Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« : Ekim 11, 2008, 22:34:01 ÖS » |
|
BÜNYAMİN DURALİ ELEŞTİREL DENEMELERİ:
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 11, 2008, 23:12:14 ÖS Gönderen: Sahra »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #1 : Ekim 11, 2008, 22:36:39 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN EFENDİLER-1 :
Milletler, halklar, bireyler, her şeyden önce anadilleriyle millet, halk ve birey olmaya hak kazanırlar. Anadiline titizlenmeyen: Anadilinin temizliğine, dinçliğine, yaratıcılığına önem vermeyen; Anadilinin musikisine, ses ve anlam güzelliğine, mimarisine, ifadelendirme gücüne vurgun olmayan; Anadilinin imkânlarına dayanarak kederlenmeyen ve sevinmeyen milletler, halklar ve bireyler, emperyalist ve sömürgecilerin elinde oyuncak olmaya, aşağılanmaya, horlanmaya, zillet içinde yaşamaya mahkumdurlar. İki kez ikinin dört ettiği kadar kesin bir doğrudur bu. İyi şairlerimizin önde gelenlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca, anadili için: “Türkçe’m benim ses bayrağım”, Cemal Süreya: “Ağzımda annemin sütü” derken, bu mutlak ve şaşmaz doğruyu vurgulamışlardır. Anadilimize gereken özeni, duyarlığı göstermediğimizde; Anadilimizin bize bahşettiği zenginliklerin farkında olmadığımızda: tarihsel, toplumsal, kültürel bakımlardan çoraklaşmış; duygu ve düşünme olanaklarımızı yitirmiş; kimliğimizin ve kişiliğimizin pespayeleşmesine göz yummuş oluruz. Bütün bu sonuçlar kaçınılmaz olarak, tarih sahnesinden silinmekle, “yok olmak”la karşı karşıya bırakır bizi. İnsanlığımızdan çıkarır. Kendimize duyduğumuz saygının büsbütün yitmesine, insani değerlerin hepsinden soyunmamıza, önü alınamaz bir yozlaşmanın girdaplarında çoğalan çürümelere, kokuşmalara yol açar. Köleleştirir açıkçası, Cengiz Aytmatov’un dediğince: mankurtlaştırır!
Anadili bilincinden yoksun milletler, halklar ve bireyler, öyküntücüdürler, maymunsu niteliklere bürünür, kılıktan kılığa girerler: kendi olmaktan, kendi gibi davranmaktan âdeta utanırlar; taklit ettikleri gibi olmaya, onlara benzemeye can atarlar. Onlar gibi olma özentisi sergilerken de, gülünçleşirler enikonu. Ne yapsalar, onlar gibi olamazlar da, o yüzden gülünçleşirler, maskaraya dönerler. Öyle ya, birşeyin aslı varken, kopyasına kim rağbet eder? Kendinden, dilinden tiksinen kişiyi, kim ne etsin? İnsanca ilişkinin olmazsa olmazı, karşılıklı saygı ve sevgidir her şeyden önce. Sen balçık çukurunda tepineceksin, ben de sana saygı/sevgi duyacağım, olur mu hiç? Beni de çekersin o pislik kumkumasının içine, kendinle birlikte beni de perperişan edersin sonra! Peki, kendimizi rezil-rüsvay etmişiz, birbirimizi nasıl onaracağız, nasıl ilerleteceğiz?
Anadil bilincinden mahrumiyet, sadece dil’le, tarihsel ve kültürel bileşenlerle ilişkili bir yok-olma’yı getirmekle kalmaz; ekonomik bağımlılığı pekiştirici bir faciayı da getirir beraberinde. Anadil, bağımsız yaşayabilme sevincinin ve bilincinin temel dinamosudur. Bu dinamonun işlevsizliği, milletin, halkın ve tek tek bireylerin “varolma” gerekçelerini geçersizleştirir. Onları, egemen güçlere teslimiyetçiliğin bataklığına sürükler. Gelinen bu noktada, dilsizlik artık o egemen odağın hükümranlığının uzantısı olup çıkmıştır. Egemen odak izin verdiği ölçüde konuşacak/susacaksın, gülecek/ağlayacaksın, düşünecek/düşünmeyeceksin. Egemen odağın onayladığı kadarıyla barınacak/beslenecek/giyineceksin. Dil’in yok senin: İnsan değilsin! İnsan olmak, kendi kaderini kendin belirlemenle mümkün.
İnsanın anadili, insanı insan eden en temel varlık-alanı olarak, bu düzeyde değerli ve önemliyken, ne yazık ki, milletimiz, halkımız, tek tek insanlarımız, insanı kahrından öldürecek kertede bunun farkında değil. Güzelim Türkçe’miz, üvey evlât muamelesi bile görmüyor, kaç zamandır. Türkülerimiz, şarkılarımız, deyimlerimiz, atasözlerimiz, cümlelerimiz, sözcüklerimiz paçavraya döndürüldü. Türkçe-Edebiyat derslerimiz, birtakım gevezeliklerin yapıldığı, işlensin de nasıl işlenirse işlensin havasında dersler olarak görülüyor. Dilinin inceliklerine hassasiyetle davrananlara, kültür budalası entel-danteller gözüyle bakılıyor. Alışveriş merkezlerinin, mağazaların, marketlerin, hattâ köy bakkallarının, mahalle kahvehanelerinin adları, tabelâları, duyarlı kişiyi istifra ettirmeye yetecek artacak kadar iğrenç yabancılaşma örnekleriyle dolu. Dil kirlenmesi, deyip geçiştirelemez yaşadıklarımız; onu fersah fersah aşan “şizofrenik bir kültürsüzleş(tiril)me”yle, devâsâ bir “uygarlık yitimi”yle kucak kucağayız. Yüzyıllarca didinsek, geri getiremeyiz kaybettiklerimizi. Yarı İngilizce, çeyrek Türkçe, aralara yer yer Fransızca, İtalyanca serpiştirilmiş bulamaç gibi bir dil heyulası, almış başını gidiyor ve biz dört iklim yedi kıtaya hükmetmiş bir medeniyetin vârisleri olarak, bundan hicâp duymuyoruz hiç; hicâp duymadığımız gibi gururlanıyoruz bile: batılılaşıyor, çağdaşlaşıyormuşuz! İnternetle yaygınlaşan, ortalığı kısa zamanda kanserli hücreler gibi kuşatan bir “Google Dili”, hızla Türkçe’nin yerini alıyor; nick’lerden, link’lerden, sörf’lerden göz gözü görmüyor: küreselleşiyormuşuz, afedersiniz globalleşiyoruz yâni!
Yazıktır, ayıptır, günahtır: Anadiline, kendi kültürel özvarlığına, estetik kaliteye, tarihsel mozaiğine, bu denli yüksek perdeden hakaret eden, kendini inkâr etmek için elinden geleni ardına koymayan başka kaç millet vardır acaba?
Ablamın bir kızı var, Amerikan Dili ve Edebiyatı çıkışlı. Garibim ablam, kızıyla övünecek ya, "Bizim Simge, İngilizce'yi Türkçe'den güzel konuşuyor." der durur, öteden beri. Dipsiz palavra! Ablam, dipsiz palavra atmak için söylemez bunu, dediğine hakikaten inanır. İnandığından öyle konuşur. Tabii, böyle bir cümle sarfetmekle, anadilini nasıl küçümsediğinin, kültürel zenginliğimizi nasıl görmezden geldiğinin, daha acısı: kendi kendine nasıl küfrettiğinin, yemin billâh olsun, ayrımında değil! Sömürgen-Alafranga Medeniyeti'ni nasıl yücelttiğinin, gırtlağına dek Batı mukallitliğine battığının da! Kendini bilse, yalapşap konuşabilir mi, böylesine fütursuzca? Simge'nin İngilizce'yi Türkçe'den güzel konuştuğunu farzedelim bir süreliğine. O vakit, O'nun anadili İngilizce olmak gerekmez mi? Kimliğini yadsımış, benliğini öldürmüş sayılmaz mı öyleyse? Şurası kesin: İnsan, anadiliyle düşünür, duygulanır. İkinci, üçüncü diller( yabancı diller), olsa olsa, anadili ağacının yaprakları, o yaprakların damarları rolündedirler. O kadar işte! Ağacın gövdesi olmaya kalkışırlarsa, kıyamet kopar. Ten(deri) kalır ama, Tin(dil, ruh) gider. Ne yapalım ki, bukalemunların da derisi var.
Kadın, rektör. "Benim üniversitemde 25 tane profesörüm var." diye esip gürlüyor, bir tv kanalında. O profesörler onun taşınmazı mı bilemem; "üniversitem! profesörüm!" dediğine göre, üzerlerinde bir ucundan mülkiyet hakkı olmalı sanki! Geleneksel-Sosyolojik genetiğimizde kodlanmıştır da, oradan biliyorum: Bizim bürokratlar, özellikle üst düzey devlet kademelerindeki memurlar, içgüdüsel ve ırsi reflekslerle harekete geçer ve devleti kartal pençeleriyle sahipleniverirler hemen. Devleti sahiplenirken, milleti de hacamat ederler tabii! Yok canım, kötü niyetlerinden değil; yakasını-paçasını birtürlü toplayamayan millete, nizam-intizam verme sevdâsından! Toplum mühendisliği ruhu taşımak, böyle birşey! Neyse ne, nereden seğirttik buraya, konumuz bu değil ki! Fakat insan, hele bir üniversite yöneticisi ise, bu kadar rehavetle, "elimde beş tane patatesim kaldı."bile diyemez. Hâlihazırda elimde olduğuna göre, benim oldukları anlaşılıyor zaten. Ayrıca, "beş tane patates" demek de, lâf kalabalığından başka birşey değil; "beş patates" yeterince açıklayıcı. Demek neymiş: "Üniversitemizde yirmibeş profesör var." dersiniz, olur biter. Söylersem, haddimi aşmış olur muyum, diye ikircimleniyorum: Sayısı, miktarı belirtilenler, canlı varlık(lar)sa şayet, hele insan(lar)sa, ifadede "tane" kavramı yer almaz. Bir rektör için az kusur sayılmamalı, bunu bilmemek. Biliyor da uygulamıyorsa, o vakit daha da kusurludur.
Üniversite öğrencisi bir gençkız, hem de Edebiyat fakültesinde; “kal geldim” diyor, hiç sıkılmadan, “oha falan oldum” diyor. “Donakaldım” demek istiyor aslında, “şaşırdım kaldım” demek istiyor. Demiyor ama, diyemiyor; Aklını da, ruhunu da yitirmiş, nasıl varsıl bir tarihin ve coğrafyanın üstünde oturduğunu bilmiyor; fukaralığı bundan!
Bir başkası, Felsefe bölümünden 25 yıl önce mezun olmuş, yılların lise öğretmeni, dört şiir kitabının altına imzasını atmış; gelgelelim, konuşma sonrası telefonu kapatırken, her seferinde, “bay bay” diyor da, başka bir şey demiyor. “Hoşça kal, sağlıcakla kal, Allahaısmarladık.” gibi güzelliklerin köküne kıran mı girdi, n’oldu? Aynı arkadaş, katiyen “tahminimce, aşağı-yukarı, muhtemelen, bir olasılıkla, bir ihtimal.”filan demez; ille de “atıyorum”. At bakalım, nereye kadar! “Saat 1 sularında, 1 civarında, yaklaşık saat 1’de” de gelmez; her koşulda “1 gibi” gelir, dimdik, kazık gibi!
Allahın sevgili kullarından bir diğeri, Hukuk "kıraat etmiş" zamanında, roman yazıyor, hikâyeleri de var; “olayın bir de backraundu var”mış. Ben bilmem, O öyle diyor. Peki, “olayın arkaplanı var” dese olmaz mı? Olmaz, cafcaflı konuşmak varken, sâdelik neyin nesi!..
(İnsan, ister-istemez üzülüyor bu arkadaşlara! Yazarken gösterdikleri beğeni inceliğini, güncel yaşamlarında neden esirgerler ki dillerinden? Edebiyat derebeylerinin koltuk değneklerine tutuna tutuna, "ben şairim, ben romancıyım." havalarında ortalığı toza-dumana katan nice düzmece yazar, bu arkadaşlardan ikisinin de eline su dökemez oysa!)
Adam, 70'ini çoktan devirmiş, asla ve kat'a şaşkına dönmüyor, nereden kapmışsa kapmış bu yaşında, "hayret bişey"i yaşıyor mütemadiyen, yaşamak denirse buna!
Diyesim: Yozlaşmanın envayi çeşidi. Neresinden bakarsanız bakın, insanın içini karartan bir tablo... Yukarıda, genelde okumuş-yazmışların dilinden örnekler sundum. Okumuş yazmışlar böyleyse, okumaz-yazmazlar nasıldır, orasını varın siz düşünün artık. Düşünmeye ne hacet, sokağa- çarşıya çıktığınızda, bakkala-çakkala gittiğinizde, konukomşuya vardığınızda, şöyle bir kulak kesilin ortalık yerde dönenen lâflara. Yolculuklarda, kulağınızın dibinde bütün mahremiyetini ifşâ ediveren cep telefonu görgüsüzlerinin konuştuklarına azıcık dikkat edin, vahametin boyutlarını çok yakıcı bir ıstırapla kavrayacaksınız zaten.
Dert, deştikçe azgınlaşıyor. Burada kesmeliyim bu yakınmayı, kesmezsem, bunalımım derinleşecek. Başka günlerde bol bol örneklerle dolduracağım nasılsa yazılarımı. Şimdilik yeter.
Yeter de, Türkçe’mize daha fazla kıymayın efendiler!
Bünyamin DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:12:45 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #2 : Ekim 11, 2008, 22:39:17 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER! -2 :
Dünkü yazımda, Türkçe'mize anadilimize, ne denli haksızlıklar ettiğimizi, sonraki yazılarımda bu örnekleri daha da genişleteceğimi belirtmiştim. İçim kan ağlaya ağlaya, o örnekleri sergiliyorum şimdi.
1. Prof. Toktamış Ateş: “Kemalizmin uygulanmasının yapıldığı ülkeler,” diyor, bir yazısında. (Kemalizmin Özü, Der Yayınları, 1981, s.7). “uygulanmasının yapıldığı” denmez. Uygulama, yapma’yı içerir zaten. Ayrıca, Kemalizm, bir ideolojinin adı olarak, özel isimdir; özel isimler, “-in hâli”nde, kesme imiyle ayrılırlar. Cümlenin doğrusu: “Kemalizm’in uygulandığı ülkeler,” olmalı.
2. Vedat Günyol, “Bu Cehennem Bu Cennet” adlı kitabında, “1731’ler falan” diyor. Bununla kalmıyor,yuvarlak rakamlı olmayan tarihlerin hepsini, “-ler /-lar” diyerek yazıyor. (Bu yanlışa, Demirtaş Ceyhun’da ve başka birçok yazarımızda da rastlıyorum.) Oysa, çok açık: 1731’ler (veya 2007’ler) dersek, birden fazla 1731 yılı (2007 yılı) olduğunu söylemiş oluruz ki, öyle şey olamaz. 1730’lar, 2000’ler denir; çünkü, 10 ayrı 1730’lu (1731,1732,1733…) ve 1000 ayrı 2000’li (2001,…,2384,…,2999) yıldan söz edebiliriz. Cümlenin doğrusu, “falan”ı da kaldırarak (çünkü, falan sözcüğü, beraberinde 1731’den başka bir 1730’lu yılı da çağrıştırıyor ki, bu, cümlenin mantığını da bozuyor.) şöyle olmalı: “1731’de…” Kuşkusuz, birden fazla yıl vurgulandığından, meselâ, “1731-1732’ler” (2006-2007’ler” de denir.
3. Kimi yazarlarımız, “değin” sözcüğünü, her durumda “kadar” karşılığında kullanıyorlar ki yanlıştır. Miktarlar sözkonusuysa: “değin”, “kadar”ı karşılamaz. Örnek: “5-10 kadar elma” denir, “5-10 değin elma” denmez. “Ne kadar yapılırsa yapılsın” denir, ama, şimdi adını anımsayamadığım bir yazarımızın dediğince,”Ne değin yapılırsa yapılsın” denmez. (Keza, “5-10 dek elma”, “Ne dek yapılırsa yapılsın” da denmez.) Buradan, “değin”sözcüğünün eşanlamlısının “dek” olduğunu anlıyoruz. “Değin”, “kadar”ı bazı durumlarda karşılar tabii: “Saat 14’e kadar” da diyebiliriz, “Saat 15’e değin” de. Elbette, “Saat 15’e dek” de. Veya, mesafelerin sözkonusu olduğu durumlarda da geçerlidir bu: “İstanbul’a kadar (değin, dek.)”
4. “Park yapmayın!”, “Bekleme yapmayın!” Polis anonsları bu uyarılarla çınlıyor, belediyelerin vö. kamu binalarının levhaları, bu uyarılardan geçilmiyor. Nerede rastlasam bu sözümona uyarılara, gözlerim biryerlerde, yeni park alanları inşâ eden, doğasever “park yapıcıları”nı arıyor hep; yahut, “bekleme”yi kimileri, acaba sandalye gibi, bardak gibi, “yapılan (imâl edilen) birşey” mi sanıyorlar, diye düşüncelere dalarım. Ne bileyim ben, “Park etmeyin!”, “Beklemeyin!” demek için, dâhi falan mı olmak gerekir yoksa! Korkarım, pek yakında, “Karı gibi gülme yapmayın öyle!”, “Ne düşünme yapıyorsun, Karadeniz’de gemilerin mi battı?” türünden cümlelere toslayabiliriz. Baksanıza, ne zamandır, bol bol, “Filânca gazetecinin yaptığı bir konuşma” gibi akıllara sezâ lâflar işitiyoruz. Konuşma, “yapılır” mı hiç? Konuşma’nın kendisi eylem(fiil)dir zaten. Konuştu, konuşacak vbg. demek, meramımızı anlatmaya, yeter de artar bile.
5. Meşhur lâhmacuncu- türkücü İbrahim Tatlıses: “…ilgi ve alâkalarınıza…” deyip duruyor, sağda-solda. Hadi, O, Urfa’da Oxford Üniversitesi olmadığından okuyamamış, cahil kalmış. Peki, hokkalar dolusu mürekkep içmişlere ne demeli? Üniversite hocası, ama, “ …gaye ve amacımız…” diyor boyuna. Bu kadar cehalet, bu kadar tahsille mümkündür ancak, desem de teselli edemiyorum kendimi. Aynı cümle içinde, eşanlamlı iki sözcük, hem de art arda kullanılır mı hiç? “İlginize…” (Eski sözcüklerden yanaysanız, “Alâkanıza…”), “Amacımız…”(Veya, eski sözcükle, “Gayemiz…”) demek, neyinize yetmiyor Allah aşkına?
6. Şu, pek matah bir şey yapıyormuşçasına, iki sözcük arasına bir “artı” sıkıştıranları gırtlaklayasım geliyor. Salaşlığın, anadile saygısızlığın, sapır sapır dökülmenin de bu kadarı fazla oluyor ama. Dikkat ettim: İnönü ilericileri, 10. yıl marşçıları, çağdaş atılımlarımızın simgesi(!)öğretmenlerimiz, memurlarımız ve öteki diplomalı cahillerimiz de bayılıyorlar bu “artı”ya! Artı demeyeni, bu memleketten sürecekler sanki! “Kızım ödevlerini yaptı, artı markete gitti.”, “Arkadaşımdan döndükten sonra, yemek yedim, artı bir elma yedim, artı iki de çay içtim.”. Ne zevksiz, ne estetik yoksunu cümleler, değil mi? İnsan, bu cümleleri kurmaktan utanmayan biriyle nasıl dost olabilir ki? Şu cümledeki hassasiyetsizlik ve haysiyetsizlik, anadiline tutkulu birini kalp krizinden götürmez mi: “Top oynadım, artı bir de duş aldım, artı bir de üstüne derin bir uyku çektim.” Anladık, “bir de duş aldın” da, “artı bir de duş aldım” neyin nesi? Bununla kalmayarak, insanı iyice çileden çıkarmaya yemin etmişçesine, “artı, bir de, üstüne” çektiğin derin uykuya ne diyelim? Pekiştirme yapıyorsun desem değil. Farklı söz öbekleri içeren tek bir cümle kuruyorsun desem, o da değil. Öyleyse ne?.. Evet, mübalâğa etmiyorum, böylesi cümleleri cümle diye kurmanın en azından ayıp olduğunun farkında olmayan kişi, dersanelerde milyarlarca liralık aylıklarla yıllardır çalışan ve alanında üstüne öğretmen tanımayan, edebiyat fakültesi çıkışlı bir arkadaş. Artı sözcüğünün yaptığı tahribatı, işlediği cinayeti, sanırım pek az sözcük yapabiliyordur. “Arkasından, yanısıra, ayrıca, ek olarak, bir de, bununla birlikte, sonrasında, akabinde vb.” birçok sözcüğü ve ayrıntıyı bir çırpıda siliveren; bunların tümünün üstüne lök gibi çöküveren, son derece emeksiz ve tefeci bir sözcük. Kabasaba ayrıca. Çok saygısız, sevgisiz! Buna karşın, Matematik alanında tabii ki çok güzel, çok anlamlı bir yeri olan bu sözcüğü, edebi ve/veya gündelik dil’e yamayarak çirkinleştirmek, kimsenin haddi olmamalı!
7. ”Giderekten, Yaparaktan, Konuşaraktan…” Sözcüklerimizin sâfiyetini bozmakta üstümüze yok doğrusu! Parlamenterler, kerli ferli bürokratlar, sanatçıyım pozlarında yırtınanlar da dahil, sürüsepet kişi, sözcükleri iğdiş etmekten özel bir haz mı duyuyorlar ne? Giderek, demenin neresi çirkin? Yaparak, demenin neresi kötü? Konuşarak demek, çok mu yadırgatıcı? Bu, güzelim sözcüklerimizin kuyruğuna, “–ten, -tan, -den, -dan” eklemeler de nereden çıktı? Hem de, tepemizde davul çalarcasına, “dan! dun!” ederek âdetâ.
8. Biri çıkıyor, bir inci yumurtluyor, sonra hurraa herkes o incinin üstüne atlıyor. İlk hangi akıl taşkını, “geri iade” ettiyse artık, şimdilerde herkes “geri iade ediyor”. Biri çıksın, bana herhangi bir nesneyi, bir sözü, “ileri iade etsin" de, göreyim onu. İade, geri vermektir zaten. Ha sen, geri geri veriyorsan, o başka işte!
9. Lisede öğretmenim o zamanlar. Doçentlik titri de olan, üniversite öğretim üyesi bir zat, bizim öğrencileri ve biz öğretmenleri, aids konusunda aydınlatmak(!) amaçlı bir konferans sunuyor. Sunuyor da, diline nereden dolamışsa dolamış, zırt-pırt, “kanser olma şansı” deyip duruyor. İnsan nasıl “kanser olur”, aklım ermiyor birtürlü; herhalde kansere yakalanmayı kastediyor, diyerek hafifletici sebepler uyduruyorum kendimce. Ama, bu kez de, “kansere yakalanmak gibi bir şans”, nasıl olur, bunun üstünde düşünmeye başlıyorum. Yarın birgün prof. olacak o muhterem bilim-insanımız, dilini eşek arısı mı sokmuştur da, “kansere yakalanma ihtimali” diyeceğine, “kanser olma şansı” demekten kendini alamıyor(du)!
10. “Ne şanslısın, dört bacak üstüne düştün gene” diyor, çok bilmişin biri, arkadaşına. Ben, “dört ayak üstüne düşmek” diye bir deyim bilirim ama, böylesini hiç işitmemiş, görmemiştim. Deneyeceğim bakalım, dört bacak üstüne düşmeyi, kırılmadık yerim kalacak mı!
11. Neredeyse galat-ı meşhur olan, insanı sinirinden çatır çatır çatlatmaya aday çarpıklıklarımızdan bir örnek daha: “Öyle bir olaylar oldu ki…” Eveleyip-gevelemenin yeri değil, doğrusu: “Öyle bir olay oldu ki…” şeklindedir. “Bir”, tekil bir sözcük olarak, önüne geldiği sözcüğü, çoğullaştıramaz çünkü.
I2. Birçok kişi, “Çok çocuklar var burada.”, “Çok çiçekler ekmişler oraya.” tarzında cümlelerle konuşuyor. “Çok”, zaten, çoğullaştıran bir sözcük olarak var o cümlelerde. Öyleyken, “çocuklar”, “çiçekler” demek, alıklık değilse, ne olabilir başka?
13. TV’ da bir şöhretli: “Hayatımda bu iş kadar hiç bir şeyden pişmanlık duymadım.”diyor. “İş kadar pişmanlık”! Olacak şey değil! Besbelli, “Bu işten duyduğum pişmanlık kadar, başka hiç bir şeyden pişmanlık duymadım.”demek istiyor aslında. “Nasılsa şöhretliyim, önemli biriyim toplum nezdinde, ne desem yuttururum.” havasına bürününce insan, böyle saçmalamalar mukadder oluyor demek ki.
14. “Bardak kırma olayı”ndan bahsediyor, şöhretli magazincinin biri. Bir şöhretli ekonomist de, ki kendileri profesör olurlar, “Sıcak para girişi olayı” diyor. Halbuki, “bardak kırma durumu”, “sıcak para girişi olgusu” denebilse, mesele kalmayacak. Bunlar da bir şey mi, bir defasında, çok uyduruk-kaydırık bir sanatçı bozuntusunun, “Yemeklerden en çok neyi seversiniz?” sorusunu, “Pilav olayını severim.” diye cevapladığını bizzat işitmiştim de, kaskatı kesilivermiştim olduğum yerde.
15.”Sana bu giysi daha çok yakışır, diye düşünüyorum” diyeceğimize, “Sana bu giysi daha çok yakışır.” desek, biryerlerimiz mi eksilir sanki, havamız mı bozulur? Afralarından tafralarından yanlarına yaklaşılmaz küresel ekonomi prof.ları, “Önümüzdeki günlerde borsa, ellibeşbin sınırlarını zorlayacak, diye düşünüyorum.” demezler mi, ifrit oluyorum resmen.
