|
ayse
|
 |
« : Mart 04, 2008, 19:13:11 ÖS » |
|
KAR TUTAN DALLARI SİLKELEMEK
20 - 24 Şubat- 2008 tarihleri arasında, ikincisi yapılan “Her Yönüyle Trabzon Etkinlikleri- 2” ye davet edildiğimizde Ada dergisi olarak “evet, geliyoruz “ dedik. Ayrıca bireysel olarak çağrıldığım şiir dinletisindeki görevim dolayısıyla daha bir sorumlu hissettim kendimi bu yolculuk için.
Türkiye genelinde birden bastıran soğuğun ve gitmeden üç gün öncesi akşamdan başlayan rüzgâr ve karın ulaşıma etki edebileceği gerçeğiyle endişelensek de ne soğuk ne kar boran durdurabilirdi bizi ama kızımın yola çıkmadan bir gün öncesinde ani rahatsızlığı boynumu büktü açıkçası. Bu konuda en büyük desteği her zamanki gibi yine eşimden aldım. “Olur böyle şeyler. Arkada insan yok mu, gözün arkada kalmasın sen git! ” bu sözü benim için çok önemliydi ve doktora gitmemiz ilaçlara başlamamız ve kızımın geceyi sakin bir şekilde geçirmesi… Yola çıkacağım gün, havanın güzel olması da içimin yine kıpır kıpır olmasına yetmişti. Hazırlıkları tamamlayıp havaalanına doğru giderken iki gün içinde an an değişen havanın ve durumların insanın iç dünyasındaki iniş çıkışlara benzediğini düşündüm. Neticede her şey olacağına varıyordu işte. Dostlarla bir arada olacağımız birkaç günün sevinciyle uçağa bindim.. Küçük bavulumu bagaja vermedim. Yanıma aldım, onu üst bölümdeki yerine yerleştirdim. Koltuğa oturdum. Gittiğim gibi son provalarını yapacağımız ve saat dört civarında gerçekleşecek dinletimiz için elimdeki kâğıtlardaki şiirlere göz gezdirdim. Bir zaman sonra hostesin anonsu hepimizi heyecanlandırdı. Bir yolcu fenalaşmıştı ve doktor olup olmadığını soruyordu. Hemen bir önümdeki sağ taraftaki koltuklardan orta yaşlarda bir bayan kalktı, elindeki kitabı koltuğun üstüne bıraktı ve hastanın yanına gitti. Hastanın tansiyonu ölçüldü, aralarında konuşma geçti. Ve sakin bir şekilde yerine tekrar oturdu doktor hanım. Demek önemli bir şey yoktu. Herkes kendine dönmüştü yine. Gözlerimi kapattım. Yollar ve yolculuklara dair ne çok şey vardı belleğimde. Hepsini tek tek düşündüm. En mutlu edenini, en hüzünlü kılanı, en kırgın bırakanı, en çılgın olanı, en romantik, en bitmek bilmeyenini, çabuk bitenini… Çabuk biteni en kısa zaman içinde en uzun zaman geçişiydi. İnsan ömrünün çoğu yollarda geçiyordu. Bu kesindi ve bana göre insan kendini yolculuklarda buluyordu. Uçağın alçalmaya başladığını anons eden hostesin sesiyle gözlerimi açtım. Yanımdaki iki beyin volümü yüksek seslerini daha yeni yeni duyuyordum. Düşünceler yükselirken bazen en hafif ses bile rahatsızlık verir, bazen çok seste bile sessizliği yakalayabilir insan.
(bazen de kar tutan dalları silkelemek gerekir. Bilmiyorum saçlarımda ne zamandan beri kar var! ...Onları kızıl bir ufkun esintisine bıraktığımdan beri ben içimdekileri silkeliyorum.)
Biraz eğilince, koridor tarafından, yan koltukların arasından görünen pencerenin manzarasında kar dağları bembeyaz kapladığını fark ettim.. Birçok kişi de benim gibi karlı manzaraya bakıyordu. Ne düşünüyorlardı acaba? -Kar hep aynı kardı. Soğuktu, bir o kadar da cazip gelen beyazlığı… Peki neydi manzaralardaki karları birbirinden ayıran özellik? Dal üstünde olması, çatı üstünde olması mı? Toprak üstünde olması, yaprak üstünde olması mı? Peki saçların üzerinde olması nasıl bir çağrışım yapardı? Neticede görünen dağın arkasındaki dağdağayı görme ihtimalimiz ne kadarsa o kadar görebiliyordum ben de düşüncelerle manzaraya bakan insanların dağını. Hele çığa yakalanmadan kara karışmak, cazibesine kapılıp beyaz vurgunu yememek adına dağlara fazla yanaşmamak gerekiyordu. Yine de düşünmeden edemedim –dağlar esas baharda kim bilir nasıl olurdu?
Bu düşünceler içimden geçerken çabucak yere değdi uçağın ayakları! ... sarsıldı, ileri atıldı sonra durdu. Pilot, kapıları nerede açacağını biliyordu elbette. Pistte kardelen gibi açıldı, uçağın kocaman gövdesindeki kapıları.
Uçaktan indik. Çoğul yapılan bir yolculuk gibi gözüküyorsa da hepimiz bireysel yolculuğumuzu yapıyorduk. Tek başına başlanan ve biten yolculuklardandı bu da…Yerlerdeki karlar saflığını ve beyazlığını yitirmiş, is, pus derken öbek öbek buza yakın bir dönüşümle kenarlarda duruyordu. Salona yöneldik sonra dış kapıda otobüsler yolcularını bekliyordu her zamanki gibi.. Yeni bir yolculuğa çıkmak demekti bu. Uzak mesafeden gelen için, şehir içindeki mesafeyi aynı saatte kat etmek sıkıcı da olsa, katlanmak gerekiyordu. Neticede varılacak bir yer ve dostlar vardı.
