Google Reklamları
Aşağı Güneşsiz / I.Kısım
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Şubat 11, 2012, 04:22:16 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1 2 [3]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Aşağı Güneşsiz / I.Kısım  (Okunma Sayısı 3388 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #30 : Ekim 13, 2009, 20:25:14 ÖS »

Paylaşımda ara verdim kitapta Paris Komünü ve Kroşjtadı anacaktım tam toparlayamadım artık kitapta anarım.kaldığım yerden devam kalkışma planı hazırdı...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #31 : Ekim 13, 2009, 20:28:12 ÖS »

   Aynı çekişme bildirgenin oluşturulmasında da yaşanmıştı.
   Hepsinde olan yegane bağnazlıkları, yani bağımsızlıkçı tarafları sonunda ağır basacak ve kendi kökleriyle bağ kurmak adına yapabildiklerinden aldıkları ilhamla; kalkışmaya “Üçüncü Demirlik Operasyonu” adı konacaktı.



ÜÇÜNCÜ  DEMİRLİK OPERASYONU



   Operasyonun uygulaması basitti.
   Takım’dan iki müfreze oluşturuldu, kod adları Güneşsiz Birinci ve İkinci  müfrezeleri.
   İki vurucu ekip.
   Birinci müfrezenin başında Ali, yanında Yengeç ve İngiliz, diğerinde Ustura, Haydar ve Reşo bulunacaktı.
   Birer av tüfeği, birer tabanca ve birer sapan, bir de diğerleri bilmiyordu, İngiliz’in üzerinde mutfaklarından aldığı bir bıçak olacaktı, şu et kesmeyen kör küçük bıçak, yakalanırlarsa kara balık gibi kelepçeleri kesmek için.
   Ali Cengiz babalarının av çiftelerini alacaktı, çifteler ikiye bölünerek taşınabilirdi.Dikkatten kaçardı bu yüzden, tabancalar da belde taşınacaktı.
   Onların artık belleri vardı.
   Ali gece fişekleri hazırlayacak, fişeğin içine barut ve saçma koymayacaktı, sadece fünyesini  patlatacaklardı.
   Ses ve paniğe güveniyorlardı.
   Hilmi; sabah nöbetten gelen bekçi babasının Kırıkkale marka tabancasını, o yorgun horlarken aşıracaktı.
   Sarı da, babasının çekmecede bulundurduğu toplu Smihts Wesson marka tabancasını.
   Mermileri almama konusunda tembihlilerdi, çeliğin soğuk yüzü yeterince caydırıcıydı.
   Cana kıymayı düşünmüyorlardı.
   Sapan kullanmak zorunda kalırlarsa da, hasımların belden aşağılarına ama bacak aralarına değil ayaklarına taş fırlatacaklardı, göze gelirse taş kör edebilirdi bundan da sakınacaklardı...
   Atik erkete kalacak, gözcülük ile gerektiğinde iki müfreze  ve ötekiler arasında kuryelik yapacaktı.
   Sarı, meşhur karpitten bombasını yapacak, başında olacaktı.
   Fiko, Aşlamacı, Hilmi ve Cengiz de balonları, Güneşsiz’in muhtelif yerlerinde eş zamanlı ve seri olabildiğince çok uçuracaklardı,
   İlk müfreze; öğle arası sonrası mesai başlarken Yukarı Güneşsiz de yer alan PTT. Binasına gidip telgrafhaneyi basacaklardı, telgrafçıya tehditle çok seri olarak, hazırladıkları beyannameyi valiliğe, başkente ve mümkün olduğunca dünyanın birçok merkezine çektireceklerdi.
   Atik; ilk müfrezenin başarısız olması ihtimalinde, ikinci müfrezeye haber uçuracaktı.
   İkinci müfreze şartlara göre harekete geçecekti.
   Ali’ye göre; bir yerin kısa aralıklarla birden fazla soyulacağı düşünülebilirse de, iki kez basılacağı tahmin edilemezdi. Baskın yiyen yerde baskıncılar başarılı olmazsa kovalamaca yada arbede sonrası ikinci kez basılacağı düşünülmediğinden güvenlik gevşek tutulurdu ama ilkinde başarılı olmak için de müfreze en iyilerden  kurulmuştu.
   İkinci müfreze civarda bir yerde konumlanacak, gelişmeleri takip edecek ve  ortalığın yatışması ardından işe koyulacaktı.
   İlk müfreze başarısızlığa uğradığında, bisikletlerle avuçlarının içi gibi bildikleri güneşsizin dar sokaklarının aracılığı ile daire çizip demirliğe sığınacaktı.
   Nasılsa demirlikten  onları kimse alamazdı.
   Yine de, kargaşa yaratmak için, Sarı geçitte olacak orada büyük icadı olan karpit bombasını patlatacaktı.
   Bu kaçak müfrezenin tüm hünerlerine rağmen demirliğe kadar izlenmeleri halinde gerçekleşecekti.
   Karpit bombasının düzeneği ise basitti, elde karpit olmalıydı yani kalsiyum karbür, kok tozuyla sönmemiş kirecin elektrikli fırınlarda 2000 santigrat derecede ısıtılmasıyla elde edilen bu madde suyla karıştırıldığında asetilen maddesini verirdi, Karpiti  Devlet demiryolları kapalı deposunda sağlamışlardı yeter miktarda, zira istasyonun ve raylarda bulunan makasların aydınlatılmasında karpit lambaları kullanılıyordu.
   Sarı; büyük bir tencere hazırlamıştı hava deliği olan, toprak eşilecek, karpit çukurda su ile erimeye bırakılacaktı, bu ara sevimsiz bir koku ortalığı kaplardı, üzerine küçük teneke kapatılır delik, çevresi toprakla hava almayacak şekilde kapatılırdı, hava deliğine bir miktar saniye fitili işlevini gören gazete kağıdı konulur ve bu  yakılırdı, ateş delikte huzmeye  girdiği anda bir patlama ile teneke yukarıya doğru uçardı. Çok ses çıkarsın ve tesirli olsun diye bu kez bol miktarda karpit ve büyük bir tencere kullanacaklardı. Yine de kimsenin canına bir şey olmasın diye geçidin geniş alanını kullanacaklardı, çevre de uyarılacaktı...
   O dönem uçan balonların üç beş tanesini bir araya bağlayıp, karpit bombasında olduğu gibi alt ipine gazete bağlanıp sonra kibritle yakılıp gökyüzüne bırakılırdı. Okullarda dahi milli bayramlarda öğretmenler eliyle bu yapılırdı bir nevi gündüz fener alayı  idi, havai fişek yokluğundan  gösterileri yapılmazdı, balonlar yükselir herkesin gözü gökyüzüne dönerdi, bir müddet sonra ateş balonlara, balondaki havagazına  ulaşır ve patlatırdı, aşağıda coşku dolu çığlıklar atardı.
   İşte Fiko’nun öncülüğünde Aşlamacı, Hilmi ve Cengiz bu balonları muhtelif yerlerde gökyüzüne salacak herkesin ilgisini gökyüzüne çevirecekti, bir nevi göz boyama gerçekleşecekti,    İngiliz “Cengiz katılmasın” dedi takıma.
   Bu öneriye Cengiz şiddetle karşı çıktı.
   Aslanın kardeşi de aslan olurdu.
   İlk kez kükredi.
   O da güneşli zamanlara inanıyordu.
   Kaldı ki; bu himayecilikte sıkıntı verir olmuştu, “Bu şekilde kozamdan çıkamam arkadaşlar” dedi.
   Ali zoraki kabullendi.
   Başaramazlarsa değilse gözünün önünde olurdu.
   Kalkışmada başarısız olurlarsa bir kısmı veya hepsi yakalanırsa, bu yaptıklarını kendi adlarına üstlenecekti, diğerini ele vermeyecekti.
   Başarırlarsa sorun yoktu.
   Bu kez  payeyi Aşağı Güneşsiz halkı adına üstleneceklerdi.
   Başaramaz ama yakalanmazlarsa umut devam edecekti, demirlik gibi, Aşağı Güneşsiz halkı şüphesiz vermeyecekti çocuklarını.
   Her şeye rağmen koparılsalar dahi, darağacında sallandıracak değildi ya egemenler, çocuklar dara da hafif kaçarlardı, yağlı ilmik bir boy büyük, beyaz gömlek beden olarak büyük  gelirdi onlara.
   Ebeveynlerinden temiz bir sopa yemek ihtimali vardı takımın. Kabahat oldukça büyüktü doğrusu, evlat sevgisinin, üzerlerine titreyen şefkatli ellerin dahi üstesinden gelemeyeceği bir cürüm suç önlerine konulacaktı.
   Takımın bir kısmı şanslı idi, en başta Atik tutulamazlığı bir yana, babası çöllerde araba su arıyordu, analar ise zaptedemezdi erkek çocuklarını, o dayaktan yırtacaktı.
   Son umut olan İngiliz de şanslıydı, anası babasının eline vermezdi.Sırf o gün bu sebepten içmiş olsa dahi babası.
   Amele baba Reşo’ya el kaldırmazdı, gündelik verenin onu mecalsiz komasından dolayı ve esasen Reşo gibi, daha birçok oğlu olduğundan, sonuçta Reşo ağalığa veya şıhlığı  yani töreyi çiğnemiş saygısızlık yapmış sayılmazdı.
   Haydar’ın konumu  ne olurdu bilemem, dışa kapalılardı ama başkaldırı kültürü onlarda vardı.O da sıyıracaktı muhtemelen.
   Deli Etem’in hiddetinden Nermin Teyze de kurtaramayacaktı şüphesiz Ali’yi, belki de ilk defa dayak yiyecekti.
   Çıtkırıldım adaklı Cengiz babanın gazabından yırtacaktı pekala.
   Aşlamacı; emanet çocuk, büyükannesi müthiş yakışıklı gencin kızının aklını çelip kaçırması bir yana, bir de erken vefat etmiş damadına kininden dolayı, muhtemelen kızgın maşa ile dağlamak isteyecekti, yine de Aşlamacı yırtacaktı dedesi arka çıkacaktı çırak olmasa domino partilerine katılamazdı.
   Hilmi çift taraflı ve iki misli dayak yiyecekti, birincisi beli silahlı gecelerin efendisi babasının copundan ve on üçünde kocaya vardırıp her bahar doğuran coptan daha fena yakan naylon terlik sahibi Sultan’dan.
   Yengeç’i bu kez araya giren Narin Teyze dahi babası Duran’ın elinden alamayacaktı.
   Duran durmayacaktı, kemerini çıkarıp, kendini yerel politikacı ahbabı ile amirleri nezdinde yüzünü yere eğdiren, ona göre nankör bu oğulun canını fena yakacaktı.
   Fiko’ya sanırım babası ilişmezdi.
   Mehmet Teyfik’ten sonra hamasi lafların boş olduğunu, ateşin düştüğü yeri yaktığını, şatafatlı törenler, büyük sözler şilt anma falan filanın boş olduğunu en önemlisi tekrarında aynı sözlerin basmakalıp ve ezberden söyleyen değişse ses tonu değişse dahi devam ede geldiğini ve Nazım’ın dediği gibi olanın “Bu bezirgan saltanatı sürsün diyedir” dediğini kendince vurmayacaktı.
   Sarı’ya küçük burjuva babası ilişmeyecekti, olandan endişe etse de Sarı onun halefiydi, tahtını bırakacaktı.
   Ustura da dayak yemezdi sanırım, babası olaylara duyarsızdı.

