senin seçilme ihtimalin olsun”, dedi.
   “Oyumuz sende, kendim için bir şey istemiyorum” dedi.    Atik’in “Sana katılmıyorum”, diyen bakışlarını görmezden gelerek ayrıldılar.
   Ustura; “Elde var üç”, dedi içinden
   Sonra Haydargile gittiler...
   Haydar “Hayırdır?”, der gibilerden  karşıladı.
   Ustura;“Haydar hani biliyorsun, başkan seçeceğiz.”
   “Evet” dedi, Haydar “Bilineni ilan edeceğiz”, durdu, gururlanarak “Ali’yi.”
   Ustura; “Acele etme hele”, dedi.
   “Sırf adı Ali diye kendini bağlama, düşün, bu Ali’nin sizinki ile hiçbir ilgisi yok, olsa bilirdik, hem bak kardeşinin adı da Cengiz, ne alaka?”, diye sordu.
   Haydar;“Cengiz’in, cengizliğini herkes bilir”, dedi.
   Babası Cengiz’e, 1964’te Türkleri korumak ve  Rumlara göz dağı vermek için çıktığı uçuşta,  düşürülen uçağından  paraşütle kurtulmasına rağmen Eokacı Rumlar tarafından yakalanıp kahpece katledilen, “Kıbrıs ilk hava şehidi Cengiz Topel’in adı yaşasın”,diye koymuştu.
   “Benim de kuzenimin birinin adı; Cengiz”.
   “Hasan amcam şehidin acı hatırasını anmak için  koydu”
   Muhatabı ısrar etti.“Düşün.”
   “Ali, Yengeç ve İngiliz bunlar Türk ve Sünni”
   Sünni kelimesini üzerine basarak vurgulu ve tok söyledi.
   “Hep onlar gibiler yönetiyor, egemen onlar, hiç değilse bu döngüyü aramızda kırabiliriz.”
   Haydar; “Ben de Türküm, hatta daha çok, bizim kökenimiz  Horasan’a dayanır, biz de dışarıya kız verip alma olmadığı için karışmadık, biz kan olarak da daha safız”, dedi mağrur bir ifadeyle.
   İçinden kuşku duyarak “Onlar Sünni idi, acaba yezit olabilirler miydi? Yok canım”, dedi aklına gelen ihtimali öteledi.
   Bu çetin cevizdi,  başka bir şey düşündü.
   “Ben Ali’nin kanını camide gördüm, o yüzden gitmeyi bıraktım.Aslında hep orada idi, ötekiler görerek görmezden geldiler. Numan Dede’nin gözünde adımı  kaçağa çıkardılar,  kanı gördükten sonra, daha bunun hesabı sorulmamışken, ben harbiciyim arkadaş”, dedi.
   Devamla;“Düşün”
   Haydar; “Ustura bu dediğinde haklı olabilir”, diye düşündü. Bu kadar açık olanı diğerleri nasıl göremezdi.
   Ustura memnundu, durum dörde beşti.



Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #16 : Ağustos 28, 2009, 19:40:31 ÖS »

Aşağı Güneşsiz/Bugün; boş oturmuyoruz herhalde, ikinci kısım daha taslak ama madem Mirmi'yi anıyorum, o zaman kısa bölüm paylaşayım yedekte bekleyen romanımla ilgili...
...   Yasa rağmen Yengeç ile Serdal çok iyi anlaştılar, İmamın nasıl bilirdiniz sorusuna Serdal’ın hıçkırıkları bulaştı, onun ağıdına Reşit, Serkan, Serdar Ahmet, Soner gözyaşı döktü.
            Yener “Sıkanlara tek tek sayacağım, benim cezai ehliyetim yok nasılsa” diye bağırdı, imamın sıklaştıralım dediği safta  yan durmuş ve elini şaklatıyordu,  yengeç damarı tutmuştu.
             Hilmi en güçlü perdeden sesiyle “helal olsun” dedi üç kez cevaben.
   Talkım verilirken kafasında takkesi imamın yanında saf tuttu, içinden dua okudu, okudu… ta ki İngiliz gidip  bulunduğu yerden alana kadar.
   Bunlar olmakta iken, acil yoğun bakım odasının kapısına kucağında birkaç yaşında bir kız çocuğu olan bir kadın yaklaştı, tanıdık bir kadın, geçmişten,  hayali en çok Ali’ye tanıdık geçmişten bir hayalet.İri kömür gözlü ve o an gözleri kor alevli  kan çanağı.
   Ali döndü gelene baktı…O an titredi, derinden bir sesle “Mirmi!” dedi.
   Tahsin yanaşıp gelene “Yenge şükürler olsun reis iyi durumda, endişelenme”  dedi.
   “Burada olacağını tahmin etmeliydim” dedi Mirmi  Ali’ye hitaben.”Siz birbirinize hiç gaip olmazsınız”
   Vaziyetin nazik bir hal aldığını gören Tahsin kapıda dikilen iki adamı ve kucakta gelen küçük kızı “Tahsin Amcasının gülü” diyerek annesinden kucağına alarak çekildi.
   “Senle Sarı…nasıl olur?”diye sordu Ali.
   “Uzun hikaye, beni bataktan aldı ve kadını yaptı, bir orospuyu, bir sermayeyi, sakın kızma ona, buna kimsenin hakkı yok, Sarı için eli kanlıdır, kıyıcı acımasızdır derler, o iyi biridir, rızam dışı hiçbir şey istemedi… çocuğunu tereddüt etmeksizin  tanıdı nüfusuna aldı, benimse nikah gibi bir beklentim yok, O zaten Azrail’le nikah kıymış…”
   “Bir şey diyeceğimden değil, sadece seni görünce sarsıldım, sana ulaşmaya çalıştım, bulmak istedim ama o dönemler şimdiki gibi kudretimiz yoktu” dedi, sessizleşti, “halbuki devlete kafa tutacak kudret sahibi olarak görmüştük kendimizi”  diye düşündü, bu halk içindi, Güneşsiz halkı için, bu kutlu bir sevda idi, yarin sevdasından da önce gelen.Tam bu yüzden miydi?
               O kirletilmemiş olsa idi, şartları ne olursa olsun bu kadar  tez Mirmi’nin peşini bırakır mıydı?
 Babası ve sırım delikanlı Ergün bellerinde silah aylarca aramıştı, alınlarındaki kara lekeyi silmek için, lekeyi süren sırtlanları vurmak içinde değil, nüfuz sahibi olduklarının ve onlara ilişemeyeceklerinin ayırdanda idiler…Ne de olsa imkanlar kıyaslandığında karşılarında silik kişiliklerdi, malikane evlerin içine girmek bir yana kapısından kovulurlardı, dertleri Mirmi’yi bulmak ve onu vurmaktı.Namuslarını paklayıp bu şekilde insan içine çıkabileceklerini düşünüyorlardı.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #17 : Eylül 01, 2009, 16:17:42 ÖS »

Çıktı Fiko’lara doğru seğirtti berisinde Atik.
   Fiko’yu annesi ve ablasıyla kapılarında gördü.Asri mezarlıktaki şehitlikten döndükleri belliydi, bayanların başı örtülüydü, gidenin ardından hala ağladıklarından gözleri kıpkırmızıydı.
   Fiko’nun gözleri çakmak çakmaktı, besbelli kinini sulamış yeşertmişti, tıpkı şehitlerinin kabrindeki çiçekleri suladıkları ve onları yeşertecekleri gibi.
   Koluna girdi, “Yürüyelim dağıtalım”, dedi.
   Bu anlarda dostlar merhem olurdu derde, kedere, başka mevzulara girilmeliydi, dünyevi güncel meselelere.
   Ustura; “Seçim var ya”, diye söze girdi.
   Fiko; burnunu kolunun tersiyle sildi ve çekti, “Sahi seçim,  lider seçeceğiz” dedi, durdu, adaylar varsa seçim olurdu, doğal lider Ali’den başka aday yoktu ki, bu durumda onlarınki klasik bir seçim olmayacaktı, ortak niyetin bir göstergesi iradi bir atama olarak nitelenebilirdi.

   Ustura; “Bilesin bende adayım.”
   Fiko; “İngiliz’le ben,” diyecekti.
   Ustura sözlerine devam etti.
   “Ali’nin yeteneklerini hafife almıyorum.Lakin daha önce de iddia ettiğim gibi, Ali adeta İslam hukuku ile ilgilenen bir bilge, bir Faki gibi davranıyor.
   Eşitlikten, kardeşlikten ve adaletten bahsediyoruz, bunlar temel kavramlar, sistemin pratiğinde referans olarak neleri alacağız?
   Bana göre; Ali’yi lider seçersek kalkışmamızı, Ebu Zerr’in evine ekmek girmeyen adamın, neden kılıcına sarılmadığına şaşarım dediğine dayandıracak.
   Arap olanın Arap olmayana üstünlüğü yoktur hadisi şerifinden eşitlik ilkesine gelecek, sosyal adalet için komşusu açken tok yatan bizden değildir sözüne sığınacak.
   Açgözlü olmayalım diye, haram yiyen karnını ateşle doldurur dendiğini söyleyecek. Kutlu Kişi’nin polis müdürü iken ardından bir müddet sonra halifeliğe yükselen Hazreti Ömer’in, Kudüs kapısını geçerken kölesi olan devecisini deveye bindirip kendisinin yaya yürümesi olayını, yine eşitliğe örnek olarak getirecek. Her camiin bitişiğinde bir imarethane vardı.Orada fakirleri fitre, zekat, atık yiyecek yağmurlarına tutarlardı diye, yine dinin sosyal yönüne  atıf yapacak.
   El Kasıp Habibullah’ın fetvasındaki  bezirgan serbestliğine, dinin hürriyeti diyecek.
   Buna tabi olursak bilim dışı kalırız.
   Kaldı ki; Rabbülteal Hazretleri bile dahi, ayeti kerimesinde “La yestevi eshabunnari, eshabul cenne; eshabul cenneti humul halidun” buyuruyor ve buna dayanarak “ve sellimüteslima” fetvasında, Rabbe hizmet etmeyenleri de eşit  saymıyor”.(2)
   Sen İngiliz’le birçok konuda uyuşuyor olabilirsin, bana göre o her dalda oynuyor, bilesin İngiliz ipiyle ne kuyuya inilir, ne de doruklara tırmanılır, bence sen düşün,” dedi.
   Artık beşe beşti; yani pata pat..
   Sarı’ların bürosuna  yürüdü.
   Sarı, her zaman olduğu gibi uflayıp, pufluyordu, Ustura’yı görünce sevindi.
   Ustura, uzatmadan oylamaya sözü getirdi.
   “Haydar, Reşo ve Fiko beni destekliyor,” dedi.
   Atik’ten bahsetmesine gerek yoktu, tarafı tahmin edilebilirdi.
   Sarı; “Anlaşıldı, bu geliş kısa,” diye düşündü, doğrudan konuya girdi, “sen önce altıyı sağla, bunu yaparsan sana destek olmayı düşünebilirim,” dedi.
   Düğümü Aşlamacı çözecekti.
   Zaten öngörmüştü.”Ne uzak görüşlüyüm,” diye içinden geçirdi.Bu yüzden liderlik onun hakkıydı.
   Akşamı beklemeliydi.

   Annesinden izin almakta zorlanmadı.
   Ramazandı.
   Bu ay da çocuklar serbestliği yaşardı. Numan Dede’den bu yana bir gelenekti.Akşamları ortalık şenlenir, takımdakiler teravih namazına gitme bahanesiyle geç vakte kadar, dışarıda oyalanabilirlerdi.
   Aşlamacı’nın işleri de açılırdı.
   Onu Azatlık Caddesi’nin sonunda, Azat Köprüsü’ne çıkacakken gücünü toplar yakaladı.
   Yanında Atik, el attılar, tabla oflatmadan  yokuş yukarı çıktı.
   Aşlamacı, gelenlere çok sevindi.
   Dedesi tablanın ortasına, önceden içine naylon torbaya konulmuş buzla soğutulmuş  aşlama dolu büyük cam sürahiyi koyar, yanına yıkanmış pırıl bardakları yerleştirir, “Hadi rast gele oğul  önden  git bakalım.Rızkımızın peşine.”
   “Birazdan ardına gelirim,” derdi gideceğine kendide inanmaz bir şekilde.
   Bıyıklı’nın  kahvesinde  domino oyununa oturur, dalar giderdi.
   Aşlamacı; saz gibi bir çocuktu. Saz dalı gibi incecik, dirsekleri kollarından daha ince, göğsü dümdüz ve biçimsiz. Kuş tüyü hafifliğindeki bedeninde taşıdığı kocaman kafasında, kurşun gibi  ağır sıkıntıyı taşırdı. Mahzun kocaman kara gözlerinden sıkıntısını dışa taşırırdı.
   Kocaman aşlama tablasını Azat Köprüsü’nden nasıl aşıracağını  düşünürdü.
   Kabusuydu.
   Geceleri çok sık rüyasında, yokuş aşağı tablayı tutamadığını, ardından sürüklendiğini, tezgahın önce ağır, sonra biteviye hızlanarak  aşağıya doğru sürüklendiğini ve nihayet bir arabaya yada kaldırıma çarparak devrildiğini seyreder,  büyük cam sürahinin havada bir süre asılı kalıp, ağır çekim yere düşerek büyük bir şangırtıyla parçalandığını, içindeki naylonun yırtılıp buzların ve meyan kökü suyunun yerlere saçıldığını görür, teni buz, yüzü aşlama içmiş gibi buruşuk, yıkık bir halde uyanırdı.
   Köprü adını nerden almıştı.
   Kim koymuşsa yanlış koymuştu Aşlamacı’ya göre “Azat” değil adı “Azap Köprüsü” olmalıydı.
   Tablayı yokuş yukarı çıkarmakta başlı başına dertti, hiç değilse geriye akmasına vücudu takoz olur, bazen birileri haline acır el atardı.
   Her zaman değil.
   Azat köprüsünü kazasız aşsa dahi, o aşlama satmayı sevmezdi.
   Satmayı da değil hani, orada bir şey satma zorunluluğundan dolayı bulunmayı sevmezdi.
   Sarı’gilin bürolarının ıssızlığının tersine, tezgahı kurdukları yer Kaymaklı’ya adını veren akşam ve gece  eğlence hayatının yaşandığı yerdi, yani adıyla sanıyla “Kaymak” ışıltılı bir yerdi,  fazla parlak göz alırdı, yazlık sinemalar, çay bahçeleri, gazinolar, dondurmacılar, yemişçiler, baloncular, börekçiler, çerezciler ve tabloyu tamamlayan bize yabancı  mutlu umarsız çılgınca  para harcayan insanlar...
   Işık gözünü alırdı.
   O gözü açık düş kurardı. Babasının ölmediğini, annesinin burada olduğunu, babasının omzunun arasına oturtturup dolaştıklarını, ona balon aldığını, kebap yediklerini, külahını yemeye gereksinim duymadan sadece dondurmayı yaladığını, büyükannesi için halka tatlı sardırdıklarını hayal eder dalardı.  Müşterileri duymaz, sabırsız  müşteri beklemez, kazanç pek iyi olmazdı.
   Aşlama satamazsa, diğer günün nafakasının çıkmayacağından bu da dertti,  satmaya ihtiyacı olduğu için, bir de büyükbabasına kızardı, çoğu zaman “Ardına niye gelmiyor?” diye ama en çok hiç hatırlayamadığı  o küçükken ölmüş, fotoğrafından bildiği  dehşet yakışıklı adama, babasına kızardı, erken gitmişliği neyse de.
   O hiç gelmeyecekti.
   Annesi Almanya’da idi ama O da çok para gönderemiyordu tüm tutumuna rağmen, orada da geçim pahalı, işçilik ucuzmuş...
   İşte, arkadaşları zaman zaman yanına takılırdı.
   Çoğu mahremiyetini, üzüntüsünü paylaştığı arkadaşları.
   Bir kendini anlayanlar...
   Onların; aşlamayı pazarlaması da müthişti.
   Çok rahat aşlamanın övgüsünü yaparlardı, “Böbreklere, mideye, karaciğere her şeye, hatta prostata da  iyi gelir,” diye.
   Tezgahın çevresi onlarla kalabalık olur, şamata cıvıltı dikkat çekerdi.
   Bu gönüllü çığırtkanlar sayesinde, aşlamayı daha çok satarlardı.Onlar utanmazlardı da.
   Gönüllü ve güleçtiler.
   Çünkü onların buradan kazanılacak paraya gereksinimleri yoktu, evde babaları vardı.
   Her gün bu tablayı götür getir  zorunlulukları da yoktu, hastalıklı büyükanneleri,  dominoya dalan büyükbabaları ve üç tekerlek tablaları  da....
   Bu duygularından dolayı,  Atik neyse de, sevmediği Ustura’yı bile gördüğüne sevindi.
   Üçlü tablayı çok rahat Azat Köprüsü’ne çıkarıp indirdi.
   Bir süre sonra Yazlık Gar Sineması sokağının köşesinin başına, bilinen yere tezgahı kurmuşlardı, yanda çerezci tezgahında Zeki Dayı “Bu gün şenlikçisin,” dedi.
   Aşlamacı’ya yanaşıp, göz ucuyla çocukları kastederek, iri bir avuç çekirdek bıraktı tezgaha, “İyi işler bol kazançlar”, diledi.
   Ustura; aşlamanın faydalarını sayıyor, eline aldığı iki küçük bakır tası ara ara da çarpıyor.
   Aşlamacı bardakları dolduruyor.
   Atik’te Hızır gibi müşteriye yetişiyordu.
   İş tıkır işliyordu...