16. “Size teşekkür etmek istiyorum.” İyi, teşekkür etmek istiyorsan et işte, teşekkür etmeni engelleyen bir durum mu var ortada? Yoksa, “Teşekkür ederim.” de, olsun bitsin, ben anlarım.
17. “Tahminen, üç aşağı-beş yukarı, diyelim ki, civarında, sularında, örneğin vbg.” sözcüklerinin anlamlarını ve nüanslarını silip süpüren bir “atıyorum” sözcüğü, ahtapot gibi kuşattı tüm Türkiye’yi. Hiç kimse, “Falanca parti tahminen % 25 oy alır.”, “Ahmet, bu işten, üç aşağı, beş yukarı, dörtbin ytl. kazanır.”, “Diyelim ki, İstanbul’a kadar gideriz.”, “Olay, saat 17 civarında cereyan etmiş olabilir.”, “İkindi sularında buluşalım mı?”, “Örneğin, martıların uçuştuğu sırada bir şiir okuyalım.” inceliğinde cümleler kurmuyor artık. Herkes, kitleler hâlinde, “atıyor babam atıyor.” Herkes, “Atıyorum, falanca parti % 25 oy alır.”, “Ahmet, atıyorum, bu işten dörtbin ytl.kazanır.”, “Atıyorum, İstanbul’a kadar gideriz.”, “Olay, atıyorum, saat 17’de gerçekleşmiştir.”,” Atıyorum, ikindide buluşalım.”,"Atıyorum, martıların uçuştuğu sırada bir şiir okuyalım.” (Ah, keşke martıların uçuştuğu veya uçuşmadığı sırada bir şiir okusalar da, istedikleri kadar atıp tutsalar!) çeşidinden salakça cümlelerle, konuştuğunu sanıyor ne yazık ki!
18. “Raconumu ben keserim.” diyor, irikıyım bir serseri. Yâni, “Yolumu-yordamımı ben belirlerim.” demeye getiriyor. Külhanbeyli ağzının, ali kıran, baş kesen üslubunun bir yansıması, bu söz. Siz öyle sanın, ben, nice yakışıklı delikanlının, çıtkırıldım gençkızımızın da, “racon kestiklerinin” yakından tanığıyım. Anadilimizi milletçe birleşip ne çamurluklara sürüklediğimizi anlatmaya kitaplıklar yetmez.
19. İnsanlarda, birbirlerine bir “Oldukça iyisin.” deme alışkanlığı aldı yürüdü. Gerçekte, “çok iyisin, fazlasıyla iyisin.” demek istiyorlar, dostlarına moral depolamak istiyorlar böylelikle; ama olmuyor, potlar kırıyor, çamlar deviriyorlar, farkında olmaksızın. “Oldukça”nın karşılığı, “şöyle böyle, biraz.”çünkü. O hâlde, “Hayli iyisin.” Demek gerekir. Aksi hâlde, diyelim, hastalığını yeni atlatmış birine, “Oldukça iyisin.” dediğimizde,“İdâre edersin, ama, her an tekrar yatağa düşebilirsin.” deme gafletine düşmüş oluruz ki, az-buz bir kendini bilmezlik sayılmaz bu.
20. TV kargalarından biri, “İbrahim Tatlıses gibi bir şöhret.” diyor da, iki biçiliyor. Ben “şöhret” olabilir miyim? Çalışkan, aptal, çekingen, kibirli olabilirim de, şöhret olamam. Fakat, şansım yâver giderse, günü gelir, “şöhretli” olabilirim, değil mi? Öyleyse, “İbrahim Tatlıses gibi bir şöhretli.” biçiminde kurulmalıdır cümle.
21. Birçok aydınımız, bilim insanımız da dahil, yığınla kişi, “deyim yerindeyse” diye başlayan cümleler kuruyor; ne ki, o deyimi çoğunca söylemiyorlar. Böyle durumlarda, “deyiş yerindeyse” demeliler halbuki. Örnek: “Deyiş yerindeyse, çocuklar gibi sevindim.” cümlesi, doğru kurulmuş bir cümledir. Burada, “Deyim yerindeyse, çocuklar gibi sevindim.” diyebilmemiz için, “çocuklar gibi” benzetmesinin deyim olması gerekirdi. Tabii, “ Deyim yerindeyse, kediler gibi, her seferinde dört ayak üstüne düşerim.” cümlesi de, “dört ayak üstüne düşmek” deyimini içerdiğinden, doğru kurulmuş bir cümledir. Ama, CHP'yi kastederek, "...deyim yerinde ise tarihin çöp tenekesinde yerini almıştır." (Evrensel Gazetesi, 26.07.2007) diye yazan Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak, cümlesini, siyaseten değilse bile, dil açısından yanlış kurgulamıştır. "tarihin çöp tenekesi" söz kümesi, deyim olmayıp, bir soyutlamadır çünkü.
22. ABD’yi A-BE-DE, PTT’yi PE-TE-TE, TBMM’yi TE-BE-ME-ME şeklinde telâffuz ederiz ki, doğrusu da budur. Çünkü, Türkçe’de sessiz harflerimizin tümü seslendirilirken “-e” seslisiyle birleştirilerek okunur: BE(be), (CE)ce, (FE) fe, (KE)ke ilâh. Peki, kural ve gelenek budur da, neden KDV’yi çoğunlukla KA-DE-VE, TSK’yi çoğunlukla TE-SE-KA diye okur ve söyleriz o zaman? Kimileri, bununla kalmaz, CHP’yi CE-HA-PE, (hattâ CE-HAŞ-PE); MHP’yi ME-HA-PE,(hattâ ME-HAŞ-PE) şeklinde okur söylerler. Bazıları, K ve H sessizlerini, bizim sessizlerimizden, bizim harflerimizden görmüyorlar mı ne?..Sonra, SMS’yi SE-ME-SE şeklinde doğru okumak bir yerimize mi batıyor da, ES-EM-ES diyerek, İngilizcesiyle telâffuz ediyoruz? Keza, İMF’yi AY-EM-EF diye okuyuşumuz, başka bir gülünçlük örneği. Papağanlaşmanın böylesi, öykünmeciliğin buncası, çirkinlik değil mi? Bu boyutlarda garabete, ülkemiz dışında başka kaç ülkede rastlanır acep?
23. Çoğu kişi, “dahi”yle “dâhi”yi, yazarken de, söylerken de karıştırıyor. Örnekse: “O barışsa dahi, ben barışmam.” demiyor da, “O barışsa dâhi, ben barışmam.” diyor. Bilmem ki, böylelerine, “dahi” nin “bile”; “dâhi”ninse “çok üstün zekâlı” demek olduğunu hatırlatmak, bir yarar sağlar mı?
24. Bir hikâyeci, “Elinde lâmba olduğu hâlde içeri girdi.” diye yazabiliyor, sereserpelikle. Lâmba, o kişinin elinde değil de, ne bileyim, ayağında veya kıçında olacak değil ya! Ben, böylesine sallapati yazan kişiye, değil hikâyeci, ambar kâtibi bile demem.
25. Evet, peki, tabii ki, hay hay, memnuniyetle.. sözcüklerinin topunu, cehennemin dibine postaladık; her onaylama cümlesini “oldu”yla tamamlamanın yapay cennetindeyiz şimdi. Öğretmen, öğrenciye, “Oğlum, bayramda o şiiri sen okuyacaksın.” diyor, öğrencinin yanıtı fişek gibi: “Oldu hocam.” Kadın, kocasına, “Eve gelirken ekmek almayı sakın unutma!”diyor, adam basıyor “oldu”yu. Genç, arkadaşına, “Akşama bize gelsen de, biraz eğlensek!” diyor, arkadaş yapıştırıveriyor “oldu”yu. Hiçbir şeyin de olduğu yok ya, neyse! “Peki hocam!”, “Tabii ki karıcığım!”, “Memnuniyetle arkadaşım!” cümlelerindeki samimiyetin sıcaklığının binde biri var mı, şu “oldu”larından geçilemeyen yeknesak lâf salatalarında?
26. Türkçe’mizde “ilâ” diye bir sözcük var mı ki, donunu taşıyamayanlar bile “ile” yerine “ilâ” demeyi tercih ediyor, her tarafından sahtelikler sarkan bir kibarlıkla. Kimbilir, böyle konuşmak, kimilerinin diline bir sihir, katlanılmaz bir çekicilik katıyordur da; yontulmamışlığımdan olacak, ben ayrımında değilimdir! Olur a!
27. Siz, “Sahip olduğum burnum…” diye başlayan bir cümle duydunuz mu hiç, ben duydum. Duymasaydım, o kişinin burnunun, benim burnum filan olduğunu zannedecektim zâhir!
28. “Öptüm.”deme modası sardı cihanı. Herkes, öptümlü-koktumlu artık. Telefonu “öptüm” demeden kapatırsa telefonun karşı ucundaki kişi, Lut kavminin uğradığı cinsten bir felâkete uğrayacağız sanki, helâk olacağız! Öptün de ben neden görmedim? Hem, öpmeden önce bir düşünmez mi insan, ben öpülmek istiyor muyum bakalım? O cana can katan “gözlerinden öperim”ler, burnumda tütüyor artık!
29. “Sevindiğini suratından anladım.” denir mi hiç? İnsanın sevindiği, “suratı”ndan değil, “yüzü”nden anlaşılır. Ama, insan öfkelenir, kırılırsa, “suratından düşen bin parça” olur, “suratının şekli-şemaili değişir.” Demek, “surat” sözcüğü, olumsuz durumları; “yüz” sözcüğüyse, olumlu hâlleri anlatmakta kullanılır.
30. Yunanistan’lı birine, etnik bakımdan Yunan kökenliyse veya başka bir ırktan olduğu hâlde, Yunanistan yurttaşlığını yasal olarak benimsemişse,“Yunan” demek doğrudur da, “Yunanlı” demek yanlıştır. Tıpkı, Türkiye’li birine, etnik bakımdan Türkse veya başka bir ırktan olduğu hâlde Türkiye yurttaşlığını yasal olarak onaylatmışsa,“Türk” diyebileceğimiz, ama, “Türklü” diyemeyeceğimiz gibi.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:13:01 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #3 : Ekim 11, 2008, 22:43:51 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER! -3: 31. Kimileri, nedense, "Yaz'ı çok severim." demektense, "Yaz mevsimini çok severim."derler, anlayamam böylelerini. Yaz'ı bir mevsim gibi değil de, şehirlerarası bir otobüs garajı gibi, karman-çorman bir yer olarak mı algıladığımızı düşünürler, yoksa? (Sormalıyım onlara: "Patlıcan"ı mı, "patlıcan sebzesi"ni mi severler? "Sardunya"yı mı, "sardunya çiçeği"ni mi?)
32. Çokça rastlar oldum: İnsanlar, nedense, “rakam” demeyi/yazmayı bıraktılar; “rakkam” demeyi/yazmayı yeğliyorlar. Öyle görünüyor, bu gidişle, “rakım” yerine “rakkım” demeye de başlayacaklar. Bu yanlışın kaynağı neresidir, bilmiyorum. Bildiğim: doğrusunun “rakam” olduğudur.
33. “İnanılmaz iyi, inanılmaz rahat, inanılmaz ucuz” sözleri uçuşuyor her yerde. Bir sıfatın, bir nitelemenin başına, “inanılmaz” sözcüğü neden getirilir, kavramakta gerçekten zorlanıyorum. “İnanılmaz iyi” demezlerse, tanımlamaya/tanıtmaya çalıştıkları o durumun/o kişinin, iyi olduğuna inanmayacağımızı mı sanıyorlar ne? Öyle sanıyorlarsa, bunu nereden çıkarıyorlar? Peki, savlarını “inanılmaz” sözcüğüyle güya pekiştirdikleri için mi inanacağız onlara?..Ya da, böyle demekle, konuşmalarına bir câzibe, bir kıvam kattıklarını mı düşünüyorlar. İyi deyin, rahat deyin, ucuz deyin, yeter; sandığınız ölçüde ahmak değiliz, anlarız. İnanacaksak da inanırız, korkmayın.
34. Adam, resmen “kişi şahısları” diyor; saçımı-başımı yolacağım. Kişi ve şahıs sözcükleri anlamdaş olduklarına göre, “kişi kişileri” yahut “şahıs şahısları” demiş olmuyor mu böylece? Türkçemize, ne katkılarda bulunuyorlar, ya Rabbim!
35. Kimileri de, “karşın”la “karşılık”ı karıştırıyor. Anlamdaş sanıyor bu sözcükleri, birbirinin yerine kullanıyor. Oysa, hiç alâkası yok, apayrı sözcükler. Meselâ: “Ali’nin aylık gelirinin 1000 ytl. olmasına karşın, Veli’nin aylık geliri 2000 ytl.dir.” diyebiliyor rahatça. Bu cümledeki “karşın”ın “karşılık” olması gerektiğini bilmek için, allâme-i cihan olma şartı aranmaz. Karşın, “rağmen”le; karşılık ise, “mukabil”le eşanlamlıdır. Bu kadar açık ve net.
36. İngilizce kokuşlu, özellikle Amerikan ingilizcesi’ne çaldıran konuşmaların etkisi, füze hızıyla artıyor. Kendi kültürümüzün esintisiyle yaşamak çağdışılık sayıldığından, Amerikanca-İngilizce karışımı bir yaşam biçimiyle, o yaşam biçiminin uzantısı bir dil çevriminde çırpınıp duruyoruz. Alafranga filimlerin en yoz örneklerinin, alafranga reklâm bombardımanlarının üstümüze üstümüze saldıran “görsel hipnotizma”sı, kitlesel bir çılgınlıkla öpüşe-koklaşa uyuşturuyor hepimizi. Dilimizin namusunu bozuyor, lirizmini linç ediyor. Sonrasında gelsin “yok böyle bir şey”ler. Bilmem ki ne yitiririz, “böyle bir şey yok” dersek?
37. “2. inci” şeklinde yazanlar var ve böyleleri gün günden çoğalıyor. Doğrusu: “2.” veya doğrudan “İkinci” şeklinde yazılmasıdır.
38. “Eninde-sonunda” yazmak, doğru değil. Doğrusu: “önünde-sonunda” olmalı. Bir uç, “ön”; öteki uçsa, “son”dur çünkü. “Başlangıcında (ve) bitiminde” denmek isteniyor. Halbuki, “eninde” nin karşı ucunda, “boyunda” var.
39. “Sorunun üstüne değinen” diye bir lâf duysanız, delirmez misiniz? “ Soruna (meseleye) değinen”, “soruna (meseleye) dokunan” demek varken, kişiler neden böyle dolambaçlı yolları seçerler ki? Kulağı enseden göstermek, daha mı albenili?
40. Benim bildiğim bir(tek) Atatürk var. Ne ki, kimi aymazlar, kimi gardrop Atatürkçüleri, sanki bir başka Atatürk, bir küçük Atatürk varmışçasına, “Büyük Atatürk” diyorlar, öyle yazıyorlar. Atatürk’ü büyülteyim, yüceleştireyim derken, küçültmeye yöneldiklerinin farkında değiller, zavallılar! Atatürk, kendiliğinden “tarihsel bir kişilik”tir; Düvel-i Muazzama'ya karşı kazanılmış ve dünyanın tüm mazlum milletlerinin ilham kaynağı Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın önderidir. Dolayısıyle de “büyük”tür zaten. O’nun, küçük insanlarca taltif edilmeye ihtiyacı yok ki!
41. “Durumun kötüleşmesine katkıda bulunmak” mümkün müdür? Bence değil! Bencesi fazla, “değildir.” Çünkü, “katkıda bulunmak”, olumluluk içerir. Bundan, ancak ve ancak, durumun “iyileşmesine” katkıda bulunulur. Durumun kötüleşmesi içinse, “kötü-niyetli bir çaba sarfedilir.”
42. Kibarlık budalaları, teşekkür etmiyor, sağol demiyor; “çok mersi” diyor, yarı Türkçe, yarı Fransızca. Altı kaval, üstü şeşhane!
43. Şöyle bir cümle okusanız, ne düşünürsünüz: “Kibariye, (…) gazinosunda sahne alacak.” Kendi adıma, Kibariye’nin sahneyi satın alacağını düşünürüm. Ama, her gün, bir sürü mukavvadan sanatçı “sahne aldığı”na göre, hattâ aynı mukavvadan sanatçı bir günde birkaç “sahne aldığı”na göre, bunca sahneyi “satın alıp” da ne yapacaklar diye düşünüyor insan. O zaman, anlıyorsunuz ki, sahneyi, sahne mekânını satın almayacaklar, “sahneye çıkıp, sanatlarını(!) icra edecekler.” Öyleyse, yukarıdaki cümleyi, kısaca, “Kibariye, bugün, (…) gazinosunda.” diye yazarsak, Türkçe’ye saygımızda/sevgimizde kusur etmemiş oluruz, değil mi ama?
44. TV’daki eğlence izlencesini yöneten hanım, şarkıcıdan şarkı söylemesini rica edecek ya, “…öyleyse sizden bir şarkı alalım.” diyor. Bakıyorum, o hanım kaç metre, veya ne bileyim, kaç kg. şarkı alacak diye; ortada ne şarkı alan var, ne şarkı veren. Şarkıcı şarkısını söylüyor, stüdyodakiler de tempo tutarak, şarkıcıya katılıyor. Hepsi bu. Madem, bir şarkı alım satımı olmayacaktı, izlence sunucusu hanım, bizi neden kandırdı, bir şarkı satın alacakmış gibi davranarak? Şarkıcıya, “…öyleyse sizden bir şarkı dinleyelim.” deseydi, bütün bunlar olmayacaktı. Sakın, sunucu hanım, böyle derken: şarkıların artık dinlenmediğini; şarkı söylemek adına, şarkı söylediğine kendileri de dahil hiç kimsenin inanmadığı kimi şarkıcıların ve o şarkıcılarla bütünleşen hipnotize edilmiş insan yığınlarının, acaip birtakım bedensel devinimler sergilediğini duyumsatmak istemesin bizlere, biz fânilere.
45. “Kompleks sahibi olmayan”, ne demek? “Kompleksi olmayan, komplekssiz.” demek değil mi? Peki, tek sözcükle “komplekssiz” demek varken, neden ille de dolaşık-karışık yollara sapmak? Hem, “kompleks sahibi olmayan” birileri varsa bu dinine yandığımın memleketinde, “kompleks sahibi olan”lar da var demektir. Soruyorum şimdi: Bir komplekse nasıl sahip olabilirim? Kompleks, taşınır(menkul) cinsinden mi, taşınmaz(gayrimenkul) cinsinden bir mal mı? Değilse ne? Hayvan gibi, bitki gibi bir şey mi? Dondurmaya, imambayıldıya mı benzer? Bir dondurmaya, bir imambayıldıya sahip olmak bile tuhaf kaçarken, insan, bir komplekse nasıl sahip olabilir? Lütfen, hayırseverin biri çıksın, kurtarsın beni bu depresyondan! İntihar edebilirim!
46. Yakın zamanda, ölüm acısı yaşamış birini anarak, “Kendisine sabır dileyelim.” diyor adam. Böylelikle, “sabır dilemiş oluyor” o kişiye! Tabii, kendisi öyle sanıyor, gerçekte hâlâ “dileme aşaması”nda; “sabır dileyelim”i kaldırıp, “sabır dilerim” dedikten sonra ancak “sabır dileme eylemi”ni sağlamış olacak. Sabır dilemek, “dileyelim” demekle olmuyor yâni, bizzat “dilemek”le oluyor.
47. Şenay Düdek adlı bir magazin programcısı var; sık sık “harbiden” diyor. Gerçekten, hakikaten, sahiden, esastan..gibi sözcükler yerine kullanıyor, “harbiden”i. Bana çok batıyor doğrusu. Harbiden sözcüğü, argodan devşirme; sokak ağzının bir türevi. Lümpenlerin, kabadayıların, ataerkil kültürden gelenlerin çok sevdiği bu döküntü ve kişiliksiz sözcüğü, topluma örnek olması gereken konumdaki biri, bir gazeteci (magazinci de olsa), bir kadın üstelik, nasıl yakıştırır kendisine, havsalam al(a)mıyor bunu. Aynı Şenay Hanım; erkek kadın, farketmez; yaşça kendinden büyük küçük, o da fark etmez; program konuklarına, “ağbi” diye hitap ediyor, gene dikkat çekecek sıklıkta. Hem de, ilk hecesine abartılı bir söyleyiş yükleyerek! Fazlasıyla yadırgıyorum…Geçerken belirtivereyim:Şenay Düdek’in başarısı sayılır mı bilemem ama; bu “harbiden” ve “ağbi” sözcükleri, liseli erkek öğrenciler bir yana, liseli, hattâ üniversiteli gençkızlar arasında şaşılacak derecede yaygınlaşmış. Güzelim “hakikaten”imizin, canım “gerçekten”imizin, sümbül kokulu “sahiden”imizin, ırmak akışlı “esastan”ımızın boyunları bükük duruyor ama!
48. “Meselâ” dedikten sonra, “diyelim (ki)” deme/yazma modası var şimdilerde. “Meselâ diyelim, sınıfın dörtte üçü başarılı olsun.” gibisinden cümleler kuranların sürüsüne bereket! Tek başına “meselâ”, tek başına “diyelim” yetmez mi? Birbirinin yerine kolaylıkla kullanabileceğimiz yaklaşık- anlamlı iki sözcük, bir arada, hele art arda hiç kullanılmaz. Bunu, ilköğretim üçüncü sınıf öğrencileri bile bilir. Koskoca yazarların bilmemesi, çok şaşırtıcı. Şaşırtıcı olduğunca da hüzünlendirici.
49. “Okeylemek” diye bir püsküllü belâ sözcük var; “onaylamak” veya “evetlemek” demekten kaçınanların kullandığı. Yanısıra: “Deklare etmek”ler, “dizayn etmek”ler, “süblime etmek”ler vs. Daha neler neler! “Açıklamak”lar, “tasarımlamak”lar, “yüceltmek”ler ne güne duruyor acaba? Türk’ün Türkçe konuşmaktan ısrarla vazgeçmesinin arkasındaki derin aşağılık duygusunu duyumsayınca, sizin de tüyleriniz diken diken olmuyor mu, benim gibi?
50. Dersaneleri arıyorum, bir öğretmenlik işi bulur muyum umuduyla. Dersane yöneticileri ilkin “CV”mi (Sivi’mi) istiyorlar benden. CV de ne, diyor, cehaletim açığa çıkacak korkusuyla soramıyorum kendilerine. İngilizce'yi hiç bilmem. Çat pat bilen birine sordum, “özgeçmiş” demekmiş, öğrendim.(Düşünün, ne cahilim. Oraya-buraya koşturacağıma, İnternet'ten, Ekşi Sözlük'ten bakmayı akıl edebilirdim pekâlâ.) Öğrendim ve âsude bir bahar ülkesine kavuştum birden. Kavuştum da, benden CV’mi isteyeceklerine özgeçmişimi isteseler, diye söylenmekten de kendimi alamadım birtürlü.
51. Birisine öykünülmez, birisi öykünülür. Bir sanat akımına da öykünülmez, bir sanat akımı öykünülür. Gelin görün, insanlarımız, her ne hikmetse, birisine veya bir sanat akımına bol bol öykünüyorlar! Öykünmek, “taklit etmek” demek olduğuna göre; örneğin, “İlhan Berk’e taklit ettim.” diyemem; “İlhan Berk’i taklit ettim.” diyebilirim. Anlaşılmayacak ne var bunda?
52. “Senden bir değerlendirme alalım.” Bu cümlede de, sanatçı müsveddelerinin “sahne alması”ndaki durum var. “Değerlendirme”nin neresini alacaksın? Ele- avuca sığar, ölçülür-biçilir bir şey değil ki o. En fazla, “değerlendirmede bulunması”nı rica edebilirsin birinden.
53. “Ayrıca”yı, “iyice”yi de terk ediyoruz usul usul; “ayrıcana”ya, “iyicene”ye vurgunuz gayrı! Dilimiz bu kadar vefasızlığı kaldırır mı, kestiremem; ama, yozlaşmanın dibini boyladığımız kesin!
54. Yeni dönem milletvekillerinden Tuğrul Türkeş, “senle”demiyor, “senlen”diyor; “kimle”demiyor, “kimlen”diyor; “defterle-kitapla”demiyor, “defterlen-kitaplan”diyor. Böyle konuşan başka “önemli” kişilere de rastladım. Toplumu yönetmek iddiasındaki kişilerin, bizler gibi iddiasız insancıklara oranla, dillerine daha bir özenli olmaları, üsluplarına daha bir çeki-düzen vermeleri beklenmez mi? Buna bir de, sözkonusu kişinin “milliyetçi” kimlığini katarsanız, “miletin(in)dili”ne bu kayıtsızlık, gören gözlere gerçekten batabilecek boyutlardadır.
55. Kendimize iyi bakalım mışız, önüne gelen öyle diyor, vedâlaştığı kişiye:”Kendine iyi bak.” Tamam, bakalım da, nasıl bakalım? Yüzümü sürgit kendime dönerek mi? Avanak Avni’ye dönmez miyim böyle böyle? Peki, neyle bakayım kendime? Kendimi küçük görürsem, büyüteçle mi? Ya büyük görürsem, cep aynasıyla mı? Cep aynalarının da ruhuna fatiha! “O güzel insanlar, o güzel atlara binip giderken”, onları da götürdüler… Bizim “hoşça kal”larımız var, “esen kal”larımız, “sağlıcakla kal”larımız var, “güle güle”lerimiz, “selametle gidin selâmetle gelin”lerimiz var. Nobranlığın, vandallığın bu kadarı da fazla ama; kıymayalım onlara daha!