   Merkezi otorite de enseleyemediği ve ezemediği, bu yerel güç grubu ile uzlaşmak zorunda kalacaktı, geçmişte Dersim’de vuku bulan benzer kalkışmalarda olduğu gibi, bu kez Takıma taviz vererek yatıştırma çabasına girecekti.
   Tüm hazırlıklar gözden geçirildi. Artık  Üçüncü Demirlik Operasyonu için her şey hazırdı.
   Ali; takıma hitabında “Tanrıdan ve tarihten saklanacak hiçbir şey yoktur,  yazgının da ötesine geçemeyiz.”
   Tepkiyi bekler biraz  sustu.
   “İnsanlık; günümüze kadar tarihini bilinçsiz bir şekilde anlamadıkları, fakat boyun eğdikleri sosyal ve ekonomik baskılar altında yaptılar, artık bundan böyle iradi olarak bilerek yapmak kudretindedirler, tarihi de insanlar yapar, bu Karl Marks’sın sözü” dedi, muzip Ustura’ya göz kırptı.
   Sonra ciddileşti.
   Fazla söze gerek yoktu, son olarak “Bizleri kalkışmamızda Tanrı ve Aşağı Güneşsiz Halkı  onurlandırsın”dedi.
   Takım da biri hariç hep beraber “Varol” tezahüratı ile onun sözlerini alkışladı.
   Hava kararırken evden getirdiklerini paylaşarak akşam yemeklerini yediler.
   Bu takımın bir düzüne olarak paylaşacakları son yemekti.
   Forum dağıldı...

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #32 : Ekim 19, 2009, 18:16:08 ÖS »

İHANET



   “Su unutur, düşman unutmazdı”
   Ustura’da unutmamıştı, ödeşme zamanıydı.
   Nitcthein akıl için söylediği “şeytanın orospusu, usu iş başındaydı”  kızgın, söyleniyordu.
   “Marks’ın sözüymüş, anmak aklına şimdi geldi, tarihi galipler yazar,  galip gelebilirsen ancak tarihi yazarsın”
   Bahanesi hazırdı.
   “Ne olacak yani, heyecanımı bastıramadım, babam şüphelenip beni sıkıştırdı, içim kan ağlayarak anlatmak zorunda kaldım” derim diye yapacaklarından ötürü kendini rahatlattı.
   Babasının berber dükkanına yöneldi.
   Alaca karanlık Güneşsiz üzerine çöreklenmişti.
   Bir zaman sonra Berber Kadir’i semt karakolunun kapısında görenler oldu, telaş içerisinde çekiştirdiği Ustura yanında...
   Yüzü soğuk, ölü suratı gibi...