   Aşlamayı bitirmiş dönerken Ustura, Aşlamacı’ya “Nusret” dedi.
   Önce oralı olmadı kendine çağrı yapılan, ona pek adıyla hitap etmezlerdi, dedesinin tezgahından dolayı lakabı yer etmişti kafasında, Almanya’ya gittiğinde ise Alamancı olacaktı bir süreliğine.
   “Yarın lider oylaması yapacağız ve Ali’nin karşısında adayım”
   Aşlamacının gönlü Ali de idi.
   “Sen beni seni sevdiğim kadar sevmezsin” dedi sözlerine devamla.
   “Bunun bir önemi yok, marifet tek taraflı sevmekte, takımdaki herkesin selameti bana tasa ve keder ama en çok sen, akşam saatleri bir gariplik çöker üzerime ve yüreğime, Azat köprüsü istikametine bakarım, Aşlamacı ne haldadır diye düşünürüm, bak ben sana kıyamadım, bu ramazan günü teraviye de gitmedim günahı göze aldım,”
   Zaten gitmeyecekti.
   “Gerçi düşünürsen bu daha sevap, işte yüreğimdeki duygularla sana geldim ve senden desteğini istiyorum” .
   Aşlamacı kafasında bir muhasebe yaptı.
   Ali’de liderlik yeteneği vardı.
   Ancak; O hiç aşlama arabasına el atmamıştı, çünkü babası titizdi. Akşamları sokağa bırakmazdı, sadece bu günlerde, önce Numan Dede’nin gözetiminde, şimdi ise kendi refakatinde bir camiye teravih namazı için akşam çıkarırdı.
   Halbuki Ustura gelmişti, bu akşamı kurtarmıştı.
   İngiliz, Fiko, Yengeç de gelirdi bazı zaman, beraber yada tek tek, lakin onların lider olmaya niyetleri yoktu anlaşılan.
   O vefalıydı, minnet etmeli iyiliğinin karşılığını vermeliydi Ustura’ya.
   Şimdi değil, yarın.

   
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #18 : Eylül 01, 2009, 19:01:01 ÖS »

   Ertesi gün eksiksiz tam Takım Forum’da  idi.
   İngiliz; havaya baktı, Takım üyelerinin nabzını tuttu, gördü ki, delegede denge aleyhe kurulu, çocuklar soğuk, tedirgin, düşünceli, mırıltılı.
   Fiko’yu bir kenara çekti. Fikrini almak istiyordu. Ustura ne yapmaya çalışmaktaydı?
   “Sıfır noktaya bir gidelim,” diye koluna girdi.
   Takımdan biraz uzaklaştıklarında, Ustura’nın adaylığı hakkında ne düşündüğünü sordu.
   Fiko; “Netice de bu seçim, şüphesiz hepimizin aday olma seçilme hakkı da var,” diye görüşünü belirtti.
   İngiliz’in gözlerinde bir anda kızıl kıvrımlar dolanmaya başladı, kaşları çatıldı, boğuk bir sesle; “Daha olayın başında şartlarımıza bakmadan demokrasicilik oynarsak işimiz var,  seçim, serbest irade, ıvır zıvır, sandık hayranlığını bu kadar abartmanın bir anlamı yok, takdiri ilahi neyse takdiri irade de o. Delegenin oyuna kutsallık atfetmenin de gereği yok, bu suretle sulandırmanın, şimdiden hareketi  bu kadar yozlaştırmak iyilik getirmez, sen buna alet olma bari,” dedi, kırgın hırsla döndü, foruma yöneldi.
   Fiko; ister istemez “Ustura haklı galiba, bu ne hiddet, sanırım İngiliz ipiyle bu işler olmayacak,” diye aklından geçirdi.
   Yine de kararsızdı.
   Gidenin ardına takıldı.
   Bu sıra; iki aday  çevrelerine tebessüm ediyordu.
   Ali, sonuçtan emindi.
   Aksi bir şey olsa kurmayı İngiliz mutlaka kendini uyarırdı. Sonuç belli olsa da, Ustura’nın adaylığı oylamaya sıhhat katardı. Esasen farklı düşünceleri asıl zenginlikleriydi.
   Ustura, bayramlığını giymişti. Şeker Bayramı’nı beklemeden, diğerlerinin takımları üzerlerindeydi, turuncusu  soluk, soluğunu tuttu İngiliz, söz istemeye gerek duymadan bir çırpıda  konuştu:
   “Arkadaşlar görüyorum ki, hırs bazılarımızın aklını başından almış, doğruları göremiyor.
   Biz burada muhtar seçmeyeceğiz, ikametgah ilmühaberine mühür vuran, vurduğundan mühür parası uman, yaptığı sadece bu olan.
   Biz bir askeri lider seçeceğiz.
   Yusuf Has Hacip  daha 1070’te Kutadgubilik adlı eserinde askeri liderin niteliklerini tarif ederek katıksız önümüze koymuş,  Lider tok sözlü, cömert ve cesur olacak, kavga ve savaş tecrübesi olacak, buna mert olmayı ilave edebiliriz, cesaret mert olanların en belirgin özelliğidir, asla taklit edilemez.
   Kudretini ispat etmeyene de itibar edilmemelidir.
   Geçmişimize bakalım.
   Hurma vakasını öngöremedik, plansız gerçekleştirilen birinci demirlik operasyonunda bir arada değildik, yine de orada olan ve yetenlerde aynı sağlamlık vardı.
   İkinci demirlik operasyonunu hatırlayın.
   Ön mahalle çocukları, çevre dalkavukları ve bağlaşık oldukları diğerleri, çoğunun kız erkek karışık eli taş sopa tutanları yani ezici çoklukları.
   Onları yenmiştik, kaç zaman geçti, kesin zaferimiz hala belleklerinde.
   Sarı’nın dediğine kalsaydık, sayısal azlığımızdan dolayı kağıt üzerinde böylesi operasyona kalkışmayacaktık.
   Yengeç’e kalsa aman dileyene vurmaya devam edecektik.
   Atik’i bıraksak, en önde rüzgar gibi hasımlarımızın arasına dalacak hızına yetişemeyen bizlerden dolayı aralarında tek başına kalacak biz varana kadar  harcanacaktı.
   Ustura’ya göre vurduğumuz ilk darbeden sonra çekildiklerinde, amaç hasıl oldu diyecek sonuna kadar gitmeyecek ve çekilecektik, bu onların toparlanarak bir araya yeniden gelmelerine ve bizim birçok kez daha tekrar tekrar yeni operasyon ve akın yapmamıza sebep olacaktı..
   Sonrasında Fiko’nun dediğini dinlemiş olsaydık, dinletilerde ve bazı açık tartışmalarımıza, bu çocukları dinleyici olarak  aramıza almasaydık, salt korku duvarı ile hükmedecek kendiliğinden gönüllü bize tabi olmalarını sağlayamayacaktık.
   Ali ne yaptı?
   Aman diyene Yengeç’in ilişmesine, Atik’in yalnız intiharına engel oldu, Sarı’ya tüfeği az olan, tüfeği çok olanları yenebilir dedi tarihten kabul edilebilir örneklerini verdi.
   Kurtuluş savaşında, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını, Kutlu Kişi ve bir avuç sahabesini, doğru haktır dedi, muhasebe ilmiyle rakam ve sembollerle ifade edilemezdi.
   Ustura’nın vurduğumuz sert darbenin yeterli olduğu öngörüsüne karşı hasımlar geri çekilirken takibe devam etmemizi, kesin darbe vurmamızı söyleyerek tatbik ettirdi.
   Bunları hatırlayın, şüphesiz tüm takım efradının saygı değer özellikleri var, ancak pratiğimizden liderimiz doğdu ve aramızdan ayrıştı ve apaçık gözlerimizin önünde duruyor.Siz bunu nasıl göremezsiniz?
   Andımızı hatırlayın. Bizler Azat Köprüsü’nün kıyısında yetişen ağaçlardan türlü cambazlık yaparak Halep  incirlerini toplarken, Sümer’in sayıca dört mislimiz çocuklarından dayak yemiştik. Fakat kaçmamıştık, kimse yerini ve diğerini terk etmemişti.
   Onlar dayağa rağmen inadımızdan yılıp, köprüyü terk etmişlerdi.O zaman fark etmiştik, kuvvetimiz birlikten doğuyordu ve taraf olmuş takım olmuştuk,  söz vermiştik bize tek başımıza esenlik yok, ya beraber ya hiç birimiz diye, yeminimiz sağlam olsun diye de limon tuzunu ağzımızda eritmiştik ve ekşitmemiştik hiçbirimiz  yüzümüzü. Liderlik konusunda gerçekleri görmek, beni seçimimde özgür kılıyor, bu irade ile oyumu Ali’den yana kullanacağım,” dedi sustu.
   Takım’ın zihninde dalgalanma oldu.
   Ustura; müritlerinin yüzüne baktı, kaybediyordu, yine de kolay pes etmemeliydi, bir hamle yapmalıydı....
   Söz aldı.
   “İngiliz hoş konuştu, gerilere gittik, ancak bu aşamada İngiliz’in Ali lehine propaganda yapması doğru bir şey değil”.
   Bu oylamanın gizli yapılması gerekiyordu, bu seçim yasaklarına girer ve oylamanın sıhhatini gölgelerdi, demokrasi her şey ve herkesten önce kendi aramızda olmalıydı.
   “Öncesinde bana oy sözü verenler, şimdi görüyorum baskılandılar, tereddüt içindeler, bu kabul edilemez.
   Bu durumda sayımızı dikkate aldığımızda sandık kurmaya da gerek yok, içimizde hesap ve kitaba yatkın yada tarafsız  kişiyi hakem yapalım o karar versin”, diye öneri de bulundu.
   Bakışları Fiko ve Sarı’daydı.
   Bu kadarına da izin verilmemeliydi.
   Numan dedenin anlattığı gibi,  Muaviye tarafından menfaatle elde edilen, Amr İbnil As’ın sergilediği kurnazlıkla, onun Ali’ye kurduğu yüzük tuzağına düşmemelilerdi.
   Kişilerin farklılıklarını kaşımakla, dahası feodal ilişkileri, mezhep farklılıklarını, basit minnet duygusunu okşayarak bir yere varmak, sonucunda yaşasın demokrasinim zaferi demek.
   Mırıldanmalar  oldu.
   Yengeç; “Bu kadarı da olmaz, sen hep arazisin Takım’a ne katkın oldu, liderlik ne haddine” diyerek, bilinen tavrıyla Ustura’ya  yanaştı yan.
   Ali müdahale etmedi.
   Atik, orada olmasına rağmen tarafının yanında değildi.
   Halbuki; onun yandaşının yanında olmasında sürati takip edilemezdi.
   Bu tutukluk nedendi? Kadim tarafı takıma  tutkunluğu mu ağır basmıştı? Yoksa ağır kalması cereyan etmekte olan alışılmadık durumdan mıydı?
   Ustura; Yengeç’in hamlesine kızgın bir şekilde “Şimdi de tetikçi meydana çıktı, aykırı düşünenler tehditle  baskılanıyor,” diyerek dişlerini ve yumruklarını sıktı.
   Kavgadan kaçacak değildi.
   Tüm takım gibi, şimdiye değin kavga konusunda bilenmiş ve kaçmanın çözüm olmadığını, bilakis en alçakça tavır olduğunun ayırdına varmıştı, felaket en çok korkanlara gelirdi zira.Ne pahasına olursa olsun o da  artık araziyi oynamayacaktı..
   Kavga kaçınılmaz ise de, yine de oturmayan bir şey vardı, hasımlar hamle yapmakta çekingen davranıyorlardı.
   Tabiatıyla bu bir ilkti, birbirlerine yumruk sallayacaklarını hiç düşünmemişlerdi, belleklerinde böyle bir komut yer almamıştı. Takım hep birbirlerine arka olmak uğruna başkalarıyla dövüşmüş dayakta yeseler hiç uğraştan kaçmamıştı.
   Aralarında demirliğinin otluk alanlarında güreş tutarken bazen aşırıya kaçarak birbirlerine zarar verdikleri olmuşsa da, bu yıkılmama inadından doğan, can yakma iradesine sahip olmayan ters hareketler yüzünden olurdu. Bu dalaşmalarda ustalaşmanın sağlam durmanın bir nevi provasıydı.
   Atik ağırda kalmış olsa artık araya girmişti, sırtı Yengeç’e yüzü Ustura’ya dönüktü, şimdi haneleri gibi bitişiklerdi, göz göze geldiler, bakışları “Hırsını içine göm diyordu”, fısıldayarak Ustura’ya “Artık yeter, bir daha bizim avluya adımını atma, ”dedi.
   Fiko; gür bir sesle araya girdi ve takım üzerine çöreklenen hipnoz bir anda dağıldı.
   “Ne oluyor bize?”
   “Biz ant vermiş  arkadaşlarız.Bu ant sanki kalubeladan bu yana böyle, bilen için kardeşlikten ötedir, takım ruhu nerede?”  dedi.
   Yüksek sesle yemini seslendirmeye başladı.
   “Artık biz varız, her zaman her yerde ve her şart altında, sadece birbirimizin tarafını tutacağız, gök delinse, yer yarılsa da bu böyle olacak, asla birbirimizin tarafını terk etmeyeceğiz.
   Bu yeminimiz olsun, kahpelik yapan yeminden dönen alçak olsun ve adı sonsuza kadar bir daha  anılmasın.”
   Diğerleri yeminin tekrarına katıldı.
   Ustura, hariç hırstan titremesini gizleyerek, yenilgiyi zafere dönüştürmeye ve bir pay almaya karar verdi.
   “Fiko haklı” dedi, “düşüncesiz davrandım, benimde oyumda Ali’ye, onda liderlik vasfı hepimizden fazla.”
   Bunalım oylamaya dahi  gerek görülmeden atlatılmıştı.
   Şimdilik.
   Ustura,  bunu hiç unutmayacaktı.
   Ali’de unutmayacaktı.
   Lakin o  İngiliz’in çıkışını.Ona geçmişte haksızlık yapmıştı, ona hiç uymayan bir lakap üzerine sıvanmıştı, onun eseriydi.Oysa İngiliz’in fazlasıyla adı vardı.
   Lakaba ne gerekti?
   Yıllar öncesiydi, anneleri bahçede erik ağacının altında oturmuş sohbet ediyorlardı, o da İngiliz’le birlikte kale yapıyordu, toz toprak içinde, arada çaktırmadan toprak yiyorlardı saksıdan, toprak kırmızı,
   O ara İngiliz’in dayısının kızı geldi.
   Şu şuh ve cilveli olanı, Bahar Abla işte o.
   Ali’nin bebekliği de şirindi, onun yanağından bir makas alıp “Fıstık”  diyerek sevmeye başladı. Bu esnada Selim Olgun’a baktı, O, alakasızlıktan kıskanıp somurtmuş, tombul yanaklarını sarkıtmıştı, ne de olsa gelen kendilerinin klanından, dördüncü dereceden kan hısımıydı.
   Selim Olgun’un memnuniyetsizliğini gören Bahar Abla da “Ay küçük sevgilim beni kıskanmış, seni gidi İngiliz,” diyerek onun tozlu yanağına kocaman öpücük kondurup, yanakta rujdan kırmızı bir dudak bırakıp geldiği gibi, tatlı bir bahar esintisi olup gitmişti.
   Ali; o tarihten sonra “İngiliz”i lakabı olarak yaymıştı.
   İlk başlarda Selim Olgun kızardı.“İngiliz” dendiğinde “Hayır ben Türküm” diye diretirdi.
   Tahrik ederdi takımdakileri bu direnişi, daha gür, daha birlik  ve tempolu çıkardı sesleri arkadaşlarının “İngiliz, İngiliz...”
   Bir süre sonra kanıksandı.
   Herkes,  hatta İngiliz’in iki ablası, abisi, babası dahi, ona “İngiliz” der olmuştu.
   Bir tek annesi hiç “İngiliz” demedi,  bazen “Olgun”, bazı “Selim”, bazen de “Umut, Umudum”.
   Bir de Yaren, O hep sadece  “Selim” dedi...
   “Aşkım”, “Sevgilim” “Koca Bebeğim”,diyorsa eğer, o başka,  ileriki zaman...
   Son olarak diğeri, İngiliz’in “Işıltılı kız” dediği, O da sadece “Olgun” demişti.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #19 : Eylül 02, 2009, 10:52:22 ÖÖ »