56. Yoksulluk, hak edilen bir şey mi? Ya eziyet? Çoğumuz, “ben bu yoksulluğu hak etmedim.”, “ben bu eziyeti hak etmedim.” cümlelerini basbayağı kanıksadı. Yoksulluk da, eziyet de, bu cümlelerden öyle anlaşılıyor, yakınmaya yol açan, istenmeyen durumlar. Öyleyken, nasıl olur da, bizi yakındıran bu durumlara bizim irademizin dışında uğratılmamızı, “hak etmedim ki!”nidâlarıyla karşılarız? İrademizin dahilindeki, istediğimiz durumları hak ederiz veya hak etmeyiz. Diyelim: Amele olarak iki saat çalışmamın karşılığında, bana 200 ytl. ödenmesi gerekiyorken, 1000 ytl. ödenmişse, ben bu 1000 ytl’yi hak etmemişimdir, haksız bir edinme vardır ortada. Dolayısıyle, haram kazanç vicdanımızı zorladığından, paranın hak etmediğimiz bölümünü iade edebiliriz. Fakat, bana söyler misiniz lütfen, “ben bu kadarcığını değil, daha fazlasını arzuluyorum eziyetin.” dercesine sanki, “hayır, ben bu eziyeti hak etmedim” anlamında, biçimsel bakımdan olumluymuş gibi görünen, özündeyse sahiden olumsuz olan bir cümle kurulabilir mi? Kafanızı toparlayın bak, “ben bu eziyeti hak etmedim.” demekle, “ben bu eziyetin daha fazlasını talep ediyorum.”demek, aynı kapıya çıkar. Ne mi demeli böyle durumlarda? Cümleleri bambaşka kalıplarda kurmalı: “İyiniyetimin karşılığı, bu eziyetler olmamalı”, “bunca çalışmamın bedeli, yoksulluk olmamalı.” çeşidinden cümleler işte.
57. Bazı ülkelerin( bu ülkelerin tümünün adı dört heceli ve sonuncu heceleri “tan”.) adlarını telâffuz ederken, TV ve Radyo habercilerinin kimileri, sebebini bilmiyorum, üçüncü heceyi sürekli sert vurguluyorlar: Bulgaristan, Moğolistan, Afganistan örneklerinde olduğu gibi. Ama, Avustralya, İngiltere, Amerika derken meselâ, bu yanlışı yinelemiyorlar. Vahim bir yanılgıdır bu, ivedilikle terk edilmelidir.
58. “Televizyona söyleşi verdi.”diyorlar. “Sahne alma”nın, “şarkı alma”nın tersinden bir durum var burada. Söyleşi (sohbet) verilmez. “Söyleşilir” ancak, “sohbet edilir”; herhangi bir TV kanalında, ya da başka bir ortamda. Yıldım, usandım, böylesi ipe-sapa gelmez lâflardan!
59. “Çalışılışına” diyor, birisi. Kaç çatallı, söylenişi nasıl meşakkatli bir kelime bu, bakar mısınız? “Çalışılmasına” demenin neresi kötü? İşi yokuşa sürmekse mesele, isteyen daha karmaşık kelimeler de uydurabilir ya, kime ne kazandırır bu tutum?
60. “Panik oldum.”, “şok oldum” lâfları da, tiksinti verecek ölçülerde. Kardeşim, nasıl panik olursun sen, nasıl şok olursun? Hasta olursun, iyi olursun, âşık olursun; ama, panik olamazsın işte, şok olamazsın! Tıpkı, serin olamayacağın, serinleyeceğin gibi; sıcak olamayacağın, sıcaklayacağın gibi. Paniklersin, şoke olursun. Hepsi bu! Bünyamin DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:13:23 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #4 : Ekim 11, 2008, 22:46:24 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER!_4:
61. Duş almak neyse de, “banyo alma”yı da sardırdılar başımıza. Banyoyu alıyorlar da, nereye götürüyorlar ki? “Yıkandım.” deseler ya; hem doğru konuşacaklar, hem sözcük israfından kurtulacaklar.
62. Siz hiç “tepki aldınız” mı, ben almadım, almak da istemem. Alırsam, Türkçe’ye haksızlık edeceğimi, Türkçe karşısında kusurlu davranacağımı düşünürüm. İnsanların nicesi dikkat etmiyor buna; ne çok tepki alıyorlar, hem de olumlunun olumlusu, güzelin güzeli tepkiler. “Son çıkardığım albüm, çok olumlu tepkiler aldı.”, “ Bu uygulamaya halkımız çok güzel tepkiler verdi.” gibi akla ziyan cümlelerin önünü al alabilirsen! Ben, “dümdüz tepkiler almak”tan bile kaçınırken; başkaları, uyanıklık göstererek,“tepki alırken”de seçici davranarak, “tepkinin olumlusunu/güzelini” alıyorlar hep. “Tepki alayım” da nasıl olursa olsun, demek yok; ille de “olumlu/güzel tepkiler alacaklar!” Fakat, tepki, karakteri icâbı ("tepmek"ten geldiği için), genelde olumsuzluk ifade eder ki; bundan habersizler! (Şuna dikkat yalnız:Tepkinin olumlusu hiç olmaz demiyorum.) Tepki, "alınan/verilen" birşey değildir. Bırakalım olumlusunu/olumsuzunu, mümkün olduğunca, "tepki aldım/tepki verdim" demekten kaçınmak gerekir; tepki "alınmaz/verilmez", tepki "görülür/karşılanır", izlenim olarak "edinilir" ancak; ve ifade edilirken, cümlede çoğu kere "tepki" sözcüğü geçmez bile. Örneklemek gerekirse: "Bu davranışım olumlu(iyi, güzel) karşılandı", "Arkadaşımın söylediklerinden çok olumsuz izlenimler edindim" vbg.
63. Zevklenmek, haz duymak, kendinden geçmek, mest olmak vbg. “eski zaman duyarlıkları”nı hayatlarımızdan ve hafızalarımızdan acımasızca söküp attık. Bir kupkuru “keyif almak” kaldı elimizde. Sap gibi!.. Akarsu kıyısında oturmaktan zevklenmek çok ayıp. (Sahi, akarsu kıyısında oturmak diye bir şey kaldı mı?) Sadi Hoşses’in şarkısından haz duyamazsın, manyak mısın sen! (Sadi Hoşses de kim yahu? Ankaralı Turgut varken, o da nereden çıktı?) Turgut Uyar’ın şiirlerini okurken kendinden geçemezsin, ilkelliktir bu. (Öff, kafam karıştı, ne Turgut Uyar’ı be!) Dünya iyisi bir insancığın incelikli tavırlarından mest olamazsın, geçti o çağlar!.. Peki, akarsu kıyısında oturmanın, Sadi Hoşses dinlemenin, Turgut Uyar Şiiri okumanın, insan gibi bir insandan etkilenmenin sevincini nasıl yansıtmalıyım dışarıya?.. Keyif aldım, çok keyif aldım, korkunç keyif aldım, inanılmaz keyif aldım, manyak keyif aldım diyeceksin. Çağdışı kalırsın valla, modernleşemezsin bak! Keyif almanın derecelerini de, anlattım sana, ruh durumuna göre, beğen beğen kullan işte!.. Ama ben, sigara içmekten keyiflenirim (keyif “almam!”) de, akasya kokularının teslim aldığı ay ışıklı bir ilkyaz gecesinden mest olurum. Anlatabiliyor muyum, o ilkyaz gecesinden öldür Allah keyiflenemem; o sigaradan da mümkünü yok, mest olamam! İkisinin yeri apayrı bende… Senle baça çıkılmaz, hiç “keyif almadım senden”, dinozorsun sen. "Hadi çüs!”…Oh, kurtuldum bu modernist şempanzaden! Aklımı başımdan alacak uçurumlar bana kaldı.
64. ”İlk başta” diyorlar. Bazıları da, aynı anlama gelmek üzere, ama anlamı ve söylemi daha da bozarak, “ilk baş” diyor. “ “İlk” ve “baş(ta)” sözcükleri, anlamdaştır. Birşey ilk’se baş(ta)dır zaten, başta’ysa da ilktir. Ayrıca, birkaç “baş”tan (ikinci baştan, üçüncü baştan) söz edemeyiz. “İlk ilk”, “başta başta” demekle, “ilk baş(ta)” demek, aynı şey. “İlkin” veya “başta(n)” dediğimizde, sorun hallolur. İsterseniz, “önce”, “evvelâ” sözcüklerinden birini de seçebilirsiniz tabii.
65. “İlk baş(ta)”ya tersten benzeyen başka bir yanlışımız da, “En son(un-cu)da”. Kaç son(un-cu) vardır ki? Bir tane! Bu durumda: “Sonda”, “sonunda”, “sonuncu(da)” vbg. demekten başka çıkar yolumuz kalmaz.
66. “Genelleme olarak düşünüyorum.” diyenler, böyle bir düşünme biçimini bana da öğretseler ya! “Genelleme olduğunu düşünüyorum.” demek mi istiyorlar acep?
67. “O kadar çok yönlü bir etkinliği vardır.” Bazıları, kötü konuşmak/yazmak için, galiba özel bir enerji harcıyor. Madem “çok yönlü”, neden “bir etkinlik”? “Çok yönlü” demeden önce “O kadar”a ne lüzum var? O kadar, çok yönlülüğü çoğaltmıyor da, pekiştirmiyor da! Her kimden bahsediyorken, “ Çok yönlüdür.” dersek, o kişiyi mümkün mertebe tanımlamış sayılırız. İki sözcüklü, yalın bir cümlenin işlevini de göstermiş oluruz hem.
68. “Oğlunun başarısında etken bir rol oynadı.” İki kez kötü bir cümle! O baba, bir rol oynasa bile, “oğlunun başarısı”nda değil, “başarılı olması”nda, “başarıya giden süreç”te, rol oynamıştır. Bir de, “etken”(faktör, âmil) değil, sanırım “etkin”(aktif, atılgan) bir rol oynamıştır. Hattâ, “bir” sözcüğü bile fazlalık. Doğru cümle,”Oğlunun başarılı olmasında, etkin rol oynadı.”şeklinde kurulmalıdır.
69. Adamı, kadını, her neyse, ilk kez görmüş hayatında, tanışalı yarım saat olmuş-olmamış; bir samimiyet gösterisi, bir lâubalilik, sormayın gitsin: “Osman’cığım”lar, “Ayşe’ciğim”ler, sular-seller gibi akıyor. Daha fecisi de var: Kırkbirbuçukuncu sınıf şarkıcılarımız, ağlak türkücülerimiz, sırf memeden-kalçadan ibaret bazı popçularımız, milyon dolarların gölgesini gördü mü hemen takım değiştiren topçularımız yok mu; hayatlarında bir kez olsun görmedikleri insanlara, TV ekranlarından “canlarım, ciğerlerim, sizleri çok seviyorum” numaraları çekmezler mi, o insanlara, adlarının sonuna hem de “-cığım” ekleyerek seslenmezler mi, “yuh olsun be, sevgi bu kadar ucuz bir şey mi ki işportaya düşmüş resmen.” diye, zırlaya zırlaya tepiniyorsunuz olduğunuz yerde.
70.”Çünki”, “bişiy” gibi yanlış(laştırılmış) sözcükleri, yoz(laştırılmış) sözcükleri söylemek, söyleyene asalet mi katıyor? Asalet katmasa bile, o kişiyi, geçici bir süre için de olsa, âit olduğu alt-ekonomik sınıfın kültüründen, üst-ekonomik sınıfların kültürlerine eklemlemiş gibi mi yapıyor? Çünkü değil de çünki, birşey değil de bişiy dersem, sosyetik mi oluyorum oracıkta? Şarklılıktan frenkliliğe mi terfi ediyorum? Bunların hiç biri olamıyor aslında. Olan Türkçe’ye oluyor. Telâfisi olanaksız aşağılık duygularından doludizgin zehirlenenler, Türkçe’yi de zehirlemekten,Türkçe’ye ihanet etmekten hiç gocunmuyorlar.
71. “Öğretmenlik yaptım, marangozluk yaptım, memurluk yaptım.” vs. Hayır, doğrusu: “Öğretmenlik ettim, marangozluk ettim, memurluk ettim.” Meslekler, uğraşılar, yapılmazlar(imâl edilmezler); “edilen” etkinlik alanlarıdır.
72. “Teşekkür etmek istiyorum”daki çarpıklığın aynısı, “Geçmiş olsun diyorum”, “Selâm olsun diyorum”, “Geçmiş olsun demek istiyorum” cümlelerinde de var. “Merhaba”, “geçmiş olsun” sözlerinde bir sakatlık mı var da ben göremiyorum? "Geçmiş olsun diyor"muş! Diyorsan diyorsun canım, başıma niye kakıyorsun? "Geçmiş olsun demek istiyor"muş! Demek istiyorsan de, engelleyen mi var? “Selâm olsun diyor”muş! “Diyorum”diyeceğine, deyiver, olsun- bitsin!
73. Varsa-yoksa, harika yahut süper! Güzel bir haber mi geldi, ya harika, ya süper! Maaşta artış mı oldu, harika! 5 saatte gideceğimiz yere, 2 saatte mi gittik, süper! Sınavda ummadığımız ölçüde başarılı mı olduk, harika ve süper!.. Nefis, enfes, baştan çıkarıcı, çarpıcı, harikulâde, fevkalâde, olağanüstü, sıradışı vbg. sözcüklerin tümünün cenazesini kaldırdık; “harika”lar, “süper”ler başımızdan aşkın; tepe tepe kullanıyoruz ikisini de.
74. Birisine kızdığımızda, “eşeklik yapma!”; birisinin anlayışsızlığını vurgulamak istediğimizde, “eşek misin, anlamıyorsun!” cinsinden tepkilerde bulunuyoruz. Eşek demek kandırmıyor, “eşşek” demeye kadar götürüyoruz çokluk. Eşekler, dünyanın en “hüzünlü gözlü” hayvanlarından. İnsan denen, dünyanın en benbenci yaratığı, eşekler kadar başka hangi hayvanları sömürmüştür daha? Buna karşın, insanı küçümserken bile, eşeği, eşekleri kullanıyor. Ne günahı var gariplerimin? Sırtına binerler, istediği yükü vururlar, basarlar sopayı, gene çıkarmaz sesini. Mâsumiyetin sembolü. Tahammülün, içe işlemiş acıları dışa vuramamanın, umarsızlığın! İnsan soyu ne nankör, ne kötücül! Hele, biz Türklerin genlerinde var galiba eşek düşmanlığı, dna'larında saklı: "Eşeğini dövmeyen semerini döver"miş! Atasözüne bakın, hizaya gelin! "(Yıllar var, eşek görmüyorum. Faşistin faşisti “insanmerkezci”liğimiz, doğanın canına okurken, milyarlarca canlının yaşam alanını yok ederken, eşeklerin de kökünü kurutmayı ihmal edemezdi elbet.)
75. Delikanlı,“Bana yanlış yapamazsın!” diye bas bas bağırıyor, “sevgilisine”!( afedersiniz, “çıktığına”!) “Bana böyle davranman hoş değil!”, “Bunu senden ummazdım!”, “Beni sahiden çok kırdın!” gibi; karşısındakinin özsaygısını örselemeyen ve yapıcılığı savsamayan cümleler kurmayı denemek yerine; hem anadilini, hem de “sözde sevdiği”ni hırpalayan, şiddet dozu hayli yüksek, çirkefliği eline çoktan almış bir saldırganlıkla, yakıp-yıkıyor ortalığı! Cümlesindeki dil kuraklığına mı, gencecik bir kıza karşı kusmaktan geri duramadığı öfkesine mi, aşkını(!) bir kumarbaz tavrıyla harcayışına mı, bireysel ve toplumsal ahlâk değerleriyle besbelli hiç tanışmamış olduğuna mı; hangisine, hangi çapaçulluğuna yanayım bu delikanlının?
76. Arkadaşım,“Benim derdim, meramım, anlatmak istediğim bu değil!” demek istiyor, anlıyorum; anlıyorum da, öylesine üzülüyorum ki, bunu demek istediği hâlde, “Benim olayım bu değil!” lâfını sık sık yinelemesine. Bir çuval inciri nasıl da düşüncesizce berbat ediyor. Elinden geldiğince okumaya çalışan, toplum ortalamasının üstünde bir kültürel donanımı olan, dünya problemleri karşısında hassas biri olduğunu bilmesem; bana ne, der geçerdim. Öyle değil ama: beni kahreden de bu!
77. “Bir dolaşayım şöyle oldum.” diyor, üstünden-başından sunilik, züppelik dökülen bir gençkız. Burnu havalarda. Küçük dağları o yaratmış, orta boydakileri babası. Bunca böbürlenmenin, karşısındakinin üstüne az sonra kusacakmış gibi davranmanın “dil”i bu işte! “Bir dolaşayım şöyle.” demek, kesmiyor kendilerini; çünkü, bu cümle, buram buram Türkçe kokuyor. Avrupa’dan, Amerika’dan, kanalizasyondan akarcasına akan manipülatif reklam diliyle konuşmanın, böylece “asortik”görünmenin kolaylığı/ucuzluğu varken, miadını doldurmuş bir Asya diliyle konuşmak da neyin nesi? Haa, unutmayayım: Kızımız İngiliz Filolojisi mezunuymuş. Bağıra- çağıra kaçtır tekrarlıyor, masadaki arkadaşlarına! Vallahi de, billâhi de acınacak hâlde.
78. “Şiir yazma moduna girdim bugünlerde.”diyor, entelektüel olmayı gösterişçilikle fenâ halde karıştıran biri. “Bugünlerde şiirler yazıyorum.” der mi hiç, zirzopluğuna halel gelir sonra.
79. “Doktor kılığı altında dolaşan biri”nden bahsediyor,TV habercisi. “Doktor kılığında dolaşan”dan bahsetse anlayacağım da, dediği gibi dolaşan birini tasavvur edemiyorum hiç. (Bakın, bu noktada eksiklik bende olabilir; hayal dünyası kıt biriyim ben.)
80. Otobüsteyim. Arka koltukta, bir gençkız, cep telefonundan konuşuyor yüksek sesle. Anlaşılıyor ki, anlı-şanlı üniversitelerimizin birinden mezun. Bir sınava girmiş de, onu anlatıyor. “Sonuçlar, bir haftaya belli olacak.” cümlesini birkaç kez yineledi. “…bir haftaya kadar belli olacak.” demenin ayıp bir yanı mı var yoksa, diye düşünekaldım oturduğum yerde.
81. Adamın yaşı 55. Gençliğinin bir döneminde, ODTÜ Sosyoloji’de okumuş. Geniş mi geniş bir genel kültürü var. Türkçe'nin kurallarını da, dil olarak derinliğini de, eminim benden iyi biliyor. Gelin görün, nedendir bilmem,“Çene çaldık, oradan buradan konuştuk, vakit öldürdük.”türünden güzel söyleyişlerin hiç birine iltifat etmiyor da, “geyik yaptık” diye yumurtluyor her seferinde... İyi bir insan. Onun adına kederleniyorum.
82. Bir şeyde, bir yerde, bir sözde uyumsuzluk görmüşsek, “ne alâkası var?” deriz, öyle demeliyiz. Nedir, necip milletimiz, son zamanlarda, “ne alâka?”diyor, orada bırakıyor. Pes!
83. Bir toplulukta, başarılı bir kişinin yüzüne karşı, “Kendisini hem kutlar, hem teşekkür ederim.”diyor, devletliler zevatından biri. Bu cümlenin ikinci bölümünü “askı”ya aldığının farkında değil tabii. Teşekkür ettiğini sanıyor ama, edemiyor; çünkü, “kime teşekkür ediyor?” sorusunun cevabı yok.(Eh, devletli dediğin böyle olur bizim buralarda!) Oysa, “ Arkadaşımızı başarısından ötürü kutlar, kendisine teşekkür ederim.” diyebilse, problem olmayacak.
84. “Okumak” sözcüğünü, “yorumlamak”, “irdelemek” ve “değerlendirmek” kavramlarının yerine kullanmak, enikonu moda oldu. “Ben Afganistan olaylarını böyle okudum.”, “Teknik Direktörün sözlerini böyle okudum.”, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın tespitlerini böyle okudum.” "Seçim sonuçlarını böyle okudum." Soruyorum şimdi: Nasıl okudun Afganistan olaylarını? Kısık sesle mi, avazın çıktığınca mı? Teknik Direktörün sözlerini? Gözlerini kısarak mı, faltaşı gibi açarak mı? Anlam kaymalarına yol açmamak için; “Okudum” sözcüğünün yerine, birinci cümlede: “irdeledim”, ikincisinde: “anladım”, üçüncüsünde: “değerlendirdim”, dördüncüdeyse: "yorumladım" denilebilse, hem daha doğru konuşulmuş, hem de Türkçe’nin zengin dağarcığından gereğince yararlanılmış olunacak.
85. “Evet”i, dangıl-dungul hayatlarımızdan ebediyen kovduğumuzu, cümle-âlem biliyor. Onun bıraktığı boşluğu, “hı-hı”larla, “oldu”larla, “okey”lerle, “tamam”larla, en çok da, ne ilgisi varsa artık, “yâni”lerle doldurmaya çalışıyoruz. Adama, “Böyle bir evin olsun ister misin?” diyorum, uhuyla yapıştırır gibi yapıştırıyor “yâni”yi suratıma. Kadına, “Çok üstün zekâlı bir çocuğun olmasını ister misin?”diyorum, cevap tam tekmil: “Yâni.” Ben de keçileri kaçırmak üzereyim ama “yâni!”
86. Gençliğimde, çok çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Elektrik Mühendisliği’nde okuyordu o zamanlar. (Şimdi, kamu kuruluşlarının birinde, önemli bir mevkide.) İlçemiz lisesinin ressam niteliği de olan resim hocasından sürekli “ressamcı” diye bahsederdi. Kırılırdık gülmekten. Mâsum, günahsız, hattâ sevimli bile bulurduk bu nitelemeyi. Arkadaşımızın sempatik kişiliğine yakıştırırdık da. “Bir üniversite öğrencisi, nasıl olur da, ressam’a ressamcı der?” diye yadırgamazdık. Şimdiki kafam o zaman olsaymış, küplere binermişim herhalde. “Bakkal”a “bakkalcı” diyenler mi istersiniz, “şair”e “şiirci” diyenler mi! Küplere binmek de ne, insan kendini kör- karanlık kuyulara atsa, yeridir.
87. Siyasi parti liderlerinden biri, “Seçim startını Bitlis’ten vermiş bulunuyoruz.” diyor. Start dedikleri kimbilir ne şatafatlı bir şey! Startı sadaka niyetine mi verdi acaba? Keşke Çorlu’dan falan verseydi o şeyi, o startı, gidip almayı deneyebilirdim belki. Kör talih bu kez güler, bana da değer miydi? (Bitlis çok uzak, yoksulum ben, bir start için onca yol parasına değmezdi.) Neyse, olan olmuş, start verilmiş. Dedikodusunu yapmaya ne hacet?.. Gözünü sevdiğim siyasetçisi, ne diye yorarsın beni startlarla mıtartlarla? Şunu halk ağzıyla, parıl parıl bir Türkçe’yle diyemez misin: “Seçim çalışmalarımıza Bitlis’ten başlıyoruz.” diye?..
88. Gazeteci soruyor: “Yıllar sonra annenizle buluşmak nasıl bir duygu?” Hay dilini eşek arısı soksun, diyeceğim, Allah’tan korkmasam! “Annenize kavuştuktan sonraki duygularınızı bize anlatır mısınız?” demek, deveye hendek atlatmaktan daha mı zor yahu?
89. “Haklı mıyım?” kaldırıldı gündemimizden; yerine “doğru muyum?”saçmalığı oturdu. Veya, “doğru muyum?”la eşanlamlı biçimde söylenen “yanlış mıyım?” kepazeliği. Toplumumuzda hak-hukuk pek geçerli olmadığından mı kaldırıldı yoksa, “haklı mıyım?” sorusunun hakkaniyeti?
90. TV’lardaki yorumculardan öğretmenlere işçilerden patronlara, çocuklardan yaşlılara kadar herkesin ağzında bir “aynen öyle” lâfı. “Senin gibi düşünüyorum”lara, “görüşüne katılıyorum”lara, “”Seninle aynı kanıdayım”deme zarafetlerine elveda! Hepsinin yerine tek ve şablon bir cümle: “Aynen öyle.” Umarım öyledir.
Bünyamin DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:13:46 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #5 : Ekim 11, 2008, 22:49:24 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER! -5:
91. Cumhuriyet Bilim Teknik’te (14.07.2007) şöyle bir cümle: “Kuzgunlar, kurtların öldürdüğü bir leşten pay kapmaya çalışıyorlar.” Leş, zaten “ceset”, “ölü beden” demek değil mi? Bu durumda, yazarın dediği, “Kuzgunların, kurtların öldürdüğü bir ölü bedenden pay kapmaya çalışması.”anlamına çıkmıyor mu? Yâni: “Kurtlar, ölüyü öldürmüş oluyorlar.” Ölenin tekrar öldürülmesi, ne demek; yazar, ilkin bize bunu açıklasa da, sonra dergilerde yazı yazmaya kalkışsa!
92. A.Cihan Soylu, “AKP, bir önceki seçime göre oylarını % 13 oranında(5 milyon civarında)arttırarak, yüzde 46.6 oy oranıyla yeniden tek başına hükümet kuracak bir çoğunluğu(340 milletvekili)elde etti.”(Evrensel, 25.07.2007) diye yazıyor. Yazıyor ama, hem aritmetik olarak, hem de dil bakımından yanlışlara boğuyor yazısını. %13’ü 5 milyon eden oyların toplamı 38,5 milyon eder ki, AKP’nin bu seçimdeki oyları, bildiğim kadarıyla 16,5 milyon dolayında. AKP oyları, geçen seçimden bu seçime, %34’ten %47’ye tırmandığına göre, 47-34=13 puan artmıştır; bunun oransal karşılığı da, 34’te 13’e, yâni, yaklaşık %39’a denk düşer. A.Cihan Soylu, “AKP, oylarını %13 oranında arttırdı.”derken, 13 puan arttırdı demek istiyor. Yanlış hesapladığı ve yanlış bir dil içinden konuştuğu için de, AKP’yi oran bakımından küçültüyor ama, oy sayısı bakımından da, farkında olmayarak, hak etmediği bir yere yükseltiyor. Sonra, A.C.Soylu,”%13 oranında arttırarak” diyeceğine, “%13 arttırarak” dese, kendisini anlayamayacağımızı mı sanıyor? (%13’ün “oran olduğunu” biliyoruz artık.)