   Ustura bilmeliydi.
   Bu dünya üzerine, bir Yahuda  İskaryot yeterdi, diğerine ihtiyaç yoktu.
   Kaldı ki; İskaryot ispiyonu karşılığında otuz gümüş dinarı cebine indirmişti.
   Onun ihbarı insanlığın ışığını perdelemiş, Kutlu Kişi’nin kardeşinin ışığını karartmıştı.
   İhale, havarilere havale idi.
   Onlar da kutsal ışığı hafızalarında kaldığınca ve kendi yorumlarını katarak  kağıda dökmüşlerdi.
   Meddahlar, öykücüler, destan nakilcileri dahi unuturdu, bazı  unuttukları yerlere kendi uydurduklarını monte ederlerdi.
   Roma kanunlarını yazan haşiyeciler gibi, ilavelerle metin kalabalıklaşırdı.
   Bir başkaları sonra  kitap yazmaya heves etti, kitap birden fazla olunca  ilahilik vasfı yitti.
   Bu durumda inkar edenlere “Siz daha iyisini yazın”, denilerek  meydan okunamazdı, yazmak kolay olurdu, benzeri için vahiy gerekmez, salt ilham yeterli olurdu, ortada sağlam külhanbey olmayınca, “Ben daha iyisini yazarım”, diye kafa tutanlar kolay çıkardı. Okur yazar biter miydi?. Okuduklarından duyduklarından, biraz düş biraz hayal, birazda tabiatta olup bitenlerden derleyip evirip çevirip yazıp nakletmişlerdi.
   Kabul edelim, her birinin okur kitlesi, inananı, hatta müstakil kiliseleri de olmuştu.
   Öyle ki; gün gelmiş bu kitaptan her biri ayrı telden çalan, çalımlı afili, iddialı, fakat ilahi değil yerden 2.500 adet olmuştu sonra Konstantin işe el koymuştu,  325 İznik’te, kitabı dörde düşürmüştü, O ki yarattığı dini çok sonra ölüm anında kabul edecek, döşeğinde  çimdirilecekti vaftiz niyetine...
   Ardılları ilahi ışığı sönük, çoğu doğma, uydurma ve paganizm kokan bilgilerle dolu kitaplarla misyon sahibi olacaklardı.    Araştırmacı Yazar Aytunç Altundal’ın iddiasına göre  Kemerhisarlı Apollanus’un hayat hikayesini de intihal ederek Nasıriyeli İsa’ya adapte edeceklerdi insanlığın toplamının üçte birine  yanlışlar veya intihaller üzerine hükmedeceklerdi.
   Yanlışlar yanılgıları, yanılgılar önyargıları, önyargılar toplu kabulleri getirecekti sorgusuz, çoğu zaman kaba kuvvet uygulanacaktı.
   Bir renkçilik başlatılacaktı, kendini daha beyaz ve uygar kabul edenler, misyon sahibi olmaları sebebiyle ve Tanrının kara bir bedene beyaz bir ruh vermeyeceği ahmak inancıyla, daha kara derili olanların kaderlerini de karartacaklardı.
   Sözde uygar olmayanların ilkin toprakları, kaynakları, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ve bol miktarda elleri ayaklarını alacaklardı. Hergele pazarları gibi insan pazarları kuracaklardı öyle ki bu insanlarda suskun, eşek gibi çalışan çoğu kara renkli ve hep iri kara gözleri kederli olacaktı, daha uygarların ellerinde bir kitap bir süre sonra takas başlayacaktı, bazı gönüllü  çok şiddetle zoraki, sonunda elde kitap kalacaktı sadece daha az uygar yabanilerde, işte kara kıtada yapılanlar gibi,   orta doğu yapılmakta olan gibi, yeni dünyada olmuş bitmişler gibi.

            ***

   Kör yıldızsız gece, evlerden toparlandı  pijamalı  çocuklar, pijamaların ekseri çubuklu basma, bu kez ani baskından dolayı ayaklar yalın.
   Yalnız analar babalar değil, tahta kapılar da direnemedi, kırıldı.
   Eşikleri eşkıya postalları çiğnedi.
   Her evin eşiğinde misafir terlikleri vardı, konuk davetsiz dahi olsa.
   Siren sesleri surun  borusu gibi öttü.
   Cümle mahlukat kulağını dikti.
   Nefesler tutuldu o an.
   Baskın yemeyen evlerdekiler, odaların aydınlık tarafından karanlık olan köşelerine sindiler.
   Ertesi gün nereden çıktığı belli olmayan bir afat demirlikteki forum ve saklanma bölgelerinin düzenli ağır kalaslarını didik didik ve yerle bir edecekti.

               ***

   Emniyet Müdürlüğünün bahçesine getirildiklerinde, takımın düşleri, evleri gibi yıkık ve döküktü.
   Ama yüzleri asi ve mağrur.
   Biraz uykulu ve mahmur..
   Balonları artık uçuramayacaklardı...

   Amir odası telsiz sesleri telefona karışıyordu, komiser savcıyla  görüşüyordu, saygılı bir tavırla;
   “Sayın savcım 11 çocuk, yaşları 12 ila 13,  diğeri, gammazcı çocuk velisinde, ha bir de bir herif var, okutman mıymış neymiş, meymenetsiz bir tip”.
   Savcı; “Nasıl yani?”
   Komiser;”Hani şu komünistlik yapanlar var ya, koltuk altlarında hep kitap taşıyan cenabetlerden,  saçlı sakallı bir ucube.”.
   Savcı;”E !”
   ”Laf ebesi olurlar, eşitlik, özgürlük sömürü bilmem ne derler, bu onlardan, sabileri de yoldan çıkaran oymuş.”
   Savcı; “Komünist ha!”, dedi.
   Memlekette komünist kalmış mı? diye kafasını kaşıdı.
   Komiser “Evet sayın savcım  hem komünizm iyi bir şey olsa devlet  ricalimiz getirirdi bizim başımıza efendim”, dedi.
   “Şahsın ifadesini alın bakalım, çocuklarında ana babasını toparlayın,  soruşturun devlete karşı  bir hareketleri var mı.”
   Komiser;“Sayın savcım biz zaten başladık, velilerde  emniyetin bahçesinde birikmiş haldeler, çocuklarına ateş püskürüyorlar, hani komünistlik yapıyorlar diye çok kızgınlar...”
   Savcı;”Silahların durumu?”
   Komiser;”Çocukların velilerinden toparladık, iki av  çiftesi var, ruhsatlı, teskeresinin günü dolmamış, sahibi avcı olarak tanınıyor, tabancanın biri semt bekçisine emanet, devletin, bekçiden müsadere edildi, diğeri de bulundurma ruhsatlı, sahibi esnaf, balistik incelemeleri geldi temiz”.
   Savcı; “O zaman velileri bir soruşturun sıradanlar mı, malum bazen zengin kopiller de bu işlere merak sarıyorlar.
   Komiser;”Savcım  bunları semt karakolundan soruşturdum hani biri hariç sorun yok gibi, bunlar  Güneşsiz’in aşağısından,  ekmek arası ekmek buldukları öğün devlete hamdı sena ederler.
   Savcı;”Sorunlu olan hangisi?”
   Komiser; “Reşat Karakuş, Mardin’den göçmüşler, baba amele, istihbarat amcalarının geçmişte KUK’tan ilişiğini rapor etti.”
   Savcı; “Çok şükür KUK ve diğerleri bitti” diye içselinden geçirdi.
   “Tamam o halde çocuk kalsın, babasını alın,  mevcutlu sevk edin.”
   Komiser; “Çocuklar Savcım” dedi.
   Savcı; “Nezarette sabahlasınlar sonra ifadelerini alın bırakın.  Velileri toplayın, devletimizin büyüklüğünden, şefkatinden, menfaatlerinden bahsedin, bu çocukların: hain, nifakçı, anarşist bir şahsın kurbanı olduklarını, devletin bu şahsa gerekli cezayı vereceğinden emin olmaları gerektiğini anlatın ama kabahatin büyüğünün onlarda olduğu bilsinler. Çocuklarını başıboş bırakmasınlar, bundan sonra  gerekli terbiyeyi vermelerini söyleyin, düşünsünler bu onlara en büyük uyarıdır, adliyemiz de sadece masumların hamisidir.”
   Komiser;   “Tamam savcım...Bu sakallı herifi ne yapalım? Öttürelim mi? affedersiniz.”
   Savcı, içinden “Öttürmek ha!” dedi.
   İçi sıkıldı, ah bu eskiler ve eski alışkanlıkları, birinci sınıfa ayrılmadan önce ne çok uğraşmıştı kolluktaki bu gibilerle, bezmişti artık emekliliğine ne kalmıştı?
   “Başıma iş açmadan ayrıntılı ifadesini  alın ve onu da diğeriyle mevcutlu bana gönderin.”
   “Baş üstüne savcım”, dedi öteki telefonu kapattı. Önündeki telsizin mandalıyla oynadı, usulsüz çağrı gönderdiğinin farkında olmayarak, “Herif falakaya dayanıklı çıkmıştı,  askı var,” dedi. “Hem cereyana dayanamaz öterdi, nasılsa,” diye geçirdi, endişesi geçti, kahve söyledi keyif sigarası yaktı.
   İkrarı için kazığa bile oturtabilirdi.
               ***
   Biz; işkence edenleri, sapık, manyak, psikopat, kötü ruhlu kişilikler olarak görür, işkenceden zevk aldıklarını düşünürüz, hatta insan da olamazlardı,  insan sayılmaya layık değillerdi, zira hayvanların  dahi kendi yada başka türlere  işkence etmediğini düşünürsek , akıl, idrak ve izan sahibi olduğunu kabul ettiğimiz insanda,  evleviyetle işkence yapmazdı.
   Bunlar olsa olsa başka bir alemin, Ecüc Mecüc denilen yaratıkları, yada insansa mutasyona uğramış yada akli olarak imalat hatalılar olmalıydı, aramıza bir vesile karışmış olacaklar.
   Öyle değildir aslında.
   Mesela şüpheliye tokat atan biri, akşam eve gittiğinde, aynı eliyle çocuğunun saçını sevgiyle okşayabilir yada manyetonun çıkardığı cızırtıyı ve çığlıkları duyan biri evinde pişirdiği ızgara eti iştahla yiyebilir, televizyon karşısında seyrettiği benzer bir sahnede kendini tutamayıp küfredebilir, lanet edebilir, esneyebilir, yellenebilir, uyuyakalabilir...
   Veyahut  ne bileyim burnunu karıştırabilir, parmağının ucuna geleni, parmakları arasında yuvarlayabilir veya koltuğun alt köşesinde kumaşa yamayabilir...
   Velhasıl işkenceciler  aramızdan biridirler ve insanlık bunları kendinden sayıp  evlat edinebilir.
   Kendi alçak çocuklarıdır .
   Bilimsel araştırmalar,  insan oğlunun  belli şartlar altında, birtakım etkenlerin yönlendirmesi  ile pek ala işkenceciye dönüşebileceğini göstermiştir.
   Bu anda işkenceciler değişime uğramaz, kurt adama dönüşmezler yani...