MALİYE



   Kalkışma sonrasının bir maliyesi olmalıydı.Başardıklarında ekonomiyi düzeltecek kaynağı bulmuşlardı.
   Sarı keşfetmişti: “Yatır”, dedi.
   “Kıra” diye yatırın olduğu yere giderlerdi.Çocuklar ağaççileği, böğürtlen, eşek turpu toplayıp, çekirgeleri kovalarken, anneler de ısırgan, hindiba ve kömeç ararlardı.
   Bu ağaçlık alanda, bir dede mezarı vardı.
   Adı “Çilli Dede.”
   Mozolesi büyük adam mezarı boyutlarında, yer yer aşınmış  koca bir kaya idi. Sudan çıkarılmış bir mercan kayasını andırırdı, balık yuvalı oyuklu, oyuk ve kovuklarında, önceki günden kalma mum leşleri olurdu.
   Yenilenirdi...
   Gölgesini veren sakız ağacına çaputlar bezler bağlanırdı.
   Dilek ağacıymış.
   Çilli Dede’nin marifeti çocuğu olmayanlara çocuk vermekmiş, dilek kapısı açıkken edilmeliymiş bebek duası da, bu yüzden bir kere gelmekle olmazmış. Bu bilgiyi veren  ora temizliğini yapan okunmuş mum, kibrit ve çaput satan, def ve zil kiraya veren  ailenin  çopur yüzlü, pörtlek gözlü, bodur, göbekli, elleri belinde, bir ayağı çukurda gibi sallapati yürüyen, hacıyatmaz timsali, dişsiz ağızlı acuze karısı idi.
   Orada yatan mübarek zat, yaşından dolayı yorulur genelde istirahatta olurmuş, göz ve gönül kapısını dileklere kapatır şekerleme yaparmış ağacın gölgesi altında, hani işte bu yüzden “Mezar” değil  “Yatır” denirmiş mekana, yatmasından dolayı.
   Birde bu halde  tam mezar sayılamayacağından ürkmezdiniz de.
   Bu ihtiyar göz ve gönül kapısı açık mesaisinde de çok kocadığından gözü görmez, kulağı ağır işitirmiş, gelen başları örtük kalabalık içerisindeki bebek dileyeni karıştırırmış da.
   Dedeye de kusur yüklememek gerekirdi.Bu başları örtülü kadın kalabalığın görüntüsü aynileşirdi, birbirlerinden ayırmak için  genci uzunu, tombul olanı,  tıknazı yada kırmızı yanaklı tazesi diye tarif etmek gerekirdi.
   Gönül kapısı açıkken dahi, gözleri iyi seçemediğinden birden fazlasına hediye bebek verirmiş,  bu da karışıklığa sebep olurmuş. Bazen gelin ve kaynanaların aynı zaman da bebeleri olur, kırklarının karıştığı olurmuş,  amca ile yeğenin,
   Yine de vazgeçmek olmazmış, ısrar etmek  birçok mum dikmek gerekmiş hatta bir gelişte on on beş mum, mümkünse her bir ayrı kibrit kutusunda olma çöpten yakılmalıymış, her şeyin bir usul adabı varmış, bir tane mum asgarisi imiş yoksa üst sınır yokmuş.
   Fiyatı en hızlı artan mal ne diye sorarsanız?
   Bu  mumdur, aynı zamanda kibrit, ekmek yerinde sayarken bunlara olağanüstü zam gelirdi.
   İtiraz edenlere kocakarı hammaddesi yani kav ve parafin dışardanmış, ithal, dolara bağlı falan.
   Memleket ormanlarının işletmesi de  amerikanların  imtiyazında olduğu içinde, çöpte çok pahalanıyormuş, mumun ipinin, kibrit kutusunun kağıdının maliyetine hiç girmeyelim öyleyse.
   Başları örtülü kadınlar olabildiğince çok mum diker, çaputları bağlar, ondan sonra da “al sana göbek, ver bana bir bebek” tekerlemesini söyleyerek, def ve zil ile kocakarının kocasının dudaklarının mırıltısı eşliğinde dedenin mezarının çevresinde dönerek garip bir gösteri yaparlardı.
   Bu böylece bitmezdi.
   Dilek tuttuğunda haşırlı anne babalar kucaklarında bebekle gelir, bebeğin sağlıklı büyümesi içinde  kocakarıya şeker, yağ kabilinde erzak getirirlerdi.
   Yatırdaki dedenin isteğiymiş bu.
 
   Takıma enteresan gelmişti olmakta olanlar.
   Numan dedenin öğretisi böyle değildi zira.
   Çünkü, ölülerin amel defteri kapanırdı, ne kendilerine, ne de başkalarına faydaları olmazdı.
   Zararları da.
   İki ayaklı yaşayan fesatlardan asıl korkmak gerekirdi.
   Şeytan onları baştan çıkarırmış ahdi varmış.
   Tanrı “Ademi yaratacağım, O’na secde edin” dediğinde, melekler “yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek bir halife mi yaratacaksın?”, diye sorup asi geldiklerinde.
   Tanrı “şüphesiz size bildikleriniz öğreten benim, bilmediklerinizi de bilirim” demiş, bir tek, bir melek çeşidi olan Şeytan isyanında diretmiş.
   Şeytan; ateşten yaratıldığından bahisle, topraktan yaratılan Adem’e secde etmeyi ret etmiş.
   İşte asi geldiğinde helak edilecekken, Tanrı’ya “Ben sana gerçekten inananları değil, alçak olanları ancak yoldan çıkarırım” dediğinde, kıyamet gününe kadar mehil almış ve görevini yürütmekte imiş.
   Numan Dede; “Ne dilerseniz, Allah’tan dileyin, O her yerdedir, şah damarınızdan yakındır size, aracıya, vekile, hocaya, ruhbana,  gerek yok”, demişti.
   “O sizi görür, duyar, ruh gömleğinize yazıcıları, Münker ve Nekir’i yerleştirmiştir, biri sağda, diğeri solda, hiç kimse işlediğiniz günahı görmese de aldanmayın, O görür bu yüzden çekinin” diye tembihlemişti.
   Şimdi!
   Yatırda ne oluyordu?
   Mezardan, türbeden ne umuyorlardı?
   Bu bir din bezirganlığı idi, yatıra kapılananların geçimiydi,  soluğu, kanı, iliği, kemiği bile kalmamış, dişi hariç dişler dayanır, oda yatırılmadan  sahibinin ağzında kalmışsa, o başka işte  dişten alınan DNA örneği ile babalığın tespiti ancak yapılabilirdi.
   Diş bebek verebilir miydi?
   Sorarım.
   Biz takım olarak yatırda gerçekleşen bu komedi oyununu,  gülünç manzarayı seyrederdik, örtülü başların işkence direğinin çevresinde dönen yerliler gibi yatırın çevresinde döndüklerini seyrederken, onlar da garip sesler çıkarırlardı, tamtam korosu da al sana göbek ver bana bebekti.
   Haydar; ağaca çaput bağlamanın,  boş bir inanç olmadığını, kökeninin Orta Asya’ya uzandığını, İslamiyet öncesi dinimiz Şamanizm’in bir kültü olduğunu söylerdi.
   Eski Türkler de Huş ağacı kutsal bilinir, çaput bağlanıp niyazda bulunulurmuş  gök tanrıdan.
   Sarı’nın alternatif yatır önerisi vardı.
   “Bu yolla parayı balya ile kaldıracağız”, demişti.
   Şöyleydi: yatırının güney doğu tarafına, bu nokta kıbleye daha yakındı, çevresi briket üzeri karodan sathı düz bir mezar yapacaktık, mübarek zatın yeni mekanına taşındığını ilan edecektik,  çünkü eski yer viraneydi, dökülmekteydi, bu apaçık görülmekteydi, tabela asacaktık taşındık yeni yerimizde hizmetinizdeyiz,  bebek özleminizi en iyi biz anlarız, bebek dilekleriniz itinayla yerine ulaştırılır, garantili kız erkek cinsiyeti belirlenir, en iyi akustik bizde, def ve zil iade etmek şartıyla kullanımı bedava, mum ve kibrit fiyatlarında damping, en dikkat çekici alalı şatafatlı simli çaputlar da bizde diyecektik ağaçlara ok işaretleri ile yolu gösterecektik, kapıya da mihmandar yerleştirecektik, bakla falına bakan çingene kadınlar gibi ağzı iyi laf yapan, yatırın tarihsel geçmişini iyi üfüren,
   Sarı; “Maksat ayakları alışsın” demişti.
   Akabinde zam yapacaktık tabi.
   Doların yükselişi karşısında ne kadar direnebilirdik ki, eski yatırcıların yapacağı sadece şu olacaktı; öz yatırın kendilerinki olduğunu iddia edeceklerdi, fiyat kıracaklardı rekabet için ama müşteri konforu seçecekti.
   Yani hakiki yatırımızı.
   Köşeyi dönmeyi sözde bir müddet ileriye erteledik.
   Sarı; kocakarının pörtlek olmayan sağlam gözünün toprağa baktığını görmüştü.
   Bir ayağı  çukurdaydı, ölümü yakındı, öldüğünde kocakarıyı gömecektik, yatırın dedesinin emekli olup gaibe gittiğini, kocakarıya el verdiğini yayacaktık.
   Bebek işlerinden  avratlar daha iyi anlardı, doğuranlar hep kadındı, doğurtanlarda.
   Erkek ebe gören var mıydı ki, ertelemiş zamanın pususuna yatmıştık.
   Bu aslında gözüken bahanemizdi.
   Gerçekte kocakarının yüzündeki hüznü görmüş ve ekmek kapısını ondan almayı yedirememiştik kendimize. 
   Yatırda şehrin suyunu sağlayan çakma kuyuları ve pompa istasyonu vardı.
   Biz orada olan büyük su boruları  içerisinde saklambaç oynarken, bu boruların ne işe yaradığını merak ettiğimizden bekçiden öğrenmiştik.
   Borular döşenerek şehre su veriliyormuş.
   Güneşsiz’i nasıl kalkındıracağız ?
   Halkımıza ekmeği, imkan olursa daha fazlasını adil paylaştıracaktık, baldan ırmakları vaat etmiyorduk, olduğunda doğal olarak paylaşacaktık, lakin gerçekçi olmak gerekiyordu, herkese adil de olsa eşit ekmek, eşit iş nasıl sağlayacaktık.
   Güneşsiz’in gözü kara çocuklarından hammaddesi ve başka ihraç maddesi yoktu ki,
   Sarı “Su satacağız”,dedi .
   Suyun başını, pompanın vanasını tutmaları yeterli olacaktı, pazarlama için iki yöntemi vardı, ikisini de at başı uygulayacaktık.
   Birincisinde suyun şifa veren abıhayat suyu olduğunu iddia edecektik.
   Efsaneye göre İskenderi Zülkarneyn, Hızır ve İlyas karanlıklar ülkesinde abıhayat suyunu aramaya çıkmışlar, İskender kaybolmuş Hızır ve İlyas ise hayat suyunu bulup içmişler, inanışa göre bu nedenle ölümsüzlerdir ve yılda bir kez buluşurlar, Hıdrellez (Hızır-İlyas) o gündür.
   İkincisinde suyu şişeleyip “Çilli Dede Yatır Suyu” patentiyle zemzem suyunun bir alt kalitesi olduğu iddiasıyla, bu suyun sertliğinin daha hafif ve içiminin daha kolay olduğunu ifade ederek satacaktık.
   Yatırın gözenekli delik deşik taşının da, ikinci sınıf Hacer-i Esved taşı olduğunu, gökten kopup geldiği söylentisini yayacaktık.    Böylece bir şehir efsanesi yaratacaktık.
   Suyun şehir şebeke suyu olduğunu, taşın gökten düşmediği gerçeğini eşrafta çok sayıda bilen olacaktı.
   İnsan oğlunun kolektif hafızasına olan güvenimiz tamdı, çabuk unutur ve kolay kanardı doğmalara, pek az bir zaman sonra bizim şarlatan olduğumuza, suyun aziz, taşın mübarek olmadığına en kutsalını tanık gösterip bağıra çağıra muhalefet yaparak yemin edenlerde, inanıp dışarıdan gelenler kervanına dahil olarak sudan kana kana içecek, taşa yüz sürenler kuyruğuna katılacaklardı.
   Doğruların ardında durmak güç isterdi.Doğrular değişmezse de, bakış açıları değiştirilebilirdi.
   Turizmi patlatacak, bu sayede bacasız sanayi sahibi olacaktık.

   Burada duralım, boş inançlara inanmayan ve bunlarla mücadele edecek takımın ekonomik kaygılarla halkın saf duygularıyla oynaması hurafeleri körüklemesi bir çelişki olarak eleştirilebilir.
   Öyle değildir aslında.
   Hazırlık döneminden sonra aksiyon safhasında ekonomik kalkınma ile birlikte hızlı bir şekilde yapacağımız aydınlanma ve kültür devrimi ile boş inançları atacaktık, bu mitin sadece dışardan gelenlerin beyninde kalmasına çaba gösterecektik, her şeye rağmen yarattığımız efsaneye inanacak içimizde bir topluluk olacaktı, yaşlı eski nesil, bizim oluşumuna çanak tuttuğumuz düşünceleri kemikleşmiş sabit fikirli, onları rejim düşmanı görüp  tasfiye etmeyecektik, ne de olsa azmettirenleri bizlerdik, zamana bırakacaktık, Kutsal Kitabın hakkın batılı yeneceği vaadine inanıyor ve Darwin’in  tabii selection ilkesine yani doğal ayıklamanın gerçekleşeceğine güveniyorduk,  bu kesim ölecekti nasılsa  nesil yenilenecekti.
   Dışarıya bidon bidonda su satmakta cabası, hamamda iş yapardı kazan, tas hesabı satardık bu kez suyu.
   Sarı’ya göre bu aşamada sıvının karası olsa daha iyiymiş, ancak ilerde suyunda kıymete bineceğini ifade etti, insan oğlu su uğrunda da savaşacaktı, petrol olmazsa çok çok arabaya binmezdiniz, mum ışığında oturabilirdiniz, susuz  yaşanamazdı, hem kara sıvıya alternatif yedek enerjiler olabilirdi, güneş ışığı, rüzgar, nükleer enerji gibi, suyun yedeği şalgam olamazdı daha fazla susatırdı, su nerde varsa hayat orada başlamıştı, medeniyette mesela kadim ve kalıcı uygarlıkların  Sümer,  Mısır,  Hint  gibi, hep su kenarlarında hayat bulmuştu.
   Sarı suyun tedricen azalacağını, Seyhan kıyısında birkaç farklı zamanda oturduğunda kavramış, çünkü suyun debisi gittikçe düşerken, ihtiyacın nüfusa paralel artığını görmüş, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya gelişleri de oradaki kuraklıktan kaynaklanmıştı, bu kavimler göçünün dünya tarihini şekillendirdiğini söyledi, ilerde haklı çıkacaktı.Özellikle Ortadoğu’da petrol bir yana su savaşlarına gebe idi. 
   Kalkışmanın başarılması ve pompanın zaptı içinde  para gerekiyordu, planın yürürlüğü için bol miktarda uçan balon almaları gerekiyordu, bu da parayla olurdu.
   Takım tam takırdı.
   Para meselesi her zaman olduğu gibi iç karartıcıydı.
   Ali; İngiliz’e baktı, paraya çevrilecek tek malzeme onda vardı, sayısız, her birinin bisikleti vardı ama satamazlardı, kalkışma başarısız olursa kaçmak için bisikletlere muhtaçtılar, Güneşsizin dolambaçlı küçük caddelerinde bisikletler araba ile takip edilemezdi.
   Kör değillerdi ya bu işte başarısız olma olasılığı da vardı, gerçi bu ihtimal zayıftı.

   İngiliz bir süre düşündü, hiç önem vermemesine rağmen sahip olduğu  o en geniş hayvanlar serisi albümündeki kartların bir tekine dahi Ali gibi kıyıp düşlediği Leyla’ya vermemişti, kaldı ki kitaplarını  feda etmek.
   Mülkiyet duygusu gelişkindi, bu yüzden her şeyin daha fazlasını düşler, ister ve sahip olurdu, bu nedenle en fazla bilye, futbolcu kartı, fırıldak, pul ve  en fazla çizgi roman ondaydı.
   Geçmişte daha çoğuna sahip olmak uğruna, sabırsız, basit hırsızlığa bile kalkıştığı çizgi romanlarını vererek, kalkışmaya maddi kaynak sağlayacaktı, mürekkep kokusunu duyduğunda, şu tükürük bezini şalgam tadında, Adana kebabı tadında  salgılatan kitaplarını.
   O daha okumayı öğrenmeden evvel, çizgi romanlara vurulmuştu.
   Annesine kitaplardaki kahramanların serüvenlerini resimlere bakarak anlatırdı, annesi de balon içindeki sözleri ona okurdu, İngiliz’in resme bakıp anlattığı hikaye ile annesinin okuduğu, pek az kere ayrı düşerdi.
   İngiliz hiç ders kitabı arasında, ders çalışıyormuş havası vererek, çizgi roman okumadı, annesi, öğretmenine sormuştu, “Hoca hanım Olgun çizgi roman düşkünüdür, eyer derslerinde sakıncası olacaksa izin vermeyeyim”, Aysel Hoca “olur mu aman okusun hayal gücünü geliştirir” demiş önünü açmıştı.
   Annesinin verdiği 50 kuruşla, ancak  beş tanesini alabilirdi, oda cilt değil tek, bir gömlek büyük abilerin peşine takılır, kitapların satıldığı Kaymaklı İlköğretim okulunun bitişiğindeki yere, adı “Binbir Çeşit” olan dükkana giderdi.
   Dükkanın en geniş  bölümünü çizgi romanlar işgal ederdi, düzgün raflarda  istifli, kitapların mürekkep kokusuna ilk gittiğinde vurulmuştu.
   Kitap düşkünü olmuştu, bir türlü parasının yettiği alacağı beş kitabı seçemezdi, hepsini kucaklamak koklamak ve beraberinde götürmek isterdi, hep daha fazlasında gözü kalırdı, bir daha ki seferi beklemeye katlanamazdı.
   Tekrar bir daha ne zaman annesi İngiliz’e 50 kuruş verirdi ki, kim bilir?.
   O da her seferinde seçtiği tek beş kitabı ve 50 kuruşu eline, araklayacağı üç kitabı pantolonun içine, bel lastiğinin yardımıyla sıkıştırır, fanilası ile üstünü kapatır, kasaya yaklaşırken, heyecanından nefes alamaz, karnını içine çeker, yine de küçücük cüssesinin önünde oluşan kabartıya engel olamazdı.
   Cemil abi;, dükkanın sahibinin oğluydu, her defasında “kitaplık faresi, küçük hırsız”, der kulağını tutar ama çekmez, karnından kitapları alır, bir yana koyar, seçili beş kitabı sayar iade eder ve 50 kuruşu alırdı.
   Bu sahne ne çok tekrarlanmıştı.
   Bir kez başarmıştı.
   Onda da Cemil abisi usanç duymuştu sanırım, hırsız mal sahibini bastırmıştı, görmezden  gelmişti.
   İngiliz’deki dünyanın tüm çizgi roman kitaplarına sahip olma tutkusu, Onda tanıdıktı, bu tutkudan Onda da vardı, Ona da içerinin kitap bölümünün mürekkep kokusu, aynı müthiş yemek tadını verir, O da tükürük bezini salgılatmaktan kendini alıkoyamazdı, satılan her kitabı tek tek itinayla sayması onlardaki aynı kokuyu duyumsama hissiydi, giden kitaplara  üzülür, son bir kez koklar okşardı, neyse ki babası  daha çoğunu toplu alımlarla getirirdi.
   Bu da Cemil’in tesellisiydi.
   O gün kitap aşırma tılsımını yitirdi İngiliz’de, kleptomanisini yendi, aşırdığı üç kitap elini yaktı, tutamadı, gözünü yaktı, bakamadı, bir dahaki  ilk gidişte, girişte arama olmazdı, aldıklarını usulca bıraktı,  sonra aynı kitapları seçti, parasını ödedi ama adı Cemil abisi gözünde küçük hırsız kaldı.
   Hırsızlık böyledir.
   Bin kez pişmanlığınıza, kahrolmanıza, telafi etmenize, cezasına yasa önünde katlanmanıza, bedel ödemenize rağmen affa da uğrasa, adli sicilinizden sildirseniz de  GBT’nizde  çıkardı.
   Bazı beraat de etseniz dahi hırsızlık isnadının lekesi çıkmazdı.
   Oysa; Faruk Erem hocanın dediği gibi,  bu ülkede suç işlememek elinizde ise de, sanık olmamak elinizde değildi.
   Hırsız damgası dövme gibi derinizi yüzseniz, elbise değiştirseniz de üzerinizde yapışıp kalırdı.
   Ölseniz ruh gibi çıkmaz, huy gibi kalırdı.
   Geri de hırsızdı diye namınız devam ederdi.
   Terekenizde çıkardı.
   Borca batık olsa varisleriniz mirası ret etse de, unvan  olarak hırsızın oğlu olarak alt soya tevarüs ederdi.
   Bu sorun haksızlık etmeyelim, daha ziyade küçük ve orta ölçekli hırsızlar için böyleydi.
   “Hırsızın oğlu hırsız, hakimin oğlu hakim olur” diye bir özdeyiş vardı.
   Raj Kapoor’un başrol oynadığı, şarkısı meşhur “Avare” filminde , bu sıralamanın doğru olmadığına atıfta bulunulmuştu.
   Hırsızın oğlundan hakim, hakimin oğlundan hırsız olabileceği pekala öngörülmüştü.
   İnanmayın.
   Bu film görsel bir uyduruydu.
   Kanmamak lazım.
   Tersini de yazabilirdi senarist.
   Zaten “Avare” filmi de, gerçek olmayıp Hint efsanelerinden birisiydi,  Kali yada Şiva efsaneleri gibi.
   Nitekim; kötü şöhretin bu tarz intikali küçük ve orta ölçekli hırsızlar için böyleydi.
   Yoksa büyük hırsızlarda bambaşka şekilde gerçekleşirdi, mirasçılar tereke mallarını kemirirken, rahmetle anarlardı, çevre “İyi adamdı, tam bir beyefendi”, derdi.
   Bu halde dere boyunun en yüksek otu gibi, olunacaksa büyük hırsız olunmalıydı imkan dahilinde.