93. “Ülkenin seçkin elitlerinden olduğundan zerre kadar şüphe duymadığım CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen…” (Cüneyt Ülsever, Hürriyet, 25.07.2007) Sormak gerekir,yılların gazetecisi Ülsever’e: Seçkin olmayan bir elit var mı, diye. Bu iki sözcük de, tamı tamına aynı anlamı içermiyor mu? Bürokratik elitler, dediğimizde; kastettiğimiz, devleti ele geçirmiş yüksek dereceden (seçkin) devlet memurları zümresi değil mi? Fark, elit’in Fransızca; seçkin’in Türkçe olmasında sadece. Cüneyt Ülsever’in kırdığı pot, az-buz bir pot değil. Düpedüz, daha önceki bir yazımda değindiğim “kişi şahısları” gibi bir şey demiş.
94. Net anımsamıyorum, ya Salih Bolat, ya da Şükrü Erbaş, bir şiirinde “fay kırığı” diyordu. Fay, “kırık” demektir. Fay kırığı demekle, “fay kırığı kırığı” deme durumuna düşmüş oluruz ki, iyi şairlerin böyle yanılgılar yaşaması, nâhoş bir şey gerçekten. Doğrusu: “fay hattı” olmalı.
95. Sıklıkla rastlıyorum, seçkin edebiyatçılarımız, yetkin yazarlarımız bile, “bana maval okuma!”, “palavra atma!”, “gerçeği saptırma!” diyecekleri yerlerde, “bana hikâye anlatma!”, “bana masal okuma!”, “edebiyat yapma!”, “felsefe yapma!” deyiveriyor. Biliyorum, masallarımızı, hikâye türünü küçümsemek değil amaçları; edebiyat’a, felsefe’ye hakaret etmek değil; ama, kanıma dokunuyor işte. İstemeye istemeye kültür, sanat ve düşünce düşmanlarının ekmeğine yağ sürüyor, öylelerinin değirmenine su taşımış oluyorlar. Boşuna dememiş atalarımız: “Söz, dokuz boğumdur.” Dokuz düşünecek, bir söyleyeceksin. Mustafa Topaloğlu, şarkısını bile söyler “felsefe yapma!”nın; cahil-cühelâ takımı, tüm yazınsal-felsefi birikimleri, bile-isteye aşağılar, bunlar dokunmaz bana. Gelgelelim, “ille de dostun attığı gül yaralar beni.”
96. “Kızı serbest bırakırsan, ya davulcuya varırmış, ya zurnacıya.” Atasözünün böylesine saygı duyulur mu hiç? Ben duymam! Hem müzik aşağılanıyor burada, hem de kimi meslekler ve yoksulluk. İyi bir davulcunun, mesleğini bilhakkın icra eden bir zurnacının, iyi bir piyanistten, deneyimli bir gitaristten daha değersiz bir yerde durduğunu iddia etmek kimin haddine? Öte yandan: Halk düğünlerinde çalışan davulcular, zurnacılar genelde yoksuldurlar ya, öyleyse vurun abalıya, onların evlenmeye hakları yok, öyle mi! Davulculuk da, zurnacılık da, mesleklerden birer meslektir yahu. Hem de, yaşama sevincinin rengârenk kıvrımlarını çoğaltan mesleklerin başında gelirler. Neoliberal dolar milyarderleri, eşyaperestler bunu anlamasa da!
97. Eşekleri nicesinden horladığımızdan, o meleksi yaratıkları ezmekteki becerilerimizden bahsetmiştim sizlere.(Ne tepmişlerdir beni çocukluğumda; o zamanlar,“bir yalnızlıklar mâbedi” olduğunu sandığım kasabamızın silme cırcır böceği sesleriyle çınladığı “o ağustos kırları”nda, sırtlarından aşağıya defalarca devirmişlerdir de beni; gene de teptikçe ve devirdikçe daha bir sevmişimdir kendilerini.) Eşeklere buncasından şedit davranıyoruz da, öteki hayvanlara karşı müşfik miyiz sanki? Ne gezer! Müşfiksek, “Eceli gelen köpek câmi duvarına işermiş.”sözünün yeri ne şifahi kültürümüzde? Özellikle Karadeniz’lilerin “karga burunlu” sıfatıyla aşağılandığına, çocukluğumdan beri kaç yüz kez şahit olmuşumdur, çetelesini tutmadım ki! “Bön bön ne bakıyorsun?”deseler gene bir parça; diklemesine, “öküz gibi ne bakıyorsun ulan!”diye çıkışıyorlar insana. Biraz kabalık görmeyelim, hemen “ uuu ayı!” Etine fazla dolgun kadınlarımız için, şakayla karışık, “oh maşallah, inek gibi valla!” dendiği, kimse için sır değildir. Bilinçaltımız dilimize vuruyor, linç ediyor dilimizi de.
98. “Konsantre olamıyorum!” lâfını nerede duysam,“Tanrım, nerelere kaçsam da duymasam bu lâfı! “diyorum kendi kendime. Bazen de, diyen küsecekmiş kırılacakmış, hesaplamadan, alenen diyorum. “Dikkatimi toplayamıyorum”, “konuya odaklanamıyorum”, “birtürlü yoğunlaşamıyorum” sözlerinin yanında, “konsantre olamıyorum”un iğretiliği tartışılır mı hiç? Neden böyleyiz biz? Berraklıklar, saydamlıklar çekmiyor da içimizi; çamurlara, çalılıklara seğirtiyoruz dörtnal!
99. Oktay Taftalı, iyi şair, iyi estet. Nedir, geçende bir dergide(Türk Romanında Pedagojik Unsur, Özgür Edebiyat, Mayıs-Haziran 2007, sayı:3, sayfa 71-72), iki kötü tümcesini gördüm. “Olur a, gözünden kaçmıştır, bu kadarcık kusur kadı kızında da olur.”demeyi çok isterdim ya, diyemedim; çünkü, Taftalı çapında bir düşün adamına yakıştıramadım bu tümceleri. Şöyleydi biri: “…felsefeci bakışıyla meseleyi irdelemeye özen gösterdiğimi vurgulamak isterim.” Bu yanlış kurulmuş tümcede vurgu, “meseleyi irdelemeye özen gösterdiğimi” sözünün üstündedir. Dolayısıyle, gayriihtiyari, “irdeleme” eyleminin dışında bir eyleme de “özen”den başka bir şey gösteriyor”muş gibi sanki; ya da, “meseleyi irdeleme”ye “özenden başka bir şey göstermediği”ni söylüyor bir açıdan. Saçmaladığımın farkındayım da, bozuk tümce oraya götürüyor. Kuşkusuz,Taftalı, gerçekte, meseleye “felsefeci bakışı”yla yaklaştığını söylemenin derdinde. Öyleyse, tümcesindeki “meseleyi” sözcüğünü başa alsaydı, mesele kalmayacaktı. İkincisiyse: “…para/rant gibi edebiyat dışı eğilimlerin, edebiyatı yıpratması kısmen önlenebilir.” Ben, paranın/rantın “edebiyat dışı” olduğunu da sanmıyorum; bunların “eğilim” olduklarını da! İnsana dair ne vardır ki, edebiyat-dışı olsun? Olumsuzluklarıyla da olsa, gökyüzünün altındaki her şey, edebiyatın (da) konusudur: para da, rant da, fuhuş da, savaşlar da! Ayrıca, “paraya eğilim”den, “ranta eğilim”den dem vurulabilir tabii ki; yalnız, bunların bizatihi kendileri “eğilim” değil, birer iktisadi “değer”dirler(“değerli”değil). Oktay Taftalı, benden iyi bilir bu konuları, bu defa neden çuvallamış, anlayamadım.
100. “Günümüzde şiddetle ihtiyaç duyduğumuz edebi roman…” Böyle bir cümle, ne yalan söyleyeyim, beni irkiltir, korkutur. İçinde “şiddetle” sözcüğü geçtiği için korkutur. Şiddet, hayatlarımızın bütün gözeneklerini işgal etmiş zaten; bâri, romanı konuşurken kovalım onu dilimizden ve dağarımızdan. “Edebi roman” ve “şiddet”. Yan yana durabilirler mi hiç? Oldu mu ya! Kaldı ki, ihtiyacını hissettiğimiz şeyi, neden “şiddetle” arzulayalım? “Derinden” arzulasak, “hasretle” arzulasak; daha estetik, daha bir insana yaraşır arzulama olmaz mı bu?
101. Nalân Barbarosoğlu diyor ki: “ Geçmiş ve gelecek kaygılarımızı paranteze alarak günümüz romanına bakmamız gerekiyor.” İyi bakın, topallıyor bu cümle. İki bakımdan topallıyor. Bir: “gelecek kaygısı”nı anladım, “geçmiş kaygısı” ne ola? İnsanın geçmişine dönük kaygılanabilmesi olası mı? Geçmişin kimi yönlerini olumlamayız belki, ama, “geçmişe ilişkin kaygılarım var.”dersek, geçmişi yeniden yaşamaya gücümüz yetermiş gibi bir anlam çıkar buradan. İki: Cümleden, “Geçmiş ve gelecek kaygılarımızı paranteze al”madan, günümüz romanından başka bir şeye bakabileceğimiz” sonucu çıkarılabilir pekâlâ; veya, “Geçmiş ve gelecek kaygılarımızı paranteze alarak”, “günümüz romanından başka hiç bir şeye bakılamaz.”mış yargısına da varılabilir. Murad ettiği bunlar değil Barbarosoğlu’nun, biliyorum. O, “Günümüz romanına, kaygılarımızı paranteze alarak bakmamız gerekiyor.” demek istiyor; istiyor da, üstünkörü konuştuğu için başaramıyor bunu.
102. Attilâ Birkiye’den hiç roman okumadım, birkaç deneme kitabı okudum ama. Tatsız tuzsuz bir denemeci Birkiye. Özneleriyle yüklemleri arasında hep bir uyuşmazlık var. Aklına estiği gibi yazıyor ve sanırsam yazısını, bitirdikten sonra, dönüp okumuyor bir kere daha. Bilemem, okuyordur da, Türkçe’si kesat olduğundan, cümleleri kıra-döke yazdığının ayrımına varamıyordur belki. Özgür Edebiyat’ın 3. sayısında, “Neden Roman, Hangi Roman!” (s.78-86) başlıklı bir yazısı var. Öylesine yanlış cümlelerle yazmış ki, patladım yazısını okuyuncaya kadar. “Eskiden gazeteler edebiyatla çok daha ilgili ve saygılıydı.” diyor meselâ. Burada, “Eskiden gazeteler edebiyatla çok daha saygılıydı.”anlamı da yok mu? Ne demek bu? Yaklaşık 30 yıldır denemeler, romanlar yazan birinin, “Eskiden gazeteler edebiyatla çok daha ilgiliydi, edebiyata çok daha saygılıydı.” diyebilmesini beklemek, biz edebiyatseverlerin hakkı değil mi? “Yaratma eylemi, sözcüklerin içinde yitip gitme eylemi son derece egomu hoşnut ediyor.” gibi berbat bir cümleye katlanmak zorunda mıyız? Halbuki, “egomu” sözcüğüyle, “son derece”nin yerlerini değiştirse, pürüz halledilmiş olacak. (Bir de, “ego” karşılığı, “benlik” dese!) “Birleşik Devletler ve İsrail gibi anti-demokratik, insanlık-dışı saldırgan tutumlara hiç girmeyelim.” Birleşik Devletler ve İsrail, antidemokratik, insanlıkdışı “tutum”lar mıdır, devletler midir? Birkiye, cümlesini, “Birleşik Devletler ve İsrail gibi, antidemokratik ve insanlık dışı tutumlar sergileyen devletler…”diye kuramaz mıydı, azıcık bir çabayla? “Son dönem romancıların ‘yatay anlama’ya yöneldiklerini, genellikle tercih ettiklerini görüyorum. Dallanıp budaklandırma var anlatımlarda.” Özensizliğin bu denlisi, çıldırtır beni. Nereden baksanız, bir savrukluk, bir dağınıklık! Benim bildiğim, ‘yatay anlama’da değil, ‘dikey anlama’da vardır, “dallanıp budaklanma” (Birkiye’nin dediği gibi: ‘dallanıp budaklandırma’değil ama!) ve yakınılacak bir şey değil, iyi bir şeydir bu; çokkatlılığa tekabül eder. Yermek istediği şeyi, istencinin dışında, övüyor böylece. Sonra, Birkiye, son dönem romancıların “genellikle tercih ettiklerini görüyorum.” dese de, ben neyi tercih ettiklerini göremiyorum işte, suçsa suç! “Ama bu şu demek değil, tanrı yazar anlatıcı kullanılmaz ya da hiç yazılmaz değil.” Birkiye, şöyle yazsaydı, ne demek istediğini anlayabilmek için, onca müşkülâtı yaşamayacaktık: “Ama bu, ‘tanrı-yazar anlatıcı’ hiç kullanılmaz, yazılmaz demek değil.” “Bir romancı, kendi roman anlayışını da yazmalı, çizmeli yani bir ‘roman poetikası’olmalı.” Poetika, “şiir kuramı, şiir felsefesi.”demek, bir kere; romanın poetikası olmaz; bu bir! İkincisi de şu: Hadi, ‘roman poetikası’ olur diyelim, bu defasında da, Birkiye’nin kurduğu cümleye göre, “romancının roman poetikası” olmalıdır ki, “romancının” sözcüğünü cümlede ben göremiyorum, siz görüyor musunuz? Gene bir özne-yüklem dengesizliği! “…bugünkü edebiyat ortamına(…)baktığımızda uzakgörümün çıktığına inanıyorum.” Şunu demeyi amaçlıyor olmasın sakın, sayın Birkiye: “…bugünkü edebiyat ortamına baktığımızda, öngörümün gerçekleştiğine inanıyorum.” “Uzakgörüş çıkar”mı hiç? Olacak gibi değil! Dahası var Birkiye’nin yalapşaplığının. Deliye darı saydırıyor her cümlesi. Uzatmayacağım, daral geldi artık.
103. “Çoksatar” kitapların listesi var, gazetelerde/dergilerde çarşaf çarşaf. Listeledikleri kitaplar, kendi kendilerini mi çok satıyor, anlamıyorum. “Çok satılanlar” demektir doğrusu. Yine de, yanlış-manlış “çoksatar”dan yanaysalar; bunu “çok satar” şeklinde, iki sözcüğü “ayrık” biçimde, yazmalıdırlar.
104. Gazetecinin biri: “Kim fazla havaya kalkarsa onu aşağı indirmek için bir ağırlık karşıya koyar.” Ben lisede öğretmenken, öğrencilerin buna benzer pejmürde cümlelerine basardım sıfırı. Demek, şimdi gazetecilik ediyor bu tür cümlelerle yazanlar. Vah Türkiye’m vah! Vah Türkçe’m vah! Size ağlamayayım da, kimlere ağlayayım ben; ne kör talihiniz varmış! Baksanıza, adam gazeteci ve “Kim havaya kalkarsa,(birisi) onu aşağıya indirmek için, karşıya bir ağırlık koyar.”diyebilmekten âciz.
105. Altan Tan, geçenlerde, Zaman gazetesinde, Nuriye Akman’a DTP kökenli bağımsız milletvekilleri için, “biri bile ful oruç tutmuyor”(Gazetede “ful” yazıyor, yanlış; kelime İngilizce olup, “full”dür.) diyor.(Eleştirmek, kınamak için demiyor bunu, bir saptamada bulunuyor; onun için, meselenin o yönüne değinmiyorum.) Tan, o milletvekillerinin hiç birinin, bütün bir Ramazan ayı boyunca, yahut hiçbir Ramazan’da, bilinçli olarak, oruç tutmadıklarını söylüyor. Tamam da, “hiç biri oruç tutmuyor”demek, yeterince anlaşılır değil mi?
(Devamı var)
BÜNYAMİN DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:14:11 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #6 : Ekim 11, 2008, 22:51:34 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER! -5/2: 106. Bu “full” kelimesi, kimilerinin diline, daha da kötü biçimde yerleşmiş. “Arabanın deposu ful dolu.” Full: zaten “dolu” demekken, “ful dolu”demek; bilisizlikten öte, anadilimize saygısızlığın nerelere vardığının da göstergesi değil mi?
107. Bir “demokratik refleks” lâfıdır, aldı hızını gidiyor. Refleksler, istem-dışı hareketlerdir; bilinçli bir tasarım sonunda değil, kendiliğinden ortaya çıkarlar. Öğrenme süreçleriyle ilişiksizdirler. Demokrasi (ve “demokratik olan”) ise, bilinçliliği, akli(rasyonel) bir sistematiği zorunlu kılar. Böyleyken, bir refleksin “demokratik” olmasını, benim fındık faresininki kadar aklım bile, olabilirlikler dahilinde göremiyor. Tabii, hemen ekleyeyim ki, “demokratik tepki” demektir doğru olan; çünkü: tepki, düşüne-taşına, bizzat “örgütlenebilir” bir edimdir.
108. “Tabii”yi ve belli ölçülerde “tabiiki”yi anlıyorum da, “tabii ki de” diyenleri anlamak, kapasitemi aşıyor. (Daha ürküncü: yazarken, “tabikide” diye yazıyorlar.) “Niye?” ve “niye ki?”leri dinamitleyip, “niyekine?”lere sığınan bu kültürsüzler coğrafyasında, bu itirazlarımdan ötürü, beni anlamakta epey bir zorlansanız da, sözümün arkasındayım:(ben de sizi) anlamıyorum!
109. Sky Türk kanalının habercisi: “Başbakan, brifing amaçlı Genelkurmay’ı ziyaret etti.”(21.06.2007) diyor. Dilini akrepler soksun senin haberci gibi, desem, beddua olacak, bana yakışmaz. Ne biçim bir dil bu, ne biçim üslup? Daha doğrusu, dil mi, üslup mu?.. Gözünü sevdiğim, “Başbakan, Genelkurmay’ı bilgilendirmek amacıyla ziyaret etti.” diyebilirsin istersen ve yer yerinden oynamaz; korkma, borsanız dibe vurmaz, ekonomik dengeleriniz alt-üst olmaz!
110. “Elimini(ze)ettim” diyor, insanlar; “eledim”, “ayıkladım”, “tasfiye ettim”, “devre-dışı bıraktım”, “saf-dışı ettim”lerin hepsinin üstüne kocaman birer çarpı çekiyorlar ve bundan bir kıdım vicdan azabı duymaksızın, “elimini(ze) ederek” bitiriveriyorlar işi! Biz “avam”danız: Bekir Coşkun’un dediklerinden, “göbeğini kaşıyanlar”dan yâni. Kalın kafalıyız, nereden bilelim öyle Fransızca’sından yardırmaları! Eleriz, ayıklarız ancak; yabanılız “Frengistan inceliği”ne! Kendileri “havas”tandır: “Elimine etmek” de kesmez onları, eliminize ederler; ânında, şippadak!
111. Tuğrul Tanyol, Özgür Edebiyat’taki yazısının biryerinde şöyle diyor: “Gerek Orta Doğu gerekse Doğu mitolojilerindeki Tanrılar ve Krallar yarattıkları barış ortamıyla değil savaşlarıyla akıllara kazınmışlardır.”(“Şiir, Sanat ve Barış.”, sayı 3, s.106.) Bu cümleyi birkaç açıdan gözüm tutmadı. Kanımca, “Orta Doğu” diye yazılamaz; yazılırsa, bir de “Kenar Doğu”nun olduğunu kabul etmemiz gerekecek. İster coğrafi, ister kültürel bir bölge olarak diyelim, “Ortadoğu”dur orası. Cümledeki sözcüklerin dizilimleri, sağlanması istenen iletiyle tamamen çatışmalı durumdalar. Doğru yazılışı, iki türlü mümkün. “Gerek Ortadoğu, gerekse Doğu mitolojilerindeki tanrılar ve krallar, akıllara, yarattıkları barış ortamıyla değil, savaşlarıyla kazınmışlardır.” Yahut da, “Gerek Ortadoğu, gerekse Doğu mitolojilerindeki tanrılar ve krallar, yarattıkları barış ortamıyla değil,savaşlarıyla kazınmışlardır akıllara.” Tanyol’un cümlesindeyse, “…Kralların ve Tanrıların, savaşlarıyla” akıl dışında, başka yerlere/şeylere de kazındıkları gibi, aslında hiç amaçlanmayan, bir “anlaşılmaz anlam” saklı. Tanyol’daki noktalama eksikliklerinin neler olduğu da, bozuk-cümlesinin anlamsal yapısındaki kaymaları düzeltirken başvurduğum örneklemelere bakılarak anlaşılabilir. Eklemeden olmaz: Eften- püften yazarların neyse ne de, kalemine dolgun yazarların, bu tür, izafi olarak kolaylıkla kurulabilecek cümleleri bile, yarım-yırtık yazmaları, insanın canını acıtıyor doğrusu.
112. Gene, yaygınlık katsayısı yüksek bir yanlış-cümle kuruluşuna örnek: “Bir çok şair ve yazarlar fikirlerini söylemişlerdi.” Burada da iki yanlış var. Biri: “bir çok”değil, “birçok”olarak yazılmalı. Bir tek “çok”(luk) değil, anlatmak istediğimiz; öyle olsaydı, “iki çok”, “üç çok” da diyebilecektik. İkincisi de: Öznenin “birden fazla” veya “çoğul” olduğu cümlelerde, yüklem, tıpkı tekil özneli cümlelerde olduğu gibi (nezaket bildiren cümleler hariç) “tekil” olur. “Ali geldi” dediğimiz gibi, “Ali, Ahmet ve Ayşe geldi.”deriz. Oysa, “Büyükelçi geldi”dediğimiz gibi, saygınlık ifadesi anlamında, “tek büyükelçi”den bile söz etsek, birden fazla büyükelçi gelmişçesine, “büyükelçiler geldi” diyebiliriz.
113. Konuğuna, “O konuyu reklâmlardan sonra alalım.” diyor, TV programcısının biri. Konuk da, reklâmlardan sonra “o konuyu vermeye razı” olacak ki, “olmaz!”demiyor. Meraklanıyorum epey, reklâm sonrasını tecessüsle bekliyorum, nasıl bir “konu ticareti” seyredeceğim acep, diye. Tecessüsüm beyhudeymiş meğerse, konuyu ne veren var, ne alan. Kıt aklımla anlayabiliyorum, neden sonra: O konuyu “irdeleyeceklermiş” sadece. Madem irdelemekle kalacaktınız, “alalım-verelim”lâflarıyla, bencileyin ortalama insanların kafasını ne diye karıştırırsınız?
114. Ekrandaki, yüzünden kan damlayacakmışçasına sıhhatli görünen adam, “Ben bu gelişmelere sıcak bakıyorum.”diyor ikidebir. Belli sıcak baktığı, onunki kadar kanı yüzümde ben depolayabilseydim, kanımın sıcaklığı benim bakışlarıma da vururdu. Ama, şeytan bu ya, dürtüyor beni: “Sen o adamın, o gelişmelere bir de ılık (ılık) baktığını görsen, içine nasıl bir ferahlık akar o vakit, tahmin edemezsin!” Alık alık bakanları bilirim de, ılık ılık bakanıyla hiç karşılaşmamıştım. Şeytan, git başımdan be!
115. Neyimiz var neyimiz yok, kamusal varlıklarımızın en verimli olanlarını bile, “modern dünyayla bütünleşiyoruz” (kendileri, “bütünleşiyoruz” sözcüğünü kullanmazlar; “entegre oluyormuşuz”!) iddiasıyla satıp savmakla pek bir övünen Maliye Bakanımız, sayın Kemal Unakıtan var ya; “diye” demiyor, “deye” diyor devamlı; “alışığız” da demiyor, “alışıkız” diyor. Maliye Bakanlarının, anadillerini, doğal incelikleriyle, tadına doyulmaz lirizmiyle ve millete örnek teşkil edecek şekilde konuşmama lüksleri olduğunu, bugüne değin ben işitmedim. İşiten varsa söylesin bana, boş yere yıpranmayayım burada, “güzel Türkçe”, “doğru Türkçe” uğruna!
116. “Ayağı kırılan kedinin iyileşmesine sebep olan…” denmez, bana kalırsa. Olumsuz bir durumun olumluya evrilmesine, “sebep” değil, “vesile olunur” ancak. “Başıma bütün bunların gelmesine sen sebep oldun.” cümlesindeyse, bir olumsuzluk, bir şekvacılık var; oradaki “sebep” gayet yerindedir.
117. Kimi insanlar, bunların arasında birkaç yabancı dil bilenler de var, lâfın bir yerinde, “şimdi bir kelime söyleyeceğim” diyorlar, ama, sonrasında, ne bir, ne üç kelimesi, içinden çıkılamayacak kadar karmaşık cümleler söylüyorlar. Cümleyle kelime arasındaki farkı bilmediklerinden böyle konuşuyorlarsa, öğrendiklerinde yandı gülüm keten helvası! Kaçacak delik ararız vallahi!
118. “Daha facia bir tablo” deyip duruyor, kendinden gayet emin bir edâyla. Hem de dil üzerine konuşuyor, dilimizin son dönemlerinde uğradığı korkunç yozlaşmadan şikâyetçi alabildiğine. Programa son 3-5 dakikasında rastladım. Kim olduğunu çıkaramadım adamın. O arada, cereyanlar da (elektrikler değil) kesilmesin mi; “bundan daha feci bir tablo olamaz!”diye, söve-saya bastım televizyonun düğmesine.
