|
ayse
|
 |
« Yanıtla #15 : Mayıs 16, 2008, 12:08:29 ÖS » |
|
Ma- lat- ya- da Kan- lı A-re-na
Vahşet, canilik, insanlık dışı.. hiçbir anlatım yapılan katliamın karşılığı değil.
Bu gençler nerede nasıl bu hale sokuluyor? Gençlere neler oluyor, bize ne!... bir bileniniz varsa
Ne sosyal bilimciyim, ne psikolog, ne de .. sadece anne ve sade vatandaş. Sade aklımla bulduğum sonuç, her zaman hazır ve nazır şer odaklarının karanlıklarında palazlanıp vatanı-taşta akan kırmızı suyla ikiye bölmeye çalışması. Deli mayın gibi önüne gelen her şeyi, her düşünceyi, her fikri parça parça etmeye programladıkları robotları ortalığa salması. Daha hangi sınırlara tecavüz edip üstüne yatacaklarını düşünenler.. ki talan edecekleri hiçbir şey kalmayıncaya kadar ağızlarından köpükler aktığını görmemek olası değil. Zifiri karanlıkların sırtlarını sıvazlayacaklarını sonra da nerden geldiği belli çığırtkan seslerin “Haydi koçum”
koçlar ki her tosladıklarında gerçeğe boynuzları dağıldı.
“Cebren ve cebren ”
aydın LIK olduğunu iddia eden hiçbir aydın LIK böyle bir vahşetin altına imzasını atmaz, atamaz, atmamalı...ancak boğazlara dayadıkları kara avuçlarıyla lık -lık içen kana susamış sapıklar ki üstelik kutsallık adına alnına ve eline bulaştırdığı lekeyle birlikte anılacağını, düşüncenin ruhunu, ölümlü olanla ölümsüz olan ruhu anla(ma)ya- bile!...
Hangi yönetim şekli, hangi fikir geleceğin mimarı gençleri bu şekilde bir karanlığa çeker.. Nedir insanı insanlıktan çıkaran, nedir kalpleri kör ettirecek kadar gözleri şaşırtan, insanlığa sığdırılmaya çalışılarak işletilen cürüm..insanı, insana kırdıran, kanı körükleyen nasıl bir düşüncedir ki alıp çirkin bir çemberin içinde döndüren, döndürdükçe keyiften çıldıran.. ellerini ovuşturanlarla birlikte, yandan çarklı ehlikeyiflerin takibi altında gözlerini kapatan hangi atın siperli gözlüğü ki semerini döne döne gösteriyor utanmadan. Anlamaya çalışıyorum. Anlamaya çalışıyorum... Çalıştıkça vatandaşlığımın içinden... ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #16 : Mayıs 19, 2008, 10:13:24 ÖÖ » |
|
Vay Be! O zamanlar eski model minibüsler işlerdi. Arabadan indiğimizde garajın bir köşesinde faytonlar hazır olurdu. Ailece büyük bir sevinçle binerdik. Atların tıkır da tıkır rahvan yürüyüşlerinden her tatilde mest olurduk. Sokağın en başına geldiğimizde büyük bir mutluluk kaplardı içimizi. Çocuktuk! Ne büyük keyifti garajlardan anneannemlerin, sokağı bir boydan bir boya kaplayan bahçelerine doğru gidişimiz. Tahta tarabayla kaplı bahçeleri gördüğümüzde büyük bir ohh çekerdik. Önce büyük dayımların evi; Evin yanında, küçük bir mahalle bakkalı işletirdi dayım. Saygılı bir sessizlikle elini öper, avucumuza sıkıştırdığı şekerleme, çikolatayı alınca, çocukça bir utangaçlıkla teşekkür ederdik. İlerde küçük dayımın evi görününce daha bir keyiflenirdik. Onun yanındaki ev anneannemindi çünkü. Tahta bahçe kapısını açtığımızda, çanlar çalardı. Bizi karşılayan bahçe o büyük bahçe ferahlatırdı çocuk yüreğimizi. Her köşesinde meyve ağaçları, mısır koçanları, envai çeşit sebzeler, çiçekler ve benim için en önemli ayrıntı bir köşede duran tulumbaydı. Çocukluğumun oyuncağı!
Yanında hep bir maşrapa su bulunurdu. Suyu tulumbanın üst tarafından koyduk mu taa yeraltından kol kol sular dökülürdü. Aslanağzına benzeyen bu demir dökme benim gözümde büyük bir buluştu. Demek ki sular derinlerden bunun sayesinde çıkıyordu.
"vay be!"
Her düşünüşümde böyle derdim içimden. Her şey geçerdi o an. Yol yorgunluğum, arabanın tutması, başımın dönmesi. Çocukluk hatıralarımdan çok fazla şey yoktur bu günlere getirebildiğim. Birkaç özel olay ki onlarda zaman zaman şiirlerimde anlatmışımdır.
Düş gibi...
Ama toprağın altındaki cevheri çıkartan tulumbayı hiçbir zaman unutmamışımdır. Dün gibi, sevda gibi…
Şimdi hepsi yerle bir!
ayşe keskin/ Trabzon
mayıs 2007-Esinti Edebiyat- Kültür- Sanat Dergisi ..sayfa -39
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #17 : Mayıs 30, 2008, 09:41:23 ÖÖ » |
|
KARŞIDAN KARŞIYA - II
I- Kör Dünyası
Çıktığımız düzlük yer gözleri. Bütün bütün akmış his. Düşen elde susamış… Baksan karanlık bakmasan kara. Çok yolduğumuz duygularla, tırnak izinde kâğıt. Sinen ağıtlarla duvarları parçalanan kör dünyası, altüst olan hayaller yumağıymış.
Hangi deli dengesi için ayak altına onur… Almış üzüm! suyu bir arpa dolusu bardak içinde. Burada karmaşa, şurada Ütopik dünya, kırılan kol hep yen içinde… Gerçek bu ya, sıçan koca bir çukurun içinde, kızgın salyaları aka aka ne üstünden atlayamadığı çıta ne de ısırmadığı duvar kalmış.
Sonrası mı? Cin/net kir/nete darmış.
II- Sayıklama!
Doğruluk istiyordu. Sadece eline düşen tek damlada tüten buğuyu… Hani delişmen bir bulutun saldığı ürperten duyguyu… Oysa en başında kopan fırtınayla, zaman denen muamma da kıyılarına vuran topraklarda gözü yoktu. Her şey nasıl da hayaldi; bayraklar, iskele, tayfalar ve savuran derya.
Ufku kalmayan bir denizin, güneşi doğmazdı ki batanı olsun bağrına.
Tek bir şeyi duyumsadı yollarda. Gerçek olan hiçbir şey yoktu
ki nasıl ne hamasî bir damarda atan yürek
İşte burada duraklama.
Kim El! Kim Göz! Kim…
Hiç Sayıklama!