AKM’yi uzaktan gören biri için taş yapının soğuk varlığından başka içinde ne olabileceğini tahmin etmesi güçtür. En azından benim için öyleydi ilk gördüğümde. İçinde yaratılan sıcak ortamın, taş yığınının ruhsuzluğunu bir ölçüde alıyor olması dışında yerleşim alanının genişliğine ve konumuna uymayan bu yapının kültür ve sanat için barınak olarak adlandırılması ve hiçbir estetiğinin olmaması insanın canını sıksa da yine de hiç olmamasından iyidir düşüncesini de getiriyordu bir yandan insanın aklına. (Ne kadar doğru bir düşünce olduğu tartışılabilir tabii.) Etkinliğin geçen seneden daha kalabalık olması, stantların hepsinin dolu olması, gelen ziyaretçilerin hafta içi olsa bile akın akın gelmesi sevindiriciydi. İlk gözüme çarpan şeylerdi bunlar. İçeri adımınızı attığınızdan itibaren küçük bir Trabzon’la karşılaşmak, tanıdık simalarla selamlaşmak yalnızlığımızı bir ölçüde giderdi. Dostlarla karşılaşmak özlemle sarılmak işin en keyifli ve duygusal tarafıydı. Yaşam dediğin an(ı) lar demeti. İçimizin bir tarafına biriken bu an(ı) lar olmazsa ne ileri gidebiliriz sorgusuz sualsiz, ne de bir anlam buluruz yaşamdan. Ada dergisi standında bizi bekleyen sevgili Serkan Türk’ün dışında, şair ve yazar, sevgili insan Aydın Afacan’ı görmek sürprizdi. ikinci senede de bizleri yalnız bırakmaması ve dostluk ve misafirperverliklerini esirgememiş olması beni duygulandırdı açıkçası.
Bir köşeye bıraktığım bavul ve paketlerim yol yorgunluğunu çıkara dursun benim için an(ı) lar da birikmeye başlamıştı içten içe. Sevgili şair ve yazar Naime Erlaçin’in gelmesiyle daha bir sıcak oldu ortamımız. Belirtmeden geçemeyeceğim yüksek enerjisiyle bizlere her zaman ufuk açması yabana atılır bir duygu değildi.
Şiir dinletimiz için hazırlıklar tamamlandığında etkinliğin yapılacağı salon da yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Ayrıca ummadığımız dostları ve arkadaşlarımızı karşımızda bulmak keyifliydi. Salona sessizlik hâkim olduğunda yavaş yavaş içimizdeki sesler de dışarı taşmaya başlamıştı.
“En azından üç dil bileceksin” *
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Üç Dil”* isimli şiiriyle başladık dinletiye. Şiirin büyülü dünyasında gezindikçe yüreklerin coşmaması da mümkün değildi.
Şiirle birlikte içimizde tekrar tekrar tekrarlanan sözlerimiz vardı. -Sevdiğini söyleyecek sessizliğin… sevdiğin kadar sesin! .. Cesaretle… Gerekirse baş koyacak toprağa, gerekirse yenilecek, yenilenecek, yeşereceksin. Evrence yaşamayı, evrence yaşlanmayı bileceksin.
Çok sayıdaki davetlinin güzel bakışları ve destekleyen alkışlarıyla kendi şiirlerimizle bitirdiğimiz dinletiyi hafızamızın bir tarafına koyduk. Sahneden indiğimizde bizde oldukça mutluyduk.
Akşam Naime hanımla eve doğru giderken iyice ağırlık çökmüştü üzerime. Ama hem yemeklerin hem de sohbetin lezzetiyle saatlerce masa başında oturduk. Şiirden, şairlerden edebiyat dünyasındaki gelişme ve olaylarından bahsetmek yeterli gelmişti yorgunluğumun geçmesi ve uykumun açılması için.
Naime Erlaçin’in rahmetli annesi Ayşe hanımın evinde misafir edildim. Bu vesileyle rahmetli babası şair Muzaffer Bulgulu’yu da anmadan geçemeyeceğim. Her tarafı köklü bir geçmişin izleriyle bezeli olan evde iki gece geçirdim. Kitaplara baktım, dokundum. Ayşe hanımın mutfak dolabını açtım. Çeşmesinde ellerimi yıkadım, banyosunu kullandım. Muzaffer beyin belki de en sevdiği koltukta oturdum. Çayımı içtim. Anılarım arasına giren bu iki gece benim için oldukça farklı bir zaman dilimiydi. Şahin bey (Erlaçin) işe biraz daha geç gitme pahasına beni iki sabah AKM’ye taşıdı. Gerçek bir beyefendiyle kısa da olsa aynı yolda yolculuk yapmak keyifliydi. Ayrıca masa başı sohbetlerimizde görüş ve düşüncelerini (çok sık olmasa da) aktarması düşünce dünyama farklı renkleri yükledi. Sabır ve sevginin insanın olmazsa olmaz duyguları arasında olması gerektiği.. aklın ve hislerin kuvveti uzun ömürlü beraberlikler için en önemli unsur olduğunu kanıtlar gibiydi. Erlaçin çifti bunu başarmıştı işte..
Sayılı günler çabuk geçer derler. Son günde her sabah olduğu gibi yine erkenden kalktım. Bana iki gün kucağını açan sıcak yatağımı kapadım. Kahvaltımı yaptım. Bavulumu topladım. Kapının yanına koydum. Yolculuk için hazırdım. Odalara tekrar tekrar baktım. Bir yaşamı aynı çatı altında geçiren insanların hayattaki beklentilerinin, umutlarının, sevinçlerinin, üzüntülerinin zaman zaman ayrı düşebildiğini ama buluştukları hep bir son veya sonsuzluk olduğunu derinden hissettim.
Sonun ve sonsuzluğun yanında üç gün iki gece, insan ömrü için ne ifade ederdi ki. Anılar için özel olmasından gayrı. Bu günleri Ceviz sandığıma özenle koydum
Şahin Beyle AKM’ye doğru yola çıktığımızda güneşli bir Ankara bizi yolcu ediyordu. Soğuk ve puslu havanın, yerini kış güneşinin ısıtmayan ama en azından yüzlere neşeli gülücükler yerleştirmesiyle kardeşliğin, dostluğun, sevginin, insanlık için, gelecek için varlığını bu devinim içinde hissettirmesi demekti. Güneş doğduğu sürece umut, güneş battığı sürece doğum var demekti.
Dostlara özlemle sarılmak kadar vedalaşmak da yeni yepyeni gelecekte yeni gülümsemeler ve yeni umutlar getirecekti. En azından bunu istiyordum.
Havaalanına giden otobüslerin AKM’le karşı karşıya olması bir şanstı ama saat altı arabasına yetişmek için elimdeki bavul ve çantalarla koşturmak oldukça yordu ve nefesimi kesti. Otobüsün koltuğuna oturduğumda kalbimin atışları hâlâ dinmemişti. Bir müddet kendimi ve çevremi dinledim. Sonra gülümsedim. Dolu dolu bir o kadar da buruk buruk gülümsedim. İnsanın kendi ağırlığı kadar önemli bir ağırlık yoktu hayatta. Kendini taşıyorsa yüklendiği ufak tefek yükleri hayli hayli taşırdı. Taşıdığım yüklerden hiçbir zaman yüksünmedim, bilâkis taşıdığım yükler hep kendime inancımı ve güvenimi arttırdı.