119. Bu yazı dizisinin ilk bölümünde bahsetmiştim bu şair arkadaştan. Dil yozlaşmasının etkilerine, en azından gündelik hayatında çok açık bir arkadaş. Allahtan(dil’ce bağışlanamaz tümen tümen yanlışına karşın) iyi şair, o yanına ne diyeyim! Ama, dil yozlaşmasına açık olduğunun binde biri kadar eleştiriye de açık olabilse, tadından yenmeyecek! Bu aynı zamanda narsistik de olan arkadaş,(narsistik diyorum, çünkü: yenilerde yayımladığı dördüncü kitabının, nasıl varıyorsa böyle bir ipe-sapa gelmez yargıya, dünyanın en iyi şiir kitabı olduğunu söylüyor.) son dönem şiirlerinin birinde: “geriye dönüp ardıma baktığımda” dizesini birkaç kez tekrarlıyor. Kendisine, “kişinin (veya herhangi bir canlının bile)geriye dönmeden ardına bakamayacağı”nı, dolayısıyle, bu dizenin mantıksal bakımdan sakat olduğunu söylediğimde müthiş tepkilendi. Kızacak ne var, “kitabı açarak okumaya başladım”demek gibi bir şeydir bu.( Hiçbir insan, kitap okumak konusunda, bizim bilmediğimiz mucizevi yetenekleri/yöntemleri yoksa, kitabı açmaksızın kesinlikle okuyamaz. Kitap okuma eyleminin gerçekleşebilmesi için, kitabı açma işinin gerçekleşmesi gerekir. Diyeceğim: Kitap okuma eyleminin gerçekleşmesi, kitabı açma işini önkoşul olarak içerdiğinden ve kitap okuma eylemi, kitabı açma aşamasından geçmeden gerçekleşemeyeceğine göre, “kitabı açarak okumaya başladım”demek, abesle iştigal değilse bile, bütün bütüne gereksizdir. Dolayısıyle, “kitabı okumaya başladım”sözü, yeter de artar bile. Arkadaşın şirinin o dizesindeki “geriye dönme” eylemi de, bu sebepten fazladandır, dolgu malzemesidir. Gerçi, “geriye dönüp” sözü dizeden çıkarıldığında, şiirin ses potansiyelinde bir düşme olmuyor değil; ama, bu tehlikeyi savuşturmanın yolu, (“ardıma baktığımda” sözü, ne pahasına olursa olsun, fedâ edilmek istenmiyorsa!) dizeyi bu hâliyle kabullenmekten değil, “ardıma bakma”yı atmadan, başka bir biçimde kurgulamaktan geçer.
120. Size bir ahbabınız, “bu başarıyı senin yüzünden yakaladım” dese; ahbabınızın size teşekkür ettiğine mi, küfrettiğine mi kanaat getirirsiniz? Benim, kafam karışırdı, kolaylıkla bir yargıya varamazdım. Kuşku yok, arkadaşın teşekkür etmek istediği âşikâr; ama, (biçimsel bakımdan) küfreder gibi teşekkür ettiği de, inkâr edilemez. Bir bakıma, “Allah belânı versin, sen olmasaydın böyle başarılı olmayacaktım.”diyormuş gibi. Halbuki,“bu başarımda senin katkın var” yahut, “başarılı olmama sen vesile oldun” deseydi, bütün bu tedirginlik ortaya çıkmayacaktı. Başarılı ve benzeri olumlu sonuçlara “sebep olmayız”; “vesile oluruz”, başarıya giden yollara “katkıda bulunuruz.” sadece.
BÜNYAMİN DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:14:46 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #7 : Ekim 11, 2008, 22:53:51 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER -6:
Dil (ve yazım) yanlışlarıyla ilgili yazmaktan artık “bööğ!” diyesim geldi.(Perihan Mağden’in dediğince, “bööğ oldum”; veya başka bazılarının dediği gibi, “bööğ geldi” demeyeceğim.) Öyleyken, bu konularda yazmayı sürdürmekten gayrı umarım yok. Kaç yazılık bir seri çıkacak bilemem, ama, başladık bir defa, pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın.
121. Gençleri bırakın, orta yaş, hattâ ileri yaş kuşaklarının diline de bir hâller oldu. “Kahvehaneye gitmiyorlar”, “kafeye (cafeye) takılıyorlar” habire. Kafelerini sevsinler de, o kafelere “takılmayı” nasıl beceriyorlar, aklım kesmiyor hiç. İnsanın ayağı bir çalıya takılabilir de, kafeye nasıl? Yüksek ve çıtkırıldım şahsiyetlerini, “takıldıkları kafeler”de kaderleriyle baş başa bırakmaktan başka ne yapabilirim ki!
122. Şair ve deneme yazarı Kemal Özer, “Sözcükler” dergisinin şimdi anımsayamadığım bir sayısında, Fahri Erdinç’i anlatırken, “(Fahri Erdinç’in-B.D.) 1986’daki ölümüne değin…” diyor. Beni derin bir düşünce alıyor, bu cümleyi okuduktan sonra: Fahri Erdinç, değişik değişik tarihlerde, kaç kere öldü acaba? “Fahri Erdinç’in öldüğü 1986 yılına değin…”demek için, onlarca kitap yayımlamak, edebiyat arenasının demirbaşlarından olmak da şart değil üstelik.
123. Şöhretli deprembilimcilerimizden Prof. M. Celâl Şengör, Prof. Doğan Kuban için, “Dünya çapında şöhret sahibi” diyor, Cumhuriyet Bilim Teknik’teki bir yazısında. Para sahibi, mal sahibi olunur, bunları biliyorum; fakat “şöhret sahibi” olmak ne menem bir şeydir, çıkaramadım. “Dünya çapında şöhretli”, daha güzeli, “dünya çapında tanınmış” demenin neresi iticidir?
124. Anlı- şanlı bir maliye bürokratımız, “Cebimizden çıktığı çok oluyor ama girdiğine şahit değilim.” diyor. Desin, mahzuru yok benim için. Ne var, cebinden çıkanın “para” olduğunu anlıyorum da, “giren”in ne olduğunu ve “neresine girdiğini” anlayamıyorum işte. Halbuki, “cebimizden çıktığı çok oluyor, ama, cebimize girdiğine şahit değilim.” diyebilse, o şeyin para olduğunu ve cebine girdiğini kolayca anlayacağım.
125. Adam, “Sen de gidiyorsun, ben de.” diyor, arkadaşına. “Ben de gidiyorsun” diye bir cümle kurulamayacağına göre, “sen de gidiyorsun, ben de gidiyorum.” veya, daha yalın bir biçimde, “ikimiz de gidiyoruz” demek, ne kadar şık olurdu, değil mi?
126. 12 Eylül cuntasının lideri Kenan Evren, “Bu ülkede hangi taşı kaldırsan, altından Atatürk çıkar.”diyor. Aklınca, Atatürk’ü yüceltmek istiyor; ama, böyle mi yüceltilir Atatürk? Benim bildiğim, kötü davranışlarda bulunanlar için, başbelâları için deriz, “hangi taşı kaldırsan altından o çıkar” diye... Saygıdeğer/sevgideğer işlere imza atanlar için, “her iyilikte/güzellikte onun bir katkısı mutlaka vardır” denir. Evren, cümlesini şöyle kurmalıydı: "Yurdumuzun neresine bakarsanız bakın, Atatürk'ü görürsünüz. Her iyi ve güzel işte, Atatürk vardır." Atatürk’ten miras Türk Dil Kurumu’nun kapısına kilit vurmuş bir darbecibaşının, Atatürk’ten yana görünme çabasının ardındaki sahteciliğe ise, değinmek bile gelmiyor içimden.
127. “İstanbul’a taşınmağa çalışıyoruz” olmaz. Doğrusu: “İstanbul’a taşınmaya çalışıyoruz” Fiiller, “-e,-a” hallerinde “-ye,-ya” ya dönüşürler: Gitme(k)/ye, gülme(k)/ye, yapma(k)/ya, kaçma(k)/ya vbg. Ama, iş, sonuncu harfi “k” olan adlar ve sıfatlar sözkonusu oldukta, durum değişir: Köçek/köçeğe, Kürek/küreğe, yanak/yanağa, şafak/şafağa; düşük/düşüğe, delik/deliğe, yırtık/yırtığa, soluk/soluğa vbg.
128. Şair k.İskender, “Ben şiire değil, şiir bana borçlu.”diyor. “Ben şiire borçlu değilim, şiir bana borçlu.” diyebilmenin, doğru ve güzel Türkçe konuşabilmenin, savsaklanamaz bir tutarlılık olduğunu, sözcükleri hallaç pamuğu gibi atan bir şaire, k. İskender’e anımsatmaktan öte gitmek, benim gibi kitapsız ve ünsüz bir gariban şaire düşmez herhalde.
129. Bir gazetenin köşe yazarı, şimdi adını unuttum, “yanlış mıyım, yanlış mıyım?” diyerek onaylatmaya savaşıyordu kendini karşısındakine. “Yanlış yolda mıyım?”, “yanlış bir şey mi söylüyorum?”, “savunduklarım yanlış mı?” gibi, dupduru ve gayet saydam deyişlerimiz varken; kimileri neden böyle leş gibi “kötü çeviri” kokan lâf döküntülerine sarılırlar, anlamak gerçekten olanaksız!
130. “Ben seni muhatap almıyorum”. Bu kalıpta bir cümle, size batmıyor mu? Bana fenâ halde batıyor vallahi. Cümlenin doğrusunun, “ben seni muhatap saymıyorum” biçiminde olduğunu sanıyorum. “Muhatap almak”tan söz edilirse, başımıza bir de “muhatap vermek” gibi bir belâyı sardırırız.
131. NTV’de, fotoğraf sanatçısı Attilâ Durak “taşın altına elini koymak” diyordu, geçenlerde. “Taşın altına ayağını, kolunu koymak”diye bir deyimimiz yok bizim. Öyleyse, deyimi doğru söylemekle yükümlüyüz: “Elini taşın altına koymak”
132. “Sponsor” da “sponsor”. Yahu, şuna “parasal destekçi” yahut “mâli destekçi” dersek, kimse korkmasın, dünya batmaz!
133. İyi şairlerimizden Yılmaz Arslan, Cumhuriyet Kitap eklerinin birinde, usta şairlerimizden Gülten Akın’ın “1948-1951 yılları arasında liseyi bitirdiğini” söylüyor. Lise, içki gibi, yemek gibi birşey midir ki, bitirilsin? Liseden “mezun olunur” ancak. Arslan’ın bu cümlesi, sözdizimi yönünden de sorunlu. Cümlenin bu hâlinden, Gülten Akın’ın başka tarihlerde de, başka biryerleri “bitirdiği” sonucu çıkar. Elbette, Gülten Akın, üniversiteden de mezundur, ama üniversiteyi de “bitirmemiştir” Hattâ, 1948-1951’lerin “yıl” olduğu, sözgelişi “bostan tarlası”olmadığı bellidir. Doğru cümle, “Gülten Akın, liseden 1948-1951 arası mezun olmuştur.” demekten geçer. Yılmaz Arslan gibi bir şairin, 4-5 sözcüklü bir cümlede, üç yanlışa düşme lüksü olmamalıdır.
134. Gene Yılmaz Arslan, bir paragraf yukarıda bahsettiğim yazısında, şu denli müptezel bir cümle kurmaktan kaçınmıyor: “ Felsefi ve toplumsal bir mana kristalizasyonu vardır bu şiirlerde.” Peh peh, “hazırol”a mı geçelim ne, kime kısmet olur bu türlü cümle! Önce, “mana”nın ayrı, “mânâ”nın ayrı kavramlar olduğunu belirtmekle başlayalım. Mana: “İlkel dinlerin birinde, doğaüstü varlık tasarımı” demek. Mânâ ise: “Anlam” demek. Arslan, belli ki ikinci bağlamda kullanıyor sözcüğü; ne ki, bilmem “Arı Türkçe’ci” akımın etkisinde kaldığından mı, başka bir saikle mi, “^” ları sevmiyor; sevmemesi, salt kendisini bağlasa bir şey diyemeyiz de, bakın öyle olmuyor; cümleyi başka bir mecraya, bulanıklık sulara sürüklüyor. Sonra, hadi “kristalizasyon”un Türkçe’sini demeyeceksin, bâri “kristalleşme”yi seçseydin! “Vardır”ın da “dır”ı fazladan. Gerçi, maksat hâsıl olur muydu, bilemem de; şöyle bir cümle, hiç de fenâ olmazdı bence: “Felsefi ve toplumsal bir anlam kristalleşmesi var bu şiirlerde.”
135. TRT kanallarından birinde, türkücü geçinmekten utanmayan biri, “karşı karşı dururken yüzüne hasret oldum” deyince, duraladım birden, belki dil sürçmesidir, dedim. Değilmiş, tekrarlarda da mütemadiyen “oldum” dedi. Türkülerimizden ne istiyorsunuz, baylar, bayanlar? Ya adam gibi söyleyin, söylemeyecekseniz de, düşün türkülerin yakasından! Çeki-düzen verin kendinize, oraya beş taş oynamaya çıkartmıyorlar sizi. Türkü söylemek, sorumluluk işidir, bu bir! Türküler sizin muhtaç değil, siz türkülere muhtaçsınız, bu da iki!
136. “Konuşuluyor olduğunu görüyoruz”, “Değişiyor olduğunu belirliyoruz”. Uyuşturucu cümleler bunlar, kişilerin düşünsel yetilerini dumura uğratan cinsten cümleler. Cümle bile değiller, cümleymiş görünümünde bir yığın zırvalık. Doğru biçimlerini söylemek, hiç de güç değil; elverir ki, bir kırıntı dikkat gösterilsin: “Konuşulduğunu görüyoruz”, “değiştiğini belirliyoruz”.
137. Telefonla konuşurken, herkes fırıldak, herkes pervâne: “Ben sana yarın dönerim”, “dedim ya, biraz sonra sana döneceğim”. “Yarın seni (tekrar) arayacağım”, “ az sonra seni (gene) arayacağım” demelerin Frenk mukallidi biçimleri bunlar. Türkçe’nin “maymunca”laştırılmış halleri.
138. Akşam gazetesinin “beyaz başyazar”ı Serdar Turgut, “…direkt olarak editörün sayfasına çevirdim” diyor. “Direkt” diyeceğine, “doğrudan” diyebilir ya, demez; sınıfsal zemin sarsılmasına uğrar, “esmerleşiverir” bakarsınız!
139. Tarihçi Prof. Sina Akşin, bir makalesinde, “Seçimler 2 dereceli olduğundan…” diye yazıyor. Seçimlerden, dolayısıyle, sosyolojik bir olgudan söz ediyor; kavramsal ve soyut bir alandan yâni; nesnelerden, ekonomik birtakım verilerden, göstergelerden değil. O halde cümlesini, “Seçimler iki dereceli olduğundan…” biçiminde kurmak zorundadır.
140. Magazincinin biri, “Bakkal artık nostalji bir şey” diyor; dolamış diline bunu, bozuk plak gibi tekrarlıyor. Bakkallık mesleğinin eskilerde kaldığını, hatırlandığında insana bir “yurtsama (daüssıla)”duygusu kattığını anlatmaya çalışıyor. Dediği doğrudur magazincinin, bakkallık ve bakkallar tarihe karıştı neredeyse; nedir, böyle derme-çatma söylenmez ki bu. “Bakkallar (bakkallık mesleği) hatırlandığında, insanı artık hüzünler basıyor.” diyebilmeyi denese ya bir!
141. “Müsaade ver” demek, ne çok yaygınlaştı, farkında mısınız? Kimse de yadırgamıyor, “benim müsaadem bana yetmez, sana nesini vereyim?” demiyor. Müsaadenin verilmediğini, edildiğini, “müsaade et” denmesi gerektiğini mi anlatacağız bir de şimdi, “insan kılığındaki bu müşteriler”e!
142. “Öyle bir laf var mı?” Allah’ım, aklıma mukayyet ol! “Öyle laf olur mu(ymuş)?” cümlesindeki sâdeliğin üstünden buldozerle geçerek, “öyle bir laf var mı?”nın yapay kibarlığına sığınan bu insanları da sen mi yarattın?
143. “Borsa’dan gelen rakamları bizimle paylaşacak”mış; öyle diyor, özel TV kanallarından birinin ekonomi habercisi. Bir yerinden düzeltsem, başka bir yerinden sarkıyor cümle. Rakamlar borsadan nasıl geliyor, akıl erdiremedim. Rakamların ayakları mı var ki, şu borsa dedikleri “para kerhanesi”nden bize (doğru) geliyorlar? Diyelim, gelmeleri için ayaklarının olması şart değil, taşıtlarla mı geliyorlar? Kim bindiriyor rakamları taşıtlara? Haberci,“Borsadan gelen rakamları” dediğine göre, “gelmişler, bizimle beraberler” şu anda. Öyleyse, paylaşacağını söylemişti ya, onları “bizimle paylaşmak” için, ne bekliyor daha? “Rakamların paylaşılması” nasıl oluyor, görmek istiyorum bir an önce, meraktan çatlamak üzereyim. Bir de, nedense “Borsa’dan gelmeyen”, “başka bir yerden gelen” rakamlar var galiba, cümlenin akışından öyle anlaşılıyor. Haberci, onları bizimle paylaşmayacak mı ne, bu konuda bilgi vermiyor hiç, baksanıza! Borsa’dan gelmiyorlarsa, Bursa’dan mı gelecekler? Ah haberci ah, ben sana, dilin tutulur inşallah, demeyeceğim ama, başkası diyebilir, ona göre bak! Şöyle desen de, Türkçe’mizin de yüzü gülse biraz, olmaz mı: “Borsa’daki gelişmelerden sizleri az sonra haberdar edeceğim.” Olamaz mı?
144. “21. yüzyıl ne yazık ki güçlünün giderek azgınlaştığı, güçsüzün de güçlüyü yaralamak için başvurduğu terör silâhlarıyla açılış yaptı.” (Tuğrul Tanyol, Özgür Edebiyat, ‘Şiir, Sanat ve Barış’, Mayıs-Haziran 2007, Sayı:3, s.108) Tuğrul Tanyol, hadi üniversite hocalığı bir yana, 30 yıldır şiirle düşüp kalkan biri olarak, böyle rüküş cümlelerle yürütüyorsa yazarlığını, ölmüşüz de cenazemizi kaldıran yok demektir. “Azgınlaşan” kim(ler), ne(ler)? Güçlüler mi, terör silâhları mı? Güçlüler azgınlaşır, eyvallah; terör silâhları nasıl azgınlaşır kendi kendine? Sahi, terör silâhı ne demek? 21. yüzyıl, “açılış yap”mış! Ne maharetli yüzyılmış o! Ben, yüzyılların ve (başka şeylerin, durumların, olguların) açılış yapmadıklarını (çünkü: “açılış yapmak”, “kapanış yapmak” diye bir şey olmadığını), “açıldıklarını”, o da olmazsa, “başladıklarını” sanırdım. Tanyol’un ne demek istediği, o kadar belirsiz ki (noktalaması da “hak getire!” zaten) yanlışlarla dolu cümlesinin doğru şeklini kuramadım, bağışlayın beni.
145. “Doğrudan okula gidiyorum” dememek için “direkt okula gidiyorum” diyenler çoğunlukta bu toplumda. Buna yanıp yıkılırken, “direk okula gidenler” var bir de; “direk çarşıya çıkanlar”, “direk sevgilisiyle (afedersiniz, “çıktığı”yla) konuşanlar”… “Direk okul”lar, “ sırf direk(ten) çarşı”lar, “direk (gibi) sevgili”ler…Yemeyin, yanında yatın!
146. “Doğrudan” veya “dolaysız” yerine, “direkt” desinler (“direk” demesinler de), bir ölçüde razıyız diyeceğim; ama, şimdi de “dolaylı” yerine “endirekt” (“endirek” olarak telâffuz ediyorlar genelde, “engerek” dercesine. Daha, ne endirekler, boydirekler, engerekler, kobralar göreceğiz, kimbilir!) diyenler çoğaldı. Ben de çağdaşlaşamadım gitti; hâlâ, dolaylı/dolaysız diyorum. Doğu’luluk kanıma işlemiş.
147. Haber Türk kanalında Meliha Okur, yazar Alev Alatlı’ya, “Başbakan’ı tanır mısınız?” diyor? Alatlı’nın yanıtına bakın: “Herkes kadar tanırım”. Yanıt mı şimdi bu? Yanıtsa nasıl yanıt? Bir içeriği, dilsel/toplumsal düzeyde bir karşılığı var mı? Son zamanlarda herkesin diline dolanmış kalıp-cümlelerle konuşamaz Alev Alatlı; konuşursa, ilkin kendisine, sonra da anadiline saygısı kalmaz. Herkes, aynı ölçüde mi tanır Başbakan’ı? Ben, Başbakan’ı, buna tanımak denirse tabii, gıyabında, medyadan edindiğim izlenimlerle tanıyabilirim ancak; ama, müsteşarı Ömer Çelik, her gün yanında, benden çok daha derinlemesine tanır, değil mi? Bu ne biçim laf öyleyse: “Herkes kadar tanırım”. Herkes ne kadar tanırmış, Alatlı açıklasa da öğrensek! Ekonomimiz kazanmasa bile, dil’imiz kazanır belki.
148. Seçimlerden sonra, yorumların bini bir para. Yok “halk, iktidara şu mesajı verdi” de, yok “muhalefete bu mesajı verdi” de. Gazeteciler, güya kanaat önderleri, toplumbilimciler, böyle davranmakla, toplumu yanılttıkları gibi, “dilsel işlev”leri de çarpıtıyorlar. Halk’ı, bir “ortak-akıl” potasında eritip, bireyselleştiriyorlar âdetâ. Dil’e, kerameti kendinden menkul bir “birey-halk” armağan ediyorlar. Sanki “halk” dedikleri şey, neyse o artık, “çelişiksiz bir bütün”. Yeknesak, yekpare bir algılar/görgüler toplamı. Halk’ı oluşturan tek tek kişilerin hepsi, oturdu- tartıştı, en iyisinin filanca siyasal parti olduğuna karar verdi ve oyunun (nedense tamamını değil) çoğunu o partiye verdi. Geri kalan partilere ne kadar verileceğini ve hangi partiye kimlerin oy vereceğini de, gene “o halk” belirledi. Halkın, iktidara ve muhalefete mesaj vermesi diye bir şey bahis konusu olamaz. Çünkü, “halk” kavramı bir yanıyla “gerçek”, ama, bir yanıyla da soyutlamadır. “Aritmetik ortalama”sına bakarak anlaşılmaz halk; halk’ı anlamak “geometrik ortalama”sını kavramakla mümkündür, hattâ “logaritmasını almak”la. Bu ne derece mümkündür, orasını da siz düşünün!
149. Şair Mustafa Ziyalan, bir röportajda, Gökçenur Ç.’ye şöyle diyor: “Evet, bu doğru. Ama gelgelelim hiçbir şey o kadar basit değil.” (Özgür Edebiyat, Mayıs-Haziran 2007, Sayı:3, s.129) “Ama” veya “gelgelelim” den birini kullanmak, her durumda yeterlidir. “Ama, gelgelelim, fakat, gelin görün ki, oysa, halbuki vb.”ler, eş-anlamlı veya birbirine yakın-anlamlı bağlaçlardır.
150. Gökçenur Ç., Mustafa Ziyalan’ın ‘ölüm’le ilgili görüşleri için, “Ve bu yüzden söylediklerinin çıplaklığı, açık bir avuç gibi patlıyor suratımızda.” (Özgür Edebiyat, Mayıs-Haziran 2007, Sayı:3, s.129) diyor. Açık bir avuç, hiçbir zaman “patlamaz”. Patlamadığı içindir ki, bu cümle dilsel ve nesnel olarak geçersizdir. Gökçenur Ç., büyük ihtimalle, “…bir şamar gibi patlıyor suratımızda.” demek istemiştir. Öyle demekse murâdı, ince eleyip sık dokumadan, konuşmasın / yazmasın.
BÜNYAMİN DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:16:24 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #8 : Ekim 11, 2008, 22:55:54 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER -7:
151. Telaffuzu böyledir, ama, "öğrenciler ardarda geldiler" diye yazılmaz. "Öğrenciler art arda geldiler" şeklinde yazılır.
152. "Kenar ortay, açı ortay" olmaz. Doğrusu: "Kenarortay, açıortay"dır.
153. Ayşe arman'dan evlâdiyelik bir cümle: " Basbayağı acıtmak, yaralamak için özellikle tahammüden değil tasarlanarak edinilmiş bir laf."Hakkı Devrim gelse, bu cümleyi düzeltinceye değin canından bezer. Gramerinden semantiğine, semantiğinden noktalamasına ayrı rezalet."Tahammüden" değil, "taammüden" yazılır ve denir; ki bu sözcük, "bile-isteye, tasarlayarak" anlamındadır zaten.Anladınız mı şimdi, "Hakkı Devrim gelse, bu cümleyi düzeltinceye değin canından bezer" demekteki haklılığımı?
154. Haber Türk kanalının akşam haberleri sunucusu Murat Ongun, "Yeni kabineyi yapmak, Fenerbahçe'nin onbirini yapmaktan daha zor." diyor. (02.08.2007)"Bu ülkede, Bakanlar Kurulu oluşturmak, futbol takımı kurmak kadar önemli değil." diye düşünüyorsanız, Murat Ongun, size, haklıymış gibi görünebilir; gelgelelim, cümlesindeki özensizliği, beğeni yoksulluğunu nereye koyacaksınız?Baksanıza, adam, sandalye yapmak, kürek yapmak gibi, "kabine yapmak" diyor, "onbir yapmak" diyor."Yeni kabineyi oluşturmak..." demekten âciz birini, neden her Allahın günü akşam haberlerini anlatmakla görevlendirirler, bunu kavrayamam işte!Velev ki, M. Ongun, anadilini sevmiyor, sevmek gerektiğinin bilincinde değil; Haber Türk (Kanalın adında "Türk" ibâresi var, "Türkçe'si sıfır! Güler misiniz, ağlar mısınız?) işverenleri ve yönetimi de onun kadar ilgisiz bu konuda? Medyamızın hâl-i pür melâline bakın!
155. "Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığına aday olmaya niyetli olduğunu ifade etmiştir." İnsan, sinirinden saçını-başını yolar, değil mi? "Aday olmaya niyetli olmak". Nasıl ama?Abdullah Gül'ün "Cumhurbaşkanlığı adaylığına niyetli" olduğunu anlayabilmemiz için, bir çuval keçiboynuzunu çiğnemek zorunda mıyız?
156. "Hitap muhattaba özeldir, muhattabın dışındakiler bir şey anlamayabilir veya yanlış anlayabilirler." (Kübra Sönmezışık, Yeni Şafak Kitap eki.)"Muhatap" ne zaman "muhattap" oldu da, ben farketmemişim! Bütün iyi niyetimle, hadi gözden kaçmıştır, desem, neden iki kez "muhattap"? Dizgi hatâsıysa, bu ne câhil dizgici? Dizgici de dikkatsizlik etti diyelim, düzeltmen nerede? Yeni Şafak'çılardan hiç biri, gazetelerini dağıtımdan önce okumazlar mı yoksa?