Aldırmayın siz devam edin yollara…
III-Dönüşü Yok Yolların, Ya Bitecek Ya!
sürüsüne değişmem bir efsun sözü hani koynumdaki sıcak kokusu şebboy kar suyu kadar hayat toprağıma bereket katıksız tattığım üfü!
dayanılmaz bu koku
Bir yerlere gidiyoruz. “Dere tepe düz” olmasa da bir sonun bir sorunun, belki de bir düşün peşinde. İçimizdeki gerçek ve daha bir içlendiğimiz sese. Elin elden üstünlüğü tartılırken kefede, ille de can diyoruz. Tek başına yaşamıyoruz tabii ki eş, dost, hısım, akraba, arkadaş, çocuk kucaklıyoruz. Devinim geleceği belirlerken saf bir sonuç arıyoruz ki birbirlerimize duyduğumuz güvende büyüyor sularımız. Güvensiz bir okkada yatan duyguya haciz daha fazla geliyor nedense…
Önemli olan duruşsa hacı yatmaz bir duruşa hayır diyorum.
Elbette ki düşüşlerimiz, uçuşlarımız olacak, elbette ki kuluçkalar çatlayacak, menteşeler gevşeyip sallanacak, toplayacağız.
İnsanız biz
Kafamızın içinde bin bir at semeri Atımı kolay olmuyor sırtımızdan
Öyle bir ayna ki bu derinliklerdeki Her kafesi söküp atmak, bir ömür tüketesi…
Sağımda yatan sevdiğim. Yoluma çıkan yoldaş
Dönüşü yok yolların ya bitecek ya!
IV- Lak Var Laklaka Var
İşte bu yüzden gevreğinden gülecekler. Arkanızdaki topuk izleri her koştuğunuzda değecek kabanıza. Karşılıklı bir gerilimin uç noktasının değen kenarından gelecek sesler. Kadifeden kesesi şiirden gelir sesi… Hiçbir ter bu kadar candan akıtılmamıştır. ”İki kere iki, koşmadıkça düş perinin peşine ne işi olur canında kara yabanın?
Aman da aman sokağa yakışan postallar “rap rap” edivermişler...bir de bostanda bayrak asar ya kıytırık kaleler!
Demek ki lak var laklaka var tüfeği dolu kalemler var. ta ta taaa taaa! Yandı aman keten helva. İşte bu yüzden dikiliyor hep korkuluklar tarla başına. Altı dededen kalma don, üstü mintanı ağa baba, başında kelle kesen kör Hasan’dan yadigâr. Önce şakır da şakır kendi çalıp kendi oynayan kollar. Düz! hayat böyle gelmişmiş de belli ki böyle … yetişecekler!
V- S.O.S.
Beyinlerin insanlara sunduğu sözcük sayacıyla içinden çekip çıkarttıkları kara delikler durmadan büyüyor. Sis kokusu yayılırken havaya, iyiden iyiye girdaba girildiğinin sinyallerini veriyor. Radarda s.o.s. kıyıdan oldukça uzakta büyük bir kasırga bulunmakta diyor a çevrilecek ne takat, ne kol kalmış yine de beyin dinlemiyor ha bire şaşırtıyor.
Kıymık kimde, kim nal bırakıyor. Düşünce düşün düş
Düşünsüler şer, Kendi dümenini kendine kıran bir korkuda boğulan dünya yıkıldı yıkılıyor.
Yapılacak tek şey, keçileri kaçıran sürüsünü toplasın koysun ağıla ki yaban zeytinleri ortalığı kokutuyor.
Gözüm, a iki sözüm, terazisi denge közüm! kim neye öykünüyor. Bir dağ bir uzun yol, ikiniz de birbirine ulaşıyor.
Çok sesli bir düzenin çok renkli kuşakları bellere sarılıyor.
Oynayın bre efendiler, dizlerinizi vurun yere yüreğim sallanıyor.
VI- Gülebiliyorum!
Yıllar yılların sırtında gözden kayboldu. Eskiyen yaşlarım, aklaşan başım ve uyuşan bir yanım, bana kalan sancılarımla geçinip gidiyorum. Dönüp de geriye baktığımda yaşamakla geçmiş çokta üzülmüyorum. Galibi olmayan bir düşün içinde yaşlanmak mı bu, yoksa adını yaşamak koyan düzenin komutanlarına bakın yaşıyorum-u göstermek mi? Hangisi olursa olsun yine de bana atılan her taş yüreğimde dikelen gücümü yıkmaya yetmiyor biliyorum. Daha da büyüyen bir anıt gibi dimdik duruyorum. Koyu bir güçle birbirine kenetlenen bu taşlar sert bir kayaya dönüyor.
Zaman, dibimde uyuyan patlayıcı bir bombaya dönse de öyle bir başkalaşım ki bu kâh altına dönüyor sözler kâh zehirden şerbetler, İçiyorum! İçtikçe büyüyor ser. Dönüyorum. Döndükçe bir gaz odası oluyor. Boğuluyorum. Hani çiçekler ki üstlerine dökülen çiylerle güzel ve kelebekler ki renkler!
İçimde ki sevgileri öldüren güçlerle cenkler… Çekilmeler! Kalabalıklarda yalnız bir cengâver… Öyle ışkın ki şiirler. Kesik kesik titriyorum.
İşleyen demirlerde pas tutuyor sonra parlayan bir ışık oluyorum. İnce suyum …uyumuyorum. Akıyor akıyorum. Koyaklar açılıyor geçiyorum. Gerisin geri silkelemiyor artık üstüme ekliyorum.
Kırıştım, örselendim ama var ya her şeye rağmen gülebiliyorum.
VII-Karanlığı Sevmiyorum Yarınlarda
Yapabilirim! Hem de en bitkin olduğum anın içinde. Üstüme gelme dedim vurguya. Bir kere ne sağım soluma uyar ne de solum sağıma. Daralan kelimeler bir solukta dökülürken kağıda ters duran bir virgül bile yerinden çıkabilir kalemimde yaramazsa… Karanlığı sevmiyorum yarınlarda. Kahkahalar yayılırken satırlara, içli düşüncelerimin çocuk çocuk bakışları döner doğama. Ah en güzeli budur çabalarımda. Sallarım onları düş dalın kucağında, uçkun ve hür ufuklara. Ama dilimin döndüğünce hep barışın yordamıyla. Samimi duran her duygu yoldaşım, akışı ışkın, kanatan gerçekler bile bileğimde ince bir bileziktir hâlâ.
Aman cicim, yaman dilemma
Salon nezaketinde el eteğinden dökülen Karamanlar, sonunda usturupluca kızartılırlar ya, pirinçle bulguru ayırt edemeyen pilavcılara! Adam sende, ne yedirirlerse yedirsinler, ister terbiyeli işkembe ister yanık kabak kemane… (sonrasında hazmı güç uğultular duyulur midelerde.) O yüzden a/ c/ e/ m/ i/ c/ e/ yaz! kaşığın sapını gözüne sok da ünlemlerin noktasını unutma bir daha.