            ***
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #33 : Ekim 29, 2009, 13:18:08 ÖS »

   Üç metre boyunda, on metre enindeki, loş beton  nezarethane de içindeydiler.
   Ali; Cengiz’e “Tüm kabahat benim, İngiliz’i dinlemem, sana uymamam ve seni bulaştırmamam gerekirdi”, dedi pijamasının üstünü çıkardı.
   Titreyen kardeşinin sırtına sardı.
   Cengiz; “Abi rahat ol artık” dedi.
   Çömeldiği yerden ayağa kalktı.Boynunu kaldırdı.
   Artık boyu Ali’den uzundu.
   Sunulan pijama üstünü abisinin eline tutuşturdu.
   Göz göze geldiler fısıldadı “Lidersin sadece beni değil, takımı sahiplen” dedi.
   O ara İngiliz kafasından “Umarım annem çok endişe etmiyordur” diye geçiriyordu..
   Annesiyle göz göze gelebilmek imkanı olması için neler vermezdi.
   Bakışmak.
   Bu durumda onu anlayabilirdi.
   Yengeç turluyordu.
   Hiç de dar alana sıkıştırılmış bir yengeç hali yoktu onun, konuşmuyor, iki elini şaklatıyordu, parmaklarıyla havayı deliyordu.
   Muhtemelen Ustura’yı paralıyordu.
   Hazırlık yapıyordu.
   Haydar; “Alçaklık bu, unutmayın alçaklık insan oğluna mahsustur”, diye tekrar ediyordu.
   Reşo; “Kancıklık yapanın yanına elbet kalmaz”
   Atik; nerden bulduysa ağzına bir eskimo çöpü almış, geveliyordu..
   Ustura’nın ispiyonculuğu en çok ona koymuştu, çoğu kez kendine ters gelse de, göz yummuştu yanlışlarına, yedikleri içtikleri ve büyüklerinin hatırına:
   “Ustura sen bittin!”, diyordu, evleri bitişikti, olmasa ne gam, takımın en hızlısı idi, ciğerini sökecekti ilk fırsatta
   Sarı; her zümrede fire olur diye düşünüyordu, o yüzden umut etmek yanında kuşku da duymaları gerektiği uyarısında bulunmuştu, bunu dikkate almaları öngörmeleri gerekirdi, yemin çiğnenebilir, söz uçardı, ahdin kağıda dökülmesi, müeyyideye bağlanması, imza altına alınması bu yüzdendi.
   Ali; söz aldı.
   “Biz kutlu bir murada gönül verdik, bu da olabilirdi, Haydar’ın dediği gibi, alçaklık insan oğluna özgü, canınız yanmasın, şimdi buradayız, bakın burası da loş, burada da güneş yok,ayaklarımız yine yalın, safralar atılır, su gider kum kalır, biz yine bir aradayız el ele sırt sırttayız.
   Bu durumda ne yapacağız?
   Umudumuzu yitirmeyeceğiz tabi, mücadelemize devam edeceğiz. Çünkü biz hakkın batılı yeneceğine, insanlığın yükselme imkanı bulacağına iman ettik, haksızlıklarla dalaşmaya devam edeceğiz, yalanlarla yüzleşeceğiz. Duru fakat boşa akıp sadece toprağa karışan su gibi olmayacağız, bizleri göz ardı edip talana devam edenlere dur diyeceğiz, şölene buyur etmelerine kanıp onların tarafına geçmeyeceğiz, yedikleri çaldıkları boğazlarında kalacak yakalarına yapışacağız zira.
   Bundan sonra şölenlerine aynı rahatlıkla devam edemeyecekler, bizim soframıza buyuracaklar, bu alıştıkları gibi belki ballı kaymaklı lokma olmayacak. Ziyanı yok, ekmeğin paylaşıldığında daha lezzetli olduğunu tadarak anlayacaklar, yada ne gam buna mecbur kalacaklar, azı da çoğu da paylaşmak zorunda olduklarını kabullenecekler.
   Bunlar olsun diye biz; her nerede olursak, hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, hep ses çıkarmaya devam edeceğiz, zira seslerimiz uykusundan uyandı.
   Artık güneşi bilmeksizin, göğü yıldızdan, yeri keçi bokundan ayırt etme yetisine sahibiz.” dedi sustu.
   Bu sırada dışarıda bekleyen kalabalığın anlaşılmaz bir şekilde içeriye gelen uğultusu arasından, bir ses süzülerek hücrenin demir parmaklıklarından, girip kulaklarını yalayarak hücrenin küçük penceresinden çıktı.
   En çok Fiko’ya tanıdık bir ses.
   Hepsinin kulaklarını okşadı, gürültü içerisinden akıp gelen billur, anlaşılır, tok  ses:
   “Hepimiz buradayız, çocuklar  sağlam durun.Fikret abini verdim ses etmedim, çek lan elini ağzımdan.Ben şehit babasıyım.
Uzak dur şöyle.Oğlum artık bir yanıma ayı, bir yanıma güneşi verseler de, seni dünyalar, alemler için dahi değişmem, kimseye vermem, yıkar yakarım buraları.”
   Bu sözlerden sonra hepsi ağlamaklı oldular.
   Duvarlardan nem aktı.
   Fiko Ali’ye bakarak; “Babamın da sesi uykudan uyanmış” dedi gururla.
   Takımın orada olanları arka buldu, bu sesle anne babaları yakındalardı.