Havaalanına geldiğimizde bilet işlemlerini bitirip, geçiş işlemlerini de bitirdikten sonra çıkış yapacağımız kapının olduğu yere geldim. Dostluğunu ve güler yüzünü karşılaştığımız her zaman içinde, hiçbir zaman esirgemeyen Gazeteci Hasan Beşli beyi gördüm. Selam verdim. Yanına oturdum. Etkinlikle ilgili genel bir konuşmadan sonra söz, nerden dolaşıp geldiyse Trabzon’daki Zağanos köprüsünün altındaki yerleşim alanlarının yıkılmasıyla ortaya çıkan büyük bir alanın eskiden portakal bahçesi olduğu ve modernize edilerek şimdiki yeni haline dolayısıyla eski haline de döndüğünü söylemesi beni oldukça şaşırttı. Trabzon’un nefes alan nefes alınan yerlerinin ortaya çıkarılması güzeldi doğrusu. Bunca kıt arazisinin olması sebebiyle üst üstte yapılan binaların hem şehrin mimari görüntü açısından hem de ana nefeslerini kesmesi açısından bu kötü örneklerinin hızla artması, böylesi projelerin değeri bir kat daha artırıyordu.
Uçuş için hazırlıkların tamam olduğu anons edildiğinde, Hasan bey elimdeki bavulu aldı “olmaz” dediysem de aldı. Sonra “bende en azından sizin elinizde paketleri alayım” dediysem de bırakmadı. Genç bir gazeteci kardeşimiz yanaştı, bavulumu Hasan beyin elinden almak isteyip “ben taşıyayım ağabey” dediyse de uçağa kadar taşıdı Hasan Bey.
Ağırlığımı paylaşan, nefesime nefes katan değerli insanlara çok teşekkür ederim.
Uçağa bindiğimde yanına oturduğum genç bir bayan bebeğini emziriyordu. Bebek memeyi bıraktı gözlerime baktı bir an, sonra yine devam etti beslenmesine. Bebeğin eli annesinin memesi üstündeydi. Sıcacıktı, güvendeydi. Her şey ne kadar da doğaldı her şey ne kadar da olması gibiydi. Bu görüntü yaşadığım ama hayatın hırgüründen unutabildiğim güzelliklerdendi. Hatırlamak! .. Hayata ve geçmişe ait ne kadar olumsuz düşünce varsa bir anda içimden sıyrıldı.. Aktı gitti. Yine gülümsedim dolu dolu. Arada küçüğün, küçücük ayakları elimi ittiriyordu. Bu temas oldukça saf bir temastı. Oldukça mutlu etti beni. Umut denilen şey bu olmalıydı. Umut hep vardı. Ve mutlaka bir yerde yan yana düşüp bize dokunabiliyordu.
Bu dokunuş hayata dair en anlamlı dokunuştu. Yolculuğumu kocaman, mutlu bir gülümsemeyle bitirdiğim.
ayşe keskin/ Trabzon
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mart 15, 2008, 14:09:09 ÖS Gönderen: Transferci »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #1 : Mart 30, 2008, 22:42:29 ÖS » |
|
Tanrı Misafiri
Zamansız gelen bir tanrı misafiriydi. Kapıda bırakmaz olmazdı. Buyur ettim içeri. Bu zamanda insanların bir yüzü yanda, arkası yerdeyken, güven veren bir tavırdaydı.
Hangi fani ölüme uzak ve hangi dert ölümden büyük?Yılların dinginliği, yılların tecrübesi karşımda oturuyordu.Bir bakış yeterliydi ıssızlığını anlatmaya ve birden
“Yaz!”
dedi bana ürperdim.
-neyi? -nasıl?
dememe kalmadı
bir daha
“yaz! yazabildiğince, yaz evlat!”
-Bakma benim berduşluğuma görüntü aldatır. Gönül gözüyle görmeyenleri de korkuturum. Ama cismim var hayatta.
Devam eden zamanda cebinden bir tomar kağıt çıkarttı. Zarif el yazısıyla yazılmış satırlar gözlerimin önünden geçerken bunlar da sana benden.
Üşümüşüm, sırtımda derin kamburla doğruldum.
Bir dakika! Kenarda duran şalıma sarıldım. İki saniyelik sessizlikte, dönünce yana elindeki kâğıtta yazılar silindi. Gözümü kapattım.
Açtım! Sırlıydı ayna bakakaldım! Geleceği görmek, geçmişe dokunmak… Garip bir duyguyla kendisine sarıldım. Yoku kucaklamak. Bu karışık anda kasıldı kollarım. Kendime sarılı öylece… Uyandım!
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #2 : Nisan 12, 2008, 21:41:44 ÖS » |
|
KAMYONCU KARDEŞ
Şunun şurasında bir uzun yoldu git git gidilen. Uzun ince yolun damarından sonsuzluğa yitilen. Hani yazdırmışta kamyoncu kardeş kasasına ...
"Kılıbimde oynar mısın? "
"Mevzu derin! "
Serin bir akşamın hüznüyle yavuklusunun resmini koymuşta dikiz aynasının başına, satmış ya dünyanın tasını, vurmuş ya zamanı yollara...
Arkasından gelen ister katıla katıla, ister hayretten ağzı bir karış açıla.
"Bir kızıl goncaya benzer dudağın, açılan tek gülüsün sen bu bağın..."
demeye kalmaz tosur tosur fosur fosur kökler ya gaz pedalına.
Aşar da dumanlı dağlar koşar ya vatanına...
Tek fren!