VIII- Hayat Öylesi Güzel, Öyle Yaşanası
Ne ki! buzdan kılıçların erimesinde başıma üşüşen damla. Şıp şıpıdık ökçe sesi kısa. kırkından sonra gözlerime hat çekilen, dem tanesi kaç kuruş eder. Kırağı çalan patlıcanın oturtmasında, kekre tadı.
Alıç’ın boynuna dolanır mı tespih tanesi gibi çilesi. Hoş yaşayan hoş güler(mi?) Gerçi ötesi gergef girintisi. Kalabalık kaçın kurasında terbiyeli. Bak bak; hele, bu da oldu mu şimdi? Ne yaparsan yap ağzınla tutma kartal yelesi. Her kükreme sesinde arama bir meltem esintisi.
Dost olan cesaretli…
Yaşayan saltanatta, yaklaşan gemiye bir gözcü şubesi… Mendile işlemeli dantel kurdelesi! Çevir kazı yanmasın. Yansa da bahçeye; salma çocuklar, sallansın uçarcasına. Ah orada orada. tut kelebek kanatlarını ama sakın yolma.
Hayat öylesi güzel, öyle yaşanası.
IV-Oyunun Sonu
Tek tek dünyalar yatıyor yorgan altlarında. Tek tek, altı üstüne getirilen yaşamın döner bıçağından kesiklerle, çamaşır suyundan kokular arasında…
dökül!
bölünen çehrelerden buruk gülüşlere... kavradığın el yüreğine derman olursa al senin olsun dedem. Belli ki ne yumuk yumuk torun eli tutmuş elini ne de evladın sıcaklığı sıvamış iki büklüm sırtını. Hani her şeyini verdiğin hayat seni yastığın en orta yerine demirlemiş ya şimdi topla halatlarını çek bayrağını. Gören gözler akıtsın içinden gözyaşlarını. Herkes kendini seyretsin aynada ki görünen manzara afili bir sırma dondan daha neler biçtirirmiş makasa. Kefareti üstünde, ustura parıltısında sevinsin aksakalın.
İki yandan çekilsin perdeler şimdi oyunun sonundasın.
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
Betül
BETÜL SEZER
ÖKS Girişimcisi

Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 62
|
 |
« Yanıtla #18 : Haziran 02, 2008, 22:34:16 ÖS » |
|
Uuuuuuu büyüdüm yaahuu yolboyunca. zevkle okudum....
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Haziran 02, 2008, 22:35:03 ÖS Gönderen: Betül »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
BA?KENT? BEN?M BU YIKIK ?EHR?N..
|
|
|
Betül
BETÜL SEZER
ÖKS Girişimcisi

Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 62
|
 |
« Yanıtla #19 : Haziran 02, 2008, 22:37:33 ÖS » |
|
GENÇ ROBOT Sizce bir genç ne düşünsün? Öyle bir organizma düşleyin ki ,sadece sizin istediğiniz istediğinizi düşünecek,onu hayal edecek.Evet bunu düşünün çünkü bu varlıklar size çok da uzak değiller.30-40 yıl sonrasının mekanik tortulları şimdiki gençlik.Başına buyruk ,hedefsiz,rotasız nereye gittiği belli olmayan,yıkık dökük zavallı bir gemi gibi.Onları yönetmek,duygularını şekillendirmek öyle kolay ki, bu yaptığınız belkide en eğlenceli işiniz olacak. Sadece varolmak için yaşayan gençlik.Ve onları garip yaratıklara benzeten büyükler.İplerini abilerinin,ablalarının ellerine vermiş minikler.Yüksek sesle söyleyin şimdi!! Ne düşünsün,ne hayal etsin,nelerle mücadele etsın,nelere boyun eğsin,nelere haykırsın?Pasifleşen,bayağılaşan,artık hali kalmayn bu yaşlı gençliğe neler önerirsiniz? Yapmaları,okumaları,düşünmeleri gereken tüm durumları yazın desem.... Kaçınız o kağıdı doldurursunuz veya kaçınız kaleme bile elinizi sürmezdiniz UYAN! Zamanın genç robotu ! Güneş eritti,yok oluyorlar tek tek.Birini kuçaklamak istemezmisin?Eminim söyleyecek ve yaptıracak bir çok şey vardır...İnsanoğlu yönetmeyı sever çünkü. Gençlerin hayallerine girin ve onları zihinlerinin karanlık odalarında ziyaret edin.Tutup elinden özgürlük güneşini gösterin.Zayıf ve cılız bir gençliğe güneş ışığı iyi gelecektır....
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Haziran 03, 2008, 15:35:17 ÖS Gönderen: Betül »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
BA?KENT? BEN?M BU YIKIK ?EHR?N..
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #20 : Haziran 02, 2008, 23:19:12 ÖS » |
|
soru sormak, sorular sordurmak.. soru; düşünce! soru; cevap! soru devinim. robotlar programlanıyorlardı değil mi? programsız robotlar var mı diye düşünmeye başladım şimdi. düşünce düşünceyi körüklüyor işte.  bu akşam bu da benim dersim olsun. Teşekkürler Betül.
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #21 : Haziran 03, 2008, 01:17:14 ÖÖ » |
|
gördüklerim, görebildiklerim hatta çok kere göremediklerim bilincimi körlüğe özendirdikçe..
üstüne susmak serpiştirilmiş bir külah şiir uzatmak bana sükunet, ona, tıpkı yaladıkça parlayarak ısınan buza dilin ekvatorda erimez iyiliği gibi.
O bilmeyi ısrarla bilebildikçe, engellemeyi bilmiyor çünkü hiç biri, görebilmeyi..
Benden önce acıyan yerim, hep bilincim oluyor.
Ruhumla ben acıyı şekerden fazla sevemedik ki!
py
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Haziran 03, 2008, 01:23:21 ÖÖ Gönderen: zeyno »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #22 : Haziran 06, 2008, 09:13:28 ÖÖ » |
|
6.Dekad Kitap Tanıtımı“Hem düz yazılarımda, hem de şiirlerde geçmişimi açık bir kitap gibi koydum ortaya.