   İngiliz; yetenek ve  isabetli atıcılık isteyen taşla oynanan kazanana, kaybedenin her defasında kitap vermesi şeklindeki oynanan, bir nevi ilkel kumar çeşidi olan oyunda ustalaştı. Bir yığın kitap sahibi oldu, o artık bir koleksiyoncu idi.Namı yürüdü, diğer semtlere kitap erbabı kumarbazlarla boy ölçüşmeye giderdi yanında Yengeç ve Atik.Ustalığı ile çizgi romanları üterdi, Atik’e  emanet ederdi, bazen kaybedenler hazımsızlık gösterir kitaplarla öylece çekip gitmelerine izin vermezdi, zorla el koymak isterlerdi, mahsusuna değil gerçeğine oynadıklarından, oyun bozanlık yapmaları hoş olmazdı. Bu düpedüz kancıklıktı, kaybedenin tahammülü olmalı, semtine gelen kitap kumarbazının dokunulmazlığı garanti etmeliydi.
   Ancak herkesten bu olgunluk beklenemezdi, çürükler de çıkabilirdi ve herkes kendi çöplüğünde öterdi.
   Bazen bir şekilde yolları kesilirdi kaybeden ve avenesi tarafından, ütüp ütüp de gitmek olmazsa da, kitapları bırakıp gitmek de yakışık almazdı,  ablukacılar, “Kitapları bırakın çekin gidin” derlerdi.
   İşte bu durumlarda, Atik kucağında taşıdığı tenekeden bisküvi kutusunun içindeki kitap yığınını göğsüne bastırır kafasını koçbaşı gibi öne çıkarır önündeki çemberi dağıtıp uçar gider, kitapları kurtarırdı.
   İngiliz ve Yengeç de yanında dövüşür yolu açardı, sağ salim ve ganimetleriyle döndüklerinde keyiflenirlerdi, demirliğin bir köşesinde oturur ayaklarını uzatır, hasılat içerisinde okumamış oldukları sayıları okurlardı, bu her şeye değerdi.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #20 : Eylül 02, 2009, 15:23:01 ÖS »

   İngiliz, annesi dışında kimseyle paylaşmayacağı, miras olarak dahi geride kimseye bırakmayacağı, Hanlar Firavunlar gibi  beraber gömülmek isteyeceği servetini: kitaplarını satacaktı.

   Cemil Abinin yüzü aydınlandı İngiliz’i görünce, yanındakileri umursamaz.
   “Bak hele!”, dedi memnun bir şekilde.
   “Bizim kitap faresi gelmiş, neredesin kaç zamandır?”, diye sordu.
   Gözlerini takımın beraberindeki kitap dolu koli yığınına dikti, “Serveti çoğaltmışsınız hayrola?”, diye meraklı gözlerle yeniden sordu.
   İngiliz “Kitap Faresi” deyimindeki anlamı sezdi, baktı diğerleri oralı değil, bu sözün anlamı Cemil abisi ile arasındaydı, kulağını tutup gerçekten çekmeyen abisine, “Hırsızlığımı hoş gördükten sonra bir daha çalmadım.” diyemedi.
   Diyemezdi, bir kez daha yapmıştı.
   Annesi  hikayeler anlatırdı, o daha beşik çocuğu iken, masalları anlatılı anlatıla ezberlemişti: Küçük Aslancık, Hello Mello ve Tokmak’ın  serüvenleri, Kara Balık gibi...
   Hani küçük kara balık dünyayı keşfetmek için çağlayandan atlamıştı, ırmağı aşmış denize varmıştı, bu arada iribaşları, kertenkeleyi, kurbağaları, yengeci, diğer balıkları, ceylanı tanımıştı.
   Kaşıkçıkuşuna yakalanmış, kertenkelenin verdiği bıçakla kesesini kesip özgür olmuştu bir süre, sonra karabatağa  yakalanmıştı ve midesini deşmişti, karabatak ölmüştü.
   Devamı çok açık değildi.
   Sanırım bu öyküyü anlatan nine balık uykuya daldığından devamını anlatmamıştı, o yüzden annesi de bilmiyordu devamını ve ne olduğunu.
   Muhtemelen kara balık havasız kalıp ölmüştü.
   İngiliz, Kaymaklı sonrası Uygulama İlkokulu’nda kayıt sırasında müdürün odasında onu görmüştü.
   Gerçi artık beyazdı.
   Karabatağın midesinden de kurtulmuştu demek, artık o kadar kahramanlıktan sonra, kara balığın akbalık olması normaldi, özgürlük güneş, deniz yaramıştı.
   Akbalık oval bir cam fanus içerisinde yaşıyordu, fakat tutsaktı.İçinden “bizim balık karabatağın midesinden kurtulmuş, denizleri aşmış, Seyhan nehrinin sulama kanalına kadar gelmişti.    “Helal olsun! O dünyayı dolaşmaya azmetmiş özgür bir gezgindi.”
   Kayıt parası konuşuluyordu bu esnada, okulun boya badana işleri, kırtasiye, tebeşir gibi giderleri vardı.
   Müdür annesinin çantasında olan miktarla kıyaslandığında komik bir rakam telaffuz etmişti.
   Aslında biçilen rollerine uygun öngörülen sınıfları dolduruyorlar diye üstte, bu çocukların velilerine para yardımı yapmaları gerekirdi.
   Annesine kaş göz etti, küçük balığa baksın diye tutsak ise de yaşıyordu.
   Bu halde her zaman bir umut vardı.
   Bir türlü göz göze gelemedi.
   Anne yıkıktı, dördüncü kez tekrarlanıyordu bu kayıt seremonisi, çocuğunu yine çaresiz istemediği diğer çocuklarını gönderdiği, okula mecburiyetten kaydediyordu, bir başka imkanı olmayacaktı Selim Olgun sondu.
   Bu yüzden İngiliz’in göz kaş işaretini görmedi, görse mutlak anlardı.
   Onlar gözleri ile konuşabilirlerdi.
   Annesini çekiştirdi.
   O sürekli yün yüzlü koltuğa bakıyordu anlamsız gözlerle...
   Anlaşılmıştı.
   Akbalık, bu aşamada sadece kendisinin meselesiydi. Annesinin öykü anlatacağı artık kimsesi kalmamıştı.Hem o üzülmemiş olurdu küçük balığın esirliğine, “Başardıktan sonra söylerim, bu sayede başaramazsam başarısızlığıma da üzülmez”, dedi içinden.
   Okulun açıldığı ilk gün sıraya girmeyerek andımız okunurken müdürün odasına daldı, kapıyı kapatmadan cam kavanozu kucakladığı gibi koştu, su sağa sola yalpaladı, siyah önlüğü ıslandı, seviyesi azaldı, o ara öğrenciler sınıflara dağılmaya başladı.
   İngiliz akıntının tersine yüzmeye çalışan bir balık gibi zorlandı, bin bir emekle bahçede idi.
   Bir el kulağını tuttu.
   Bu el hademe Murtaza’nındı, “Nereye böyle kucağındaki ile küçük hırsız?”, dedi.
   Kulak çekenin acı verebileceğini  fark etti, Cemil abisini sevgiyle andı, kulağı feci kırmızı idi.
   O suç üstü yakalanmanın yüzü ve kulağı daha fazla kızartacağını sanıyordu.
   İmdadına ona yol açan Atik yetişti, Müdür de onları görüp çocuk kalabalığını araladı, köpek balığı gibi suları yararcasına, o istikamete avına yöneldi.
   İngiliz kavanozu Atik’in kucağına aktardı, “Koş kanala at!” dedi.
   Atik yükü aldı, savuştu.
   Müdür sulama kanalının kıyısında yanına varabildiğinde ter içinde, kavanoz çoktan suya batmıştı.
   Ak Balık  özgürdü ve artık iki küçük çocuk mahpustu.
   Okul İdaresine anneler beraber geldi, yüzlerinde hayrola ve endişe, Müdür kendince izah etti odasına girip kavanoz ve balığı hırsızlayıp kanala atmışlardı.Devlet malını çalmışlar, hem de ziyan etmişlerdi, bir de  balığa yazık olmuş,  balık sadece şehir şebeke suyunda yaşarmış, kanalın suyunda ölürmüş...
   İdareden çıkarken, annesi İngiliz’e “Neden?” diye baktı.
   O gururlu bir şekilde “bizim kara balık vardı ya” gözlerini büyüttü büyük sözlerine hazırlık “nine balığın ne olduğunu anlatmadığı, sen de merak ediyorsundur, meğerse bizim kanala kadar gelmiş, düşünsene anne karabatağın midesinden kurtul sen, ta buraya kadar gel, sonra şişko müdüre yakalan ve kavanoza hapsedil, ben onu kurtardım. Atik de yardım etti, artık hür ve yeni maceralara doğru yüzüyor, sen de mutlu oldun mu?” diye sordu.
   Annesi anladı, sevgiyle baktı, küçük balığın kanalın suyunda yaşayamayıp öleceğini saklayacaktı sır...
   Tülay Teyze “Atilla ne yaptınız oğlum?”, dedi şaşkın.
   O da “Murtaza İngiliz’i kulağından yakalamıştı, ben diğerlerinden önce yanına vardım, hademeye girişecektim, İngiliz kucağındakini verdi, ıslak ve camdan  bir şey, kanala at dedi”, “Ben de attım”
   Anladığı kadarını anlatmıştı.
   Çocuklara yasa ilişmedi.
   O yaştakilerin cezai ehliyetleri olmazdı.
   Hem esasen esarete başkaldıranlar, hiçbir yasayı çiğnemiş de sayılmazdı.
   Müdür de disiplin cezası vermedi.
   Bütçesi vardı kayıt paralarından, odasına büyük bir akvaryum aldı, içine onlarca çeşit küçük gökkuşağı renklerinde balığı  hapsetti, çocukların yaptığında isabet buldu, bu sayede seyrinde sıkıntısını aldığını iddia ettiği ve okulun demirbaş defterine kaydettiği, akvaryum sahibi oldu.

   Cemil abinin sorularına İngiliz cevap veremedi, içi eziliyordu,  kitaplarını koynuna sığdırıp kaçıp gidebilmeyi isterdi, varsın Güneşsiz’i kendi fedakarlığı kurtarmasındı.
   Sarı; araya girdi.
   Takım sözleşmişti, pazarlığı o yapacaktı, çünkü o hesaptan kitaptan anlardı, hesap neyse de, doğrusu bu kitaplardan ancak İngiliz anlardı, bir de Cemil  Abi.
   Sarı “Yaklaşık üç bin kitap var, belki daha üzeri, tekte var en çoğu cilt, saydırma bize kabala kaç lira verirsin?”, diye sordu merakla bekledi.
   İngiliz dayanamayıp atıldı,
   “Tam olarak”, dedi kafasından kendine ait olan 2.747 adet ile diğer çocuklardan toparlanan 91 kitabı topladı.
   Ustura hiç vermemişti, halbuki biliyordu:onda da beş on vardı, “ 2.838 adet, 316 tek, gerisi cilt, artık yayınlanmayan üç takımda Tarkan serisi var, Teksas, Tommiks, Karaoğlan, Mister No ve Zagor’un  şimdiye kadar yayınlanmış tüm sayıları seri olarak var, hepsi mis gibi gıcır gıcır” kusmuştu içindekini,
   Sarı İngiliz’e baktı kaşlarını çattı, pazarlığın içine ediyordu ama kızamadı, İngiliz için kitaplarından ayrılmak en büyük zulümdü.Kafasını çevirip;
   “Uzatmayalım”, dedi, “kaç lira verirsin, meraklısı tam serilere veya eksik sayılara çok para verir, bazı sayıları sizin dükkanda da, eminim sende de, hatta memlekette yoktur, İngiliz’in koleksiyonu eşsizdir” dedi dediğinden gayet emin.
   Cemil Abi; 20 koliden ibaret ve çocukların  bisikletleriyle üç beş seferde taşınan kitap yığınına baktı, Küçük Fare bu zamana değin iyi iş çıkarmıştı..
   Sarı’ya bakmadan, onu takmıyordu çünkü, İngiliz’e döndü,
   “Olgun emin misin?” dedi sabırsız gözlerle.
   İngiliz; yutkundu, terliyor boğazı kurumuş konuşamıyordu, halen duymakta olduğu kitapların mürekkep kokusu boğazını ıslatmaya kafi gelmiyordu..
   İngiliz; “Eminim abi artık ne verirsen, bizim” onun duyamayacağı tonda “yani Güneşsiz’in” “paraya ihtiyacımız var”, dedi benim demesinden iyiydi, hiç bir şekilde kendi ihtiyacı için kitaplarını satmazdı.
   Cemil Abi “Bu kitaplar kabaca 5.000.Lira yapar.Biz toplu alım yaparız, ayrıntıya girmeyiz, bu kitaplar arasında çok nadide olanlar vardır inanırım”, dedi sonra ekledi “İhtiyacınız ne kadarsa bana söyleyin belki başka çare buluruz”
   Hesaplarına göre, 500 kadar balon alacaklardı, bunun için 75 lira yeterdi, biraz da bir süre için geçimlikleri, o da 50 şer liradan 600 liraydı, aslında 750 lira işlerini görürdü.
   Cemil Abi; sanki zihinlerini okumuştu.
   “Ben size 750 lira vereyim, borç olarak”, dedi, takımın orada Ustura hariç hazır on birine, bu kadar kefili olan alacak batmazdı.
   İngiliz;“O zaman bu kitaplar borcumuza karşılık emanet kalsın”,dedi içinden “çünkü borcu ödeyecek imkanları olmayabilirdi, çok paraydı.”
   Cemil abi “Kitaplar sizde kalsın, ben sizin sözünüze itibar ederim”, dedi aslında bu sözün tek muhatabı kitap faresi idi.
   “Hatta Olgun yaz tatilinde gelir burada çalışırsan, haftalığından yavaş yavaş keserim, bir kısmını da böyle ödersiniz”
   İngiliz düşündü başarırlarsa sorun yoktu, başaramama durumunda verilmek üzere kalkışma öncesi annesine bir mektup yazacak, neden bu şekilde bir işe girdiğini gerekçeleri ile anlatacak ondan af dileyecekti, vasiyetini bir büyüğü ablasına verecekti, O kız sır tutardı, gerekmedikçe ve anından önce mektubu annesine vermezdi, 750 Lira borcunu da yazardı, annesi mahcup etmez, zamanla öderdi,  biraz daha fazla dikiş dikerdi.
   “Anlaştık” dedi Cemil abisine sevinçle.
   Anlaşma doğrultusunda takım kitap kolilerini bisikletlerin selelerine yerleştirmeye koyuldu.