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #3 : Nisan 15, 2008, 12:01:06 ÖS » |
|
Günceler Yol Notları Her sabah saat 07: 00 09:00 arası yürüyüşe çıkıyoruz yakın bir arkadaşımla. Sahil boyu yürüyüşlerimizde oldukça güzel manzaralara tanık oluyoruz. doğanın gün gün canlanışını görmek ayrı bir sevinç ve mutluluk kaynağım oldu. Evimizin karşısında asma dalları demirlere sarılmış, oradan geçerken her gün onları seviyoruz. Pembe pembeydi ilk zamanlar yaprağa durmuş yerler, şimdi epeyce büyüdü. Geçen sene yapralardan toplayıp, arkadaş bir güzel dolmalar yapmıştı ki sormayın. Kimsenin yüzüne baktığı yok yapraklara. aslına bakılırsa önce arkadaşa nasıl alabildin dediysem de şimdi yaprakların büyümesini dört gözle bekliyorum bende. Allaha emanet doğal seyriyle büyüyor. bir bakımı yok. ama sanırım cinsi oldukça güzel. yumuşacık, ipek gibi, leziz dolmalar haline geliyorlar  ) Geçen gün de öyle bir mutluluk yaşadık ki unutmam mümkün değil. Bir bayırımız var (gerçi Trabzon'da bayırsız yer bulmak zor) oradan inerken sabahın en tenha saatlerinde karşıdan bir sokak köpeği nasıl kuyruğunu sallaya sallaya üstümüze geliyor önce şaşırdık tabii. hayvanların beden dillerini iyi bildiğim için arkadaşım kaçarken 'korkma' dedim 'dosttum ben, benden size zarar gelmez tavrıyla geliyor.' nitekim bende ona aynı dost bakışıyla karşılık verdim. tam ayaklarımın dibinde yattı. sevilmeye ihtiyacı olduğu besbelliydi. bacaklarıma patileriyle dokunuyordu. Epeyce bir birbirimize pozitif enerjimizi verdik. Kulağında etiketi vardı. Tüm aşıları yapılmış korunmaya ve gözetime alınmış bir köpek olduğunu anladık. Peşimize takıldı. yoldan karşıya geçerken arabaların geçmesini beklerken o da hemen yanımızdaydı. 'Dur geçme sakın' dedim. Sözümü dinledi. beraberce karşıya geçtik. Sahil yoluna geldiğimizde alt geçit merdivenlerini beraberce indik. loş tüneli oynaya zıplaya konuşa konuşa geçtik. merdivenden çıkarken biz geride kaldık. Arkadaşıma 'dur bakalım bizi bekleyecek mi' dedim. biraz bekledik. şöyle kafamızı uzatığımızda yukarı çıkmış bizi bekliyordu. bizi görünce sevindi. ileri atıldı. demek ki 'geliyor yol arkadaşlarım' dedi kendi kendine. oldukça uzun bir güzergâhı birlikte gittik. kah güle kah oynaya kah o bizi bekledi kah biz onu. çünkü o zaman zaman kayalıklara doğru gidiyor engine mi bakıyordu yoksa başka bir şeye mi bakıyordu bilmiyorum ama bazen gözden kayboluyordu. ama neticede hep birbizimizi göre göre gittik hedeflediğimiz yere kadar. Dönüşte, o öndeydi epeyce. geriye döndü bizim geri döndüğümüzü görünce koştu yine önümüze geçti. aynı tempoda aynı güzel bakışlarla güzel sözlerle ilerledik. her alt geçit yerlerine geldiğimizde oraya yöneliyordu. 'yok' diyorduk 'henüz gelmedik geçeceğimiz yere.' ama tam geçeceğimiz yere geldik hiç arkasına bakmadan yoluna devam etti. Ne oldu, neden geri dönmedi, bakmadı... hissetmiş miydi ayrılacağımızı da yoluna devam etti hala kafamı kurcalıyor. çok takmamak mı lazım böyle şeylere bilmiyorum ama içime yer etti samimi ve dost halleri. Bir gün yine karşılaşma ümidiyle çıkıyoruz şimdi arkadaşla yürüyüşlerimize. (eğer eve kadar gelseydi yedirip içirip hiç olmazsa apartmanın bahçesinde bakmayı arzu etmiştik arkadaşla.) Sadece sevgiydi o günkü paylaştığımız şey. ne bir yemek verebildik ona ne başka bir şey vaat ettik. ayşe keskin/ Trabzon
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 15, 2008, 12:02:42 ÖS Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #4 : Nisan 15, 2008, 12:40:11 ÖS » |
|
Günaydın
Evi Sevgiden İnşa Edilmiş Bahçesi Taşar Şiir Çiçeği
Özlemişim okumayı, susamışım çok suya gibi, sevgiden sizi..
Günaydın.
|
|
|
|
|
|
Oresay
|
 |
« Yanıtla #5 : Nisan 16, 2008, 00:16:27 ÖÖ » |
|
Sevgili Ayşe Hanım "Yol Notları" nızın içinde bir güzel dolaştık. Sevgiyle. (Not: Fasulye yaprağından da çok lezzetli etli dolma oluyor. Asmadan ziyade ben fasulye yaprağı ile yapılanı tercih ederim.  )
|
|
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #6 : Nisan 16, 2008, 09:37:16 ÖÖ » |
|
Günaydın  aynı bahçenin çocukları olmak ne güzel. Ama bahçemizin üstüne sanki, sanki, sanki ölü toprağımı serpilmiş ne dersiniz? Uzun zamandır bunu düşünür dururum. Oysa bahar gelmiş, oysa dallar yeşermiş, oysa tomura durmuş olmalı yüreklerimiz. Sevgili Oresay inanın fasulyenin yapralarından dolma yapılabildiğini bilmiyordum. ne çok şey bilmiyorum ben hâlâ hayata dair.  içimde bir sevinç bir sevinç yeni bir şey daha öğrendiğime dair.  ) Trabzon'dan selam ve sevgi her birinize...
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #7 : Nisan 16, 2008, 12:53:10 ÖS » |
|
Günaydınlaşacağımız, günaydınlaştıkça aydınlaşacağımız bir aydınlaşma bahçesi oldu bu zaten aydınlık şiirden bahçe  Ben bi gece fasulyeden tayyare bile yapmıştım (valla) o sıra bir minarede mi yoksa minare miydim? Aradan epey bi zaman geçti, şimdi çok iyi hatırlamıyorum ama Jİ Bİ TANK TORİK adını vermiştim sonra bilmem nedense sabah olmuş uyanınca bulunca çakılınca benimle tayyaresine fasulyeceğimin Günaydın
|
|
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #8 : Nisan 29, 2008, 23:54:43 ÖS » |
|
dÖrt- dAl -kÂğıt- mendil
İki gündür hava bulutlu. Öğleden sonraları bir ağırlık çöküyor şehirle birlikte üzerime.
Çokça Uyumak! Bu havalara hiç yabancı değilim… Üstelik perdeleri de indiriyorum, daha bir karanlık oluyor odam. Perdeleri indirmeden önce açıklarda açık kanatlar gibi beyaz bembeyaz köpükleri fark ediyorum… bir daha, bir daha bakıyorum. “Yüzlerce ölü melek olabilir mi” diye.