Adana Kız Lisesi; Taşköprü ve ona yazılan ilk şiirim; Bürücek Yaylası ve Toroslar; palamuttan yaptığım kolyeler, okaliptüs ve portakal ağaçlarım; anneannem Makbule Hatun ve O'nun Türkiye'ye gelişi; Arif Nihat Asya ile başlayan 'dil' takıntısını bana aşılayan, 1939' da şiir kitabı (Kalbim Ağlarken-Yeni Adana Basımevi ) çıkmış olan babam A. Muzaffer Bulgulu; doğduğum, bir köpek tarafından ısırıldığım ve bu yüzden çocukluk arkadaşımın kafasını taşla kırdığım(!) Çınarlı Sokağı; bana ta İzmir'den Turgay Gönenç şiirlerini telefonda okuyan eşim... ”Eski İstasyon' ise Çınarlı mahallesinden sonra - Seyhan nehri üzerindeki Taşköprü'ye ve Kleopatra düşlerine gelmeden evvel - bir dönem yaşadığımız yerdi. İlkokulu orada bitirdim. Okul yolunda aldığım leblebiler halen duruyor cebimde! ... Geçmiş uzunsa, öykün de uzun oluyor Ayşe... Sevgi ve selamlarımla ) (Ayşe annemin adı, biliyor musun? ..Bu yüzden her yazışımda bir sıcaklık vuruyor ruhuma...)” Naime Erlaçin/ 23.06.2005 Bilmiyorum neden gözüm gibi sakladım, hayatınızı bir kaç noktalı virgülün arasına sığdırdığınız, sonra üç noktayla sonsuz düşüncenin içine bıraktığınız bu notu. Şiir yolculuğumda karşıma çıkan bir insanın samimi sözlerinin bir zaman sonra böylesi bir durum için önem kazanabilme ihtimalinin yüksekliği miydi buna sebep, yoksa acılara ve hayata karşı bir duruşu olan yürekli bir kadının yakın gelen hali mi? İnsanın en acıyan çocuk halinde “kafasını kırabileceği”, en hassas ve olgun haliyle sarıp sarmaladığı hayata, duygularıyla er ya da geç mühür vurabileceğini hissettiğim için mi?.. Her ne sebeple olursa olsun şimdi size yazdığım şu satırlarda bana ön ayak olan bu not, dokunduğunuz, dokunacağınız gerçeklerin ve düşlerin sesini çıkarıp o zamandan vermişti. Bazen önde, bazen sonda, bazen yol ayrımında, el sallayan bazen çıkmazlığın ucunda el bekleyen, el veren ama bir şekilde yine yola hep devam eden şiir emekçisi için yollar çetindir. Cebinde hâlâ leblebilerinin var olduğunu söyleyen bir kadın vardı karşımda ve zamanın bunları toza dönüştürmesinin dışında demirsi bir güce dönüştürdüğünü söylemek istemişti. Böylesi bir tespitin de paylaşılması gerekiyordu. Bu benim bir şairin yolculuğuna tanıklığımdı. Bu tanıklığımın zorunluluğu yoktu ama sorumluluğu vardı bana göre. “bir düşü aramaktı yürümek (1) sözün tutuştuğu yerde yalınayak kaldırımlar ateş tuğlası yol amansız duruşma”Her bir şairin kendince algıladığı ve şiire dönüştürdüğü hallerdir hayat. Hissedilen şeyler öyle az buz şeyler değildir ve kırmadan dökmeden yansıtırlar aynaların ardındaki sırları. Şeyh Galip’in dediği “ateşten denizleri mumdan kayıklarla geçmek” ya da “yalınayak, sözün tutuşan yerinde ateş tuğlasına dönüşen kaldırımlarda yürümek”( N.E)Nicelerinin de söylediği gibi, şiir tarifleri farklı da olsa hissettikleri eminim benzer şeylerdir insana ve yaşama dairdir her şey.
“pekala yaşanabilir gözetleme kulesinde de(2) “aşk yoksa yaşamak yok” demek kadar basit bir önerme bu yalın ve anlaşılabilir birinci tekil şahıstan yola çıkıp boşlukta yürümek kadar tutarlı hem de”Kuleden boşluğa, birinci tekil şahıstan çoğula, hep aşkla, varlıktan yokluğa, yokluktan varlığa dönüşen bir sarmalda süreğen bir ritim!... Soluk soluğa bıraksa da “rüzgârın oğulları”nı oğul verdikleri her kovanla daha da güçlenerek tozu dumana katarak giderler hiçliğe doğru. "nereye gideceğini bilen kişiye yol vermek için dünya bir yana çekilir.” (David S. Jondar) Zaman denilen kavramın içinde kayboluşu yaşamışlar, buluşmayı da. Buluşmalar ki kan kırmızıya dönmüş. “bozkıra döndüm” dese bile, durmadan gelincik açmıştır iç... öyle olmasa kan(a)mazdı dilleri. Gelincik (3)
Asfaltıma pençe izleri bırakan gelincik kanla yoğrulmuş sanıyor ekin tarlalarını yanılıyor! bozkıra çoktan tahvil olduk biz
ekmek kokusu arıyor bağrımdaki şaki atlarımız soluk soluğa “rüzgârın oğulları”
hırsın özrüdür “kavga” diye sunulan suyuna banmakla içinden çıkılmayan
kanlı mintanı aldım gelincik yerine eriyor asfalt ekmeğim esmer bozkır içimde… Yanılmayan bir tek yürek gösterin! ki kanlı mintan giymeye bu kadar hevesliyken üstelik… Hem, alına en çok yakışan da pençesi! yanar yanar… da yazar, yazar şair… ”Metruk” şiirinde ise şöyle seslenir. “Yaslı bir dul söylencesi şimdi yaşamak”(4)ağıtlar yakılmış, ağıtlar ki yaralı bir kuşun dilince çevrilmiştir. “kundakçı bir kıyım (4) ve kül hesaplaşmalar ayazında biliyorum aylaktan sayılacağız bir gün”
çünkü susarak geçilmiyor vurgundan nadasa terk edilmiş metruk yürekten bir de
böyle yakıyor yağmur hesap vermiyor bulutta bıraktığı boşluğa.Elbette şairin görünen gözü kulağı, var olan tüm duyuları kadar, görünmeyen gözü, kulağı ve iç duyumları da sesleri, görüntüleri, renkleri ve kokuları imgelere dönüştürür, çok katmanlıdır söz… Algılarının diline yüklediği vurgunla yalnızlığın sesinden taşmanın sınavını da vermiştir. “karanlık kokuyor şiirler (5) karanlık dokuyor alnımdaki kış tezgahı”“…aslolan insana dokunmaktır karaşın sözlerde”Aslında aşka yakınlığı hayata yakınlığından daha güçlüdür ama aşkın olmak gibi bir düşünceden ziyade insana dokunmanın büyüsüyle sabır ve bilgi her zaman bir adım önde gider Naime Erlaçin şiirlerinde. Yaşamsal deneyimlerini ve iç yolculuğunu didaktik bir dille değil inceden inceye dokur … Bilgiler öylesine harmanlanmıştır ki ister istemez şiirle hemhal olmak için okuyucunun bazen geçmişi karıştırması gerekebilir. (Araştırmayı ve öğrenmeyi sevenler için Naime Erlaçin bulunmaz bir hazinedir çünkü.) Bu hem akademik hem düşünsel yolculuğunun zenginliğindendir. İsimler, tarihler onun için önemlidir, kavramlarda öyle. Jenosit (6)
katiller sever suç mahallini soluk bir suret artığında tersyüz edip siyrete vuran cinayeti ince bir sızıya gidip gelinir en çok
yomsuz kehanetler filizlenir tenimizde ak kâğıt yalım evi
tıpkıbasımdır bütün kıyımlar soykırım oluruz kendimize “Quasi” şiirinde de en çok hiçliği sevdiğini.. Cesaretlidir. Esaretin sözde değil dile gelen göz(e)de olduğunu bilenlerdir yokluğa yürüyenler. Ölümle budansa da ölümsüzlüğe açarlar onlar. Gök açtır, toprak aç, hava açar cevher yarılmalar içindedir! Quasi (7)
hiçliği sevmiştim en çok en çok yokluğun anlamını
ölüm beni bildi!