157. CHP Gençlik Kolları Başkanı Fatih Pala, (Kanal B, "Genç Düşünce" programı, 02.08.2007) "devlet bürokrasisi" diyor, iki biçiliyor."Devletin bürokrasisi"ni bir nebze anlayabilirim de, "devlet bürokrasisi"ni anlayamam! Anlayamam, çünkü, "bürokrasi, devlet'e içkindir" zaten; "millet bürokrasisi" olmaz!Ezelden ebede devletçiliğin en ateşli savunmanı bir partinin üstdüzey bir yetkilisi, devlet kavramlarını nerede kullanacağını bilmezse, kimi nereye şikâyet edelim?
158. Bir paragraf yukarıda sözünü ettiğim programda, Liberal Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı Kürşat Çetingöz de, "hegemonya" demesi gerekirken, tam gaz "hegomonya"deyip duruyor.Koskoca MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin ( ki kendisi ekonomi alanında doktoralıdır) "ekonomi"yi, kör kör parmağım gözüne, "ekönömi" diye telâffuz edebildiği bir ülkede, bu da birşey mi derseniz, iki elim böğrümde kalır, diyemem!
159. "Pataloji", "Pantalon" şeklinde yazmak, yerleşik (kural) hâline geldi handiyse.Hakkı Devrim, yaşlı-başlı adam, kendini telef ediyor, böyle yazılmaz, doğrusu: "patoloji"dir, "pantolon"dur diye diye; fakat, kim kime, dum duma!
160. Sabahları düzenli olarak yürüyorum. O erken saatlerde, cep telefonlarıyla o kadar çok konuşan var ki! Geçende bunlardan biri, "beni tanıdın mı?" diye ısrarla soruyor muhatabına. Bu ne görgüsüzlüktür böyle? İki katlı görgüsüzlük hem: Aradığın kişiye, cep tel. numaran onda kayıtlı değilse, sen kendini tanıtacaksın önce, insanlık ve görenek bunu gerektirir; çok tanınmış biri olsan da böyledir bu. ikincisi de, bir tür "dil zorbalığıdır" bu türlü davranış; karşındakinin üstünde "dilsel terör" estirmektir.
161. Adamın veya kadının biri arıyor, ilk karşılaştığın biri, üstelik telefonu açan da kendisi. "Sen kimsin?" demekten çenesi düşecek. Kardeşim, arayan sensin, benim kim olduğumu bilmiyorsan, niye arıyorsun? Birşey danışacaksan, kendini tanıt, ben de elimden geldiğince sana yardımcı olmaya çalışayım, değil mi? Hayır, ille de "Sen kimsin?" Hem de "sen", "siz" değil! Samimiyete bakın hele! İnsanı çileden çıkaran bir "dil mezbelesi" ki, sormayın gitsin! İnsanı insanlığından utandıran bir bayağılık ki, katlanılır cinsten değil!
162. "Yurtseven kardeşler" nâmıyla mâruf, sözde bir müzik grubu varmış, geçen günler rastladım ben de tv kanallarının birinde, rastlamaz olaydım!Tanımadığın hâlde, nasıl "sözde"olarak nitelersin o müzik grubunu, derseniz; cevaplayayım hemen: Gerek müzikal estetik, gerekse davranış ve giyim-kuşam açılarından; küresel-emperyalist kültürcülüğün kokuşmuş kalıplarına sığındıkları o kadar aşikâr ki. "Oldun mu, oldun mu sen, hiç aşık oldun mu" nakaratını kaç kere tekrarladıklarını saymadım; ama, yazarken de söylerken de "âşık" demeyenlerin, değil müzik adına, hiç birşey adına konuşmamaları gerektiği inancındayım. Bilinenleri yinelemekten hoşnut değilim: "Aşık (atmak)" başka birşey, "Âşık (olmak)" çok daha başka ve derinlikli birşey!
163. Ünlülerin ünlüsü, millîlerin millîsi türkücümüz (Genç Parti'nin, son seçim dönemindeki, "emekten yana" milletvekili adayı) İbrahim Tatlıses de, "mavi mavi masmavi" demiyor mu sanki? Diyor, doğrusunu öğrenmeye ve doğrusunu söylemeye de niyetli gibi görünmüyor hiç. (Ses potansiyeli bakımından fevkalâde aslında.)Bizler, güçlüyü ve paralıyı yüceltmeye doyamayan güçsüzler ve parasızlar ise, "mâvi mâvi masmâvi" dememek için ayak sürüyenleri, yâni türkü söylemek için, evvelde-âhirde Türkçe'nin hakkını vermek gerektiğini bilmeyenleri, avuçlarımız patlarcasına alkışlamayı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz de. Ne denir? Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş (mu?)
164. Ahmet Hakan, "Hallaç pamuğu gibi dağıtarak..." diyor. (Hürriyet gazetesi, 03.08.2007)Deyimin doğrusu: "Hallaç pamuğu gibi atmak"tır; "oraya buraya saçmak, darmadağın etmek" anlamında. A.Hakan, cümlesini, "Hallaç pamuğu gibi atarak..." biçiminde kurmalıydı.
165. "Burada bir kaza gerçekleşmiş"miş! TV'ların "dil'ine sevgisizler"inin, dilleri sürçecek, "burada bir kaza olmuş" diyecekler de, kırk yılda bir doğru konuşacaklar diye ödleri patlıyor. Hayaller, tasarılar ""gerçekleşir" veya gerçekleşmez; kazalar ise "olur" veya olmaz; bunu bilmeyecek ne var?
166. "Gelin, yörüklerin öyküsünü hep birlikte izleyelim." Ulusal Kanal'da bir belgeseli aktarırken, program sunucusu böyle diyor. Gerçi, sadece o mu, artık kimse, bir filmi, belgeseli, resim-heykel sergisini, bir tiyatro oyununu "seyretmiyor"; herkes "izliyor.Uygun değil ama, bu türlü demek. İzlemek, "tâkip etmek"tir. Sürü, çobanı izler, seyretmez; avcı, bir izleyicidir (tâkipçidir), tavşanı izler (tâkip eder); öğrenci (amacı, dalga geçmek değilse), hocayı izler, seyretmez. Sanatsever, görüntü sanatlarında, sanat nesnesini izlemez (tâkip etmez), seyreder; seyirci (adı üstünde: seyircidir o, bir avcı gibi izleyici/tâkipçi değildir.) tv'da bir görüntüyü seyreder, seyretmelidir.
167. DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, Nuriye Akman'ın bir sorusunu cevaplarken, biryerde şöyle diyor, seçim öncesi CHP'yle olan birliklerini kastederek: "Ama herhalde birimiz ötekine baston değneği olmadık.""Baston" ve "değnek" hemen hemen aynı nesneler değil mi? İşlevleri bakımındansa tıpatıp aynı.Bu durumda, "ayakkabı pabucu" demek gibi birşey olmaz mı, "baston değneği" demek?Sezer, "güçlü birinin veya birilerinin, biraz da küçültücü tarzda destekçisi olmak" anlamında "koltuk değneği olmak"tan söz ediyor aslında. "Birbirimizi aşağılamadan bir güçbirliği oluşturduk" demek istiyor.
168. "Yapıyor olduğumuz işlerde", "Seyrediyor olduğumuz olaylarda" vb. gibi birçok "çarpık-çurpuk" söyleyiş, ayrıkotları gibi yayılıyor dilimizde.Tereyağdan kıl çekercesine, "yaptığımız işlerde", "şu anda seyrettiğimiz olaylarda" dersek, "Türkçe'nin ruhu"na daha uygun davranmış oluruz sanırım.
169. "Cumhurbaşkanı, A Partisinin liderine, hükümeti kurma görevini verdi.", "Basketbol alanının çamurdan arındırılması görevini ben aldım." demektense, "Cumhurbaşkanı, A Partisi liderini, hükümeti kurmakla görevlendirdi.", "Basketbol alanını çamurdan arındırmakla ben görevlendirildim." demek, bana daha doğru geliyor."Görev almak/vermek", bana, "Türkçe'nin mantığı"na aykırıymış gibi görünüyor.
170. TV'ların haber ve bilgi aktarmakla yükümlü görevlilerinin çoğu, bazı adların/sıfatların/fiillerin 1. hecelerini, hiç gereği yokken, sert vurgulayarak, çok yadırgatıcı biçimlerde telaffuz ediyorlar. Buna benzer bir örneği, önceki yazılarımdan birinde(ülke adlarına ilişkin) vermiştim. Üzülerek farkettim ki, bununla kalmıyor böylesi sapmalar; git git genişleyen daireler halinde ilerliyorlar. Örneğin, "feşmekân evlerde bodrumu su bastı" derken, "bodrum"un ilk hecesini sert vurgulayarak, "bod-rum" şeklinde söylüyorlar ki, sanki Antalya'nın Bodrum ilçesini su baskınına uğratıyorlar; (tersine olarak, "Bodrum "ilçesinin adını ise, "ev bodrumu"ndan bahseder gibi seslendiriyorlar.) Gene, Cemil Çiçek'in soyadını "çi-çek"; "bakla"yı "bak-la"; "köçek"i "kö-çek" olarak söylüyorlar.Bütün bunları neden yaparlar, nereden/kimlerden öğrenirler, meçhulümdür.
171. Eşber Yağmurdereli'nin, "Akrep" (Mitos Boyut yayınları, 1. Basım, Ekim 1997) adlı, 12 Eylül faşist diktatoryasının halk-düşmanı yüzünü cesaretle teşhir eden bir tiyatro oyunu kitabı var. Kitapta tertemiz, akıcı bir dil egemen. Gene de, keyfe keder bir kaç dil yanlışı var ki, değinmeden geçimedim."1. Mahkûm, irade dışı bir savunma refleksi ile tuvalet boşluğuna doğru geriler."(s.17)Refleksler, irade-dışı(istencimizden bağımsız) gelişen biyolojik tepkilerdir. Kendiliğinden ortaya çıkarlar yâni, tasarlanmadan. Işık karşısında, gözümüzü kamaştırmayı planlamayız, gözümüz otomatikman kamaşır. Öyleyse, tanım gereği, "irade dışı refleks" denmez. Bu cümledeki "ile"nin de "refleks"e eklenmesi gerekir: "refleksiyle"Şimdi doğru yazımı belirleyebiliriz: "1.Mahkûm, bir savunma refleksiyle, tuvalet boşluğuna doğru geriler."Başka bir yanlış cümle: "1.Mahkûm hızla kapıya yaklaşır ve koridor boşluğuna doğru bağırır. (s.17)Bu cümlenin doğrusunu yazmak için, ya "hızla"dan sonra virgül koymalı; veya "hızla"yla "kapıya"nın yerleri değiştirilmelidir.Bir yanlış cümle daha: " (1. Mahkûm-B.D.)Eliyle kutunun içini bir süre karıştırdıktan sonra kutunun dibinden bir poşet çıkarır."(s.18)İnsan, kutuyu elinden(veya elindeki bir nesneden) başka birşeyle karıştırmayacağına göre ve aynı insanın, (bu kitapta) poşeti kutudan çıkarmayı amaçladığı belli olduğu için; cümleyi şöyle kurmak gerekir: "Kutunun içini bir süre karıştırdıktan sonra, dibinden bir poşet çıkarır."Ve nihayet bir yanlış cümle daha: "Çıldırmış gibi uzun bir süre hücre içinde öfkeli voltalanır."(s.22)Ben, "voltalanmak" diye bir sözcük olabileceğini ihtimal dahilinde görmüyorum. Ayrıca, noktalama işaretlerinin işlevine yaslanılmadığı gibi, karmakarış bir cümle bu.Doğrusu şöyle kurulabilir cümlenin: "Hücre içinde, (âdetâ) öfkesinden çıldırmış gibi, volta(lar) atar."
172. Adamlar karıları için, kadınlar da kocaları için, "eşim" diyor da başka birşey demiyor günümüzde.Zâhir, "karım" demek, "kocam" demek, kendilerini kabalaştırıyor, yontulmamışlıklarını açığa çıkarıyor. Çağdaş, çıtkırıldım, incelerden ince görünmenin bir yolu da galiba, "eşim" demekten geçiyor. Tavuskuşu mudurlar, karga mıdırlar, kaplan mıdırlar nedir? Ne bileyim ben, insanların değil, hayvanların eşi olur da!
173. Konsept, "kavram" demek; context ise, "bağlam".Ne ki, karıştıran karıştırana bu iki kavramı. Bilmem hangi holdingin müdürü, kurulmuş koltuğa, gerdanını sıvazlaya sıvazlaya, "bizim işimizin konsepti bu" diyor. Oldu mu ya şimdi? "İşimizin kavramı", ne demeye geliyor ki? Veya, bir başka yemiş yemiş de dışkılamayı hep ertelemiş biri, "contextimizi (kontekstimizi) yenileştirme çabasındayız" diyor. "Kavramlarımızı yeniden gözden geçiriyoruz" demeye çalışıyor aslında.Mücevher gibi parıldayan sözcüklerle konuşmak varken; tercüme dil, üstelik bölük-pörçük bir tercüme dil, insanı maskaraya çevirir. Anadilimizin kabahati, günahı ne?
174. "Ortada irite edici bir durum var"mış!Efendim, ben İngilizce bilmem; araştırdım, kelimenin aslı, "irritate", "sinir eden, kızdıran, öfkelendiren" demekmiş. Kelimenin anlamında, "etmek" yardımcı-eylemi olduğu hâlde, "irite etmek"li cümleler kurmak, görünürde boşboğazlığın, arkada ise, kendini "elit"ten yutturmaya kalkışmanın, "süslemeli cehalet"in ta kendisi var. Haksızsam, haksızsın deyin!
175. "Amerikadan gelen karmaşık ve karışık datalar...""Data"lar, Okyanus ötesinden, taa Amerika'lardan teşrif ediyorlarsa, onca yolu yaya tepmiş olamazlar; uçakla falan gelmişlerdir mutlaka! Fakat bunlar "karmaşık ve karışık datalar", şansımıza küselim!"Amerika kaynaklı kafa karıştıran veriler" demeye dilin varmıyorsa, oturduğun yerde otur be adam, ne diye karıştırırsın kafamızı!
176. "Geçen hafta, zannediyorum perşembe günü gibiydi."Haber Türk kanalından bir siyasi yorumcu (07.08.2007) böyle diyor."3 gibi, 5 gibi"sini duymuştum da, "perşembe gibi"sini yenice duydum. "Gibi" benzetme edatını (ilgecini) perşembe'yle bağlantılı bir cümlede kullanmak, hakçası, her babayiğidin harcı değil! Gidişat onu gösteriyor: Korkarım, "yaz gibi", "2005 yılı gibi" laflar, pek yakında bu sinemalarda!
177. TV kanallarının birinde, bir haber sunucusu, "Haber başlıklarında bu başlıklar var" diyor.Ayılıp bayıldınız değil mi cümlenin güzelliğine? "Başlıklarda başlık"."Haberlerimizde bu başlıklar öne çıkıyor" demek, ne kadar berrak bir söyleyiştir oysa.
178. "Beş aşağı, beş yukarı"yı duydunuz mu hiç?Ben, "tahminen, takriben, yaklaşık" anlamlarında "üç aşağı, beş yukarı" dendiğini biliyor(d)um.Tekerlemelerimiz, atasözlerimiz, deyimlerimiz, türkülerimiz, sözcüklerimiz.. üçer-beşer sürülüyor yaşamımızdan. 2040 yılında Türkiye, köklü önlemler alınmazsa çölleşecekmiş; doğrudur, inanırım, Türkçe'nin şimdiden çölleşmesinden anlaşılıyor bu. Anlaşılıyor da, Türkçe kimin umrunda?
179. Mehmet Y. Yılmaz, Hürriyet'teki bir yazısında(07.08.2007), "iyi kalite bir kalem" diyor.Fransızca bir sözcük olarak "kalite"nin dilimizdeki karşılığı "nitelik". Şimdi de, "iyi nitelik bir kalem" ne demeye geliyor, soralım M. Y. Yılmaz'a.Bir nesnenin (burada "kalem") niteliği iyi de olabilir, kötü de. İyiyse "nitelikli", kötüyse "niteliksiz" deriz.O halde, Yılmaz, "kaliteli(nitelikli) bir kalem" ya da "iyi bir kalem"demeliydi. Virgülü unutmadan, "İyi, kaliteli bir kalem" demenin de bir sakıncası yok, Türkçe yönünden.
180. Mümtaz'er Türköne, felsefedeki "tabula rasa" kavramını, gayet doğru biçimde tanımlıyor (Zaman gazetesi,07.08.2007) : "Tabula rasa, insanın doğuştan hiçbir bilgi sahibi olmadığını, her şeyi yaşamın içinden edindiğini ifade eden, geçmişe sünger çeken 'yeni başlangıçlar' için kullanılan 'boş levha' anlamına gelen bir deyim."Doğru, güzel de, "deyim" değil "tabula rasa", kavram. Deyimler, önerme formunda değildirler, bir yargı içermezler çünkü: "Icığını cıcığını çıkarmak", "selamı sabahı kesmek" gibi. Kavramlarsa, açık-seçik tanımlanırlar ve yargısal özleri vardır. M. Türköne'nin tabula rasa tanımlamasında görüldüğü üzere.
Not: "türkçe'mize kıymayın, efendiler!" yazı serisi, yedi ayrı yazının toplamından, bir yazılık girizgâh ve 180 maddeden oluştu. Seriye burada ara veriyorum. İleride, gene döner miyim bilmiyorum. BÜNYAMİN DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:17:09 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #9 : Ekim 11, 2008, 22:59:41 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER-8:
181. Geçenlerde, TV kanallarının birinde, uzman psikolog unvanlı bir kadın, Eda Arduman, “eforik”, “travmatize olmak” deyip duruyordu. Eforik yerine “enerjik”, travmatize olmak yerine “sarsıntı geçirmek” dese, günaha girecek sanki! Aydın geçinenlerin bu hallerine ne denli üzülsek yeridir.
182. “Volatir bir borsa”ymış, bizim milli(!) kumarhanemiz İMKB. Borsamızın(!) % 72’sini yabancıların, gayrimilli güçlerin ele geçirdiğini, öteden beri biliyorduk da; “borsa dili”nin de, o güçlerin paşagönüllerine göre şekillendiğini, yeni öğrendik. Daha ne sözcükler, ne kavramlar var; duysanız aklınız tavana vurur. “Dalgalı bir borsa” demekten bile imtina edenlerin borsası, yerin dibine batar inşallah!
183. Bülent Usta, Birgün Gazetesi’ndeki yazılarının birinde (8 Ağustos 2007): “Sultanahmette bulunan Cafer Ağa Medresesi’nde buluşacaktım büyük satranç ustası Don Sandalio ile…” diyor. Cafer Ağa Medresesi özel isimse, Sultanahmet de özel isim; öyleyse neden “Sultanahmet’te” yahut “Sultanahmet’teki” diye yazmaz?
Aynı yazıda, “Üniversitelerde hocalık ve rektörlük yapmış” diyor. Hocalık ve rektörlük “yapılmaz”, “edilir”.
Başka bozuk bir cümle: “Ama ne telefonda, ne de geldiğim zaman kendimi sana Don Sandalio olarak takdim etmedim.” “ne…ne” bağlacıyla kurulan cümleler, olumsuzluk bildirdiklerinden, yüklemleri olumsuz olamaz; olumsuzun olumsuzu “olumlu”dur zirâ. Cümlenin yüklemi “takdim ettim” olmalıydı!
184. Medyanın önemli (değerli değil!) akredite kalemşorlarından Ertuğrul Özkök, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçmesini istediği yazısında (Hürriyet): “Ülkemiz kendisinden bu zarif jesti beklemektedir” diyor. Ben, “jest”in kendiliğinden “zarafet” içerdiğini düşünüyorum. Zarafetten yoksun jest, jest olmaktan çıkarak, saldırıya bile dönüşebilir. Dolayısıyle, cümledeki “zarif” sözcüğü, yerini yadırgayan bir sözcüktür.
185.”Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilirse, Başbakan’ın eli rahatlayacak”mış! (8 Ağustos 2007, Kanal Türk Akşam Haberleri) “Eli rahatlamak” bir kumar deyimi. Oyuncunun şansı yâver gider de, istediği taş veya kâğıt gelirse, “eli rahatlar”. Kumarhane kavramlarının siyaset dilimizi de işgal etmesi, hem Türkçe’ye, hem de siyasal tarihimize saygısızlık bence. Yorumcu, “…Başbakan rahatlayacak” demekle yetinmeliydi!
186. İnsanımızın çoğunluğunun bir “yaaarın” demesi var ki, değmeyin gitsin! “Buuugün” diyecekleri günlerin eli kulağındadır, bekliyorum.
187. Sky Türk’teki “Aykırı Sorular” programında, Erkan Mumcu’ya soruluyor: “Mesut Yılmaz, bir kişi miydi, yoksa bir kadro muydu?” Bir tek kişiden ibaret nasıl bir kadro olabilir ki?
188. Kimileri, “Milliyetçi Hareket Parti” diyor, “Cumhuriyet Halk Parti” diyor. Ama aynı kişiler, dikkat ediyorum, “Adalet ve Kalkınma Parti”, “Özgürlük ve Dayanışma Parti” demiyor; doğrusunu telaffuz ediyorlar bu parti adlarının; “Adalet ve Kalkınma Partisi”, “Özgürlük ve Dayanışma Partisi” diyorlar. O halde, “Milliyetçi Hareket Partisi”, “Cumhuriyet Halk Partisi” diyeceksiniz; aklın yolu bir!
189. Bir siyasetbilimciye, “Ordumuz, Kuzey Irağa girecek mi, girmeyecek mi?” diye soruyor gazetecinin biri. Tek cümlede iki yanlış! “Kuzey Irak” diye özerk bir bölge/ülke yok; “Irak’ın kuzeyi” var. (Coğrafi yanlış). Ayrıca, hadi “Kuzey Irak” dedin, bu defa da, “uzak” anlamındaki “ırak”ı anıştıracak şekilde “Kuzey Irağa” diyemezsin, “Kuzey Irak’a” demelisin!(Dil yanlışı).
190. ATV’nin Avrupa kanalında bir altyazı: “Ahmet Özbek ve Mehmet Özbeğe selamlar” Hayır, adamın soyadını katledemezsin; Türkçe’ye bir parça hürmetkârsan, “…Mehmet Özbek’e…” diye yazmakla yükümlüsün.
191. Yard.Doç.Dr.Orhan Çekiç, Teknoloji TV’de (10 Ağustos 2007), iktisattan siyasete her konuda konuşuyor. Konuşuyor da, anadiline sevgisizliği ayan-beyan ortada. “Avrupa Birliği de Kemalizm’le uğraş vermektedir bir süreden beri.” / “Onu kopya ettiler, onu önder aldılar” / “Ekonomik bağımsızlık, kimseden kredi almayacak vermeyecek demek değil.” Kısacık bir sürede belirledim bu yapyanlış cümleleri. Canım sıkıldı, başka kanala geçtim hemen. Bir üniversite hocasının, alanında istediği kadar yetkin olsun, anadiline özensizliğine katlanamam ben. Azıcık dikkat etse, bizim sinirlerimizi de germeyecek, aydın kişi olmanın gereklerini de yerine getirmiş olacak oysa. “Avrupa Birliği de bir süredir Kemalizm’le uğraşıyor.” / “Onu kopyaladılar, onu önder bellediler.” / “Ekonomik bağımsızlık, kimseden kredi almayacaksın, kimseye kredi vermeyeceksin demek değil.” diyerek, dürüst-bütün konuşmanın tadına varacak hem de.
192. Cumhuriyet Kitap’ın kadrolu yazarlarından Erdem Öztop, şair ve yazar Ali Püsküllüoğlu’na soruyor (2 Ağustos 2007): “Altıncı baskısı yapılan bu sözlükte genişleme yaptınız, buna değinir misiniz?” Ne tatsız-tuzsuz bir cümle! Türk Edebiyatı’na yön verme savındaki anlı-şanlı Cumhuriyet Kitap’ın müdâvim yazarının kurduğu şu cümleye bakın hele! Sonra da oturun, edebiyatımız adına ağlayın ağlayabildiğiniz kadar! Ali Püsküllüoğlu gibi bir dil emekçisi, bir dil sevdâlısı karşısında bu kadar savrulan biri, bana kalsa, ilköğretim mekteplerinin hademelik kadrosunda bile istihdam edilemez ama; birileri, böylelerine “yazar” pâyesi vermekte hiçbir beis görmüyor işte! Olacak şey mi? Bir Cumhuriyet Kitap yazarı, “Sözlüğünüzü altınca baskıda genişlettiniz, buna değinir misiniz?” diyemiyor bir türlü de, “yapılan”larla, “genişleme yaptınız”larla “zevahiri kurtarma”ya çalışıyor! Kabahatin büyüğü Erdem Öztop’ta mı, Cumhuriyet Kitap’ın yayın yönetmeninde mi, orasını da siz düşünün!
193. Ahmet İnam, sevdiğim-saydığım filozoflarımızdan. Türkçesinin de hayranlarındanım. Nedir, kadı kızının da kusuru olur derler ya, geçenlerde onun da eşanlamlı iki sözcüğü yan yana kullandığını görünce, bu deyime bir kez daha hak verdim. “Bu açıdan belirleme, saptama, denetleme, denetim altına alma, insanın dünya gezegenindeki savaşımının temel özelliklerini oluşturur.”(Cumhuriyet Bilim Teknik, 11 Ağustos 2007) Hadi, “dünya gezegenindeki” demesine, makalesindeki anlamsal bütünlüğünden ötürü bir şey demiyorum ama, “belirleme” veya “saptama”dan yalnızca birini kullanması yetmez miydi?