Gördüklerim bir yandan ürperti verirken bir yandan da beyaz düşlere de daldırıyor beni. Melek kanatları gibi beyaz köpüklerle uykuya dalmak istiyorum.
Birden kalkıyorum. Telefona sarılıyorum. Arkadaşıma: - Hadi hazırlan sinemaya gidiyoruz.
On beş dakika içinde hazırlanıp evden çıkıyoruz. On beş dakika sonra başlayacak film. Çıkarken, dört dal kâğıt mendil çekiyorum mendil selesinden. Katlayıp çantama koyuyorum. Her şeye hazırlıklı olmalıyım. Bu arada cep telefonumu da evde unutuyorum. Bileğimde saat yok. (Saatlerin metal yerleri alerji yapıyor. Altın dışında hiçbir metali tenim kabul etmiyor. Tenim de biliyor neyin dokunup, neyin dokunmadığını… çok fazla hassaslığın bu kadarı da fazla diyenler olabilir ama şimdiye kadar yanlış sinyal vermedi hiç… altınsa altın, imitasyonsa imitasyon.) Cep telefonumdaki saatle idare ettiğim için zamanı da, bugün için gereksiz sesleri de geride bırakıyorum. Belki de benim için en doğrusu bu!
Gişeden biletleri alıyoruz. Salona giriyoruz. “Beyaz Melek” in sanatçı kadrosu tek kelimeyle muhteşem. Film başlıyor. Tek tek yüzler ve karakterler beliriyor sahnede. Bedenlerindeki ve yüzlerindeki hayatın hoyrat ve bir o kadar derin izleriyle hüzün kaplıyor içimizi.
Dakika bir! İlk yaşınızı hissediyorsunuz gözpınarlarınızda.
Zamansızsınız üstelik. Bunca yaşa inat, beli bükülmüş, sırtı kamburlaşmış, dişleri dökülmüş ama bir o kadar parlak ışıklarıyla yüreğimize değmeye başlıyor sanatçılar. Bu nasıl bir inanç diyorsunuz bu nasıl bir aşk ki hâlâ gerçekliğe düş, düşlere gerçeklik katıyorlar? Ölümü düşünüyorsunuz, sonra ölümsüzlüğü. Umutla umutsuzluğu bir arada tutan insanı…
İnsanın zaman içinde diriliğiyle göğe değen başını, sonra da toprağa yakın duran çizgi çizgi olmuş yaşını düşünüyorsunuz. “Sanatçının yaşı olmaz” diyor içiniz ama sanatçının dolu dolu yaşını görüyorsunuz…
Yüzümde dolu sepken, iniyor ta göğüs boşluğuma kadar… Hiçbirine müdahale etmiyorum, edemiyorum. Çantamdan tek dal mendil çıkarmıyorum. Tenimde altın dozları çoğalıyor… Yanımda, arkamda tutulmuş nefesleri hissediyorum.. Herkesin içinde belli ki fırtınalar çoktan başlamış.
Benim için filmin konusundan çok sanatçıların bedenlerini ve seslerini bir enstrüman gibi filmin içinde nasıl kullandıkları önem kazanıyor. Tek tek öne çıkan oyunları, birbirlerine attıkları paslarla büyük bir orkestraya dönüştürüyorlar zamanı… Zaman; ruhani bir zaman, çıkardıkları sesler daha da beyaz oluyor.
Yüreklere bunca dokunan ne? İnsan, kendi iç ritminin sesini duyuyor ister istemez. Omuzlarım yavaş yavaş aşağılara kayıyor. Sonra dikleşiyor.
Zamanın ne akrebi ne yelkovanı olmasa da bileğimde, salonun karanlığında herkes kendi bestesini yapmakla meşgul…
sona geldiğimizde…
Her şeye rağmen bir yerlerde yeni, yeniden doğan saflığımızla tenimiz yoğun yaşlara boğuluyor… Böyle yaşlanan insan çizgilerimizle ne kadar derin… Gözlerimizde o kadar yaşla hayatı daha iyi kavrayabiliyorsak hakkını veriyor, hakkımızı alıyoruz hayattan.
Işıklar açılıyor, ışıklar hep bir açılıyor, bir kapanıyor ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #9 : Mayıs 01, 2008, 23:35:07 ÖS » |
|
Yuvası Acı Çocukları
Evleri pür sıcaktı. Üstüne titreyen anaları! Doktorları, bakıcı ve müdür babaları. Gördüğünüz görüntüler koca koca uyduruktan kuyruklu yalandı. Daha geçen gün şefkatten baygınlık geçirmişti o minicik başları. Görenler vardı. Elleri! yumuk yumuk ellerini tutmuş pedagoglarıyla oyunlar oynamışlardı. Zaten burası da bir yuvaydı. Çünkü kapılarına büyük büyük puntolarla “ÇOCUK YUVASI” yazmıştı üstten mühürlü bakanları! Bakın duvarlara! yaptıkları rengarenk suluboyaları, karası, erguvanı, alı …evet kırmızı şapkasıyla ormanda kaybolan kız masalını anlatan masalcılarıyla uyumamışlar mıydı? Düşleri, yatakları, pembeden halıları, geleceğe açılan camları en ince detayıyla düşünülmüş sırtlarını dayayacakları vatanları… Ayıptı! Senaryosu bu kadar titizlikle yazılan ve iman gücüyle kötü kadın rollerini oynayan Analara! Vurulan medya şamarı! Hem hükümeti hükümsüz kılan, en muhkem şey değil miydi halkın kararları! çocuklar dövülmez, çocuklar bir gül goncası. Sevilesi yanları saf ve temiz bakışları. Bilmiyorlar mı, en dipten en zirveye koltuk altlarında büyüttükleri kıldan postların zamanda tek tek yolunacağını… ”Olmaz olmaz, olmaz olur, olur mu olur” demeyin. Hiç olur mu? Kırılası ellerin, tutunacakları dalları böylesine kırdığını… Burada Ağlayın şimdi. Filmin En dramatik yanıydı başı başla yarılan Çocukların çığlıkları.
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #10 : Mayıs 06, 2008, 09:39:07 ÖÖ » |
|
İçini Kapatan Hangi İçi Açar?