kendini mart sanıyor toprak değiştiriyor gece gündüz : budama mevsimi göğünü yaratırdı açlığım eksilmenin kenar süslerinden karantina öğünler, çamur bulaşığı yas entarisi ritüeller yanılsama katmer ve çıban!Ritüel: ölüm ve dirim… Sürer gider dallar!... İnce. Sürer gider çiçek! yapraklar sürer gider, kokusu Fesleğendir! acılı çorbanın damakta bıraktığı tat üstünden aşk gelir! gider de… Masalı, meseli çıkarıp baktığımızda “Altıncı Dekad” apaçık bir ömre adını verir. Lupus - 9. sayfa Dördüncü Duvar- 11. sayfa Gelincik 18. sayfa Metruk 24. sayfa Karaşın 28 sayfa Jenosit 48. sayfa Quasi 74. sayfa ayşe keskin/ Trabzon--Varlık Dergisi- Mayıs 2008
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Haziran 06, 2008, 09:17:29 ÖÖ Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #23 : Haziran 16, 2008, 09:46:26 ÖÖ » |
|
KARŞIDAN KARŞIYA - III -
I- İçine Düşünce
Düşündük. Çözdüğümüz tek şey sonsuz bir düşün içinde yattığımız. Üstelik düşünce çizilen dehliz, santimetre kare hesabıyla tahtası çatlamış, pencereleri kırık, ara sıra çekilen perdeleri örtük.…
Cezalı! yaz!
Bunalım terini sıyırdığımızda alından, çizgi kat kat…
Gördüğümüz!
Zaman yüzü Nem sökünü.
Git git bitmeyen bir yolculuğun yükünde. Kâh cendere, kâh tellerin değişi, çocuk sevincin dolu sepeti, dağıtan, kâh dolu vurmuş seri…
Korusun Yücesi!
Hızlıca, bazen yavaş… Can acıtan, el sıkan! Ânı, ânâ saplayan cenkte kusursuz vuruş
düzenin hecesi!
Dü-şün-ce dü-şün-ce i-çi-ne d-ü-ş-ü-n ko-nu-şan hücresi
Susan cümlenin odası; ne mavi, ne yedi rengin teki. Sadece izin izle kaybolan izi.
Dâhiyane, belki biraz zoraki…
Ya soluk, ya yok oluşa çarpan süre içinde çıkan… Yürekti!
II- Atlar
Kâğıdı koyultan her kalem darbesi düşümün çizme sesi. basan! Adımın! Çözülen bağı değil. Bu daha da sıkılan, dipte kalan ve bir köşeye fırlatılan tüpün can çıkardığı yer.
Şimdi gerilen kasnakta, üstüne her vuruşta fırçadan dökülen kılın orman içinde seçilmesi, çağlayan sudan içmesi göğün en sevimli, yerin en karanlık dehlizinde ölmesi…
Yüzün yüzülen derisi. Açın ardına kadar pencereleri,
Kaynattığınız kazanlardan dökün renkleri. Yakın! Yarların terini silen dörtnalın, seyir için çakın çivisini ki Mıhına da verir Yüce, çekicine de nefesi.
Bütün atlar buradan geçti.
b]III-Ve Düzen Olabildiğince Kene![/b]
Emdiğinde kanı bırakır mı kaşıntısını. Âlâ hem de. Bu ine çıka gevşek bir terazide, uzayın seyrinde… Tartısı bozuk bir serin! Özünden çıkan fikirse hele… Dur desin eller, bu keyfi kaypak, öküzün boynuzundan sunulan tepsideki deme. Hadi özü bir, sözü bir yer bulunur elbet dünyanın derinliklerinde.
Öz için öz kırmayız amma… Dümeni, döne döne rezil bir dehlize inen değmez kaptanın gemisini yüzdürmek neyimize? Der de satmayız, kırarız kalemi en dibine kadar fırlatırız düzenin gözüne gözüne!
Sabır tespihini çeker dilimiz
lâhavle! durmadan lâhavle!
IV- Düşünmek Yalnızlık
Bazen boş, bazen baştan doluyor. İçe susmak koyunca taşıyor. Zaman nasıl büyütür insanı? Bilmiyorsak. Olunca acıtıyor. Çocuğuz besbelli. Yaşlı, saf saf bakıyoruz. Sökülünce ses taşları.. Zaman duruyor, dikilmiş dilimizde. Çalkalıyor çatlatıyor başımızı. Düşünmek yalnızlık. Durmadan yürüyoruz. Upuzun bir yolda Az! gelip çok.
Çok sene yormuşuz, ömrümüzü çok bulmuş, belki harcamışız kendimizi. Dersimiz bol!
—Öğrendik mi? — Belki!
Daha çok var. Belli!
Yenilen bedenimizi.. Kıpır kıpır kaslarımız.
Yürüyen güçle topluyoruz gücümüzü. Şimdi giriyoruz salondan içeri. Başımızdan bileğimize gidip gelen yeşim harını punduna getiren düşlerle üstümüzü örtüyoruz. Sıcak; rehavet. Rahatlamak; hayat. Hepsi, “Geleceğimiz!”
Diyoruz ki “umut et”.
İstemek!
Zamanın veresiye verdiği hiçbir şey yok. Hepsi peşin peşin ödeniyor ki kim ne derse desin ancak kendini bilir insan.
Bildik mi? (!)
Daha çok borcumuz varsa, ödemeye canımız var.
Yazarız canımızdan can bildiğimiz gözbebeğimizi. Elimizi tutan geçmişten bu güne…
İçimiz ışığın sesi.. eşimiz, katar olur ömrümüze.
Yer göğü bilir kök içimizi.
V- Zaman Dağı
Hayır! demeyi bilen kul!
İnsan insanın kılıfı, insan insanın yarılan ağzı. Sarılan baş. Harlayan kapağı. Sahanlığı narlı, menteşesi gıcırtılı… Açılınca yaprağı, dökülen dalın olur mu hiç gizlisi saklısı.