194. Fahri Bozbaş, “devrimci” Evrensel Gazetesi yazarlarından. Fakat, şu cümlesini okuduktan sonra, “bu nasıl devrimci, daha anadilini bilmiyor!” demeyecek misiniz bakalım! (Öyle ya, devrimcilik, dil’le, dil bilinciyle çok yakından ilgili.) Şöyle diyor Bozbaş: “ Kent merkezinden limanın eski mendireğinin sona erdiği taş duvarda yazılı ‘Türk öğün çalış güven’ vecizesinin altındaki yığınağa baktığınızda; karınca gibi birilerinin çalıştığını göreceksiniz” (10 Ağustos 2007) “Öğün” değil, “övün” denir, öyle yazılır. “Karıncaya benzer birileri” mi çalışıyor, yoksa birileri “karınca gibi mi çalışıyor”? Bozbaş, dil bilincini berkitsin ilkin, devrimciliğin önkoşuludur bu; sonra yazarlığa soyunsun bence.
195. “Müsait bir akşam bize de teşrif eder misiniz…” diyenini çok gördüm. Teşrif etmek, “şereflendirmek” demek. Bu durumda cümle, “… bizi de teşrif eder misiniz…” biçiminde kurulmalı. Ben olsam, öyle de demem, “…bizi de şereflendirir misiniz…” derim.
196. “Takdir”i Türkçe’den kovduk galiba; her yerde bir “taktir”dir, almış başını gidiyor! Yanlış bir yol bu, derhal ve behemehal terk edilmeli.
197. “Uyuya kalmış, baka kalmış, düşe yazmış, devrile yazmış” şeklindeki yazımlar da galat-ı meşhurlar arasına girdi neredeyse. Hayır, “Uyuyakalmış, bakakalmış, düşeyazmış, devrileyazmış”tır doğruları.
198. İbrahim Tatlıses, “Ben Almanya’ya çok fazla giderim” dedikten sonra, hemen ekliyor: “Mesela dün Viyana’daydım”. Ne hoş değil mi! Ben de şeftaliyi çok severim. Mesela az önce armut yedim.
199. Gençkızların uzatmalı sevgilisi Mustafa Sandal, “Büyük bir yerde yaşayayım diye bir klostrofobim yoktur” diyor. Bunca yıl psikoloji okuttum liselerde, özel dershanelerde; gene de çözemedim Sandal Mustafa’nın cümlesinin sırrını. Klostrofobi, “kapalı mekânda kalma korkusu” olduğuna göre, cümleyi şöyle okudum, şöyle anladım: “Büyük bir yerde yaşayayım diye, kapalı yerlerde kalmaktan korkmuyorum”. Gelgelelim, ne demek bu, bilemedim. (“Geniş meydanları olan şehirlerde yaşamayı düşünmedim hiç, benim kapalı yer korkum yok” demek mi istiyor, kim bilir!) Bu popçuların bazıları amma da entelektüel oluyormuş!
200. Kimin dediğini not almayı unutmuşum ama, özgüven patlamasından muzdarip bir ünlümüz olacak sanırım, şöyle buyurmuşlar: “ Ben eğer belediye başkanı olursam, başkanı olduğum yer İstanbul’un en güzel şehri olacak.” “Başkanı olduğun yer” ha? “İstanbul’un en güzel şehri” üstelik? Sende bu kültürel gelişmişlik düzeyi varken, neden belediye başkanlığıyla yetinesin ki? Seni pamuklara sarmalı, büyükelçi, başkonsolos filan yapmalı! Yok yok, atanacak adam değilsin sen, seçmeli seni! Necip milletimizin iradesiyle devletimizin en tepesine getirmeli!
201. (Popçu) Doğuş, piyasaya yeni sürdüğü albümüyle ilgili olarak konuşurken, “Sabahlara kadar sabahladıklarımız oldu çoğu kez” diyor. Ve böylelerini “sanatçı” belleyip bağrına basıyor, mümtazlar mümtazı halkımız! Gençkızlarımız, böylelerine bir kerecik dokunabilmek aşkına, konser salonlarının altını üstüne getiriyor. Bayılan bayılana! Müzik, bir dil ve estetik bilinç meselesiymiş her şeyden önce, kimin umrunda! Sanatçı duruşunun kendince bir ağırlığı, asaleti varmış, kime ne! “Sabahlara kadar sabahlayan”ları sanatçı sayanlara, böylelerini ilâhlaştıran “kiç (kitsch) kitleler”e karşı, Nâzım’ın “Dünyanın En tuhaf Mahluku” şiirini, sonsuz kere okumanın tam zamanıdır.
202. Nil Karaibrahimgil, seyircilere şöyle sesleniyor: “Herkese iyi frekanslar diliyorum”. Frekans, “birim zamandaki (diyelim 1 sn.deki) titreşim sayısı, sıklığı” demek. O hâlde, ne diyor Karaibrahimgil seyircilere; “titreyin titreyebildiğiniz kadar” mı demek istiyor? Dedim ya, bir âlem bizim bu sanatçı(!) cemaatimiz!
203. Müziğin en yoz(laştırılmış) biçimlerini icrayla meşgul sanat starlarımız(!)dan Ceylan, “Benim kitleyicim türkü söylememi istiyor” diyor. “Kitle(m)” ve “seyirci(m)” sözcüklerinin birleşiminden Türkçe’mize bir sözcük kazandırıyor belki: “kitleyicim”. Sanatsal bir katkıda bulunuyor! Ne diyelim, şükranlarımızı sunarız yüksek şahsiyetlerine!
204. Hilal Cebeci, bir şüphe üzerine götürüldüğü polis karakolundan çıkarken, “Yani ben katil değilim ki, katil olsam seve seve gelirdim ama, bu sebepten dolayı gelmek olmadı.” diyor. Bakmayın siz Hilal Cebeci’nin lafı bu kadar dolaştırdığına; “katil değilim”demek istiyor sözün özü. Türkçe bilmediğinden çekiyor bunca eziyeti.
205. “Ben balonlardan çok korkarım, eskiden patlama yaşadım.” (Seda Üren) Anlaşılıyor ki, Seda Üren, yüksek volümlü birkaç balon patlamasına tanık olmuş; o patlamalar esnasında belki boşta bulundu ve fazla korktu; bilinçaltında o korkunun izleri var hâlâ. Kendisinin patladığı filan yok aslında. Anlatamıyor, Hilal Cebeci gibi, mazereti var.
206. Kanal 7’de biri (tarihini ve kimin dediğini not etmemişim), “Darlandığımız zamanlarda…” demişti. Nasıl “genişlendiğimiz” değil, “genişlediğimiz” diyorsak; “darlandığımız” değil, “daraldığımız” diyebiliriz ancak.
207. Ali Bulaç, Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, şöyle bir yorumda bulunuyor: “Gül ikinci defa engellenecek olursa, bu AK Parti’nin tam ortasından çatlayıp iki parçaya ayrılmasını sağlayan bir gelişme olacaktır.” (Zaman Gazetesi, 12 Ağustos 2007) Üç yanlış var bu cümlede. Birincisi: “AK Parti” diye bir parti yok, “Adalet ve Kalkınma Partisi” veya kısaca “AKP” var. İkincisi: Bir şeyin, bir olgunun “tam ortası”, yarım ortası, çeyrek ortası olmaz; “ortası” olur. Üçüncüsü de şu: “Gül’ün ikinci defa engellenmesi”, “…ayrılmasını sağlayan bir gelişme” olmaz; “…ayrılmasını sağlayan bir gelişmeye yol açar”.
208. Yavuz Donat, yayımlanış tarihini not etmediğim bir yazısında: “Bu kafada devam ederlerse, merkez sol ‘yüzde 20’ye kitlenir kalır.”( Sabah Gazetesi) “Kitlenme” diye bir fiil (eylem) var mı? Doğrusu: “kilitlenme”dir onun.
209. Yazar Nedim Gürsel, “Her dizede tekrarlanan mutsuzluk kavramı, sevgilinin aşkından yurt aşkına, yani tikelden genele doğru bir açılım izler.” (“Aragon’un Evrimi” adlı yazı, “Çağdaş Yazın ve Kültür”, Çağdaş yay, Eylül 1978, s.163) diyor Mantık Bilimi’nde nicelikler, duruma göre, üç kavramla adlandırılır: 1) Tümel(ler): Belirttiği olgular, nesneler vö.lerin toplamının “tüm”ünü işaret eder. Örnek: Tüm insanlar (Bütün insanlar, İnsanların hepsi). 2)Tikel(ler): Belirttiği olguların, nesnelerin vö.lerin “bazı”larını (“kimi”lerini, “bir bölüm”ünü) işaret eder. Örnek: Bazı insanlar (Kimi insanlar, İnsanların bir kısmı). 3) Tekil(ler): Belirttiği olguların, nesnelerin vö.lerin sadece “bir”ini (“tek”ini) işaret eder. Örnek: Ahmet. Gürsel’in cümlesinde “sevgili aşkından yurt aşkına” doğru bir açılımdan söz ediliyor ama; bu, “tikelden genele(tümele-BD) doğru” bir açılım değildir. Çünkü: “sevgili aşkı” da, “yurt aşkı” da “genel” kavramlar olup, sözünü ettiği genişleme/gelişme "genelden genele” doğrudur. Öyle anlaşılıyor ki, Gürsel, sevgili aşk(lar) ını, iki kişi arasında yaşanan bir duygudaşlık durumu olarak anladığından ötürü, "genel"görmüyor, "tikel"diye adlandırıyor; daha da kötüsü, "tekil" demek istiyor aslında.
Gene Nedim Gürsel, adı geçen yazısında, Aragon için, “Bir de Elsa’ya rastlamadan önce tanıdığı Amerikalı bir kadın yüzünden 1928 yılında Venedik’te, 1968’deyse Sovyetlerin Çekoslovakya’yı işgal etmelerini protesto için İsviçre’de kalkıştığı intihar girişimleri var tabii.” diye yazıyor. “Sovyetler”den kasıt, o yıllarda “Sovyetler Birliği” denen ülkedir madem; Gürsel, neden “Çekoslovakya’yı”, neden “İsviçre’de” yazıyor da, “Sovyetler’in” yerine “Sovyetlerin” yazıyor? Bir de, Çekoslovakya’yı Sovyetler (Birliği) tek başına işgal etmişse, neden “işgal etmesini” demiyor da, “işgal etmelerini” diyor?
Yazarlık heveslisi, acemi biri olsa neyse de, Nedim Gürsel kadar güçlü/üretken bir yazarın böyle yanılgılara düşmesini, içim acıyarak gözlemledim.
210. “…sorunlar yaşamasına sözkonusu olmuştur.” diye yazıyor, kimi gazeteciler; yazmakla kalmıyorlar, böyle konuşuyorlar da. Demek istedikleri öylesine basit ki: “sözkonusu” yerine “sebep” demeleri yeter de artar bile.
BÜNYAMİN DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:22:12 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #10 : Ekim 11, 2008, 23:03:02 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER! -9:
211. “…birilerini çok rahatsız edecektir türünde bir muhakeme yürütüldü.” Böyle diyordu televizyondaki konuşmacı. “Muhakeme etmek”, “akıl yürütmek”tir, bilindiği gibi. Öyleyse, “…muhakeme edildi”, yahut “…akıl yürütüldü” demek, daha şık olurdu.
212. Herkül Milas, Zaman Gazetesi’ndeki yazısında ( "Gül ve Gülistan", 14.08.2007), “Yine birileri ileri geri konuşacak, paranoik kuşku dolu, antidemokratik söylemlerini sürdüreceklerdir.” diyor. Şüphesiz, “kuşku”nun her türlüsünün “paranoik” olmayacağını düşündüğümüzde, cümle doğruymuş gibi görünüyor. Gene de tedbiri elden bırakmamak gerek: “Kuşku”dan yoksun bir “paranoya” da olamaz. Öyleyse, bu iki sözcüğü ardışık kullanmamalıyız. Milas, “paranoik kuşku dolu” diyeceğine, “paranoya dolu” demeyi yeğlemeliydi bence.
Milas, aynı yazısının birkaç yerinde de, “en başta”, “ilk başta” diyor ki; bunlarla ilgili bir yanlışlığa, önceki yazılarımın birinde dokunduğumdan geçiyorum.
213. Zaman Gazetesi’nin 16.08.2007 tarihli nüshasındaki bir haberde, Mehmet Ağar için, “DP’ye dönüş sinyali verdi.” deniyor. Anlıyoruz, Ağar, DP’ye dönebileceğini işaret etmiş, imâ etmiş; anlıyoruz da, “sinyalsiz” daha iyi anlıyoruz.
Gene aynı haberde, “Mehmet Ağar, partisinin Genel İdare Kurulu’na sürpriz bir yazı gönderdi.” diye bir cümle geçiyor. “Sürpriz bir yazı” nasıl birşeydir? “Sürpriz” sözcüğü bir sıfat mıdır ki, önüne getirildiği sözcüğü (burada “yazı”yı) nitelesin! Doğrusu: “sürprizli bir yazı” olmalıdır; daha da doğrusu: “şaşırtıcı bir yazı”.
214. “Kıbrıs-İstanbul seferini yapan uçak kaçırıldı.” (Sky Türk, 18.08.2007) “Uçak, sefer yapıyor”muş, bakar mısınız bir! Ne maharetli uçaklar varmış! Başka neler yapıyorlar acaba? “Filanca uçak, Kıbrıs-İstanbul seferi sırasında kaçırıldı.” demek gerekir.
215. Dünyanın en iyi şiir kitabını yazdığını iddia eden Ege Fülütçüoğlu, birazcık da anadiline, Türkçe’sine sarılsa ne iyi ederdi. Hiç olmazsa, “Danışıklı döğüş konusunda ustadırlar.” (Süveydâ Edebiyat Dergisi, Ağustos 2007, Sayı 1, s.6) gibi, döküntünün döküntüsü bir cümle kurmaktan kaçınırdı o zaman. “Döğüş” değil, “dövüş” denir; “Danışıklı döğüş konusunda usta ol”unmaz, “danışıklı dövüş tezgâhlamakta usta ol”unur.
216. Kimi iliştirilmiş (embedded) medyatörler tarafından “büyük yazar”lık pâyesiyle onurlandırılan(!) Hürriyet Gazetesi yazıcısı / yazmanı (asla yazarı değil!) Yılmaz Özdil hazretleri, 18.08.2007 tarihli yazısında, insanı mestedecek(!) kertede bir öğütte bulunuyor öğrencilerin ebeveynlerine: “Bırakın, sizin olamadığınız mesleği değil, kendi istedikleri mesleği yapsınlar.” “Türk büyüğü” dediğin böyle olur, “Türkçe küçüğü” dediğin de! Şimdi düşünüyorum: İnsan, nasıl meslek olur? Sözgelişi, marangozluk bir meslektir, öyleyse ben “marangozluk olabilir miyim?" Olamam, marangozluk mesleğini icrâ eden biri, bir "marangoz olabilirim" ancak. Sonra, meslek, yapılır mı? Hayır, meslek, “ifâ edilir”. “Büyük yazar”lar böyle oluyor, bizim memlekette. Yazık ki böyle!
217. Mütevazi, “paralel”; “mütevazı” ise: “alçakgönüllü” demek. Her iki sözcük de Osmanlı kültürünün bakiyesi. İkisini birbirinin yerine kullanan kullanana! Düşünsenize, adama, “ne kadar da alçakgönüllüsünüz” demek isterken, “amma da paralelsiniz” demiş oluyorsunuz ki, madaralığın bu kadarına Allah düşmanımı düşürtmesin.
218. Prof. Dr. Mehmet Namık Çağatay, olası Marmara depremiyle ilgili konuşurken (Teknoloji TV, 20.08.2007), “ Araştırmacılar tehlikenin büyüklüğünü dikkate getirdiler.” dedi. Demek istediği, “Araştırmacıların, tehlikenin büyüklüğüne dikkat (çekmek istedikleri) çektikleri” idi. İnsan prof. olunca, karıştırıyor işte, hoş karşılansın!
219. Mehmet Metiner'in, Bugün Gazetesi’ndeki köşesinde (20.08.2007), “Meclis’in yemin töreninde Türk’ün Bahçeli ile el tokalaşmasına dönük iyiniyetli davranışının…” diye bir cümlesi var ki, Türkçe’yi genelde güzel kullandığını bildiğim Metiner’in böyle kötü yazmasına şaşırmadım diyemem. “Ayak tokalaşması” var mıdır ki, “el tokalaşması” olsun! “Tokalaşma” eylemi zaten ellerle gerçekleştiğinden, “tokalaşmaya dönük” demek yeterlidir. Yalnız bir sorun daha var. “el tokalaşmasına (tokalaşmaya-BD.) dönük iyiniyetli davranış”tan da bir anlam devşiremedim. Acaba, şöyle bir cümle miydi, Metiner’in kurmak istediği: “Meclis’in yemin töreninde Türk’ün (DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün-BD.) Bahçeli’yle (Devlet Bahçeli-BD) tokalaşmasında somutlaşan iyiniyetli davranışının…” Başka türlüsü pek mümkün görünmüyor da!
220. Kimileri, “Teolog” yerine “Tanrıbilimci” diyor. İlk bakışta pek yanlış görünmüyor; Teo, “Tanrı”; logos, “bilim” demek olduğuna göre. Gelgelelim, birebir tercüme, her zaman tam anlamıyla yansıtır mı, anlatılmak isteneni; bu noktada kuşkularım var. Tanrı’ya değgin bir kavrayış veya betimleme, bilimlerin kullandığı deneysel veya akılcı yöntemlerle ne kadar bağdaşabilir veya hiç bağdaşır mı; üstünde çepeçevre düşünülmesi gereken bir konudur bence. Kendi adıma, Teolog karşılığı olarak, Tanrıbilimci değil, “İlahiyatçı” veya “Din-kültürcü” demekten yanayım. Dolayısıyle, Teoloji yerine, Tanrıbilim’i değil, “İlahiyat”ı veya “Din-kültürü” nü tercih ediyorum.
221. Engin Noyan, “15 küsur sene önceki İsrail’den bahsediyorum” diyor. (Hilal TV, “Kapılar ve Köprüler” Programı, 23.08.2007) 10, 20,50, 80 vbg. küsur sene önce olur ama; 3, 11, 15,47 vbg. küsur sene önce olmaz. Çünkü, 3, 11,15,47 sayılarının bizatihi kendileri, küsurattır; 10,20,50,80 sayıları gibi tam (yuvarlak) sayı değildirler. Cümlenin doğrusu, “15 sene önceki…” biçimindedir.
222. Birçokları, “onu yakından tanıyorum” demek istedikleri halde, “onu yakinen tanıyorum” diyor. Yakinen, “hiç kuşkulanacak yeri bulunmazcasına, kesin olarak” demek. Böyleyken, bu “yakinen demek modası” nereden peydahlandı, bilemiyorum.
223. Cumhuriyet Gazetesi’nin Pazar eki’nde (19.08.2007) Semra Topal, “Edith Piaf’ın yakın çevresini, yankesiciler, pezevenkler, dolandırıcılar ve orospular meydana getiriyordu.” diyor. Cumhuriyet’in yazılarında büyük bir irtifa kaybı var birkere, bunu saptamalıyız. Sonra da Semra Topal’ın cümlesine geçelim. “Yakın çevre", birileri tarafından “meydana getir”ilmez; “oluş(turul)ur”.
224. Gül Atmaca, Cumhuriyet Gazetesi’nde (26.08.2007), “Şeyh Bedreddin iktidar için büyük tehlike olduğundan için Serez’de asıldı.” Üç bağışlanamaz yanlış var, bu kısacık cümlede. “…olduğundan” dedikten hemen sonra “için”e yer yok orada. “Asıldı” yerine “astırıldı” demek daha uygun olurdu. Bir de, sanki Bedreddin, iktidar için “büyük tehlike” değil de “küçük tehlike” sayılsaymış, Serez’de değil, başka bir yerde astırılacakmış gibi! Cümle, şöyle kurulmalıydı bence: Şeyh Bedreddin, iktidarca büyük bir tehlike olarak görüldüğünden (Serez’de) astırıldı.
225. Toplumbilimci Muzaffer Sencer’in “Dinin Türk Toplumuna Etkileri” (May Yayınları, 1974, s.80) adlı yapıtındaki bir cümlede, “tutsaklanan” sözcüğünü çok yadırgadım. Şöyle diyordu Sencer: “Özgür kişilerin taşıdığı haklardan yoksun olan köleler ve cariyeler sınıfı, savaşta tutsaklanan veya köle pazarında satın alınan kimselerden oluşmuştur.” “Tutsaklanan” yerine, “tutsak edilen” demek, meseleyi çözer.
226. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, “Ankara, iki sefer arkası arkasına, su sıkıntısı yaşadı.” diyordu geçenlerde bir TV kanalında. Nasıl düzeltilir bu cümle, fıttırmak üzereyim. “Arkası arkasına” diye bir deyiş var mı dilimizde? “Arka arkaya” veya “art arda” değil midir o? Ankara, iki sefer art arda, bir veya birkaç sefer de tek tek mi su sıkıntısı yaşadı? Aynı Ankara, iki sefer art arda “su sıkıntısı” yaşadığı gibi, “başka sıkıntı”lara da mı düçar oldu? Ah Gökçek ah, koskoca Ankara sana teslim ya, ona yanarım!
227. Bir Göz Hastalıkları Uzmanı, “Katarağın en önemli sebeplerinden biri yaşlanmadır” diyordu. Hastalığın adı “katarak” olsa, “katarakın…” dendiği gibi, hadi öyle de ("katarağın" da) denebilirdi diyelim; fakat, madem ki “katarakt” adlı bir hastalıktır konumuz, “kataraktın…” biçiminde telaffuz edilmelidir.
228. Birgün Gazetesi, 27.08.2007 tarihli sayısında, Anayasa değişikliğiyle ilgili bir haber veriyor. Fakat, ne hikmetse, haberi geçen yahut yazıyı dizen kişi, “lütuf” sözcüğünü iki yerde “lütüf”la karıştırmış. Biri şöyle: “Ümit Kardaş, sözkonusu değişikliğin AKP’nin büyük bir lütfü olmadığını ve bu düzeltmelerin yüzeysel kalacağını tahmin ettiğini söyledi.” İlgili sözcüğün “lütfü” değil, “lütfu” olması gerektiğini bilmek için, bu topraklarda doğma şartı bile aranmadığını belirtmeli mi?
229. Erol Evgin, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in veda yemeğinde, üstdüzey konuklarına Atatürk’le ilgili yarı-şarkı, yarı-destan bir eseri seslendirirken, “kelime-i şahadet çekerek” dedi. Ben, tespih çekildiğini bilirdim de, kelime-i şahadet çekildiğine hiç şahit olmamıştım bu yaşıma gelinceye kadar. Erol Evgin gibi bence önemli bir müzik adamının“kelime-i şahadet getirmek”ten bihaber olmasına ne kadar üzüldüğümü, bilhassa belirtmeliyim.
230. Yakın zamanda biri, “onun şivesi(ağzı, aksânı)” anlamlarına gelmek üzere, “onun diyalekti” demek istiyor, fakat “diyalektiği” diyordu. Bilgiçliğin gülünçlüğe bulanmış hâli! “Diyalekt”le “diyalektik”in birbiriyle ne denli ilişkisiz iki kavram olduğunu, öylesi züppelere anlatmaya kalkarsanız, belki şiddetle azarlanırsınız da, dövülürsünüz de; nemelâzım!
231. Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç, Cumhurbaşkanlığı seçimi sonucunu değerlendirirken (ATV, 28.08.2007), “Anayasa’nın yazılı kurallarının dışında birtakım dayatmalarda bulunmak, çok doğru bir tavır değil.” dedi. “Az doğru” bir tavır mı peki? Anladım, Arınç, gerçekte “hiç doğru bir tavır değil” demeye getiriyor da, anadilinin üstüne titremediği için, böyle başka anlamlara kolayca çekilebilen bir cümle kurabiliyor.
232. Akşam Gazetesi başyazanı (başyazarı değil!) Serdar Turgut, çiçeği burnunda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül için, “Ona zorluğu, kendi partisi değil, Başbakan değil, askerler bile değil, CHP de değil, karısının çıkaracağı yolunda şüphelerim var.” (29.08.2007) tarzında bir cümle kuruyor ki, cümleden başka her şeye benziyor. Oysa, cümlesinin sonunu madem “karısının…” diye bağlamıştır; öyleyse, yukarıda da, “kendi partisinin değil”, “Başbakan’ın değil”, “askerlerin bile değil”, “CHP’nin de değil” demeliydi. Görüyorsunuz ya, bir “-in” ekinin eksikliği, ne felâketlere yol açıyormuş.
233. Enis Batur, Cumhuriyet Kitap eki’ndeki bir yazısında, “İnsanın çoktan ölmeye razı olduğu bir acı çekme eşiği oluşuyormuş, birinci derece yanıklarda.” (23.08.2007) diyor. “Çoktan ölmeye razı olmak”, “azdan ölmeye razı olmak” diye deyişler var mı dilimizde? Batur, hababam yazmaktan, kendi yazdıklarını bile okumuyor mu ne? Okusaydı, “çoktan” ve “ölmeye” sözcüklerinin birbirinin yerlerine geçtiklerini gözlemlerdi sanırım.
234. “Çünkü insan toplumları statik değil, dinamik.” (Zülfü Livaneli, Vatan Gazetesi, 31.08.2007) Hayvan toplumları, bitki toplumları, taş toplumları diye toplum türleri var mı? Toplum sözcüğü, adı üstünde “toplumsal(sosyolojik)” bir sözcüktür ve sadece insanlara hastır. Toplum(lar)dan bahsediyorsak, orası insan’(lar)la ilgilidir. Kanımca, Livaneli, “insan toplulukları”nı kastetmiştir, bu cümlesinde.
235. “Olaya tanık olanlar, genç kızların kaçırılmasının emekli başkomiserin Dilek E.’ye duyduğu aşktan ve ailesinin bu ilişkiyi onaylamamasından kaynaklandığını öne sürdü. ( Fatih Ulaş’ın haberi, Sabah Gazetesi, 03.09.2007) “Genç kızların” değil, bitişik olarak “gençkızların” şeklinde yazılması gerekir, bu bir. İkincisiyse: birine aşk “duyulmaz”; aşk’ı çağrıştıran duygular hissedilir.