İçsel baskılarını parçalayan kadın çevre ve toplumsal baskıları aşmada güç kazanır. Doğuşundan itibaren insanın üstüne yüklenen bir bilinç vardır. Önce aile, sonra genişleyen çevre daha sonra toplum bu yüklemeyi yapar. Düşünen varlık olarak, gördüğü yaşadığı olumlu ya da olumsuz her karede içsel debisinde sorgulamalara girişir. Kaynamaya başlayan düşünce, insanı taşma noktasına getirdiğinde önce kendini, sonra etrafı yakmalar başlar. Ya kendini yok edecektir insan, ebediyen susacak ya da kendini yeniden yaratacak.
Taşmadan ziyade pişme noktasını ayarlamak yine kendine verilen nefesle ilgilidir. Oldukça sancılı bu süreçte, cinsiyet kavramının devreye girdiğini, erkeğin doğası gereği daha sert olmasının, yüklenen genetik mirasın onu bir adım öne çıkarması… Kadına yüklenen ar, namus, doğurganlığın verdiği kutsal anne titri çoktan devreye girmiştir ki önce bu içsel baskıyı parçalamakla meşgul olan kadın bu süreçte ya yıkılmıştır ya da devreden çıkmıştır. Bir karşı duruşu oluşturabilen kadın, çevre ve toplumsal baskıları aşmada da dirençli olacak. Bunu başarabilmiş kadın için artık ‘kadın şair’ sıfatından çok ‘şiir’ ön plandadır. Kadın ve erkek ayrımına girmeden; kişi kendi yolculuğunda gidebildiği yere kadar gidecektir. Şiirde ilerleme süreci kadında da erkekte de kendi öznelliği ve nesnelliği kadardır. Bu ne kadın için ne de erkek için bir kalıp ve erk dayatır. Ve hiçbir erk gerçek şiiri deviremez ancak görmezden gelebilir. Kadının ya da erkeğin toplumsal ilişkilerinin şiirini yazmada bir baskı oluşturacağını düşünenler varsa onlara söylenecek tek sözüm Şair yolunu açmışsa olsa olsa toplumun şiirlerinden etkilenmesi söz konusu olabilir. En mahrem doğumun evren olduğunu keşfeden; ateşlerin dağa, taşa, toprağa, suya düşmesiyle kendi yangınını oluşturan, sırrı okşadıkça! Her zerresinden farklı cevher her zerresinde başka hasletler doğduğunu da öğrenmiştir… bu yolda hangi sebeple canlıya düş olmuş, hangi sebeple sıraya girip hangi sebeplerle sıradan düşmüşse!.. düşünleri kundaklamanın kaçınılmaz olduğunu... Aklın almadığını, akılla onaylatmak… aklın bilmediği aklı bulmak, sözün ve yazın birleşimiyle yeni kundaklar biçildiğini fark etmiştir. İçini kapatan hangi içi açar… Şiir-Siz saklan-Mayın!
hele bir de tarafsa şiire ve tarafsa gitmelere şair!
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #11 : Mayıs 09, 2008, 12:23:44 ÖS » |
|
Karşıdan Karşıya - I -
I- Sözün kıvratan cazibesi konusunda
Ört bas edilen hiçbir şey kalmamış. Düşünce vericisinden gelen sinyaller durum suyuna akan bir hayatın şarkılarıysa
çalan çalana!
Oysa çıplaklık ne kadar yakışıyorsa deryada, suyla oynaşan tenlerde pul sıyırma. Hani kırış kırış uykulu surat, yamulmuş bir yanakla sabaha kalkmak… Bu kaba saba kaşeler şiirse el sürmüyorum daha.
Kırdım dilin en can alıcı sırrını dediğim anda bir başka sır çıkmalı karşıma. Dönüp duran sarmalda inmeyen bir tansiyon ve hep!... i r t i f a!..
Düşmek, kaygan anlamların çelmesi! Korkuda ve istekte birleşir ki şiirde artık ne durum vardır ne durumu yaratan fikir. Ölümün ince çizgisinden gidilir gelinir.
II-Yumuşak dokunuşlarla kuytularda dolaşmak…
Sözden nefes nefese kalan yutaklar boğulmasın. Zaten hayatın dip köşelerini görenler için renk kuyusunu bulmamak olası değil. Öyle ise bir de çağlayanların serinliğinde dinlence gerekir. Koyaklar varsın dursun. Zaman mağarasına girdiğimizde nasıl olsa bir şekilde karşımıza dikilir. Hiç ak, karanın şahidi olur mu? Grinin kıvamında buluşursa belki! Zaman kırıkları, tabanlarımızda derin yaralar açsa da düşünmek gerek: niçin, niçin geçtiğimiz yollar bizimdir. İçimiz kaynar, demiri büker, zifti eritir. Peki, kızıl bir renkte gözlerimiz neden kamaşır? Mavide dinginlik, yeşilde dirim!… Siyah asildir de neden, neden içe seslenir?
Düş yasla bulunur, Pembe can kaynatır.
…Düşünce, dil dilden, beynimiz dipten, dilimiz birden yarılır.
III-dağım karşımda hep dumanlı durur
Uzanır alırım! arada nabızlarımdan bağırır —Ayşeeeeee! ‘Daha dur!…’ derim demesine de ensemde soluğunu duyarım.
Birden kaynamaya başlar kazanlar. Ateşe dayanmak, köpüren alevi tutmak, taşan her damlayı anlama katmak, kalemi yürek, maşası ruh, yaz babam yazar parmaklar…
Bu da bir başka hayat zamanlarımdır.
IV-Sindirim
Yanlış bir sözün insan ruhuna verdiği onulmaz izi kim bilebilir. Acıtan sözler kulaklarda çığlık çığlığa güzlerken, tersine dolar bardak, düzüne dökülür. İç denge altüst dış denge mahzun içlenir. Olabilecek en kötü ima olabilecek en olumlu imlâyla karşılaşsa da mazgalları tıkanan bir şehrin sağanağa yakalanan toprağı, bozgun sularla çevrilir. Yüreğe son yağmuru indiren, çelimsiz bir bulut bile olsa kaçınılmaz son.
Sıkı tutunmak, tutunacak bir dalı olmayanlar için zor!... En önemlisi halatını bağlayacak bir limanın olması ve toprağın o dirim sağlayan yeşile uyanmasıdır. Bereketiyle, vahaya isterseniz maviden gökyüzü, isterseniz uçacak on binlerce kanat çizin bence en önemli şey ... Hazmınız!
V-Bilinmeyeni saklamak nasıl oluyorsa!