Kabuğu katmer, kökü derine bağlı, boyu bosu gölgesi zarı, zaman dağı. Gelip geçen altında yolcu, üstünde dinlendirdiği açık kanadı... İşte bir tek o dinledi bir tek o boşuna patlamadı.
Dinlediğim ney duyduğum ağrı hayatın faslı. Hiç biri bu dağ kadar can, hiç biri bu dağ kadar dost olmadı.
Sakladı kıssa, verdiği hisse ilâhi aşktı.
VI- Bir Tekine Yazılmış Kebikeç
Nicedir mühürlü. Kapıyı, kanatlı kın böcekler kemirmiş ama ismini çerçeveleyen yazısı Alaz mavi. Kızılcık kızılı raflarda, sıtmaya tutulmuş soyunuk çocukların üstleri başları toz, kimi yere düşmüş, açılmış dizleriyle canı yanmış. Bir tek o, sedef rahlesi kakma oturağında… Köşede duran, yarısı sarı, yarısı haki kapaktan taşan ipin ucundaki inci! Camların, saydamlığını yitiren ve bunca yıl nasıl kırılmadan durabilmiş dedirten hayat artığıyla kirli… Elleri, gözlerin iki tarafına at gözlüğü gibi yaptıran bu yok oluşun, görülebildiği kadarıyla içerisi… Dilimin ucuna gelip atılan taş gibi. Kırılan yerden girdim içeri. Bu yorgun dizilim, sıralı sırasız can verip can yücelten gam yeri. Hani köşesi yaz, zamanın donuk yanı, ömrün çiçek bastığı… Burası, dirhem dirhem sarardığı.. Sisli sayfalarda nefes nefese çözülen teri, terli terli içilen kaynak içi… Bomboş hepsi.
VII- Kuşkulu Ölüm
Aydınlık, yavaşça karanlığa dönüyordu, geçtiği yerlerde, tüylerini dikenlerin hışmından koruyamayan kediler gibi kaptırdığı paçasına. Uzun süre paçanın o yana bu yana ritmik bir şekilde sallanışına baktı, yol boyunca komik bir oyun gibi gelmiş, üstelik garip şekilde keyif de almıştı. Sonra unutup gitmişti. Yırtılan pantolon paçası, toz toprak kokusuna bulanmış yorgun hali, artık gözlerine oturan bir tarihin kanlı sahnesiydi.
Üstelik ‘’Elini hayata dokun da git’’ diyen sesi. Ele dokunma zamanını belirleyen yaş! çizgilerle yarılı insanı. Çok şeye şaşırması… artık…hiç! acı!... insan olana insanca tutunan, elde ağlayan zamanı duymaması… Dünya, kopuk bir sarkaçta sallandı. Tik tak tak-tik! Denge… ısınma küresel. Oysa hepimiz hepimiz kardeş-tik!
‘’Tak!, tak tak ’’ Diye namluya dayandı!
VIII- Uf!
Gitmiyor içinin trenleri! Duran, durdurulan katarından ne sesi gelebilir ki.
uf!
Gün gün köhneyen bir düş yığınında kırılan camlar gibi öyle paslandı demirleri. Kıvrılan raylar, kıvrılan ahları geçti. Zirveden kopan taşın iki yana biçtiği yol, gücü tepelerde güçlenen kanatların dillerinde… Zaman ya kurtarılmayı bekleyecek, ya yayan yapıldak düşürecek yollara seri.
Kış bastırmadan
Cana altın bir damar gerek
Yol uzun, soğuk kavi Ölmeden dirilmeli.
IX- Uçurtması Maviye
Görmedi. Tanımadı. Bakmadı değil. Çocuk!. Çok, çocuk mudur? Azdır belki açılmamış gözleri yavru sığırcık! Ama öyle işte, öyle el yordamı koyuluk, bir teker tokmak yaşla gelir. Hiçbir şey gerçek değil. Hiçbir şey, belki çok gerçek, bir şey, hiç belki bir çok sır değil...Oysa o bilir karanlık bitmeyen bir yolculuk, odur kuytu kuytu kazılan derinlik.. Üstüne söylenen her şey bol.. El verilen el… Zaman yiyen el olmuş. Bu da bize büyük bir ders…
Olmuştur! Umudu, uçurtması maviye kökün özünde sebebi, çözümü sabırda bulmuştur.
X-Şiir
Ciddi – yet(i)siz insanların işi midir?
Yaşamın yaş yaş sarkan dallarıdır. Üstüne konan serçe bile rengini bilmezse yaprağın ne kalır ki kâğıda?
Olmaz toprakta tek dikili ağacın.
Önce taş ustası olur yontar acıları. Dizelerine en kara boyayı fırçalar, ellerine ressam saklanır. Ama, ama geleceğe mutlaka bir ışıklı nokta bırakır. Salmaz öyle ulu orta dağları, bayırları, uçurum uçlarını sarar, sarmalar, kollar, dolar, dolanır… Can bulunca düşlerin en dibi gözünde, ebediyen ebediyete koşan iç ağartır.
“Zaman olsa, ah zaman olsa zamanın içinde kalsam”
Demese, olmaz olmayan/ olana olan olur özüne fark!
Atsa farkla şahlanır.
Şimdi deyiverin şiir senAt mı sanat mıdır?
XI- Hayat çAlgısı
Ve insan Çıktı. gücüyle . ÇEktiği acıdan… iten pek hamlede. Üstü başı içi dışı al... aKan nurdan ırmak gibi anası, babası nArdan topak topak saçıldı ! azdı zAman… sonra sevinçle ağlAyan …cAn solUyan cümle düşle dallandı akı.. zarı zArı hayat çAlgısı çengİsi şarkısı. Yaşayan dünyalı…İçlerde çözülen ölümlüydü adı.
Toprak aldı Isıttı
XII- Kapak
bütün bütün doğulan. parça parça gömülen topu topu iki bileğe yüklendi. Hiç bir usta görülmeyen baş… Bu aç olan dünyanın ağzına çalınan balda narın üfleyen İs! Kanda milât ak ar koyusu kök salan tohumda toprak bir dip …bir sema el ele belleniyor zamanda.
XIII- Sır Fanî
Darmadağın. Üstüne çektiği örtü, rengiyle tene amade… Çürüğü vişne. Zaman, değil mi ki en isyankâr yüreklerde… Derman! Dur orada canım Yerle bir olan ne varsa anlama dönüşen gittiğin yolun biçimi... Külliyatın! Vuran seni/ onu vuran Kayıp şey az değil hepimiz sır fanî kın!
XIV- düş bölümü!