   Para bulunmuştu, sırada Aşağı Güneşsiz’in kuruluş beyannamesini hazırlama görevi vardı.
   Beyannameyi Takımın ideolog tarafı olan İngiliz, Fiko ve Ustura hazırlayacaktı, maliyeci Sarı’da ilgili olduğundan heyete dahildi, Ali de başkan olarak çalışmalara katılıp katkısını koyacaktı.
   Bu beşli başkanlık divanını temsil ediyordu, Ali’nin başkan yardımcıları İngiliz ve Ustura, Genel Sekreter Fiko ve saymanı Sarı’ydı
   Ustura’nın başkan yardımcılığı tartışmaya açık ise de,  “yiğidi öldür ama hakkını inkar etme” denirdi buna, zeka ve becerilerine güvenilebilirdi, hilebazlığı işe yarayabilirdi, ortak getto kültürümüzü almıştı, karizması vardı, başkan adaylığı sırasında öyle yada böyle ardına ciddi bir sayıyı almıştı, yöntemleri eleştirilse de, bu takdire şayandı.
   Kaldı ki oylama sonrası çalışmalara gerçek anlamda katılır olmuştu,  kaçağı oynamıyordu.
   Ustura’yı takım kazanmıştı..
   Oluşturulan taslak Başkanlık divanının önerisi olarak hep birlikte oluşturdukları merkez komiteye, takımın diğer efradının bilgisine sunulacak, üzerinde müzakere edilerek son şekil verilecek, uzlaşma sağlanamayan konular oylanacak ve ittifak değil kabul için salt çoğunluk oyu aranacaktı.
   İngiliz; o ara çalışmalara katılamadı ve beyannamenin oluşumu aksadı.
   Oysa, gelinen aşamada olduğu  ve ileride görüleceği gibi, en büyük katkıyı da yine O koyacaktı.



         -Bölüm Sonu-




Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #21 : Eylül 04, 2009, 14:15:25 ÖS »

   BÖLÜM İKİ;





KAYIPZADE ORTA OKULU VE SÜMER’LE ÖDEŞME
               





   Takım; o yıl Kayıpzade Orta Okulu’na başlamıştı, Cengiz hariç, dönem ve sınıflara birer ikişer serpiştirilmişlerdi, üzerlerinde önlük yoktu artık, tek tip formalar ise paralı kolejlere has bir uygulama idi, genel çerçeveli kurallara bağlanmış kıyafetlerde serbestlik vardı erkeklere, kızlar önlük giyiyordu, yine rengi kara.
   Kısa bir süre sonra, kara önlüğü özler oldular.
   Önlük hiç değilse şatafatı, dikişi ve süsü ile, kumaşının kalitesi ve bizatihi yıpranmamışlığı ile bazısı ayrılabilirse de, sonuçta tek tiplilik çocukların ekonomik ayrımları gizliyordu, kantin harcamalarında ayrım ortaya çıkmakta ise de, bu farklılık üzerinde durulmaya değmezdi.
   Şimdi ise, orta okul sıralarında kılık kıyafetlerinden zenginlik ve fakirlik statüleri örülmekte, bariz görülmekteydi.
   Takımdakilerin genel kurallara adapte, tek bir kıyafetleri vardı.Her gün okula giderken giydikleri ve dönüşte bir sonraki gün için tiril tiril kalmasına özen gösterdikleri, bir kravat, bir gömlek ve bir pantolon.Pantolon kumaştan, bu kıyafet damatlık gibi bir adet ve bir yıl dayanmalı, yedeği yoktu zira, pantolonlar deforme olabileceğinden ender yıkanırdı, çoğu kez paçaları çamur dahi olsa   ıslak bezle silinirdi, yine de pantolona uygun ceketin, daha yeni kaldığı bir süre sonra fark edilirdi. Ceketler bir beden büyük olurdu, “bir yıl daha giyilebilsin” diye. Pantolonların paçaları bir kaç santim uzun bırakılmasına rağmen yine de bir kısmı içe bükülürdü, teğel yapılırken bu ayrıntıya dikkat edilirdi, beden hızla enine ve boyuna büyürken, bu tasarrufu tedbirlerin değeri ortaya çıkardı.
   Kıyafetlerden ailesinin ekonomik durumu iyi çocuklar hemen fark ediliyordu bu suretle.
   Takım yine iki devreye bölünmüştü, on bir çocuk, Cengiz hariç, öğle arası sabahçılar çıkarken, öğlenciler okula giderdi.
   Tarık adlı Sümer Mahallesi’nden bir çocuk, Haydar’a bulaşmıştı, müfredatın hemen en başında, mecburi din dersinde olandan dolayı, kime bulaştığının farkında olmayarak.
   Çok değil birkaç ay sonra sınıfta din dersinde, öğretmenin “Çocuğum neden temsili namaz kılmamak için sürekli aynı mazereti uyduruyorsun. Bak  Ali ne kadar düzgün namaz kılıyor”  dediğinde, öğretmene yaklaşmış ve bu kez daha uzun fısıldaşmışlardı.
   Haydar, o güne kadar gusül abdesti almam gerek,  cünüp olduğu mazeretini bir yana öteleyip, “Biz Aleviyiz, namaz camide kılınır, biz camiye gitmeyiz, Ali’nin kanı hala camide” demişti.
   Okul çıkışı başını örten öğretmen, bu cevap karşısında susmuş ve rahatlamıştı, öncesinde içinden “küçük sapık” dediği, öğrencisi farklı idi,  dinde zorlama olmadığını ve Anadolu’nun bir gerçeği olan Aleviliği bildiğinden bir şey dememişti, tecrübeliydi.
   Ancak Tarık ve sınıftaki şürekası, onların sonra tahrik edeceği diğer sınıflara serpişmiş mütegalibesi, yani Sümer Mahallesi’nden olan çocuklar yığını, onların çoklukları kafayı Haydar’a takacaklardı.
   Akşam çıkışta emniyet amiri abisine ve serpilmiş fiziğine güvenen Tarık, meydancısı Cezmi, yardakçıları Orhan, Cüneyt ve Semih,  Haydar ile yanındaki takımın bir araya gelmiş öğlencileri Ali, Yengeç, İngiliz ve Hilmi’nin önünü çevirmişti.
   İngiliz’den dolayı Yaren de yanlarında idi.
   Tarık; “Ali sen karışma, bizim sure okuyamayan ve namaz kılmayı her defasında reddeden, bu sapık cenabetle işimiz var. Yengeç, sana öyle diyorlarmış, Semih’le aynı sınıftasın, sen de karışma!” dedi, sınıfındaki  Hilmi’den hiç bahsetmedi.
   İngiliz’e hitaben “Yanındaki fıstığa söyle, endişe etmesin seninle de işimiz yok”
   Bu sözler üzerine.
   İngiliz “Ananın fıstığına...” diyerek Tarık’a  yumruk attı, alnının ortasına yumruğu yiyen sendeledi, sersemledi  ama yıkılmadı.
   Cezmi, hemen girişerek İngiliz’e vurmaya yeltendi, Yengeç o anda onu aradan kıskacıyla kapıp altına alıverdi.
   Ali çantasını Cüneyt, Semih ve Orhan’ın bulunduğu kalabalığın üzerine attı, bir anda şaşıran çocuklara girişti.
   Haydar Hilmi’ye; “Yaren’i uzaklaştır!” diyerek, Ali’yi takip etti.
   İngiliz  Tarık’a vurmaya devam etti, O da karşılık veriyordu, sağlam duruyordu.
   Kısa bir zaman sonra, hırpalanan Cüneyt Orhan ve Semih kaçışmaya başladı, geride bıraktıkları tehditleri bin para.
   Ayakta kalmasına ve kaçmamasına rağmen Tarık da, gerileyerek, önünde bulunan  Ali Haydar ve İngiliz bloğunu aşarak  meydancısı Cezmi’yi alıp çekmeyi denemeyi göze alamadı, mesafe koyduğu aradaki boşluğu  muhafaza etti, tehditler savurdu.
   Cezmi, kaçamadı, yattığı yerde kaldı, iyice benzettikten sonra Yengeç, kendi bıraktı.
   Sonraki gün ortalıkta olmaya takati yetmeyecekti..
   Bunun rövanşı kaçınılmazdı, olacaktı.O akşam değil ama yarın.
   Aşağı Güneşsiz’in arka sokağına vardıklarında, Yaren’i eve bırakıp ıslıkla takım toparlandı.Cengiz dahil, Ustura hariç ıslığa duyarsız kalmıştı.
   Sümer’in çokluk çocukları arıza çıkaracaklardı.
   Bu belli idi.
   Yengeç, Atik’e “Ustura’yı kap gel” dedi.
   Atik: elini Yengeç’i taklit ederek “Aman efendim Tak tak kapmak ne haddime ” dedi.
   Yengeç “Uzun etme, rüzgar ol es hadi”
   Birazdan Takım, on iki, hepsi hazırdı.
   Ali; o gün olanı bilmeyenlere özetledi.
   Sümer’in çokluk çocukları gelecekti üzerlerine hınç almaya.
   Ustura; “Bir gün sonra yazılı sınavımız var, Atik’le ders çalışmamız, hazırlanmamız gerek” dedi.
   Atik ağzındaki macun çöpünü geveledi, ancak sözleri anlaşılırdı, “Yazılıyı boş ver, ondan önümüzde çok var” dedi.
   Ne yapacaklar ve nasıl tertip alacaklardı, öncelikle Cengiz’in katılmaması ve okuluna gitmesi konusundaki İngiliz’in, teklifi kabul edilmişti.
   Her ne kadar Cengiz, bu karara hiç de memnun kalmamışsa da.
   Şimdi on bir kişilerdi ve yaklaşık kırk çocuk onlara saldıracaktı, geçmişte olduğu gibi.
   Kaçmayacaklardı, yine geçmişte olduğu gibi.
   “Korkaklar bin kez, cesurlar bir kez ölürdü”.
   Ama kaçmamak yetmezdi, bu güruhu da alt etmeleri gerekirdi, ödeşme zamanıydı.
   Ali Takım’a “Bizim antta sebep Sümer’in çocukları yine karşımızda, onlar bulaştı, bu kaçınılmazdı, Haydar bahane oldu, daha şimdiden okulda kabadayılık yapıp çevreyi baskılamaya çalışıyorlardı, elbet takışacaktık.
   Bize dokunmayan yılan bin yaşasın diyebilir miyiz?
   Haksızlığa göz yummak, bir nevi ortaklık değil mi?.
   Numan Dede ne demişti?Hatırlayın.
   Haksızlığa karşı önce elinizle, gücünüz yetmezse aleni dilinizle, buna da gücünüz yoksa içinizden bu kötü demek suretiyle ret edin.
   Bizim elimizle dur deme kudretimiz de, şuurumuz da var, unutmayın susan dilsiz şeytandır, içimizde uhde kalmıştı, zira bu dünyada olanın hesabı burada görülmelidir.Onlar  bize ait olan alana talan için gelmişlerdi.Onların ezici çokluğu ile yüzleşmiş ve onca hırpalanmaya rağmen geri adım atmamıştık.Onlar direncimizden usanıp çekip gitmişlerdi. Bundan sonra malum yeminimizi yapmıştık, bu teselli oldu bu güne değin. Artık ödeşme zamanı, onlarla yarın yüzleşme imkanımız var,  ya onlar ya biz, daha önce Aşağı Güneşsiz de başardık, yine yaparız” dedi
   Yengeç refleksi ellerini şaklatarak “Hepsini ezelim, Sümer’in çocuklarını da  civarımızdaki meraklıları da, feleklerini şaşırtalım. Hükmettiklerimizden, Şaş olanı takip etti.Yalnız Kayıpzade deki pozisyonumuz değil, Aşağı’da da durumumuz  artık sorgulanmaya açık halde”
   Atik:”Evet hepsini ezelim, Sümer’i de, bir kez daha Şaşgilleri de”
   Haydar: “Hissi düşünmüyorum, aynı fikirdeyim”
   Hilmi; “Arkadaşlar beni dinleyin!” diye yüksek perdeden bağırdı.
   “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!” dedi.
   Takımda herkes sustu, “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda sizde savaşın, ancak aşırıya gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez, amin” dedi, sessizlik sürdü, “Bu emre itaat ederek uygun davranalım, aşırıya gitmeyelim.”
   Ali; “Hilmi biz cihat yapmıyoruz”
   Sarı; “Cepheyi genişletmeyelim, imkanlarımızın bilincinde olalım, odaklanalım. Sümer’e vuracağımız ağır darbe, Şaşgilleri de pasifize eder, Sümer bizden kalabalık, kafalarında oluşmuş bir imge de var zamanında bizi  hırpalamışlardı, sayısal çokluk ve bu imge onları tedbirsiz davranmaya sevk edecek, bir de anlaşılan akşamki vukuattan sonra da birkaçımıza çok kızgınlar, lider kadrosunu ezmemiz ve Şaşgiller’le aralarında kurulabilecek irtibata engel olmamız gerek”
   Fiko.”Bu halde yarın sabah okula gitmeyip Şaşgilleri yoldan alacağız, sonra öğlen okula gideceğiz”dedi.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #22 : Eylül 07, 2009, 11:11:01 ÖÖ »

    Öğleyin takım, okula gitmekte olan Şaş, Angut, Kaptan ve Şabanoğlu’nu Azat Caddesi üzerinde Bıyıklı’nın kahvesinin önünde çevirdi.Yanlarında artık Takım’a dalkavukluk yapan zararsız birkaç kişi daha vardı, onlara yol verdiler.
   Atik en önde karşılayıcı idi, ağzında bir kibrit çöpü, ardında Yengeç yan duruyordu,...
   Atik “Durun hele”,dedi alaylı bir şekilde “bugün raporlusunuz okul yok”
   Reşo:”Viziteye çıktınız, bir gün istirahat aldınız”
   Şaş; “Ne demek bu?” diye sordu.
   “Kıyafet serbestisini boykot edeceksiniz”, diyerek olaya siyaset de bulaştırdı Fiko.
   “Oğlum daha ne istiyorsunuz? Yırttınız okuldan”, dedi Hilmi.
   Kaptan; “Bu yaptığınız zorbalık ve anlamsız, evdekilere ne deriz?” dedi,.
   Ali; “Uzatmayın, malum sebeplerden dolayı sizi bu gün okulda istemiyoruz, kolunuzu bacağınızı kırmak da var ama Sarı’nın önerisi vaziyetinizi kurtarıyor” dedi.
   Sarı içinde toz bulunan, elindeki küçük külahı salladı, “Bir ölçek  yeter, hasta numarası yapma zahmetinden kurtarıyorum sizi, kolunuz budunuzda yerinde kalıyor”, dedi.
   İşlem tamamlandı, Bıyıklı’nın kahvesinden gelen su ile bir miktar tebeşir tozu yuttular”, ateşleneceklerdi.
   Şaşgiller ile Sümer’in arası bu şekilde kesilmişti.
   Sıra Sümer’de idi.
   Plan şöyle idi:
   Takım efradının tamamı  deşifre değildi.
   Rakibe hedef olacaklar belli idi.
   İngiliz, Haydar, Yengeç ve  Ali.
   Hilmi’ye ilişmezlerdi.
   Hedefleri bir arada tutmayıp, dörde böldüğünüzde rakip de dörde bölünürdü, dört hedefin ayrı gitmesi, şüphe çeker rakibi işkillendirirdi.
   Bu durumda dörtlü ikiye bölündü.
   Bir yanda Haydar ve Ali, diğer yanda Yengeç ve İngiliz okul dağılışında aralıklı ayrı ve ikili yürüyeceklerdi.Sınıfta bir hareket yapılacağını tahmin etmiyorlardı, okulun çelik bir disiplini vardı.    Yanlarına çantalara sığan ebatta sopalar almışlardı.
   Ali ve Haydar’ın öncü ve artçıları Aşlamacı, Ustura ve Hilmi idi, daha kıyıcılar Reşo, Fiko, Sarı, Atik ve  İngiliz ve Yengeç’ten dolayı Haydar ve Yengeç’in civarında idi.
   Ali; Yengeç’e, Atik ve Reşo’ya özel bir görev vermişti, Yengeç Tarık’ın kolunu bacağını kıracaktı, İngiliz devirememişti, lakin Yengeç onu  ayakta da budayabilirdi.
   İngiliz mimlendiğinden, saldırının hedefi olacağından, Reşo ve Atik ne pahasına olursa olsun, hırpalanmak hepsi için kaçınılmaz olduğundan İngiliz’in arada kalmasına izin vermeyeceklerdi..
   Lider devrildiğinde, başsız kalanlar kolay dağıtılırdı.
   Başarıları Tarık’ın az bir zamanda alaşağı edilmesine bağlıydı.
   Bir gün öncesi yediği yumrukların hıncı ve fiziğine aşırı güveni önde saldırmasına sebep olacaktı.Muhtemelen İngiliz’e yanaşacaktı.
   Okul çıkış zili tam saatinde çaldı. Öğrenciler dağıldı.
   Mezat Caddesi’nin Azat Caddesi ile kesiştiği yere doğru ufak adımlarla yürümeye başladılar.
   Caddeye paralel ve bağlantılı ara sokaklardaki hareketlilik çok barizdi.
   Buna rağmen önde Ali ve Haydar ağır adımlarla yürümekteydiler, bu suretle öğrenci kalabalığı yanlarından akıp gidiyor, etraf tenhalaşıyor ve kararmaya yüz tutan ortam kavga kıvamını alıyordu.
   Yaklaşık yirmi beş metre mesafe arkadan, İngiliz ve Yengeç , görmediniz tembihli ama endişeli bir kız hızlı bir şekilde evine gitmekteydi, bu Yaren’di.
   Civarda ağır kalan bazı tipler varsa da, bunlar  tanıdık, Takım’ın efradı, ara yollarda koşuşturan Sümer’in çocukları, onların kimliğini bilemezdi.
   İlk hamle tahmin edildiği gibi, İngiliz ve yanında olan Yengeç’e yapıldı, bu arada saldırganların bir kısmı Ali,  Haydar ve Hilmi’nin önünü kapatmıştı.
   Aynı anda Reşo, Fiko, Atik ve Ustura ellerindeki çelik sopalarla kavgaya dahil oldular Ali, İngiliz, Aşlamacı ve her iki elinde sopa olan Hilmi saldırdı.
   Arbede başladı.Hasımlar sayısal çoklukları itibariyle yumruklarına güveniyorlardı.
   Tarık hariç, onun belinde sustalısı vardı, çelik sopaların avantajı ve taktik gereği neye uğradıklarının farkına varmayan ve esasen çapulcu olan çokluk sopalardan sonra bozulup kaçmaya çalıştılar.
   Yengeç bir süre sonra aldığı görev gereği Tarık’ı altına aldı ve onu benzetmeye başladı.Eklem yerlerini kavrıyor ve büküyor kolunu kanadını kırmaya çalışıyordu.
   Bu esnada Tarık cebinden sustalı bıçağı çekti, kavradı Yengeç’in tam sırtına saplamak üzere elini kaldırdığında, yere paralel savrulan mızrak gibi uzun bir sopa koluna çarptı, sustalı kaldırım taşlarının olduğu yere fırladı, kolda kırık sopa gibi düşü verdi.
   Tarık’ın acı içerisindeki bağırtısı ricat borusu etkisi yaptı ve avenesi dağılıp kaçmaya başladı.
   Vuran Cengiz’di.
   Kara önlüğü üzerindeydi, yasağa rağmen gelmişti, son ders karnının ağrıdığından bahisle izin istemişti, iki büklüm olup rolde kesmişti ve çantasını sınıfta bırakıp, kapıda duran Murtaza ile uğraşmamak için, duvar ile tel örgüsünü aşıp Mezat Caddesi’ne koşmuştu ve zamanında orada olmuştu.
   Takibe geçmişti.
   Tam zamanında devreye girmişti.
   Yengeç’in kanı aksa, bu kez Takım kaybedecekti.
   Sopalar mı?
   Bu kavgada Sümer’in çocukları da sopayı kullanabilirlerdi.Bu kavga kurallarına aykırı sayılmazdı.Ama onlar sayısal çokluklarına yada belki zamanında incir ağaçları altında dayak attıkları çocukları hafife almışlardı.
   O gün Cuma idi.
   Pazartesi sabahtan tüm takım okuldaydı.Sabahçılar derslerine devam etti, öğle çıkışı sabahçılar evlerine gitmeyip, öğlenci grubu bekleyecek, akşam okul çıkışı birlikte gideceklerdi.
   Leyla ve Yaren hariç.
   Öğlen okul dağılışında, Takım’ın toplanma alanına yani okuldaki incir ağacının altına, bir kaşı açılmasına, bir kolu alçıda ve topallıyor olmasına karşın, hala dik duran Tarık  yanında Cezmi ve birkaç kişi ile yaklaştı.
   Atik ön safta yerini aldı, karşılayıcı idi, Yengeç, Reşo ve Haydar da  öne doğru yaklaştı.
   Cezmi araya girdi, “Gelişimiz dostça” dedi.
   “El sıkışmaya geldik, bu tatsızlığa son verelim, hatta birlik olursak, Kayıpzade’nin tozunu attırırız” dedi.
   Ali; en öne çıktı, Cezmi’ye bakmadı bile, dalkavuklar, yalaka olanlar gibi, meydancılar da muhatap alınmayı hak etmezlerdi,  söyleyen değil söyletene bakılmalıydı.
   Eli boşta kalan Cezmi, diğer eli ile sinirli bir şekilde kolunu indirdi.
   Tarık; “Biz Sümer’in çocukları delikanlıyızdır, bunun patentinin bizde olduğunu sanıyorduk, Güneşsiz’in çocukları da delikanlı imiş, bizim gibi, gereksiz birbirimizi kırmayalım. Ben kolumun acısını unutmaya hazırım, kavgadan sonra büyük dostluklar kurulurmuş, ittifak kurarsak, buraların nimeti çok, hep beraber sebepleniriz” dedi.
   Ali sağındaki Atik ile solundaki Yengeç’e baktı, döndü gerideki diğerlerine göz göze geldi.
   Döndü.
   Tarık’a “Bizim kabadayılık iddiamız yok, bundan sonra bize bulaşmama sözünün, bizim açımızdan bir önemi yok, akıllı olacaksınız, sen ve avenen kimseyi ezmez ve haksızlık yapmazsa, biz de size ilişmeyiz, sözlerimi umarım anlamışsındır” dedi.
   Muhatabı bu sözleri anlamış olacak ki, bundan sonra, hiçbir olayda taraf olmayacaklardı.Buna karşın aynı sınıfta olan Ali Haydar ve Hilmi ile samimiyet kurmak için elinden geleni ardına koymayacaktı.