   Hilmi’nin saf yüzü aydınlandı.
   “Bakın” diyerek Aşlamacı’nın durduğu yönü gösterdi.
   Nezarethanenin yukarıdaki demir parmaklıklı küçük penceresinden güneş ışıkları içeriye sızmış, aşağıda Aşlamacı’nın içinde, tam merkezinde bulunduğu yerde eğik geniş bir dikdörtgen hüzme yaratmıştı.
   Gün ağarmış olmalıydı.
   Sarı’nın çilleri büyüdü.
   Yengeç’in şaklayan parmakları havada asılı kaldı.
   Cengiz’in titremesi durdu.
   Haydar ve Reşo söylenmeyi bıraktılar.
   İngiliz’in  mana arayan bakışları; o yöne kilitlendi.
   Atik ağzında gevelediği çöpü attı.
   Fiko burnunu çekmeyi ve gözünden süzülenleri gizlemeyi bıraktı.
   Ali; “İşte bu!” dedi.
   Işık huzmesi içinde sırtı dönük, Aşlamacı başını çevirdi arkadaşlarına baktı.
   O’nun gözlerinde gerçekleşen düşüne ortak oldular.
   Aşlamacı şimdi dehşet yakışıklı babasının omuzları arasında Kaymak’ta dolanan, külahını yemek mecburiyetinde olmaksızın dondurmasını yalayan güleç çocuktu.
   Hilmi; gamzelerini yaydı.
   Bir vakit rutubetli ve karanlık olan tünelin sonunda gördüğü nuru anımsadı.
   Bu sefer etraf küf ve idrar kokuyordu.
   “Güneş ne güzelmiş”, dedi.
   En çok konuşan olacaktı.
   Diğerleri kafayla tasdik edip hak verdiler.
   Hücrenin karanlık tarafından kalkıp, güneş alan bölümüne Aşlamacı’nın yanına yanaşıp onunda seyrettiği ışığa bakakaldılar.
   Lambaya üşüşen gece kelebekleriydiler.
   
   Bir yerde Ezginin Günlüğü çalıyordu...

   “Bir çocuk bulutlara çıkardı
   Gördüğü düşün kanadıyla
   Saçlarında bir yaz yağmuru 
   Ellerinde nergis kokusu

   Dünya inan ki bildiğin gibi değil çocuk
   Bir güneşsiz sandal belki oyuncak bir kayık
   Leyla sensin sevdiğin  hayal değil çocuk
   Eski bir sevdadır akıntıya karşı yolculuk”










Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #34 : Mart 03, 2010, 19:14:09 ÖS »

BU GÜNDEN ÖNCE



   Ali Cengiz’i lise sonrası bir yıl bekledi, aynı yıl Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nü  kazandılar, ilk kez askerlik ve sonra doğu hizmetinde ayrı düştüler.
   Şimdi Adana’da öğretmenler, dışarıdan evliler. Ali’nin Etem Arif, Cengiz’in  Nermin adlı  birer çocuğu var.
   Yaren; sağlık kolejine gitti, daha sonra iki yıllık yükseğini okudu. İngiliz’de bu sırada Hukuk Fakültesine devam ediyordu, beraberlerdi, lakin daha fazla bekleyecek halleri de kalmamıştı.Sade bir törenle evleneceklerdi.
   Yaren Ankara’da özel hastanede çalışmaktaydı, geliri geçimleri vardı.
   İngiliz’in fakülteyi bitirmesine  iki yıl kalmışken, yaz dönemi yurt dışına işçi olarak çıkmış olan Aşlamacı’nın  izne geliş tarihine göre nikah tarihi aldılar.
   Aşlamacı; ışığa doğru ilerledi.
   Artık Alamancı’ydı, kuvvetliydi, geceyi gündüze, dişini tırnağına katıp orta yaş bir mersedes sahibi oldu.
   Takımı Kaymaklı caddelerinde  gezdirecekti ki, sığışacaklardı işte hepsi.
   Mersedes gelin arabası da olacaktı.
   Sarı şoförlük yapacaktı.
   Aşlamacı mersedesinin amblemini kendisi sökmüştü: ne olur ne olmazdı, “Alman veletleri yapmazsa da, civarda eli yatkın Türk çocukları vardı Bu zevki bir başkasının tatmasına ve kendisi ile ödeşilmesine katlanamazmış”, böyle diyordu mektubunda.
   Bilemezlerdi.
   Kilometreleri aşmış gelirken, Niğde Aksaray yol ayrımında seher vakti  makas tabir edilen yerde orta  göbeği göremedi. Doğmakta olan güneşin parlak ışıkları, alışık olmayan gözlerini almıştı.
   Bu tünelin sonundaki ışık oldu ona, trafik kazası yaptı, oracıkta can verdiler, yoldaşı anası yanında.
   İngiliz ve Yaren’in bir oğlu bir kızı var, adları Nusret ve Feza.
   Fiko okudu, tıp fakültesini bitirdi, doğu hizmeti sonrası uzman oldu. Adana’da  kamuda doktor, özel muayenesi yok, fırsat bulduğunda fakir semtlerde, en çok Güneşsiz’in aşağısında  parasız hasta bakar, hastanede tedavi işlemlerini takip eder, onlara ecza depolarından bedelsiz ilaç temin eder, dışardan evli, gözü gibi sakındığı bir oğlu var, adı Arif Tevfik.
   Hilmi okuyamadı, lise terk. Annesi köyünden bir kız buldu, aklı başına gelir olgunlaşır diye erken evlendirdi, askerde iken baba oldu. Bunu diğer çocukları takip etti, takımda erkek çocuğuna, ilk olarak “Arif” adını o koydu, patent onda.
   Hala o saf çocuk,  semt pazarcılığı yapar.
   Yengeç yüksek okul okuyamadı.
   Birkaç kez üniversite sınavına girdi, kazanamadı, askerliği aradan çıkarmak istedi.
   Orada kötü muamele gördü. Tertipçiliği kaldıramazdı, alttan almadı üstlerine kafa tuttu, tertipçiliğin devamı uğruna kötü muameleye, işkenceye ve haksız soruşturmalara maruz kaldı. Askeri cezaevinde verdiği fasılalarla vatani hizmeti uzadıkça uzadı.
   Daha da uzayacaktı, ta ki dengesi bozuluncaya kadar.
   Refüze oldu, lakin bir daha da kendine gelemedi.
   Arada ruh sağlığı hastanesinde yatar,  annesine odacı babasından kalan dul maaşı ile geçinir, at yarışından altılıyı tutturduğunda  tek pervane uçak alıp Mister No gibi Manaus’a yerleşecek, evlenemedi.
   Sarı da okuyamadı, engeli çıktı, müthiş mucit okusa  üniversitede kürsü sahibi olabilirdi.
   İhsanbank’a borcunu ödemek bir yana, inkara kalkışarak posta koyan -ki bu ilk defa olmuştu- bu suretle diğerlerine acayip kötü örnek olan Telli Müslüm’ü bıçakla dürten Sarı cezaevine düştü, çıktığında arayı kapatmak ve geniş aileye bakmak için babasının işlerine sarıldı, yetişen kardeşlerinden dolayı erken işi büyüttü, mafyavari işlerle anıldı.
   Kısa bir süre sonra, büyük paralar ile arada araba satar oldu.     Kaymaklı’da muhteşem bir oto galerisi, orijinal araba koleksiyonu ve şifreli kocaman bir kasası var.
   Çapkınlıktan fırsatı olmadı, müzmin bekar..
   Atik okumadı.
   O da yurt dışına çıktı, babası gibi çöllerde sondaj ustası olamazdı.
   Şark tarafını değil, garbı tercih etti.
   İngiltere’nin Liverpool kentinde işçi.
   Tek çiçekle yazı geçiremezdi, birden ziyade  eşten birden fazla çocuğu var, ilk doğan oğlunun adı Arif James. O işte de hızlı çıktı, eşleri yabancı.
   Reşo; okuyamadı.
   Amele olmakta istemedi, memleketi Nusaybin Akarsu’ya döndü. O sıra peyda olan  örgüte bulaştı, dağa çıktı. Örgütte kod adı “Arif Hoca” idi.Silahlı eylem sırasında yaralandı, yakalandı, ayağı aksar, bir süre hapis yattı, bir partinin yerel yöneticisi. Seçtiği yoldan dolayı  geride birilerini dul ve yetim bırakmayı göze alamadı, evlenmedi.
   Haydar; liseyi bitirdi, takımdan tez koptu, askerlik sonrası teskere bıraktı,  doğuda bir yerlerde uzman çavuş, en son bildiğimiz kadarıyla daha bekardı.
   Ustura; işletme okudu, bir holding fabrikası muhasebesinde, müdür artık, yükselme derdinde, hırslı para pulu var ama hiç dostu yok, dışardan evli.
   Leyla; ona erişilemedi,  aramızdan seçimde yapmadı düşlerimizde kaldı.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #35 : Nisan 12, 2010, 17:16:37 ÖS »