Yalan!
Bu demektir ki hepsi!
Ölüm, resimde bir kuğu gibi salınırken öp beni beyazlığında. Dalında suç deren, pıtrak dölün içindeki çağda…
“Dur” desem de durma. Daha girilmedik odalarda bekleyen muamma, anlamı içinde koruyan dağ... Gibisi fazla bir dolan denizinde yüzen, gemisi karaya çıkınca, bayrağı dalga dalga. Hiç konuşma. “Sus”u oyna ki repliği veren dünya, ağdası parlayan ten ayıbında. Dinleti! “ yandan yavrum yandan” şarkısında kıvırtan, onca kaytan seyirci alkışlayanda, deli deli söken şafakta bul çimenini. Uzan dağında uzanan lalesi, çiğdemi, şebnemi, katmerlisi… Destele, deste deste çiçeklerini. İster kurut, ister taze taze diz vazoya. Geç karşısına kokla!
Değer olan neydi hayatımızda?
VI-Burulmuş Hikâyeler
Bu zaman, başka zaman!.. Geniş salonlar ve büyük kapılar ardında büyük sancılar duruyor. İçinde her türlü ihtiyaca cevap veren dolaplar… Göz gözü görmeden verilen konforlar, tarihin en şaşaalı turunda peçesi ipek, entarisi sırma kadınlar saklanıyor. Kırma belli çocuklara, devşirme redifler içinde kızlar ağası burulmuş hikâyeler pazarlıyor. Okuması yok, yazması çok bir dergâhın geveze yanığı ortalıkta dolanırken …Bakmayın siz, devrilen koca bir saltanatın sallanan beşiğinde rüşt çocukların doğduğuna ‘’e eli ele üleli embürleyli eb eb /be beli belebüleli bembürleyli beb beb/ te teli teteletüteli tembürleyli teb teb…’’ diye giden tekerlemede uçuşan perde arkası perdah, parende atıyor. Geniş mekânlarda kayboluşun eşiğine bile değmeden, bir oda iki oda üç oda… Kırkının kulpu da açılmıyor. Ne yapsın böyle bir maniyi yamak, kadifeden kesesinde dökme anahtarlar taşıyor. Nedir, ne değildir derken evlâdiyelik hanedan tarih kapatıyor.
VII- “Hepsi Düştü” “…!”
Bu o kadar hafif bir sözcük değil. Söylenmek istenen ama ne yazık zaman zaman söyleyemeyen dillerin gözlerinde belirir. Galiba eriyen gerçekler bileklere kadar indiğinde dillenir ki gelişmelere cuk oturan “eline yüzüne…” meselesiyle ortaya çıkar. Bulaşan bulaşmıştır ya, üste başa dökülen lekeler nasıl çıkarılır?
Yol gösterilemez.
Şimdi ne yapılırsa yapılsın değiştirilemeyen bir kara vardır. İsterse kaymak gibi kireç sürülsün isterse kaynatılsın, isterse derecesi yüksek güneşe asılsın. Rengi solmayan tek şeydir. Oynayan! şimdi ağzıyla kanat yolsa nafile, bir kere göz sözü görmüştür ki büyütülen iç enerji şimdi üstü sıyrılmış soygun bir tel! Değdiğinde en küçük bir yere … Düşünmesi bile… Demek ki ruh üşümesi bu!.. Buz kesen kırmızı…
Duyduğu şey öfke mi, yoksa karanlık bir köşede karşısına çıkan gölge hışırtısının, yitik bir ad artçısı olduğunu öğrenmesi mi? Hangisi olursa olsun, dönemeçlerin sonunda, hep bir elin varlığını bilmesi yeterlidir. Üstü mühürlü bir payla dolaşması ve gerine gerine ver…
El ele söylemezken yazıyı
Hepsi düştü!
VIII- güne bAktı
bu titreme, zorlanan kapıdan olanca hızıyla içeri doluşan soğuğu karşılamaktı. buğulanan aynaların göstermediği yara.
bilmiyordu, zaman ne zamandı. ama unutamayacağı bir bakışta tamamen kapattı ne var ne yok, gözü kUlağı …güne bAktı akrebin kuyruğu bolca yağmurdu. çatıları döven, güneşi görmeyen bir şehir gibi susuyordu.
bir tek o. bir tek o elinin içinde sEğiren duyguda. yAğıyor yAğıyordu! aklın almadığı, hiçbir rengin kırmadığı bir tuvali bOyuyordu. bütünüyle görünen, bütünü bÖlünmeyen parça parça bir parçalanmışlıkta, duymak buydu bütün hislerin uyuşması, karışmış karıncalanmış bir yoğunluk.. hayat! asılan mıhsız bir çerçevede ağırlaşan yokluğun gÖzü ...İnce bir yolun sapağında, örselenen çAkılın, cAnı acıtan vurgusuyla kAnıyordu. yolcusu can cana bİten bir ruhun ne olduğunu kimse çözemiyordu.
bulunan renk
sOnsuzca sÜzülüyordu.
*
bitmez bir kökün damarıyla tutunan…
fikrim! Bilmedim, neydi ıslak bir yeşilin en Karayemişi kekre, rengi koyu damak lekesi öptü ruhumdan öldüm, bittim.
aşk benim!
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
HBozkurt
|
 |
« Yanıtla #12 : Mayıs 10, 2008, 01:18:09 ÖÖ » |
|
bir çırpıda okuduğum Ayşe klasiği..gittikçe derinleşen bir rüya parçası sanki..gökyüzü aşkın rengi..her dem sökülen ciğerlerden..felsefik bütünlük sağlayan satırların arasında bulmuşken kendimi..akıp geçtiğimi belirtmeden geçemeyecektim..nehir şiirlere ..Ayşe Keskin başka bir dünyayı tanımlıyor bize..orda herkese yer olduğunu..açarak yüreğinden
Hüseyin Bozkurt
|
|
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #13 : Mayıs 11, 2008, 08:39:03 ÖÖ » |
|
Hediyelik Kumaş Görevli adam kumaşları ölçüp biçerken, tezgâhın üstünde sanki baharlar açmıştı. Renk renk dökülen konfetiler örneği… Sarılıp sarmalanan paketlere fiyonklar atılırken, hediyenin sahibine duyulan sevgide içine konuluyordu besbelli. Bu günkü güne hazırlanan müşteriler dükkândaki raf raf kumaşlara bakarken, ben işaret ettiğim sateni gösteriyordum. Ne kadar kesileceğini söylerken yanımıza biri orta, diğeri daha yaşlıca iki bayan yaklaştı. Yaşlıca olan oradaki bir sandalyeye çöker gibi oturdu. Orta yaşlı olan —Sen söyle anne, beye ne istediğini sen söyle!” bir başka görevli yanaştı yanlarına —Buyur teyze ne istiyorsun bakalım.” Yaşlı kadın —Kefen! —Kefen istiyorum. Adam bir an ciddi mi değil mi tereddüdü yaşarken ben buruk bir gülümsemeyle orta yaşlı bayana döndüm göz göze geldik. O da buruk bir gülümsemeyle… Görevli adam işin samimiyetine inanarak —İstediğin şey burada olmaz teyzeciğim, o malzemelerin satıldığı dükkân biraz daha ilerde oradan alabilirsiniz. Anne kız, bu iki kadın “Anneler Günü”nün hediyesi olarak istenen kumaşı almak için gerçek bir çizginin üstünde yürür gibi gittiler.