« Son Düzenleme: Eylül 07, 2009, 11:12:20 ÖÖ Gönderen: Kemal Olcay » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #23 : Eylül 08, 2009, 16:42:53 ÖS »

IŞILTILI KIZ


   Kış gelmişti,  hava kapalı ışık yoktu. Yağmur birkaç gün süreli yağmakta ve götürmüş olduğundan  etrafta toprak kokusu duyulmamaktaydı.
   İngiliz okula geç kalmış acele ile yağmur altında bisikletinin pedallarını topukluyordu.
   O ara karşıdan gelen üç kız arasında okuldan dönen, onu gördü:
   Işıltılı bir şey.
   Saçları ıslak.
   Yere bakan gözleri düşen su damlaları ile adımlarını takip ediyordu.
   Aniden başını kaldırmış ve İngiliz’le göz göze gelmişti.
   Işığı bir far gibi, İngiliz’in gözünü almış ve o an gökyüzünde değilse eğer  gönlünde gümbürtüler koparmıştı.
   Tuhaf oldu.
   Bu saçları ıslak parlak ışıklı kızla da, şimdiye kadar iki kişiyle arasında örebildiği, ilginç bağı kurabildiğini gördü.
   Göz göze konuşabileceği bir diğeri daha vardı demek..
   Çaresiz yağmurun tanıklığında, talihin tanıdığı bu kıza da gönül koydu.
   Yaren’e rağmen ve o varken..
   Kız grubunu geçmişti ki, kafası ışıltılıya takılı kaldığından önü sıra giden yayayı son anda gördü ve direksiyonu sola kırdı çarpmamak için,  kaldırımı aştı ve “çit olsun” diye berideki bahçe sınırına ekili dikenli ağaç serisine tosladı, düştü.
   Bağırtılara kızlar gayri ihtiyari arkaya dönüp oluşan manzaraya güldüler, Feza’ya “Çocuk seni görünce çarpıldı” dediler.
   Demek yağmurla birlikte onlar da tanık olmuşlardı hadiseye.
   Feza gülmedi.
   Ağacın dikenlerinden kirpiye dönen İngiliz’e yöneldi, “Bir şey oldu mu?” diye soran gözlerle baktı.
   İngiliz; serde erkeklik vardı, fena canı yanmasına rağmen, “Bir şeyim yok, ben kalkarım, zahmet etmeyin” dedi gözleriyle.
   Feza; yerden kendi kalkan zihnini okuyabildiği, acısını saklamakta acemi, sakar ve şirin yalancıya bu kez  sesli olarak “Geçmiş olsun,  benim adım Feza” dedi.
   Elini uzattı, tokalaştılar temasla bir şeyler aktı,
   İngiliz “Ben Olgun, Selim Olgun” dedi kekeleyerek.
   Eli ve içi titriyordu.
   O an muhatabının da ışıltısı titrekti.
   Havai fişekler patladı sanki, bir deli rüzgar aldı ortalığı hortumuyla  göğe yükseldi ışık saçan yanında, söze diğer saçı uzun ıslaklar karışınca ayakları zemine değdi.
   Vaziyetlerini hatırladılar, biri okula diğeri, eve gitmeliydi.
   Feza’nın tesiri o kadar kuvvetliydi ki, İngiliz okul dönüşü akşam üzeri üstünü değişirken fark etti, vücuduna ve koluna batıp içerilere kadar ilerlemiş dikenleri, oncaları bedeninde kaybolmak üzere iken, hiç acı hissetmemişti.
   “Bu kız beni büyüledi”, dedi içinden.
   Ne oluyordu?
   Gülben, Mirmi  yine adlarını  saymaya gerek görmediğimiz diğer dişiler ile, “fıstık” hadisesinde hala hırsını alamadığından, bir üst sınıfta okumasına rağmen yazıldığı Tarık’ın ablası Zühal  neyse de,  şimdi de ışıltılı bu kız.
   Bu kız Yaren gibi Leyla gibi başkaydı, büyünün efsunu,  ertesi gün de devam etti, sabahçılar dağılmadan okul kapısı civarında idi, takımın gözüne ve özellikle Yaren’e gözükmemek gerekirdi.
   Feza okuldan çıktığında tekti, diğer işgüzar kızlar yanında yoktu, biraz sonra kız arkadaşlarını bilhassa yanına almadığını itiraf edecekti, zaten bakışlarla birbirlerinin aklını okuyorlardı, Feza da bunu saklayamazdı...
   İngiliz de diğer aşkı Yaren’i acaba aklının hangi köşesinde gizleyecekti.
   Feza; Azat ve Mezat Caddeleri’nin kesiştiği, her iki yola da cepheli yerde bulunan apartman bloklarının birisinde oturuyordu, evlerin mesafesi dikkate alındığında,yakın komşu sayılırlardı, arada sadece Azat Caddesi’nin asfaltı vardı.
   Asfaltın ayırımı ise sıradan bir ayrıntı değildi.
   Azat Caddesi’nin aralarına koyduğu sınır hafife alınamazdı.
   Cadde ki, koskoca bir dağ silsilesi gibi, yaman bir engeldi. Dorukları baş döndürücü, sarp yamaçları yalçın ve keskin kayalı, uçurumları bir o kadar derin, iç bunaltıcı, umut kırıcı, dipleri asfalt gibi kapkaraydı.
   Feza’nın babası ve annesi mimarmış, fakülte sıralarında tanışıp okurken evlenmişler. Çocuklar olunca mesleğine ara vermiş annesi, ne ara bir daha başlayamamış, babası mesleğinde başarılı olmuş, kazancı ve birikimi iyiymiş, “Babam bize ekonomik olarak bu gün ve yarınla ilgili hiçbir kaygı hissettirmedi” demişti, bir büyük bir küçük erkek kardeşi varmış...
   Mersin Davultepe  beldesinde yazlık evleri ve Murat marka otomobilleri varmış.
   Aslen de Maraşlılarmış...
   Bu kızdaki, ışıltı İngiliz’i cezbediyordu,  gözünü gönlünü ve aklını bir türlü alamıyordu.
   Oysa Yaren’i vardı.
   Bu ikilemde ne yapacaktı?
   En baştan uyarmıştı,  evet İngiliz başka da sevebilir ve de yalan söyleyebilirdi.
   İki kız ve fazlası  idare edilebilirdi.
   Niyet ve istek ciddi değilse maksat gönül eğlendirmek ve oynaşmaksa.
   İki kız aynı anda eş seçilerek evlenilemezdi.
   Bu adet Reşo’gile hastı.Bir de Sarı’nın babasının evliliği ikinci idi, Sarı’nın annesi kardeşi Reşit’i doğururken vefat etmişti, teyzeleri bakmıştı, babası da baldızı ile evlenmiş o da bir yığın çocuk doğurmuştu Sarı’ya kardeş olarak.
   Reşo’nun yaşının bir katı yaşta, annesinin kuması gözü sürmeli çenesi dövmeli üvey annesi vardı, ona da anne demez abla derdi.
   Takımda; ilk akılları erdiğinde ablası zannetmişti, ondan da bir erkek kardeşi vardı, ötekini kızı kardeşten saymıyordu,.
   İngiliz’in sülalesinde bu şekilde kurulu evlilik yoktu.
   Dinen iki eşliliğin mahzuru yoktu.
   Numan Dede, dörde kadar erkeklerin eş alabileceğini söylemişti bir keresinde.
   Ama bu istismar edilmemeli idi, çoğu kez savaşlardan arta kalan dul kadınlar ortada da kalmasın, barınsın, orta malı olup ahlaksızlık artmasın başında bir erkek olsun diye yada bazen akrabalık bağı ile bir takım kan davalılar barışsın diye uygulamanın sosyal yönü ağır basarmış, yani şeyinin zevkine pek az olurmuş bu tarz evlilikler, gönül istediğinde de erkeğin eşit davranması gerekirmiş eşlerine.
   Hani cinsel açıdan doyurması neyse de, her konuda eşit ve adil davranmak olacak iş değildi.Kısaca bu sadece nebi ve evliyaların üstesinden gelebileceği bir şey olduğundan ve de gerçekte nebi ve evliyalarda uçkur düşkünü olmadıklarından, en layık ve tavsiye edileni de tek eşlilikmiş dinende.

   Feza; “Olgun seninle çıkalım ” dedi mutlu bir gülümse eşliğinde.
   İngiliz “nereye” diye sordu.
   Feza; bu soruya içten tebessüm etti, ışığını  saçtı ortalığa,
   “Olgun ne şirinsin, varlığın sendeki doğallık ayaklarımı yerden kesiyor, bitirmekten çekinmesem seni elmalı şeker gibi yerim” dedi,
   İngiliz “Gerçekte şirin ve pek de saf sayılmam, sen içimdeki iyiliği ortaya çıkarıyorsun, beni dizginliyorsun, bir senin yanında ben böyleyim” dedi bir de dilinin ucuna geldi “bir de” Yaren’in”  diyecekti sustu.
   Feza; “Yakışıklım çıkmak yani aşıklar gibi, sevgili olarak  arkadaşlık yapmak anlamında” şeklinde açıklama getirdi.
   Aralarında flört gibi formaliteye ön tanışma ve kaynaşma gibi seremoniye gerek yoktu, ilişkinin bu başlangıç evresi atlanmalıydı, onlar birbirleri için yaratılmışlardı çünkü.
   Kaç çift  göz göze konuşup anlaşabilirdi.
   Feza, “Yine de sorduğun anlamda çıkalım” dedi, elinden tutup sürükledi,
   Apartmanın kapısından hızla girip, asansöre yöneldi kıyısında İngiliz...
   “İşte çıkacağız asansörle”
   İngiliz daha önce hiç asansöre binmemişti, düzenek basitti, anlaşılabilirdi, çıkacağınız katın sayıları tuşlarda yazılıydı zira, yine de  idare Feza’da idi.
   O da stop tuşuna bastı, hareket halindeki kabin üç ve dördüncü kat aralığında birden durdu.
   İşte ancak stop tuşunun işlevini bilmek için görgü gerekebilirdi.
   Tam bu anda kor gibi dudaklar, İngiliz’in dudaklarına asıldı ve dudaklarındaki ateşi harladı, harika bir andı.
   Düz bir öpüşme oldu,  buna ister Türk usulü, ister  toy çocuk öpüşme usulü diyelim.
   İngiliz dillerinde etkinliğe katılıp karıştığı ve ağızda yuvarlandığı, Fransız usulünü öncesinde hiç kimseyle tatbik etmemiş olsa da, bir takım filmlerden bu hususta görgüsü vardı.
   Bunu ışıltılı kızda uygulaması fırsatçılığa girer aşkın saflığına gölge düşürebilirdi, nihayetinde aşk daima iki kişiyi yatağa düşürürdü.
   O halde erkendi bu aşamada.
   Bu suretle, İngiliz’in cürümü de katlandı.
   Hadisede Feza’nın hafif veya ağırlığı tartışılır bir kışkırtması  varsa da, tahrik unsuru da cezanın tayininde bir indirim sebebi ise de, Yaren’in gül yanağı, Feza’nın kiraz dudağı derken, bu küçük aşık sanığın eylemleri çok oluyordu, artık tekerrür hükümlerinin tatbikini gerektiriyordu, ilave cezası da tahrik indirimini  dengeliyordu.
   Bir kez çıktılar.
   Sadıka Kültür Sitesinde tiyatroya gittiler.
   Vedat Türkali’nin  “Bütün Dallar Yeşil Olmalı” adlı tiyatro eseriydi.
   Zenginliği ters tepip bir hayat kurmak için evden kaçan sevgililerin bir sayfiye yerinde boş yazlığa sığınmaları ve yazlık sahipleri sosyetenin gelmesi ile yukarıdakilerin düşkün yaşantılarını gözler önüne seren, temel olarak gencin fabrikatör tarafından para ile aşkının satın alınması ile ilgili hoş bir oyundu.
   Feza; gencin aşkından para için vazgeçmesini eleştirmişti.
   Aşk paraya değişilmezdi, İngiliz’in imkanlarını bildiğinden, “Samanlık seyran olur” dedi. O her türlü güçlüğe göğüs gerecekti, yeter ki yakışıklısı yanında olsundu.
   Sözleri cesaret vericiydi.
   İngiliz; avucunda okşamakta olduğu ellerini göstermişti ışıltılı kıza,
   Bu eller parlak ve pürüzsüzdü, parmaklar göğsünün teni gibi kaymak gibiydi,  “Peşin olarak şartlanma, bak ellerinde tek bir nasır yok, benim yaşı bizden pek az büyük ablamın, bu yaşta elleri domur domur  bulaşık yıkamaktan.”  dedi cevap olarak ona.
   Feza; “Şom ağızlı” dedi, “böyle yapma sevgi galip gelir aşkımız kazanacak”.
   Günler süratle geçiyordu.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #24 : Eylül 09, 2009, 11:19:05 ÖÖ »

   Feza; İngiliz’in kaçamak ve tedirgin bakışlarından anladı bir müddet sonra tabi, gelip geçici heveslenmeleri hadi neyse de, bu gönülde başkaları vardı ciddi ve kalıcı olarak. O başkalarından biri kendinden önce kurulmuştu, o gönülde ki tahtın birine, en yüksek mertebesinde dal gibi upuzun güzel bir kadın vardı olgun olan.
   Feza ona katlanabilir, onunla İngiliz’i pekala paylaşabilirdi çünkü o bir anne idi, gelecek de kendisinde olacağı gibi, muhtemel Feza’nın bir başka tahtı olacaktı canından can verdiği yavrusunun koynunda. Bu kez ödeşmiş olacaktı, yakışıklısını paylaştığı kayın anne adayı ile diyalektik düşünce bunu emrediyordu.
   Ama diğeriyle, onunla paylaşamazdı yakışıklısını.
   İngiliz de saklayamazdı artık Yaren’i Feza’dan, zira yol almışlar ve gönlünde Feza’nın keşfetmediği pek az yer kalmıştı.
   Feza’nın bu aşkımızın şarkısı olsun dediğinde de, gizinin ipuçları vardı zaten.
   Işıltılı Kız maksatlı seçmişti Suat Sayın’ın şarkısı,
   “Kalbimde gizli bir sevgili arar
   Gözlerime bakıp dalan gözlerin
   Aşk masalından şarkılar söyler
   Beni hülyalara salan gözlerin
   Aşka inanmayan o yalan gözlerin...”