236. Ayaktakımı kültür(lü)lerine seslenen TV kanallarının birine, bir izleyici şöyle bir ileti yollamış: “Güzel ve yalnız bayanlar tanışalım mı?” Tanış tanışmasına ama, “yanlız bayan”ı nerede bulacaksın; ortalık “yanlış ve yalnız bayan”larla dolup taşarken?
237. Dikkatinizi çekiyor mu, “bu mudur yâni?” ve “öynen öyle!” diyenler gün günden çoğalıyor. “Böyle şey olur mu?”, “bunu nasıl yaparsın?”, “bunu senden beklemezdim” vbg. cümlelerin hepsini bir çırpıda çiz; “bu mudur yâni?” deyiver, olsun bitsin! Veya, “dediğin gibi”, “senle aynı fikirdeyim”, “senin gibi düşünüyorum”ları katlet; yapıştır “aynen öyle!”yi, çık işin içinden! Oh ne âlâ memleket!
238. Canan Kütahnecioğlu’nun bir yazısının başlığı şöyle: “Allah Adalet Yapanları Sever” (Vakit Gazetesi, 09.07.2007) Yazının başlığı, yazı içindeki cümlelerden katbekat önemlidir. Şahsen, bu başlıkta bir yazıyı ben, ıkına-sıkına okuyabiliyorum ancak; zirâ, yazarının Türkçe’sinin “nanay” olduğu o kadar âşikâr ki! “Allah adaletli davrananları sever”, “Allah adaletli kullarını sever”, ne bileyim daha, “Allah âdil kulları sever” türünden bir cümle kurabilmek için, kırk katır yükü çileden mi geçmeli sanki!
239. Kanal Türk’ün akşam haberlerinde (09.09.2007) şöyle bir ifade: “Bir de davul zurna eşliğinde dans edenler vardı.” Mezkur cümle, CHP’deki Mustafa Sarıgül taraftarlarının coşkusunu anlatmak için kullanılıyordu. Sarıgül taraftarları kafayı üşütüp de davul zurna eşliğinde dans etmeye yeltenmedilerse, problem cümlede demektir. Yok yeltendilerse, “abesle iştigal etmiş” sayılırlar; çünkü, davul zurna eşliğinde dans edilmez, oyun oynanır.
240. Demiştim, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazılarda epey irtifa kaybı var. Oral Çalışlar gibi, gazetenin öteki yazanlarına nispeten çok daha donanımlı bir yazanda bile, örneğin maksadının tam zıddı bir söyleme dönüşen şöyle bir cümleye rastlayabilmek, ne yazık ki mümkün: “İkinci önemli adım ise askeri darbe mağdurlarından haksız yere idam edilen, cezaevlerinde, işkence merkezlerinde öldürülen, sakat kalan, acı çeken insanların ailelerinden özür dilenmesidir.” (12.09.2007) Sormazlar mı şimdi Oral Çalışlar’a, “idam edilmenin, işkencede öldürülmenin, sakat bırakılmanın”, “haklı yere”si de var mıdır? Yoksa, o “haksız yere” sözcükleri ne arıyor orada? Hayır, Çalışlar’ın demokratlığından hiç kuşkum yok; onun, değil yurdumuzda, dünyamızdaki insanlıkdışı edimlerin tümüne dirençle karşı olduğunu yaşamıyla kanıtladığının da farkındayım. Kendisinden istediğim: Türkçe’ye biraz daha özen, daha derinden bir bağlılık. BÜNYAMİN DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:22:51 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #11 : Ekim 11, 2008, 23:04:56 ÖS » |
|
TÜRKÇE'MİZE KIYMAYIN, EFENDİLER! - 10:
241. Ahmet Kekeç, CHP'yi eleştirirken, "...'kimliklerin tanınması' siyasetine karşı modası geçmiş 'ulusalcı' tepkiler veriyor." (12.09.2007, Star gazetesi) diyor.
Ulusalcı tepki, nasıl "verilir", anlayamadım. Kekeç, "ulusalcı tepkiler gösteriyor", yahut, "ulusalcı tepkilerde bulunuyor" deseymiş, daha düzgün bir cümle kurmuş olacaktı.
242. SkyTürk'te Metin Özkan, resepsiyonda Cumhurbaşkanı Gül'ün yanağını okşayan milletvekilinin davranışını yorumlarken, "Gayriihtiyari bir refleks sonucu..." diyordu (13.09.2007).
Siz, gayriihtiyari (istemdışı) olmayan bir refleks biliyor musunuz, ben bilmiyorum. Onlara refleks denmesi, bizatihi gayriihtiyari (istemdışı) olmalarındandır zaten. Bilinçli, tasarlanarak oluşturulan davranışlaraysa, refleks değil, tepki denir. Dizkapağımıza çekiçle vurulduğunda, ayak-diz bölgemiz, istencimizden bağımsız olarak fırlar. Kezâ, keskin bir ışıkla karşılaşan gözlerimiz, kendiliğinden kamaşıverir; "ay ışık geliyor, kamaşsak mı, kamaşmasak mı" ikilemini yaşamaz...Sözü edilen milletvekilinin davranışı refleksif de olabilir tabii, o durumda da "gayriihtiyari"ye gerek kalmaz.
243. "Darısı 'sosyolog' olduğunu söyleyen ama sosyal bilimin kavramlarıyla düşünmeyi neredeyse 'laikliğe ihanet' sayan ve dolayısıyla Türkiye'yi kavramaktan uzaklaşan Emre Kongar'ın başına..." (Ahmet Kekeç, 15.09.2007, Star gazetesi)
"Sosyal bilim" de neyin nesi? Öyle bir tek "sosyal bilim" diye birşey var mı? Bir tek "fen bilim" var mı ki, bir tek "sosyal bilim" olsun!
Doğrusu: "sosyal bilimler" olmalı, daha güzeli: "toplumsal bilimler".
244. İyi şairlerden Mustafa Fırat'ın, "Düş" adlı şiirinde, şöyle bir dize var: "çöl ki açılır bin bir aşkî hikâyeleriyle;"
"Bin bir" çoğulken, "hikâyeleriyle" demenin absürdlüğü çok ortada. Mustafa Fırat, hem şair, hem de edebiyat öğretmeni olarak, bu acemiliğe düşmemeliydi.
"çöl ki açılır bin bir aşkî hikâyesiyle;" Ne hoş oldu, değil mi?
245. "Bu, Mevlâna'nın Türklere bakışındaki negativitedir." (Yaşar Nuri Öztürk, Mevlâna ve İnsan, 1. Baskı, 1992)
İnsan, Prof. Dr. olunca, daha cafcaflı, daha alafranga mı konuşur? "Bu, Mevlâna'nın Türklere bakışındaki olumsuzluktur." deseydi, sayın Öztürk, Türkçe'nin yanısıra, kendisi de kazanacaktı. Bunu bilememesi, ne talihsizlik!
246. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, geçende bir televizyon kanalında, baktım, hiç firensiz, "ortadoks" deyip duruyor, ortadoks da ortadoks!.. Kenardoks demediğine mi şükretmeliydik!
Demin, Mustafa Fırat'ı, "hem şair, hem edebiyat öğretmeni olarak, bu acemiliğe düşmemeliydi" diyerek eleştirmiştim. Peki, Hüseyin Çelik'e ne demeliyim şimdi? Hazret, hem Milli Eğitim Bakanı, hem de edebiyat doçenti!
247. Toktamış Ateş, Bugün gazetesinde (22.09.2007), "Müslümanlar, yönetenlerin İslâmiyet'ten anladıklarına göre, Müslümanlığı yaşayacaklardı." diyor.
Cümle, öylesine bozbulanık ki! Habuki, Ateş, genellikle akıcı bir dille yazar yazılarını. Burada, "Müslümanlar, müslümanlığı, yönetenlerin İslâmiyet'ten anladıklarına göre yaşayacaklardı." dememiş olmasına, bu yüzden çok hayıflandım.
248. Ataol Behramoğlu, Cumhuriyet'te (22.09.2007), "Ola da bilir, olmaya da bilir..." demiş.
"Olabilir de, olmayabilir de..." deseydi, cümle, çapaklı görüntüsünden kurtulmuş olacaktı.
249. Rize'nin Ardeşen ilçesi Belediye Başkanı AKP'li Mümtaz Sinan'ın danışmanı Burhan Okutan, Nâzım Hikmet'in mezarının ilçede bir köy camisinin avlusuna nakledilmesi için Kültür Bakanlığı'na dilekçeyle başvurmuş. Dilekçenin son cümlesi şöyle: "Nâzım'ın (O, Nazım demiş.-B.D.) 'Anadoluda bir köy mezarlığına gömün beni' vasiyeti mucibince ilk başvuru taliplisi olma ümidiyle kabrinin Rize, Ardeşen, Sesliköyü'ndeki Seslikaya Camii avlusuna defnedilmesini talep ediyoruz." (Hürriyet, 23.09.2007)
Defnedilecek (gömülecek) olan kabir midir, naaş mı (cenaze mi) ; çıkabilirseniz çıkın işin içinden!
Ah kadersiz memleketim benim, kimlere bıraktılar seni!
250. Bekir Coşkun, Hürriyet'te (23.09.2007), naylonu sevmediğini vurguladığı yazısında, "Bunun sadece yüzde 1'i toplanabilir, geri kalan yüzde 99'u doğayı sarıp sarmalamak üzere sinsice gizlenir." demiş.
Yüzde 100'den yüzde 1 çıkarılınca, yüzde 99 kaldığını herkes anlayabilir; onun için, "geriye kalan" demek, fazladandır. Bir de, "sinsice" sözcüğünün "doğayı" sözcüğünün hemen ardından gelmesi gerekirdi, cümlenin meramına ve mecrasına göre.
251. Ali Bulaç, Şerif Mardin'in "mahalle baskısı" kavramı üzerine tertiplenen bir açık oturumda (Vatan gaz. 23.09.2007), "Bu olabilir ama bu da Türkiye'nin siyasi kültürünün doğasından kaynaklanıyor. Yalnızca muhafazakârlığa, İslâmi kesime özgün bir durum değil." diyor.
"özgün" yerine, "özgü" dese, sorunsuz bir cümle olacaktı Ali Bulaç'ınki. Nedense, çok karıştırılıyor bu iki sözcük. Ayrı bağlamları var oysa.
252. Kanal B'nin bir yayınında, Türkçe gönüllüsü bir yurttaş, mağazalarımızda artık, elbise (esvap) değil "es'wapp", koltukçu değil "cooltuckçu" yazdığını söylüyordu, yana yakıla.
Ben de, Trakya köylerinde çok rastladım "... kahvehanesi" yerine "...cafesi" yazıldığına. Geçende, bir marketin penceresinde, "şok! şok! whisky 10 ytl. "yazıyordu. Kasıklarımız patlayana dek gülsek mi, çıkıp bir dağbaşına zırıl zırıl ağlasak mı geceli gündüzlü, bilmem ki!
253. Soner Yalçın, Hürriyet'in Pazar ekinde (30.09.2007), lümpen-milliyetçi türkücü İsmail Türüt'ten söz ederken, ırkçılığın ülkemizdeki yakın tarihine değiniyor, şöyle diyordu: "Dönelim bu iki milliyetçi yoldaşa; bunlardan birinin ismi Nihal Atsız, diğerinin adı ise Reha Oğuz Türkkan'dı. Aralarında zamanla ayrılıklar çıktı. "
Birinin "ismi", diğerinin "adı", dikkat ettinizse. İkisinin de ismi (veya adı) olmaz mıydı?..Sonra, Yalçın, "aralarında zamanla ayrılıklar çıktı" derken, apaçık ki, "görüş ayrılıkları çıktı" yahut "fikir aykırılıkları belirdi" demek istiyor; ne var ki, dil bilinci eksikliğinden muzdarip olduğundan, bunu başaramıyor.
254. iddaa dedikleri, bilhassa gençlerin çok ilgisini çeken bir şans oyunu var. Her yer iddaa reklamlarıyla dolu. Bundan olacak, insanlar, "iddia" demiyorlar, yazmıyorlar artık; iddia, tasını tarağını topladı gitti dilimizden ve ülkemizden. Yaşasın "iddaa"!
255. "Ve bu durumdan da hiç ama hiç kıllanmıyorum." Mansur Forutan, böyle yazıyordu Akşam gazetesindeki köşesinde (3.10.2007).
Bu "kıllanmak" kelimesine, Engin Ardıç'ta ve sanki daha eli yüzü düzgün görünen Ahmet Hakan'da da rastlıyorum.
Kıllanmak: ne çirkin, ne tiksindirici bir kelime! Argodan da bayağı. İşkillenmek, huylanmak, tedirgin olmak vbg. daha birçok karşılığı varken, düzeysizleşmek neden, biri bana bunu anlatsa!
256. "Bir baba düşünün. Oğlunu dövüyor, kıçına cop sokuyor, odasına hapsediyor, kitaplarını yakıyor. (H. Gökhan Özgün, Radikal gazetesi, 05.10.2007)
Bu baba, kimi dövüyor: oğlunu ( cümlenin bu bölümü doğru kurulmuş) ; kimin kıçına cop sokuyor: oğlunun (cümlenin bu bölümü yanlış kurulmuş) ; kimi odasına hapsediyor: oğlunu (bu bölüm doğru kurulmuş) ; kimin kitaplarını yakıyor: oğlunun (bu bölüm yanlış kurulmuş).
Aynı oğul öznesine bağlanmış, dört eylemli bir (birleşik) cümle var ortada; ne ki, çorbaya döndürülmüş âdetâ.
H. Gökhan Özgün, siyasal-toplumsal yazıları bakımından, soyadına yaraşır bir özgünlükte yazıyor. Türkçesine de hassasiyet gösterse biraz, ne iyi edecek.
257. Emre Miyasoğlu, hikâyeci Seyid Çolak'a, "Gazetedeki yazılarınızda olduğu gibi hikâye kitabınızda da Amerika'ya ve Bush'a eleştiriler yapıyorsunuz." diyor (Milli Gazete, 29.09.2007).
Cümle, "...Amerika'ya ve Bush'a eleştiriler yapıyorsunuz" diye değil, "...Amerika'ya ve Bush'a eleştiriler yöneltiyorsunuz" veyahut "...Amerika'yı ve Bush'u eleştiriyorsunuz" şeklinde doğru kurulabilir(di) ancak...Bu "yapmak" fiilinin olur olmaz her yerde kullanılmasının sebebiyet verdiği çirkinliklere fazlasıyla dokundum bu yazılarımda. İkrah geldi, yeter artık.
258. Mehmet Metiner, "Bakan Çelik 'mukayese olsun için resmi bir bütün olarak ortaya koymaya çalışıyodu." (Mehmet Metiner, Bugün gazetesi, 08.10.2007) diyor.
"Diye" yerine "için" denmesi güzel değil, cümlenin akışkanlığına halel getiriyor. "Mukayese olsun diye...", daha sıcak, daha bir bizden.
259. Gazino patronu Sacit Arslan, EuroStar kanalında, "...Gönül Akkor'un yaptığı stratejik bir hatâdan dolayı kaynaklanmıştır." (09.10.2007) türünden bir cümle kurdu.
"...Gönül Akkor'un stratejik bir hatâsından kaynaklanmıştır." Doğrusu budur cümlenin.
260. "Anadolu Türkleri bunu da sineye çekip ne diyorlar: '-Stratejik müttefikimiz Amerika...' Yooo...Bu kadarına düpedüz ahmaklık denir..Geri zekâlılık denir...Ve müsaadenizle eblehliğin ta kendisi denir. Eğer Batı karşısında Türklüğün ahmaklık demek olmadığını ispat etmek istiyorsak, adam gibi davranalım. Şu adına 'dincilik' denen geri zekâlılık belası aklımızı başımızdan mı aldı?" (İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesi, 9.10.2007).
İlhan Selçuk, 80'lerini sürdürüyor. Diliyle söylediğini kulağı duyuyor mu acaba? Geri zekâlılığı nasıl da alçaltıcı bağlamda kullanıyor, görüyorsunuz. Geri zekâlılık, Psikoloji bilimi bakımından zekâ çeşitlerinden biridir ve ileri zekâlılık, orta zekâlılık gibi "insanî" bir durumdur. Geri zekâlılık, orta zekâlılar dünyasında "tu kaka" edilmişse, bu geri zekâlıların değil, egemen orta-zekâ kültürünün utancı ve ayıbıdır. İlhan Selçuk gibi modernist, lâik, çağdaş, kartezyen kafalı olduğunu savlayan birinin, geri zekâlı, ebleh vs. kavramlara bu kadar abanması, bizim ülkemiz aydınlarına özgü bir ironi midir acaba? Ya da (ve kuvvetle muhtemel) ironiden başka birşey midir, düşünülmeli!
261. Star Tv'de, "Orada Neler Oluyor" diye bir magazin programı var. Türkücü Ferhat Güzel, o programların birinde (10.10.2007), yediği meydan dayağını anlatırken, rakibine ikidebir, "erkeklik onurun varsa çık ortaya" diye dayılanıp duruyor; üstelik, erkeklik vurgusuna sımsıkı yapışmış, meydan okuyor.
Programda, sorsanız, kadın haklarından, kadın-erkek eşitliğinden, size saatlerce laf yetiştirecek üç kadın var ve hiç biri karşı çıkmıyor bu dipsiz ataerkilizme. Yazıklar olsun!
Dil, böyle birşeydir işte: Bağlamından saptırarak kullanırsanız, faşizme dönüşür ve en antifaşist olması gerekenleri bile dosdolayı teslim alır.
262. İnsanlar, sinirlendiği, ikiyüzlü diye tanımladıkları kişilere, "delikanlı ol!" diye bağırıyorlar. Kadınlar da, erkekler kadar kullanıyor bu sözü.
Buradaki "delikanlı ol!"un anlamı, "erkek ol!"dan başka birşey değil. Fallik (penis) dönemi takıntısını atlatamamış topluluklar (toplumlar değil, topluluklar) böyledir. Her şey, sipsivri görünür onlara. Nesnelerde kalmaz bu görünme hâli, insan figürlerini de kuşatır. Bir yarık, bir delik olsun yeter ki, içi sipsivrilikle dolduruluverir onun.
263. "İlişki" ve "iletişim", hayli karıştırılan başka iki kavram.
İletişim, ilişkinin süreğidir kuşkusuz, uzantısıdır; ama çok daha derinliklidir ondan. Pazarda elma satın aldığınız manavla aranızda kurulan şey ilişkidir, eşinizle-dostunuzla aranızda oluşan atmosferse iletişimdir. İlişki, empatiyi (duygudaşlığı) öngörmez; empatisiz iletişimse olmaz. Resmi, mesafeli davranımların hepsi ilişkidir, ama, hiç biri iletişim değildir. Samimiyet mertebesi yüksek davranımlarsa ilişkiyi de içeren iletişimlerdir. Matematikte, "her eşitlik özdeşliktir, ama, her özdeşlik eşitlik değildir" denir. Toplumbilimde de, "her iletişim aynı zamanda bir ilişkidir, ama, her ilişki iletişim değildir" diyebiliriz rahatlıkla.
Teknolojinin sınır tanımaz hükümranlığına bakarak, çağımıza "iletişim çağı" diyenler var, kanmayın öylelerine. İnternetle, cep telefonuyla falan, has iletişim olmaz, bir süre sonra çatlamaya / yarılmaya yargılı ilişkiler olur olsa olsa. Kalp kalbi kuşatmadıkça, sinerjiler birbirinin içinde buharlaşmadıkça, bir sevdâ simyası hal'kolmadıkça; kablolardan geçen enerjilerle, sanal simgelerle, şablonsu nitemlerle, nereye kadar Allah aşkına!
Özetin özeti: Her karanfil çiçektir de, her çiçek karanfil değildir.
264. Gazetenin birinde şöyle bir haber (Adını ve tarihini not etmemişim): "Eski eşini öldürdü, sevgilisini yaraladı."
Demek istenense şu: "Eski eşini öldürürken, onun (eski eşinin) sevgilisini de yaraladı."
Bizde böyledir gazeteler. Sansasyon, milletin yüreğini ağzına getirecek birşeyler olsun, gerisine boşver! Dilmiş, Türkçe'ymiş..adam sen de!
265. "Bu 20.000 kilometrekarelik alanı kaplayan bir alanda..."(19.10.2007). Rumeli Tv'de, bir belgeselde konuşmacının biri böyle diyordu.
"...alanı kaplayan bir alan". Nasıl ama? Kültür paçalarından akıyor adamın. Akmasa, televizyon kanalında belgesel programı sunuculuğuyla görevlendirirler mi adamı?
"Bu 20.000 kilometrekarelik alanda" demeyi, akıl edememişse edememiş, size ne!
266. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "arazi"yi "araziii", "zemin"i "zemiiin" diye telaffuz ediyor; dikkat ettim, bir sürü sözcüğün "i"sini gereksiz yere uzatıyor. Gene, "inşallah" demiyor meselâ, "inşaallah" diyor. Herhalde "maşaallah" da diyordur.
Hayır, Türkçe'mizin sesine-sedâsına uygun değil bu seslendirmeler. Arapçalaştırılmış bir telâffuzdur. Başbakanlık makamındaki kişinin, anadiline böylesine yabancılaşmasını yadırgadığımı ve rahatsızlığımı (sâde bir yurttaş olarak) açıklamak zorundayım.
267. Toktamış Ateş, "bundan yıllar önce" diyor hep.
"Bundan" sözcüğü alabildiğine gereksiz. "Yıllar önce" demek, yeter de artar bile.
268. Rasim Özdenören, iyi bir denemeci. Yazılarındaki Türkçe tadı şahanedir.
Yalnız, bir süre önce okuduğum "Aşkın Diyalektiği" adlı kitabının birçok yerinde, arada doğru olarak"gönlün" dese bile, genelde "gönülün" diyor. Örnekse, şöyle bir cümlesi var ki, "gönülün" demekle "gönlün" demek arasındaki kalın çizgiyi, gün gibi koyuyor ortaya: "Gönülün ferman dinlemediğine inanıldığı bir dönemde..."
Anılan dönemde, Gönül adlı bir kadının ferman dinlemediğinden değil, gönlün (yâni "kalb"in, yâni "sol memenin altındaki cevahir"in) ferman dinlemediği kastediliyor burada. O hâlde, "Gönlün..." diye başlamalıydı cümle, başka umar yok.
Nitekim, "yakamı bağrımı" deriz, "yakamı bağırımı" demeyiz; "göğsümü" deriz, "göğüsümü" demeyiz. Böylesi sözcüklerin ikinci hecelerinde, ünlü düşmesi kuralını işletiriz.
Özdenören'in bunu bilmediğini sanmam. Dileyelim, baskı hatâsı olsun.
269. Dakika yerine dakka diyenler, geometrik hızla artıyor.
Çirkinlik ne kolay tutunabiliyor bu topraklarda.
270. Sabah yürüyüşlerimde gözüme çok sık çarpan bir market penceresinin camında, aynıyla vâkidir, şöyle bir yazı var: "Evrensitesinde denize 0 130 metrekare kiralık daire."
"Evrensitesi" değil, "Evren Sitesi" olmalı, bir. Denize 0 ("sıfır"demek istiyor zâhir) değil, ille de denecekse, "denize sıfır" denmesi gerekir, iki. "Denize sıfır" da denmemeli gerçekte, "denize bitişik" denmeli, bu da üç.
Klâsik hikâyedir: Deveye, boynun neden eğri, demişler; devecik, "nerem doğru ki" diye yanıtlamış soruyu.
Neremiz doğru ki ?..
BÜNYAMİN DURALİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:23:15 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 109
|
 |
« Yanıtla #12 : Ekim 11, 2008, 23:10:45 ÖS » |
|
Sevgili Bünyamin DURALİ,
"Türkçe'mize Kıymayın, Efendiler" 10 bölümlük eleştirel denemenizi ayrı ayrı forumlara kaydetmişsiniz, ben forum sorumlusu olarak hepsini tek sayfada birleştirdim. 10 bölümlük yazınızı burada tek sayfada birleştirdikten sonra, sizin tarafınızdan ayrı ayrı asılan bölümlerin dokuzunu sildim. 10. bölümü ise silmedim. İstedim ki, bu yazıların tamamının sizin tarfınızdan asılmış olduğuna kanıt olsun silmediğim 10. bölüm...
Bundan sonra asacağınız yazılarınızı buraya asarsanız seviniriz.
Bu vesile ile hoşgeldiniz sevgili Bünyamin DURALİ, nice paylaşımlara.
Sahra MAVİ
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ekim 12, 2008, 11:07:41 ÖÖ Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
|
Nisa NUR
|
 |
« Yanıtla #13 : Ekim 11, 2008, 23:50:05 ÖS » |
|
Konuştuğumuz dile özen göstermek çok önemli. Bünyamin DURALİ'nin bu yazı dizisini okumakla çok şey öğreneceğim sanırım.
Nisa NUR
|
|
|
|
|
Bünyamin Durali
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 197
|
 |
« Yanıtla #14 : Ekim 12, 2008, 10:01:09 ÖÖ » |
|
Merhaba Sahra Mavi,
Şiirlerimi, sitenize aktarmaktaki beceriksizliğimi, eleştirel denemelerimde de göstermişim. Kusura bakmayın. Bundan böyle, önerdiğiniz biçimde ekleyeceğim.
Yalnız, birşeye değineceğim: Her bölümün başına "...eleştirel denemeleri" diye yazılması gerekirken, "...eleştirel demeleri" demişsiniz. (Gerçi, bence daha da hoş olmuş. Yazıları, "deneme" türünün dışında, "deme-söyleme-" türüne, bile isteye yakıştırmışsınız gibi. Ancak, günümüz yazınsal anlayışı açısından bir yanlış algılamaya yol açar mı, diye düşünmeden de edemedim.) Olabilir, onca iş yoğunluğu içindesiniz, gözden kaçacak elbette. Düzeltirseniz sevinirim.
Tekrar teşekkür ederim.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mayıs 23, 2009, 09:56:24 ÖÖ Gönderen: Bünyamin Durali »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
ne vakit ?a??rsam umulmad?k zamanlarda yönümsün
|
|
|
|