ayşe keskin/ Trabzon
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mayıs 11, 2008, 08:40:30 ÖÖ Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #14 : Mayıs 12, 2008, 11:35:55 ÖÖ » |
|
Bir Ömre Ne Günler Sığar
Bir günü de geri de bıraktık. Bir gün, bir gün daha iki gün eder. İkinci günden sonrasını saydık mı ömür!
Bu güne kadar aldığım en anlamlı hediyemi aldım dün çocuklarımdan. Bana günlerce öncesinden sordular ne istiyorsun diye. ben de 'yaban çiçekleri' dedim onlara. 'dağlardan toplanmış yaban çiçekleri.' Güldüler tabii. şaka yaptığımı zannettiler. gün geldi çattı sabah her zaman ki gibi erkenden kaltım Işık'ı dersanesine yolladım yedibuçukta. Öğleye doğru oğlum Işık'ı almaya gidiyorum dolaşacağız biraz dedi. Geldiklerinde ben ütü yapıyordum. Ellerinde kocaman bir kutu. Bana bile vermediler paketi... Gözlerinde büyük bir enerji ikisininde. Işık ben açacağım dedi. açtı pakedi.. İçinden bir bebek çıktı. Evet sevimli bir bebek! Ben anladım tabii neden bebek aldıklarını ama oğlumun sözü beni bitirdi. 'bak şimdi gözleri rahatça açılıp kapanan bir bebeğin oldu.' boğazımda koca bir yumrukla bıraktım gözpınarlarımdaki geçmişe ait kırıklıklarımı.
Gözleri açılıp kapanan iki güzel bebeğim olmuştu zaten gözleri açılıp kapanan bir çok güzel bebeğe koşmuştum hayatımda büyük bir zevkle. Çocuk yuvasında yüzlerde çocuk vardı böylesi. Ve içimi eriten ne sahneler görmüştüm bu yuvada. Annesiz babasız, loş odalarda, beşiklerinde ağızlarına dayanmış biberonlarıyla öylece uyuya kalmış bebekler...
Bizlerin aklı çıkar çocuklara mama yedirirken, süt verirken soluk borusuna kaçar da bir şey olur diye olmadık pozisyonlar deneriz. Ne narin tutarız onları, üstlerine titreriz. Ama gördüğüm bu manzara karşısında şefkatten uzak bu manzara karşısında iliklerimdeki kan donmuştu o gün. Demek ki kendi başına süt içebiliyormuş bebekler. Allah'a emanet. Bu hayatın gerçekler tarafı. hemde katı ve bir o kadar acıtan.
Çocuklarım çocuk yuvası ve huzureviyle erken tanıştılar hayatlarında. İnsanların yaşlandığında huzur evine bırakıldığını gördüler. Kızıma küçüklüğünde sormuşlardı da 'anneni babanı bakacak mısın büyüdüğünde' o da cevap olarak şöyle demişti. 'ben huzur evine bırakacağım onları.' şimdi biliyor tabii söylediği sözün anlamını. Geçenlerde 'ben böyle derdim ama büyüdüğüm de çiftliğim olacak. Hayvanlarım olacak etrafımızda, doğal ortamda yetiştirdiğim yiyeceklerle sizi orda ben bakacağım.' demiş kötü olmuştum tabii. İnsanın dünyası ne geniş, insanın yüreği ne yüce. Çocuk olsa bile. Kaldı ki herşey istekten öteye geçmese bile bunu hissederek söylemesi önemliydi. Çünkü hayat insana ne sürprizler çıkarıyor. bilemeyiz nelerle karşılaşacağımızı kalan ömrümüzde.
Bebek meselesine gelirsek, her zaman anlatırdım çocuklarıma, oyuncakları çok olmasına rağmen istekleri bitmediği için. benim de irili ufaklı bir kaç tane bebeğim olmuştu ama tek bir bebeğim vardı ki onu sevdiğim kadar üstüne titrediğim kadar titremezdim diğerlerine. Yengem vermişti Düzce'ye gittiğimde oyalanmam için. Yengemin de bebeği yoktu seneler senesi. (sonra da iki çocuğu oldu o da başka bir hikaye konusudur) Neyse evinde neredeyse yüzlerce bebek vardı. Çalıştığını neredeyse bebeklere yatırmıştı. Hem de çeşit çeşit renk renk. Ben nedense bu bebeği sevmiştim.
Sonra baktı ki bebeğe ayrı bir özen gösteriyorum bana vermişti. Kat kat siyah tülden elbisesi vardı. Saçları parlak ve lüle lüleydi ama gözünün biri yoktu ve ben Bolu'ya dönünce ona bir göz yapmıştım kağıttan. Aklımca artık rahat görsün diye dünyayı. ama diğer göz kapağı açılıp kapanırken bu gözü hep açıktı. İçim ezilirdi hep bu eksikliğinden dolayı. Acaba yorulur mu sürekli göz kapağı açık diye...Çocukluk işte.
Hatıralar değil mi bizi ayakta tutan. Hayatın eksiği değil mi bizi biz yapan. Üstelik hepimiz her hareketimizle her düşüncemizle birbirimize bağlıyken.
Anlam bunu anlamakta sanırım.
Anlayacağınız şimdi bir bebeğim daha oldu. üstelik gözleri rahatça açılıp kapanıyor. Sesler çıkarıyor. Sevindiğine dair sesler... Ama ağladığında içim, içim titriyor.
ayşe keskin/ Trabzon
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mayıs 12, 2008, 12:53:46 ÖS Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|