Gözleri kapalı, tahta merdivenlerden çıkan çıtırtıyla gecenin karası bozuldu. Döndü. Açtı… Duvarda ay ışığının yansıttığı gölgelerle buluştu. ses gitgide yaklaşıyordu. Ürperdi Üstelik kimseyi beklemiyordu. Koca evde eski bir dolabın içinde saklanan Kitabı mukaddes ve dilinde duası ” Yarab beni koru.” ardına kadar kapı... İçeri tık bir nefeste varlık doluştu. Çarptı, korkuyu böldü..İçi durdu. Boşlukta kıvranan düş bölümü… Uykusu En derin soluğuydu?
XV- Aktan Da Ak
Sakladı ipekte gözlerindeki feri. Dahası yok gibiydi. Zaman üstü kırılan dem, içerlerde tüten buğusu serin... Sıktı boğazını sisin. Dedi “ben sizinleyim, bilinmeyen berzah bilinen cezirdeyim.” Geldi kusursuz kanat aktan da ak. Açıldı! Zembili Nurdandı. Saçılan candı, düşerken üstüne. Bilenin, gerçekle bel bükenin tiril tiril oldu çağı .
Çaldı koyudan sema, şimşeği derin.
Kamaştı göz, özden geçti… Kök! Sarmaladı toprağın tüm yamacını. Kandı, aktıkça narı.
Mahsulü İnsandı. Arı!
XVI- Yetişin!
Hiç külü alev küpünde
köz çene soğuk bezde dünya öldü yetişin!
Uzaktan bakıyordum, hayır hayır tam üsteki zamandan…
Gözlerini açtığında etrafında bir sürü insan, durmadan çığıran tınılarıyla ağlaşıyordu. Birden diline gelen ilk sözleri tekrarlamaya başladı. Duayı andıran yakarı odaya yayıldı. Farkında olmadan hep bir ağızdan söyleniyordu. Sevinç ve korku karışımı, duyan kulakta zonkladı, bir süre kalkmadı öylece sandukasında yattı. Durulan sarı ten, yavaş yavaş açıldı. Yüzüne can, diline hayat takıldı. Düşte miydi yoksa gerçeğin bir yansıması mı? Yokladı! Yok olana kadar araladı üstündeki akları. Çıplak kalana kadar kazıdı, akılları başına topladı… An, olayın titreten sahnesindeyken… Kalktı! İşte beden. Hiçbir renk istemeyen üstüne yerleşen ışıkla…
Etraf çınladı D ö n d ü m!
XVII- Kalkın Şiire
Aynı tezler içinde kör gözüm dolaşmak. Dalaşmak karanlığın yanıltan gölgeleriyle ve uzamak geceden güne, erimek ateşin kımıl kımıl aleviyle. İşte bu ayyuka çıkan ötücü, dalgalı ses Hangi zaman diliminde yarı insan yarı - Sına, varmadan taze kan kokusuna doluşan öğle! Uykusuna dalan rehaveti kendisi sanan darbe- Sin, karası toprak, hayatı rahat karşısına alan saat Doluşu süre koğuşu fasit daire
Den “ “ Kalkın şiire!
XVIII- Güz Çisentileri
Sıradan ömrün sıradan yazıları olur. İşte öyle sevinçleri zil! yüreğimde biriken güz çisentilerimle bakıyordum zamanın üstüne yerleşen akrep kuyruğu zehrini bırakırken saniyeler asır gibiydi ne tarafa dönsem öksüz bir çocuk yüzü görüyordum, ana eli değmemiş üstü başı çul
Nereye gitsem hüzün, nereye dokunsam suyu çekilmiş hazan yaprağı… Gibiler ne çoktu etrafta Gibi-siz bir yaşamın içinde gibiler gibi olmak istemeyen… yine en gibilerin içinde düş görüyordum. Düşümde ağlayan çocukluğum, dışarı taşan sesim, İrkildim! Niçin ağladığımı hatırlamadığım sessizliğin içinden çıktım
Ağlıyorsam, Yaşıyordum.
Ucundan tuttum demek ki her canın bir bağı… Pıhtısı koyu kırmızı Belki paslı bir kesiğin hayata salınışı aslı değildim bedenim yankı, gözlerim fal taşı. olan en usturuplu mavide çözülen sırdım İç savaşlardan dönen cengâver, ayakları göğe basan yoldaştım. Yanmaktı doğan ateşte, ölümdü batan enginde.
Vade, Üstü kalsın yüreğinizde.
XIX- “Sonrası Ölüm” Diyebilirsen
Demek ki bu budur
Hayatın cümle sinik kelimeyi mefruşatından alınan pay! Ayrısı gayrisi yok denen perdenin önünde durmadan soluk soluğa dökülen yapraklar içinde çal! Çalabildiğin en koyu şarkıyı, demi arabesk debisi bal! Topla, yaralı bir hal içinde kıvranan kuyruğun şimşir tarak, gümüşi oylum saçların içinde oynaş hallice keyifli bir dünyanın çürüyen yerlerini aç tütsülü dilinde gerilsin ortalığa ipekten ağlaş ve yürekliysen en ağır suçtan sallan! Sen ki şairim diye ortaya çıkan sevda, en sevda dilinde pelesenk, göm yalnızlığa kendini eğer hiçsen çıkart en şehvetin gözünü yaşamak denen açlığı tıka basa doyur
“Sonrası ölüm” diyebilirsen…
XX- O Yüzden Karanlıklarda Yazmıyorum
Gecikmiş bir uyku var sabahlara nal bırakan
topuzu kırılan bir gecede açılan, hayat gerçeği değil.
o yüzden karanlıklarda yazmıyorum tek satır — bu nedir? Sadece uzun bir seyrin artçıları… ille de yazacaksam sapanı kırık saçma atımı!...
—iyi geceler şiir.
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
nesredede
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 21
|
 |
« Yanıtla #24 : Haziran 16, 2008, 16:16:43 ÖS » |
|
zamanın üstüne yerleşen akrep kuyruğu zehrini bırakırken saniyeler asır gibiydi ne tarafa dönsem öksüz bir çocuk yüzü görüyordum, ana eli değmemiş üstü başı çul
Nesir beklerken çok güzel dizelerle karşılaştım. Görüşüme göre bunlar da şiir. Belki anlatı yönü fazla ama Nazım'ın saman sarısı şiir olduğuna göre. sevgiyle Ayşe.
|
hangi kalpsiz cami avlusuna b?rakt? bu halk?///a. öktem
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #25 : Haziran 16, 2008, 23:44:47 ÖS » |
|
Sevgili "nesredede" Nazım'ın "saman sarısı" benim de çok sevdiğim şiirdir! karşı karşıya getirmeniz bile benim için büyük mutluluk:))
selamlar Trabzon'dan
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #26 : Haziran 26, 2008, 18:36:20 ÖS » |
|
Karşılama
Ama bütün içtenliğiyle, bütün geçmişiniz, ama bütün geleceğinizle sizi içinde, dışında yanında yöresinde taşımayı göze alan.. Belki tek, belki göz bebeğini gösteren işaretle! belki de hiç olamamış! Belki de olmayan bir göze "nice dostum” diyebilen!