   Dürüst olmak zamanıydı artık.
   Işıltılı Kız; anlayışla karşıladı. Bu kendisinden önce olandı, önemlisi kendinden sonra olmamasıydı, rakibi ile savaşır kuralına göre kazanabilirdi.
   Birincilik ödülü uğraşa değerdi.
   Okul kapısında karşılaştılar, Feza İngiliz ve Yaren, görülesi bir andı ama İngiliz içinse hiç de yaşanılası değildi.
   Kızlar yırtıcı kediler  gibi birbirini süzerken, İngiliz de onları süzüyordu, ikisi de vazgeçilmezdi, ikisine de kanı aynı hızla kaynıyordu, seçim yapamıyordu. Doğrusu bencil olan erkek tarafı kabarıyordu, ister libido, isterse daha çoğuna sahip olma ihtirası deyin,  ikisini birden istiyordu.
   Kızların kendisi için mücadele etmesi ise gururlandırmıyordu onu.
   Her iki kızla sadece kendi göz göze anlaşabiliyordu, kadınlarının arasında birbirleriyle göz teması ile anlaşma yeteneği yoktu...
   Bu durumda sessiz geçen bir konuşma olmadı onlarınki,    Kızları tanıştırdı, yüzlerinde tanışlığın verdiği memnuniyetten  ziyade merak ettiği rakibinin tanımanın verdiği, yüzleşmenin getirdiği rahatlama hissi  vardı.
   Yine de konuşmada en yüksek seviyede nezaket kuralları işledi, sohbet konusu yeni tanışanlar arasında geçen sıradan konulardı, havadan sudan, biraz derslerden ve hocalardan...
   İngiliz bu kez iftihar etti kendinden ve gönül çelicileri küçük kadınlarından, seçimlerindeki isabetinden, kadınlarının güzel oldukları kadar tavırlarında sergiledikleri asaletten.
   Zordu Yaren için, Feza’dan daha güzel yada Feza ondan güzel değildi kuşkusuz, seçenin yegane kriteri dış güzellik değildi zira,  Feza’nın imkanları vardı. O bu maddi imkanlarını yarışta oyuna dahil eder miydi bilinmezdi, hoş İngiliz maddi zenginlikle elde edilemezdi, bu koz ters teperdi, ama işte yine de Yaren maddi olanaklarının azlığından, zayıflığından dolayı kendini yarışta elverişsiz konuma sokuyordu, nitekim İngiliz ona “Bir Tanem” derken, tekliğini inkar ettiği gibi Feza’dan “Işıltılı kız” olarak bahsetmişti Ali’ye, bu yüzden mutsuz oluyordu.
   Yaren; belki de son çare paylaşacaktı, bu alçaltıcı ve onur kırıcı ise de, Leyla’sının varlığına rağmen İngiliz’i var oluşundan bu yana seviyordu, aşkın gözü kördü, onuru gururu  önünde ayaklar altına alıyor çiğniyordu.
   Bu yüzden Ali duruma el koyma ihtiyacı hissetti, Yaren’den yana, yanında Yengeç, Cengiz ve Atik varken.
   “Selim Olgun” dedi.
   İngiliz; “Anlaşıldı” dedi içinden, Reis ciddi mevzulara girecekti, çünkü Ali, ender olarak ona adıyla hitap ederdi.
   Hele çift adıyla mı?
   Bu halde,  mesele acayip derindi vesselam.
   Devam etti.
   “Bence Yaren’i üzmeyi bırak, bu ışıltılı dediğin kız seni üzer, bu kız bizden farklı, sizler ayrı dünyalardansınız, bizim gibi olur diyebilirsin ama denk değilsiniz, iç güvey mi olacaksın? Sen bunu taşıyamazsın ki!” dedi.
   İngiliz itiraz edecek oldu.
   Cengiz araya girdi
   Abisi doğru söylüyordu.
   “Davul bile dengi dengine çalardı”.
   Yengeç’te kendi düşüncesini çok açık ifade eden Ali’nin söylediklerine İngiliz’in tepkisini gözledi.
   Atik “Yanlışsa yanlış deyin, bir çiçekle yaz olmaz, görürsünüz geçer bu heves”dedi fikrini söyledi.
   İngiliz; “doğrusu bir karar veremiyorum”
   İkisini birden istediğini söyleyemezdi elbette.
   “Yaren kuruntu yapıyor, bir tanemi üzmek aklımın ucundan bile geçmez, diğer yandan Feza’yı da hor görmeyin, maddi olanakları onları burjuva olarak nitelememize sebep olabilir ama unutmayın bataklıkta dahi gül bitebilir. Sonra ailesinin imkanları vız gelir bana,  üstüme gelmeyin biraz zaman” dedi.
   İngiliz gerçekten karar veremiyordu, birini seçse bir yarısı diğerinde kalacaktı, hiç var olmamayı diledi, çünkü Yaren ve Feza ikisi birden var iken, birini gözden çıkaramazdı.
   Ne yapmalıydı?
   Ertesi gün pazardı.
   Feza hafta sonları okulda açılan kursa gidiyordu, kurs paralıydı, para da babasında vardı...
   Annesi İngiliz’e bakkaldan kahvaltılık alsın diye fiş vermişti.
   Her gün evlerine kahvaltılık girerdi, misal bir teneke zeytin yada peynirleri, bir kulp yumurta olmazdı, günü birlik alınırdı ve tek öğünde silinip süpürülürdü.
   Fişlerde bakkalın bastırdığı on kuruş, yüz kuruş bir lira gibi cari para tutarlarını temsil eden alışveriş fişleri idi, toplu alınır veresiye defterine tek kalem yazılırdı, yüz lira gibi ve fişler bakkalda yeniden toplandığından toplu ödenir ve yeniden alınırdı.
   Günümüzde büyük fabrikaların işçilerine verdiği toplu sözleşmelerde geçen para yerine verilen sosyal yardım fişleri benzeri, belli büyük marketlerde karşılığı mal tedarikinde kullanılanlar gibi. Bu alışveriş merkezleri de genelde fişi veren fabrikanın bağlı olduğu holdingin diğer faaliyet kolundaki işletmesiydi çoğu zaman...
   İngiliz’in babasının ayrı bir defter hesabı vardı.
   O sigara ve içki alırdı en çok veresiye, hesabı da zaman zaman bizzat kendisi kapatırdı. Evin gıda harcaması için alınan fişlere yansımazdı babasının içki hesap kesimi ama yine de çoluk  çocuğun rızkından kesilerek, bu hesap kapatılırdı, açığı terzinin emeği kapatırdı.
   Hesap da yeniden açılırdı deftere taze bir yaprak olarak.
   Halbuki İngiliz’in babası bir büyük rakı parasına rahatlıkla üç dört kilo zeytin alabilir, zeytin evdeki cam kavanozda istif edilebilirdi, hem en lezzetlisinden olan doyumlu zeytininden...
   Bakkal Baki’nin dükkanı Azat caddesinin Aşağı Güneşsiz tarafındaydı.
   Karşı apartmanlarda oturanlar alışverişe gelmezlerdi, tercih meselesiydi, onlar kendi taraflarında olan market ve şarküterilere devam ederlerdi.
   İngiliz; o sabah üç ekmek, 250 gram zeytin, üç yumurta ve 100 gr tuluk peyniri alacaktı.
   Tuluk peyniri deri tulumda olandan kıllı, pastırma ve et sucuğu ile yani ilişkinle ilişkilenip kokularını bir araya getirip dükkana bakkal havası verenden.
   İngiliz dükkana girip siparişi verecekken, içinden uzaklardan gelen  bir ses onu çağırdı.
   Işıltılı kızın sesiydi bu;
   “Hayalimde yine aşk dolu gözlerin
   Hasret buymuş demek
   Gel seni özledim” diyen Feza’nın sesi.
   Bakkal Baki’nin asılı duvar saatine baktı, kursta verilen araya   yetişebilirdi,
   Çıktı.
   Kayıpzade Ortaokuluna doğru Mezat caddesine seğirtti.
   Başlayıveren yağmur ve dar vakti hızlı adımlarına sebepti.
   Okul bahçesine girdiğinde ara zili çalmıştı.
   Feza bir grup kurs arkadaşı ile kantinin çevresinin üzerini örten sacdan saçağın altındaydı, grupta birkaç tane parlak kılıklı erkek çocuk da vardı.
   İngiliz’i gördüğünde yüzündeki gülleri açıldı, hemen gelip koluna girdi, “Seni dilediğimi duymuşsun” dedi memnun.
   “Of sen varken kafama ders girmiyor yakışıklım, hep seni düşünüyorum”
   İlişkileri artık mesafeleri aşar olmuştu, telepatileri yüz yüze iken doğal kabul edilse bile, onlar bu kabiliyetlerini geliştirmişlerdi, bir kaç kilometreyi aşacak düzeye gelmişlerdi.Telefon hattı kurulmuştu sanki aralarında, özel bir hat, telefonun makinesi kırmızı aşkın rengi..
   İngiliz, aşkından dolayı ideallerini ihmal ettiğini hatta maraz yaratmamak için vazgeçebileceğini  cevaben söyleyemedi.
   Feza kantine yöneldi.
   Kurs erken başlıyordu, o gün geç kalmamak uğruna kahvaltı yapmamıştı, bir kola ve tost istedi.
   İngiliz kantinciye yöneldi hemen, elini cebine attı, cebinde para olmadığı aklından uçmuştu, veresiye fişleri cebinden çıkan elinde idi, uzatırken farkına varıp elini yanan sobaya değmiş gibi çekti aniden.
   Fişler bir tek  Bakkal Baki’de itibar görürdü, üzerinde zatına ait kaşesi vardı, bakkalda  tost da olmazdı, bir tek kolanın karşılığı olarak  ödenebilirdi.
   Tüm sürati ve saklama özenine rağmen, yine de oradaki birkaç çocuk fişleri görmüşlerdi.
   Güldüler kime bulaştıklarının ayırtında olmayarak..
   Gülenlerin en alçağı yanaştı, para uzattı kantinciye, para madeni değil kağıt on lira idi, üstü içinde kağıt para verilecekti.
   “Benden olsun”, dedi. Feza’ya, “Seninki de olan kalp para”  yukardan bakarak alçakça sırıttı.
   Feza;”Haddini bil terbiyesizlik yapma” diye çıkıştı gevşek şımarığa, cebinden parasını çıkardı.
   Ondaki parada kağıttı, on liraydı ve para üstünde de kağıt para olacaktı.
   İngiliz bedenine yıldırım düşmüş gibi sarsıldı.
   Aşağılanmış, küçük düşürülmüştü.
   Feza’nın nazarındaki şirin ve saf olan yanını öteledi.
   Işıltılı Kız’a olan aşkından dolayı indirgediği, Aşağı Güneşsiz gettosu damarını kabarttı, gözü kanlanmıştı bir kere, doğasındakini ve kenar mahallede geliştirdiği becerisini su yüzüne çıkardı.
   İlk önce en yüksek perdeden, en alçakça sırıtana kafa attı, çocuk neredeyse kantinden içeri girecekti, tek vuruşta nakavttı, sonrasında bir kaç diş yerine tıbbi müdahale gerekecek, operasyonunda baygın hali devam ettiğinden anestezi gerekmeyecekti, bir daha hiçbir şeye bu şekilde zevzeklenerek ve zevklenerek, ağzını da yayarak asla gülemeyecekti.
   Ağız ve dişlerinin estetiği bozulmuştu,  kalıcı olarak...
   Dişin biri, çenenin sağındaki alt aşağılık köpek dişi, İngiliz’in alnının soluna saplanıp kökünden çıkmış, saplandığı alnı kanatmıştı, birkaç diş de yere  saçılmıştı, tespih tanesi gibi.
   Akabinde daha alt seviyede sırıtkan gürbüz çocuklar da İngiliz’e saldırmıştı.
   İkiye karşı bir, bu kavga adil değildi şüphesiz, İngiliz’e karşı çok azdı rakipleri..
   Kavgada kantini örten saçaklardan dışarı okul bahçesine taşmıştı.
   Yağmurda biriktirdiğini dökmüş  şimdilik çiselemekteydi bir yandan da yeniden biriktirmekteydi..
   Feza; önce diğer iki çocuğun hırpalayacağı endişesi ile aralamak ve İngiliz’i korumak istemiş, sonra bilakis araya girmesinin ona engel olduğunu anlayıp geri durup,  İngiliz’in iki çocukla top gibi oynamasını seyre dalmıştı.
   Tek telaşı İngiliz’in alnındaki kandı, yağmur suyuna karışıp yere dökülüyordu, yere dökülen sadece bu kan da değildi, diğer çocukların da ağzı burnu kanıyordu, yerde olmalarından, çabuk varıyordu ve daha tez dağılıyordu kanları zeminin betonunda.
   Çocuklar can havliyle kaçıp gittiklerinde ve kavga sona erdiğinde dahi, gözü gibi yüzü de kanlanan İngiliz’in suratında kıyıcı ifade yerinde duruyordu.
   İngiliz, yerde aman dileyen rakiplerine vurmaya devam etmişti.
   Işıltılı Kız; kendinin olan bu yüzün  yeni keşfettiği bu halinden korkacak değildi elbette.
   İngiliz’in bakışlarında insan oğlunun hep dizginleyip örtmeye çalıştığı vahşilik ile kendi türüne karşı uygulayabileceği vahşetin şiddetinin sonsuz sınırını apaçık okunmaktaydı.
   Feza’ya kendi karşısında hep saf ve şirin duran  Yakışıklı’sının hiç görmediği bu yönü hiç olmayacağı kadar çekici ve tahrik edici geldi.
   İngiliz’in vahşi bir hayvan gibi üzerine atlayıp kendisini yemesini diledi o an yoksa kendisi tutamayıp kendini şeker yalar gibi de değil et dişler gibi paralayacaktı.
   Düşüncelerinden dehşet içinde sıyrıldı. Düşüncesindeki yabanıllıktan değildi bu,  İngiliz’in gözlerindeki mesajı okumuştu,  yıkıldı.
   İngiliz ona “Buraya kadar” diyordu “sana bir tost ve kola bile  alamıyorum, devam edersek böylesi kahrolmalardan payıma  çok var, sen sevgime bunca layıkken ve seni bu kadar çok seviyorsam da bitti” dedi.
   “Yolun açık olsun,  bahtında, hep mutlu kal ışığım” dedi,
   Dönüp ardına yürümeden son olarak, Işıltılı Kız’ın yüzündeki “Beni bırakma beni de götür!” dediğini gördü, anladığı son sözler oldu yürüdü.
   Bu kez gözyaşları yağmur sularına karışıp yere dökülüyordu, eş zamanlı  Yakışıklı ile Işıltılı Kız’ın.
   İngiliz; çıkışta okul kapısına yanaşan murat arabadan, elinde şemsiye ile inen yüksek mimarı gördü, aniden bastıran sağanak nedeniyle, kurs dönüşü ıslanmasın diye kızı, şemsiye getirmişti belli ki.
   Elinde tuttuğu  şemsiye çiçekli bayan işi.
   Bu mimar sevilesi bir adamdı demek ve İngiliz sınıfına aldırmaksızın ona “baba” diyebilmeyi ummuştu .
   Feza;  İngiliz’in hayatına yağmurlu bir gün girmiş, yine bir yağmurlu günde çıkmıştı ama sadece hayatından.
   Işıltılı Kız; ilk günkü gibi diri oturur İngiliz’in gönlünün üç tahtından birinde, kendine ait olanında, tattırdığı ve paylaştığı  aşk ise hala sıcacık ve taptazedir yüreğinde...
   İngiliz;  giderken hissetti alnına çakılı duran diş çekirdeğini.  Çıkarıp attı önü sıra giden itin tekine, itte dişi, izi ise sabit eser bıraktı çehresinde...
   Bakkal Baki’nin dükkanına girecekken, sokaklarının köşe başında gözcüsünü gördü.
   Göz göze bakıp konuşabilme yetisini aldığı, dal gibi ince selvi boylusunu, gönül tahtlarının en yükseğinde oturan ve görüntüsü en ihtişamlı olanı.
   Elinde şemsiye, siyah erkek şemsiyesi, bir tarafın metal tutamağı çıkmış çeperi eğri, üstünde Reşatbey de oturan bayramlaşmaya gelmeye tenezzül etmeyen zengin bir akrabanın hibe ettiği yakası kürklü manto.
   Kürkü as yada vizon değil, öylesine işte.
   Kahverenkli manto, başında renk tonu uyumlu eşarp.
   Eşarp saç tellerini gizlesin diye bağlanmış değil.
   Ne de olsa takan Ata’nın kızı, Cumhuriyet’in ilk okuyan neslinden, boyamayı bıraktığı ak atan saçların üzerinde süs aksesuar.
   Ayağında yazlık ayakkabı, boyasız ve topuklarını zemin yemiş,  bu yüzden çorap ve ayakları ıslak.
   Annesi ile göz teması etti.
   Mesafeden seçilemezdi elbet ama İngiliz gayri ihtiyarı  alnını eli ile kapadı, el ve kolunun hareket tarzına merak uyandırmayacak ilgisiz bir hal verdi.
   Alnını kaşıyormuş gibi yaptı...
   Anneler aşk yarasına merhem  olamazlardı, çare ancak başka bir aşktı, o aşk da hazırda vardı, Yaren ve onun olan aşkı...
   Annesine “Sen eve dön ben birazdan geleceğim” gibisinden baktı.
   Kahvaltılıklar için bakkala girdi.Dışarıda yağmur sağanak halini almıştı.
   Şimdi İngiliz’in durumunu Aşık Veysel’e göre nasıl  vasıflandıracaktık ?
   Aşığa göre “Oğlan kızı çok sever, varamazsa bu aşk olur”du.
   Bu kritere göre İngiliz yarı aşık kabul edilebilirdi.
   Takım; Pazartesi ilk iş olarak, okulda dayak yiyen, iki hafta raporlu semiz çocuklara arkadaşları aracılığı ile haber uçurdu. Geçmiş olsun temennisini içermeyen bir haberdi, düpedüz tehditti, edenlerse son derece ciddilerdi, Işıltılı Kız’ın adı kesin olaya karıştırılmayacak, bu aşamada mümkün ise saldırgan da tespit ve teşhis edilmeyecekti.
   Vakayı adliye faili meçhule havale edilecekti.
   Öyle de oldu...
   Kayıpzade’de Sümer’in çocuklarını alt etmeleri sonrası, takıma karşı duracak hiçbir kuvvet ve oluşum olamayacaktı. Bu mevcut statüden dolayı hiçbir öğrenciye haksızlık da yapılmıyordu.