Bu gün hiçbiri Güneşsiz de oturmuyor.
   Ocakları yıkıldı.
   Kalkışmadan yaklaşık üç dört yıl sonra evlerin bulunduğu yerden büyük bir bulvar geçti.İmar planında geçmişi altmış yetmiş olan haritadaki yolun güzergahı Takım’daki çocukların evlerini de kapsasın ocakları da  yıkılsın diye tadil edildi son yılda, şimdi uygulanmış yol bariz bir şekilde yukarıdan bakıldığında kırık kol gibi eğri bir kıvrım çizer.
   Bulvara Dede’lerin sevdiği büyük adamın adını verdiler.
   O yaşasaydı.
   Hiç değilse, fikri temelde;  takım asi gelmez,  böyle bir işe de kalkışmazdı ya.İşte  bu yolla yatırdaki mezar,  parke taşlı sokak,  briket, tuğla, çinko ve ahşap yapılı evler dümdüz edildi.
   Düzenin, düzleyen dozeri ve gündelikçi operatörü  çok gayretkeşti.
   Düzenin ikircikli bir hafızası vardı demek, yapılanı unutmuyor,  not ediyordu bir yere ödeşmek için, şüphe duyuyordu.
   İnsan, bir savcının bıraktığı çocuklara karşı, hıncını aldığına ikna olamıyordu.
   Ustura’ların da evi yıkıldı.
   Vefa duygusu da yoktu.
   Kendine apaçık tabi,  çocuğuna da merhamet etmiyordu.
   Yıkımdan bir tek Reşo’gilin geniş avlu içerisindeki evi kurtuldu, yol sadece avluyu götürdü.
   Zaten onlar da o evde  kiracı idi.
   Sistem ocakları yıkmakla da yetinmedi.
   Evlere komik sembolik rakamlarla kamulaştırma bedeli takdir etti,  o da tapuda devir şartına bağlı tutulu. Bedel artışı davaları açıldı ve  miktar makul seviyeye ulaşmıştı ki,  uzun süren yargı süreci,  yıllık düşük  yasal faiz getirisine karşın, mevcut yüzde yüzlük enflasyon ve  ödenek yokluğu mazeretiyle geç ödenerek parada un ufak edilip ezildi, tıpkı evler gibi. Evleri yerine koymak bir yana mülk sahiplerinin ellerine ancak birkaç yıllık kira parası geçti.
   Çilli Dede’nin mezarının yolun içinde kalmasına rağmen, güney doğusuna -ki burası kıblemiz Kabe’ye  daha yakındır- üstü kapalı bir türbe inşa edildi.
   Minik bir minaresi olan.
   Çilli Dede’nin kemiklerine hürmet gösterilip  taşınmadı. Belki de kalmamıştı ondan.Zemine, düzgün mozaikten, bir sanduka koydular, baş ucu sarıklı, üç metre boyunda, çevresi demir parmaklıklı muhafazalı, civara parlak cafcaflı tabelalar asıldı, girişine mermerden bir kitabe kondu.Hurafe bu suretle daha şatafatlı devam ettirilmekte.
   Kocakarı ve kocası ölmüş ise de, son anda gelinine mum çakmak ve çaput satması için elini vermiş.
   Şimdi yatırın ziyaretçileri daha kalabalık, zaten Sarı öngörmüştü müşterisinin artacağını, velinimet konforu seçecekti, gayrı rekabet edecek kimse de yoktu.
   Demiryollarının açık hava deposunda, hurmanın bulunduğu yerde, şimdi suratsız bir beton dikili.
   Kaymaklıgiller’in hamlesi, Aşağı Güneşsiz de alaşağı ettiği mevzisi.
   Sanırım ruhsatsız yada ruhsata aykırı fazla kat çıkılmış iskan izni alınamıyor.
   Boş.
   Şimdilik.
   Bir formül bulunur nasılsa.
   Bu ruhsuz ve ruhsatsız bina uğruna, Hurma’mıza genç yaşında kıydılar.
   Oysa O; ağaçların kaplumbağası, dinozoru idi, varlığı sekiz bin senedir sürdüğü söylenen onun türü ,Adem’e akran ve kardeşti.
   Ondan Kuran’da “Cennet ağacı,” İncil’de “Hayat ağacı,” olarak bahsedilirdi.
   Nimetullah Cezairi “Envarun Numaniye,” adlı kitabında “Allah’ın  meleklere Ademi yaratacağı sıra, Ademin toprağını bir eleğe koymalarını emrettiğini, toprağın elenen saf ve ince olanından Adem’in, elekte kalan kısmından da hurmanın yaratıldığını,” rivayet eder ki; bu Numan Dede’nin öğretisi ile örtüşmekteydi.
   Arapça hurma için kullanılan “Nakhle” sözü elekte kalan anlamındadır.
   Yine Adem sözcüğü, İbranice “insan ve insanlık” anlamına gelip, toz yada toprak demek olan “Adamah” kelimesinden türetilmiştir.
   İşte, meyvesi gibi ömrü de güdük bırakılan bu ağaç; birkaç asır  daha yaşayabilir, atılan taşları tutabilirdi,  kıyısına vuracak çocuklarla küçük  meyvesini ve hikayemizi paylaşabilirdi.    Takım ve ardılları ve onlara tabi olanlar başka diyarlara hicret etmişlerdi.Onların -Sarı haricinde- geri dönecekleri bir Mekke  umdeleri de kalmamıştı –Sarı dönecekti Kyamaklı’yı zapt sonrası Aşağı ve Yyukarı Güneşsiz’e, Onun dönüşü sonrası Güneşsiz de  nefes almak bile ona sorulacaktı-  zaten Kaymaklı’nın muhasarası altında olan savunmasız ve iki parçaya bölünmüş aşağısı direnemedi, şehrin en mutena yeri halini almıştı.Arsa bakımından bu mahal ağız sulandırıcı iştah kabartıcıydı. İlk hamlesini yaptığında uç beyi hurmanın imdadına takım yetişememişti.
   Bulvar sadece Aşağı Güneşsiz’i ikiye bölmekle de kalmadı.
   Kaymaklıgillerin emperyalist yayılmacılığına imkan tanıdı, Güneşsiz’in aşağısında bir başka zemin sahibi daha oldular.
   Güneşsiz Aile Sineması da gitti.
   Sinemacı Rüstem ölmüştü, çocukları yedisi çıkmadan veraset ilamını aldılar, kırkı çıkmadan pazarlığı bitiren mirasçılar sinema binasını sattılar.
   Güneşsiz Aile Sineması’nın bulunduğu yerde çok katlı devasa bir bina var, zemin katında da bir gros market.
   Kamber de belediyenin şehir içinde at arabasıyla taşımacılığı yasaklamasını göremedi. Bir seher vakti Taşköprü altında salavatsız kesilmiş ve ondan sucuk yapılmıştı.
   Düzenin varsa eğer bir ruhu, bu tıpkı mevcudiyeti gibi hastalıklı saplantılı ve paranoyaktı.
   Düşünce safhasında kalan gerçekleşmeyip, yürek yarası olan  eylemleri dolayısıyla yargılamanın hemen başında berat kararı isteyen savcısına ve hakim heyetine güvenmiyordu.
   Unutmuyordu.
   Uyumuyordu.
   Eli hep yüreğinde durulmuyordu.
   Kendi içsel açmazından göremiyordu.