   İngiliz, beyanname çalışmalarına katıldı. Kısa zamanda telafi ettiler kayıp zamanı, bu meşgale meşale oldu aynı zamanda, artık davasında daha bilenmiş ve keskindi.


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #25 : Eylül 09, 2009, 16:41:30 ÖS »

BİLDİRGE



   Sarı, alternatif bildirge hazırlamıştı.
   Latifeydi.
   Hoştu doğrusu.
   Beyannamesi şu şekilde idi:
   Düvel-i Muazzama ve Alem-i İnsaniyet ve Medeniyete Umumi Beyanname’dir:
   Aşağı Güneşsiz bilcümle tebaası, şürekası, azası, zartu, zurtu, zevatı, matbuatı, tahayyülle tahammülfersa tahassür ile el ba-datı.
   Aşağı Güneşsiz havalisi ahalisinin, biz vazü’l imzaya selahiyattar murahhasları, müsavat prensibiyle, taayyün eden hukuku ademiyesine istinaden, bil içtima deruhte müşarikleri fahimesini,  metalibi istiklaliyesini beyanla, isafını ilan eder.12 Teşrinievvel 1396 (1980)
   Asıl bildirgenin kabulü kolay olmadı.
   Forumda tartışıldı.
   Divanda Fiko ve Ustura mihverine karşı, Ali ve İngiliz bağıtı çarpıştı.
   Sarı çekimser kalmıştı.
   Fiko ve Ustura’nın düşüncesi: mücadelemizin kapsamı, dünyayı kendimize benzetmek değil, dünyada herkese bir yer olması gerektiğine inancımızdan ve insanlığın mutlu olmaya hakkı olduğuna inandığımız için savaşım vermeliydik, kalkışmamız bu anlamda lokal sınırlar içerisinde ve Aşağı Güneşsiz içindi, insanlarımızın onurlu yaşamasını sağlamak amaçtı.
   Bu yüzden Ali ve İngiliz ise, kalkışmanın sonucunda Aşağı Güneşsiz de bağımsız ve insana yakışır bir sistem kuracaklar ise de, kendilerini dört duvara arasına hapsetmeyeceklerdi. Çabalarını hafife alamazlardı.Kuracakları sistemi adalet eşitlik, kardeşlik  ve dayanışma temelinde inşaa ederek şekillendirip bunu merkezi devlete ve hür dünyanın geniş insanlık ailesinin hizmetine sunacaklardı. Bu anlamda Aşağı Güneşsiz’in bağımsızlığı bir araç olup amacı sınırları aşan evrensel  büyük bir atılım yapmaktı.
   Sarı’nın çekimserliği karşısında, başkan’ın oyu ağır basacaktı.
   İngiliz’in isteği olmuştu.


   Güneşsiz Demokratik Cumhuriyeti Devleti Merkez Komitesinin bildirgesidir.
   Bildirge No; 1.
   Tüm dünyaya ve Aşağı Güneşsiz’in  özgür yurttaşlarına
   Merkez Komitemiz;
   Güneşsiz Mahallesi’nin güneyi tren hattı, batısı  Azat  Caddesi sırası, doğusu nehir  yatağı, kuzeyi sulama kanalı mıntıkasını kapsayan  ve esasen aşağı olarak adlandırılan kısmını içine alan mahalde, Güneşsiz Demokratik Cumhuriyeti’nin kurulduğunu bütün dünya önünde ilan ederek kuruluşunu  müjdeler.
   Dünyanın bağımsız ve ilerici halklarından derin demokrasi sürecine destek talep eder.
   Bu münasebetle Merkez Komitemiz: şimdi herkesin huzurunda aldığı kararları duyurur,
   1.Güneşsiz Mahalli Cumhuriyeti; demokratik, devrimci, laik,  toplumcu, evrensel, sosyal bir hukuk devletidir.
   Bütün devletlerle, özellikle içinde bulunduğu merkezi devlet ve yerel idare ile iyi komşuluk ilişkileri kurmaya gayret edecektir.
   2.Uluslar arasında veya bir devlet çatısı altında ihtilaf ile  çatışma çıktığı takdirde; Güneşsiz Mahalli Devleti, çatışan taraflar arasında bu beyanname ile öngörülen ilkelere tabi olarak tatbik etme iradesini sergileyen, taklidi için mücadele eden tarafın daima yanındadır, destekçisidir,  aksi durumda varlığına, dirlik, birlik, bütünlüğüne ve çıkarlarına tehdit oluşturulmadığı, en önemlisi hür dünyaya getirdiği ve armağan ettiği var oluş felsefesine karşı kötü örnek ve karşı akım yaratılmadığı sürece tüm çekişmelerde tarafsızlığını koruyacaktır, talep olduğu takdirde işbirliği içerisinde ihtilafların çözümünde arabuluculu olabilecektir.
   3.Güneşsiz Mahalli Cumhuriyeti yurttaşları; milliyet, dil, din, mezhep, sınıf  ve sosyal durumuna bakılmaksızın, Cumhuriyet sınırları içerisinde gerek yurttaşlık, gerekse sosyal ve siyasal haklardan eşit şekilde yararlanacaklardır.
   4.Merkez Komitemiz;  Cumhuriyetin ekonomik imkanlarının bilincinde olarak, başlangıçta yurttaşlarına maddesel zenginlikten ziyade  onlara eşitlik duygusu ile  insanlık onurunu sunmayı vaat etmektedir.
   5.Güneşsiz Mahalli Devleti;  doğrudan demokrasiyi uygulayacak koşullara  sahip ise de, mensubu olduğu dünyanın, kendini bağımsız ve kabul edilmiş bir üyesi saymakla,  kadın ve erkek yurttaşlarının katılımıyla tek dereceli, eşit, gizli ve nispi seçim sistemi esaslarına göre seçilmiş temsilcilerden, ahali meclisini oluşturacaktır.
   Merkez Komite;  bu süreçte halk adına  yürütme, yasama ve yargı erklerinin bir arada kullanılmasına geçici olarak vekalet edecektir...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #26 : Eylül 10, 2009, 00:00:54 ÖÖ »

Yazarın notu; romanda ham  olarak ütopya bağlamında anarşizmi ele almıştım.Aslında kökleri antikçağlara Platon'dan Jambulas'a varan ve  bitmeyen ilkçağda  Ligurgus'a dayanan,  Ebu Zerr'e, Thomas More, Campanella'ya ordan biraz yakın Robert Havemann'a, bu arada Gracchus Babeuf'u nasıl atlarım...Ahmet Arif'in dediği gibi Spartakus ilk gerilla, Börklüce, Şeyh Bedrettin'i ve Mansur-u Hallac'ı, Platon'dan  evvel Sokrates'i...Marks ve Engels ve Lenin biraz ayrık dursun, kuramlarının pratiğini uygulayan Stalin ve ardılları ütopyalarımızı yerden yere vurdular.Geçen yüzyılın sayelerinde bize öğrettiği, gerçek sosyalizmin, yani proletarya diktatörlüğü ve tekelci devlet ekonomisi aracılığıyla komünist toplum idealini uygulama denemesinin sonunu getirmişlerdir...Yılgınlığa düşmek yok tabi, siyasi, felsefi ve bilimsel olarak darbe almış olsa da ütopya olarak anarşizm, bir yol bulunacağına inancım var benim, çünkü hakkın batılı yeneceğine iman edenlerdenim hala...selamlar  dostlar, bu ara sıcağı idi, tıpkı selamlarım gibi sıcak ve samimi.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #27 : Eylül 10, 2009, 16:13:33 ÖS »

   Bildirge No:2.
   Artık Özgür olan Yurttaşlara;
   Güneşsiz Devleti, itaat etmesini bilen yurttaşlarının emek, azim, çaba ve fedakarlıkları ile katı feragatleriyle onların  omuzlarımızda elbirliği ile yükselecektir.Çünkü kimseye katı ve adaletsiz emirler verilmeyecektir. Alınacak kararlar herkesin kesin denetiminde ve hepimizin ulaşabileceği bildiriler yayınlanmadan görüşler alınmadan, tartışılmadan  kesinleştirilip uygulamaya konulmayacaktır.
   Merkez komitede yer alan, esasen kendimizi halkın hizmet emekçileri olarak vasıflandırdığımız bizler, yönetmesini beceremez isek tiranlığa, oligarşiye meyledersek yada cehaleti veya taassubu getirirsek, geçici olarak adlandırdığımız dönemde komitemizin karar ve uygulamalarına itaat edilmemelidir.
   Hiçbir şartta zulme, zalimlere ve baskı kurmaya yönelenlere  boyun eğilmemelidir..
   Yurttaşlarımız; her önüne durana eğilmek huyundan vazgeçmek ilkesinin pratiğini, bizimle birlikte insanlık ailesine armağan etmelidir.
   Zenginlik hırsı, safahat ve aç gözlülük olmadığında göreceğimiz gibi sefalet de olmayacaktı.
   İşte bu yüzden komitemiz gerçek ortaklığı öngörmektedir.
   Tıpkı Campanelli’nin Güneş Ülkesi’nde olduğu gibi.
   Böylece herkes hem zengin hem fakir olacaktır, her şeye sahip olduğumuzdan hepimiz zengin, hiçbir şeyin sahibi olmadığımızdan hepimiz aslında fakir sayılacağız.Yöneticiler alın terinin namusunu unutmamaları için tarla ve inşaat işlerinde zaman zaman çalışacaklardı, bu suretle geldikleri yeri unutmayacaklardı. Seçilmişlik bir meslek halini almayacaktı, halka hizmet emekçileri yani seçilmiş yöneticilerin vücutları yağ bağlamayacak, göbekleri büyümeyecekti, bu sayede çek up, fitness, sauna ve eksersiz, yürüyüş gibi formalitelerle uğraşmayacaklardı. Kanda kolesterol seviyesi yağ oranı vs. dengeli olacaktı, tabi bu emek karşılığında bir miktar yevmiye alacaklardı, angarya yasak olacaktı zira.
   Bu böyle bilinmeliydi.

   Onlar hür dünya tarafından, hatta baş kaldırdıkları merkezi devlet tarafından saygıya mahzar olacaklarını umut ediyorlardı.
   Çünkü Onlar; düşünmek, yazmak, konuşmak laf üretmek yerine, sosyal bilim alanında deneyi yapılabilir, sahici, tatbik ve taklit edilebilir, atıfta bulunulabilir bir devlet kuracaklardı.
   Bilgeliğin varlığına inanmayanların gözleri önüne Ligurgus’un tarihte uygulanmış mükemmel toplum modelini Sparta’yı kuracaklardı. Bu devleti yozlaştırmış olan, bireylerinin erkek olanlarını salt bir savaş aleti ve makinesi gibi yapan, duygudan aile bağlarından yoksunluk gibi değerleri zaaf görerek dışlayan unsurlara yer vermeyecek, aynı hataları yapmayacaklardı.
   Tarih yapmamaları gerektiğini gösteriyordu. Tamamen bilgelikle uğraşan ve yönetilen bir devlet çıkaracaklardı.
   Bu suretle saygıyı hak ettiklerinde de, yaptıkları hak,  onlar halk olacaklardı.
   Otoritelerden korkmuyorlardı, tankın tüfeğin karşısına dikilip, makinelere karşı serum lastiklerinden yaptıkları sapanlarıyla taş atacak yürekleri vardı, bu ruh yurttaşlarında da olacaktı.
   Ölüm en çok en çok korkanlara gelirdi, herkes cesurların yanında savaşmak isterdi. Onların kaybedecek şeyleri pek azdı, dayanıklılardı, bacakları güçlü idi, Sparta çocukları gibi yalınayak büyümüşlerdi.
   Onlar açlığa, azlığa katlanabilirlerdi. Var olanın daha iyisini yaratabileceklerine inançları sonsuzdu, zira mevcut olandan daha kötüsü olamazdı. Başka bir düzen gerekti  ve herkesin böylesi yaşaması olanaksızdı. Onların kurduğu devlet zengini fakiri olmayan eşitlerin topluluğu olacaktı.
   Zulmetmekten, haksızlık yapmaktan, boş inançlar yaymaktan asıl korkulması gerekti.
   Calpanelli’nin dediği gibi, üç şeyle mücadele edeceklerdi, zulüm, safsata ve dalkavuklukla yani kula kulluk etmeyle ...
   Kalkışma planı hazırdı.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #28 : Eylül 10, 2009, 23:10:24 ÖS »

Bir dökümana rast geldim, tam da ifade etmeye çalıştığım netinler vardı, paylaşmalıyım burada;
"Sir Thomas More, 1516 yılında, dostu Rotterdamlı Erasmus'a Ütopya'yı yazarken yürğinin kabardığını söylüyordu" (yazar notu Allah vekil Aşağı Güneşsiz'i tasarlar ve yazarken benim de yüreğim kabarmıştı)" Ütopya yalnızca onun değil, milyonların da yüreğini kabarttı.Yürekleri kabartmakla da kalmadı; insanlığa bütün dillerde taht kuran bir kavram da hediye etti...Bundan 5 bin yıl önce, Sümerler insanlığın henüz günahkar olmadığı, bolluğu ve huzuru tanıdğı çok eski bir çağdan bahsederler: Ne korku vardı, ne dehşet.İnsanın rakibi yoktu.Ama sonra geldi Efendi Baba, Prens Baba, Kral Baba...Aynı şekilde 4 bin yıl önce Mısır'da da bir efsane dolaşır ortalıkta; Tanrı kullarını aynı çamurdan yaratmıştır.Fakat zenginlik hırsı, doymak bilmeyen altın ve gümüş hırsı, insanı, geleneksel ahlaktan ve göreneklerden uzaklaştırmıştır.Ama cennetle her şey yeniden düzelecektir.Toprak herkesin müşterek malı olacak, onu ne duvar, ne de sınır bölecektir..." devam ederiz daha sonra dostlar.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #29 : Eylül 11, 2009, 23:07:06 ÖS »

Yazar notuna devam; "insanlık bal gibi hurmaların yettiği, buğdayın kendiliğinden göverdiği, sütün ve balın ırmaklar gibi aktığı bir diyara ulaşacaktır.Herkes birlikte yaşayacak ve zenginlik bir fayda sağlamayacaktır.O zaman ne fakir, ne zengin, ne zalim, ne köle, ne kral, ne senyör, ne büyük, ne küçük; hekes eşit olacaktır.
3  bin yıl önce Yunanistan'da bir Hesiodos çıkar, zulmü nanetler, ; Sparta'da Ligurgus çıkar, eşitliği sağlar; Kadıköylü Phales çıkar, eşit toplum önerir; bir Milaslı Hippodamos çıkar, komünist bir kent kurmayı dener. Platon, Aristophanes, Lukianos ve diğerleri ortakçılığın yararlarını yazarlar.Bergama'nın ünlü devrimcisi Aristonikos köle isyanının ateşler.Yüzbinleri harkete geçirmişse Güneş ülkesini vaad ettiği içindir. Hem umudu şahlandıran yeni bir kavramdır, hem de cennet kadar huzur veren bir öyküdür ütopya.Çünkü nerede sıkıntı, çatışma varsa, orada belirir ve ufukta parlayarak yol gösterir...(Kaynak yayınları Ütopyalar dizisi önsözünden) Güneşsiz çocuklarının var olduğu anda ve bulundukları coğrafyada aynı sıkıntı ve aynı çatışmanın alametleri vardı.Bunu iddia ederken ben soyut ve boş bir laf etmiş  olmuyorum.Ne diyorduk  "Başka birşey gerek, çünkü hepimizin bu şekilde gitmesine imkan yok" Nitekim...sonrası romanın devamında var.Başka bir şey gerekti ve onlar başka bir şey için çabalamışlardı...Romanın birinci kısmına bakalım, meramım asıl ikinci kısımda daha iyi anlaşılacak...Selamlar...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!