   Çarkına kapıldıkları açık olan çocuklardan, hala şüphe duymaktan kendini alamıyordu.
   Güç bela kamu görevlisi olan Ali, Cengiz ve Fiko’nun şark hizmetleri meşakkatli geçti.
   Doğu da bir çok yerde görev zahmetliydi ama kötünün kötüsü yerlere tayin edildiler.Tüm olumsuzluklara rağmen şifa ve eğitim ışığı saçtılar.
   Onlar; bu halkı içinden çıktıkları Aşağı Güneşsiz’in her ferdini sevdikleri gibi esirgiyor, her bir ferdini  sevdikleri kadar çok memleketin karışından bütününe varana değin, taşını toprağını seviyorlardı.
   Koşulsuz.
   Nispeten Haydar rahattı.
   O da daha küçük bir paye edindiğinden,  teskere bırakıp sözleşmeli uzman çavuş olduğundan, sözleşmesi her an için tek taraflı gerekçesiz fesih edilebileceğinden ve  bir de mensubu olduğu topluluk ordu olduğundan.
   Düzenin ayrımcılığı,  keyfilik ve haksızlık boyutuna vardığında da kendilerine karşı , haklarını aradılar.
   Doğalarının emrettiği şekilde Yengeç gibi baş kaldırarak değil, zira bir arada değillerdi.Yükselen dalga kırılmıştı, kirletilmişti, takım ruhu bizzat içlerinden kendi gibi olan biri tarafından.
   Bu halde direnmek nafileydi.
   İdari yargı kararları ile haklarını aldılar.
   Yargı kararıyla en çok haksız tayin emirleri durduruldu. Kiminin asaleti tasdik edildi, kiminin özlük hakları verildi, sicili düzeltildi,  bir de  kıdem kademe ve derece uygulamasında haksız uygulama kaldırıldı.
   İngiliz’in hakim olmak için gösterdiği çabası, güvenlik soruşturmaları ardına, mülakat sınavlarında elenmek şeklinde tecelli etti.
   Ona kalsa en baştan halk hizmeti ve özgür bir meslek olan savunmanlığı tercih edecekti.
   Annesi daha fakülte sıralarında iken söylüyordu, Yaren’i de işliyordu açık bir şekilde “Ben hakim anasıyım” demeyi dilediğini, oğlunun kürsüsü dördüncü seçeneğinde başardığının delili olacaktı ona göre.
   Hakimlerin maddi bir geleceklerinin olmadığını, iyi bir avukat olduğunda katbekat kavuşacağı maddi olanakları bilmesine  rağmen, yine de köşe başı gözcüsü meleğini kıramadığından, iki kez sınava girdi.
   Öylesine körü körüne de değil hani, sıkı sıkıya hazırlanıp çalışarak.
   Nitekim yazılı olanlarını da kazandı, iyi notlarla.
   İkinci kez sınavı kazanamadığı açıklandıktan sonra da üçüncüyü denemedi.
   Halbuki Numan Dede: “Allah’ın hakkı üç.” derdi.O dönem uygulamada en fazla üç kez hakimlik sınavına girmeye imkan tanıyordu zaten.
   Dut, kökeni Çin’e dayanan yaprakları ipeksi, dalları şefkatli sinesi bize korunaklı ağacımız, o da artık yerinde yok. Yitip gitmesi doğadan, çünkü  oldukça yaşlanmıştı. Kıyısına gidebilseydik eğer muhtemelen bizleri son yaşında tanımayacaktı ama o her yaz tohumlarını saçmıştı bıkıp usanmaksızın ve kıyısında biten soyuna dimağı dinçken büyüttüğü nesline öykümüzü ve nişanemizi aktarmıştı.Şimdi bulunduğu yerde halefi duruyor kollarını açmış bekliyor, bizim akranımız kuşağımızdan, bizlerin tersine daha dik, dimdik ayakta dostça dallarını iki yana  sarkıtmış bekliyor,  atasının aktardığı öykünün kahramanlarını tanımak ve atasını  anmak için ve kıyısına vuracak Güneşsiz’in çocuklarına öykümüzü aktarmak için bekliyor.
   Bir de hangi tarafta olması gerektiğini hiç bir zaman unutmuyor.
   Bu gün takımın Adana’da olanları, tam takım nadiren bir araya gelir.
   Ali, Cengiz, Selim Olgun, Fikret, Süleyman, Hilmi ve Yener.
   Ancak iki elleri kan da olsa her yılın sekiz  ağustos günü mutlaka bir araya gelirler.
   Gündüz Buruk kabristanında uyuyan, bahtsız ana oğlu ziyaret ederler.
   Hilmi imamlık yapar.
   Dua ederler.
   Numan Dede’nin öğretisinden ezberlerinde kalanın kırıntısıyla, hasılı olan sevabın bir kısmını, orada yatan Yavuz ve Murat’a  gönderirler.
   Birbirlerine yaslanıp destek olurlar, birbirlerini ayıplamayacaklarının farkında, dökerler utanmadan göz yaşlarını.
   Yaşlarına bakıp şaşırmayın ha.
   Yitik çocuk gözyaşlarıdır  dökülen, saf ve tuzlu.
   Akşam bir meyhaneye giderler.
   Koreliye.
   Orada rakıda ve hesapta sakata gelmezsiniz.
   Küçük salaş temiz bir yerdir,  esnaf çarşılarının yoğun olduğu bir yerdedir, mesai sonrası sakinler.
   Bir gün öncesinden  rezervasyon yaptırmanız gerekir, çünkü balık sınırlı alınır, bu suretle kar hırsı azalır, diğer gün bayat balık ikram riski de.
   Rezerve kuralı  artık takım için geçerli değildir.Yıl dönümü bilinir olmuştu    Koreli unvanlı maruf İhtiyar Gazi tarafından...
   İddia ediyorum.
   Hiç kimse onun ayarında pişiremezdi levreği.
   Tarzından.
   O kiremit üzerinde kendine has geliştirdiği bir teknikle pişirirdi.
   Marka olabilirdi.
   Umutlarını Kore de 5083 kişi içinde iken, özellikle Kunuri Boğazı muhaberelerinde,  Amerikan tosunları güvenli çekilsin diye yan ve gerilerinde, düşmana yem ve oyalamak için artçı bırakıldıklarında, katıldıkları diğer Seul savunması, Vegas muharebesi ve Kumyangiang-Ni savaşlarında  ölen 741  yaralı 2147  fakir yoldaşını görmemiş olsa.
   Marshall yardımı karşılığı et ve kan olarak servis edildiklerini çok düşüğe satılmış olduklarını öğrenmemiş olsa.
   Daha sonra Nato’nun kapital ve maliyet hesaplarında en ucuz, dolayısıyla harcanabilir piyon neferinin  Türk çocukları olduğu açıklamasını gazetede okumamış olsa.
   Şimdilerde bu  ülkenin yegane kalan ihraç maddesinin Mehmetçiğin kanı olduğunu ilanını ve Mehmetçiğe biçilen kriz bölgelerine müdahale gücü öncü rolünü anlamamış olsa.
   Bu değişmeyen süregelen kan pazarlığından tiksinmese, bundan yıkılıp madalyasını göğsünden atmasa ve kendini mağlup saymasaydı.
   Alanında mahareti ölçeğinde ve kendi çapında savaşını verebilirdi, mantar gibi türeyen hamburger devlerine karşı.Pişirim tekniğini öğretip el verdiği çıraklarıyla bayilikler açardı.
   Lezzet imparatorluğu kurabilirdi.
   En başta Kaymaklı’da ve her semtte savaşır geriletirdi Amerikan köftelerini.
   Balıktaki vitamin, fosfor, potasyum, kalsiyum hangi  besinde vardı? 
   Sarı, keşfetmişti burayı.
   O fiyakalı yerleri sevmezdi.
   Fiyaka otomobilde ve otomobillerle  olurdu.
   Ancak yemeklere yine de fiyakalı katılırdı, son model bir otomobil, çifte tabancalı şoför ve koruma küçüğü kardeşlerinden biri yanında, diğer masada oturanlar.
   Özür diler gibi açıklama getirirdi varlıklarını takımın orada olanlarına: “Bu kırmızı kafa etrafta çok dikkat çekiyor, iyi para edeceği söyleniyor, hasımların sizlerin ne bela olduğunu bilmezler, bilseler elbet sizlerin yanında bana bulaşılmayacağını da bilirler, bu günün kutsiyetine gölge düşmesin yasımız var huzurumuzda bozulmasın, şoför ile ufaklığım Ömer de bilmez sizi, gayrı hoş görün onları.” derdi gönül alırdı.
   Sıkça Sarı ile İngiliz bir araya gelirdi Koreli de.
   İş bahane olurdu.
   Sarı’nın borç takan borçlularının topuklarına  sıktırmak ve kendi deyimiyle “Avratlarının koynundan aldırmak.” imkanı varsa da, “Yasal olsun.” derdi öncelikle.Gerisindeki masaya  dönerdi, orada kulağı abisinde gözü solu sağı kollayan halefi ve  ve esasen ana rahmine ölümlü döllenmiş  kardeşi Ömer’e: “Duydun mu? Önce yasal olacak ve devrede Selim abin olacak.” der ve onun tamam  anlamında kafa sallamasını beklerdi.Bu sayede İngiliz de vekalet ücreti kazanabilirdi.
   O da elini ilk an ateşe sürmemiş olurdu,  hem iş legalleşirdi.
   İngiliz dava nedeniyle, bu konuyu akşam konuşalım dendiğinde şart koşar olmuştu Koreli’ye diye.
   Ali, Cengiz’in alkolle pek işleri olmazdı.Yengeç’in aklı, Fiko’nun zamanı, Hilmi’nin parasal imkanı ve daha ziyade engel imanı.
   Bu yemekler arifesinde, Yaren öncülüğünde eşlerde bir araya gelirdi.
   Kendi çaplarında hayır yaparlardı, müdür ve koca katkılı,  trafik şehidimizin anısına.
   Mesela Uygulama İlk Okulu’nun kütüphanesine kitap laboratuarına malzeme alıp bağışlarlardı. Veya okul müdürünün Güneşsiz’in aşağısından tespit ettiği dar gelirli öğrencilere kılık kıyafet alınırdı.
   Müdürün insanlık vasfı yüksekti.
   Ali, Cengiz’in okuldan arkadaşıydı.
   Milli Eğitimden arkası vardı çabucak yükselmişti.
   Karadenizli sahip çıkardı toprağına, coğrafyası gibi dik dururdu dalgalara karşı.
   Trabzonlu bu Laz oğlu, kuryelik yapardı gönüllü, makamını aşmış, bendinden  taşmıştı.
   Nasıl mı?
   Veli adreslerini akşam ziyaret ederdi, haberli, göze batmadan ve  tek kelime etmeden, ağzı sıkı teslim ederdi, elden  bizatihi ve gizliden.Esbapları, verilen de veren de bilmezdi, kimden kime, nerden nereye.
   Nedeni ise çok açıktı.
   Çünkü: kazananların kazancında, kazanamayanların hakkı olurdu her daim.
   Takımın kalanları yemekte iken Reşat mutlaka telefonla  arardı, gözlem altında veya mahpus değilse.
   Haydar bir süre sonra aramaz olmuştu.
   Dok işçisi Atilla’nın sesi ta Liverpool’dan yetişir.
   Yener’i annesinden izinle alırlardı, anormal davranmaz, hep altılı ganyanda beşte kaldığından bahseder.
   Masada iki kişilik boş yer ayrılırdı.
   Biri Nusret için, orada olmalarına vesile, umar bilirlerdi.
   O  anlarda Nusret kendine ayrılı sandalyede oturur olurdu.
   Mahzun bakardı.
   Sesi çıkmazdı.
   Sessizliği tam olarak bulunduğu farklı boyuttan değildi.
   Yaradılıştan ve yetimliğindendi.
   Üstelik bir de artık anadan öksüzdü de.
   Ustura katılamazdı.
   Aforoz yemişti.
   Artık kökü mazide kalan  husumet, şehrin havasına, taşına, ağaçlarına sinmiş, aralarına, hatıralarına hatta hafızalarına kazınmıştı.
   Ustura’nın adı mı?
   Kahpelik yaparak yeminden dönen alçaklar adlarıyla anılmayı hak etmezdi.
   Dalkavuk olsaydı belki.
   İhtiyar Gazi’nin bir bardak hakkı olurdu.
   Servis edilen bilmem kaçıncı şişede.
   Meyve ikramı zamanı sıcaklar bittiği vakit, takımın masasına yanaşır, boş tutulu diğer sandalyeye kurulurdu, kurulardı ellerini önlüğüne ve kendine tanıdığı o günkü istihkakını yuvarlardı.
   Tek dikiş, nefessiz fondip, bardağı dolu olurdu, susuz silme rakı: “Harama helal su katılmaz yiğenler.” derdi.
   Servisi, Koreli’nin kankası, diğer ihtiyar yapardı.
   O yaş torun sevmek varken, o vakit ekmek parası için orada, ne aradığını sorgulamaktan buzu unutan, rakı su buz sıralamasını şaşıran ve suyu bardaktan taşıran.
   Bir hikayesi vardı elbet.
   Mutlaka kayda değer.
   İhtiyar paylaşmadı.
   Takım da hiç sormadı kendine, kendince bildik kaş göz eden ve sürekli içinden bir şeyler mırıldanan bu ihtiyara.
   O gün kahır dinleyecek hal olmazdı Takım da, içip, yad edip efkar dağıtmak vardı.
            

               ***


   Ve insanlığın ariflerinden Marangoz.
   Yaşlanamadı.
   Filistin  askısında  bedeni  kaldırılmadan önce, atan damarı atmaz oldu.
   Tanrı; zamanlaması yanlış, kitap tebliği döneminin bittiğinden habersiz dünyaya giden, bu kitap ehlini yanına aldı.
   Gökyüzü erken yükselen aykırı çocuğunu sarmalayıp kucakladı.
   Yıldızlar yer açtılar, ışıklarıyla  selamladılar onu.
   Ardından.
   Bir durağanlık oldu yerkürede.
   Sonra.
   Her şey kaldığı yerden devam ede geldi.
   Dahası.
   Malum olmadı hiçbirimize.
   Bir sır olarak kaldı.

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: 1 2 [3]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!