yoldan…ne çok toz, ne az altın, ne çok pas, ne az kabuk, ne çok kesik, çizik ne çok, ne çok boşluktan…
Karanlığına ışık, ruhuna sıcaklık! ruhuna sığmamış zamanı bile alansa.. Sonsuzluğa açılan kapıdan…orası çok daha sır…gir sıradan sıradan
Orada aklanır korku. Durulur orada hırs!...Dinç; orada yorgun yolcu!...Yar; orada çok yaradan. Orada mana, ateşi ruhun orada daha bir coşkun kan!
aşktır seni karşılayan
ayşe keskin/ Bolu
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #27 : Temmuz 19, 2008, 21:45:26 ÖS » |
|
Sıfır Altı On Dört
Sabah!.. 06:14 de evden çıktık. Hava oldukça sakin. Benzin almak için bir pompacının önünde duruyoruz.
Özlemler kavuşmalara, kavuşmalar özlemlere gebeyken. Bazen her şey anlamını yitiriyor.
*
Giresun'a gelmeden başlayan sağanak yağmurla beraber yol alıyoruz, silecekler yetişmiyor. Dereler ve ırmaklardan çamur akıyor nerdeyse. Denize kavuşturdukları sularıyla beraber çamurları da getiriyorlar. Kıyıdan epeyce açıklara kadar tamamen çamurdan dalga köpürüyor durmadan.. Karşı şeridin yolu kapanmış, arabalar bekliyor. Dağlardan gelen sel suları yola da çamur taşımış ve yol kapanmış. Biz görüş mesafesini kaybettik kaybedeceğiz derken yola devam ediyoruz. Sanki bir film platosunda yağmur sahnesindeyiz. Yoğun ve adrenali yüksek.
Her hava şartında, Kar kış, yağmur çamur, sis ve de mis! gibi havalarda yolculuk yapmayı da denemiş oluyorum böylece. Bu çok büyük tecrübe benim için.
On saatte geliyorum Bolu'ya. Sahil yolunun mesafeleri oldukça kısalttığını görüyoruz. Kıyı şeridindeki özel yerleri bozmamak için büyük çaba gösterildiğini fark ediyoruz. Bu bizi sevindiriyor. Oldukça büyük bir kıyı projesinin üstünde yol almak “yol” ve “yolcu” imgesinin farkında olmak daha bir anlam katıyor yolculuğumuza. Gördüklerimiz, göreceklerimizle, yaptıklarımız yapacaklarımızla, hayal ettiklerimiz gerçeklerle eşleştiğinde “işte bu!” diyeceğimiz günler de gelecek mi dersiniz?
*
“emir demiri kesiyor.”
* Olumsuzluklar bana güç verir her zaman. O yüzden hep bir tecrübe olarak görürüm bu durumları. Daha bir dikkat kesilirim. Beterin beteri durumların da olabileceğini hisseder ona göre daha bir duyarlı olurum çevreye, insanlara özellikle doğaya karşı. Çünkü doğa çok şeyler anlatır insana. Bir anda alabora olan derya, bir anda patlayan şimşek, bir anda açan güneş, bir anda çıkan fırtınada olabilecek şeyler anlık şeylerdir. Ve biter bir anda her şey. Ya da yeni şeylere yeni yollara hiç geçmediğin sapaklara atar seni. Ürperti orada başlar, çünkü bildiğin yol değildir artık o yol. Karşına ne çıkacağını bilmiyorsundur. Hep bir tetikte olma durumu ki bu senin bütün duyargalarını harekete geçirir. Sen sensindir ama senden bir başka sen çıkaracaklar da karşına ne zaman çıkar bilemezsin. Beklersin, sadece o yolda karşına çıkacak engelleri ya da güzellikleri. Senin güzelliklerin yetmez olur bazen olumsuzluklara. Engellerin de güzellikleri görmeye yetmeyebilir. Ben inanırım ki her yeni insan her yeni çevre hep yeni seni oluşturmaya başlar. Sanırım gelişmektir bunun adı. Olumsuzluklar beni bir adım öne çıkartırsa pozitif insanlar ve pozitif durumlarsa her zaman iki adım daha öne çıkartır. Onlar olmazsa yaşamanın bir anlamı olmadığını düşünürüm. Daha bir itina gösteririm hayata. Daha bir güzellik kaplar içimi dışımı çünkü onların aynası olurum bir anlamda. Yüzüme döneni, yüze yüzeye yansıtmaktır bu. Sizi düşünen insanların varlığını derinden hissetmeniz kadar içinizi zenginleştiren bir başka şey var mıdır? İçinizdekileri bütün saflığınızla, korkusuz çekincesiz ortaya çıkardığınız tek yer dostlarınızın yanıdır. Bu yüzden ben de en çok dostlarımdan çekinirim.
*
Kuşların cıvıltısıyla dolu, güneşin tatlı tatlı doğduğu tam bir yayla havasıyla dolu sessiz bir Bolu sabahından dünyaya tekrar tekrar merhaba demek ne güzel.
*
Bir yazar arkadaşın yazmaya çalıştığı "bir roman denemesi"ni okuyorum. Genç bir kıza (kahramanın ismi Filiz) yapılan tecavüzün her türlüsüyle“vahşet”in bir başka boyutunu görüyorum. Bu durum insanın ve hayatın çirkin tarafı olarak yaralıyor beni. Buna dair dediğim şey:
“Vahşet, ne yazık ki gerçeklerin kan kardeşi!”
”Ben okumayı sürdüreceğim bir müddet...” diyorum yine de.
* Sabah 06.14 kuşlar nasıl da ötüşüyor şimdi memleketimin gövermiş dallarının üstünde. Cıvıl da cıvıl, cıvıl da cıvıl... hele bir tanesi var ki uykuda olanları uyutmuyor! "kalkın!" diyor "vakit uyku vakti değil... " değil vakti, derin uykuda geçen vakit değil!
o vakit "kalk" diyor içimdeki ses... kalkıyorum ki güneş pırıl pırıl, hava berrak mı berrak, hava can verip, can esiyor. Hal böyleyken, otların üstünde dururken geceden yağan çiğ! yıldızlı gerçekler hep hep gözümüze sokuluyor.
Bazı gerçekler dillendirildiğinde, anlamın içinde daha bir anlamsız kalıp, daha bir iç kaos yaşatıyor. -Neden diyebiliyorsunuz!" sadece "neden!" ... İhtiras ateşinden ziyade, sapkın bir ateşin alevinde Filiz'in üstüne binen eloğulları, deli balın oğullarına!.. Dünya bir kovansa! kovanda bir acı telaş, dillerden akan çıldırmış bir gerçekle kalakalıyorsunuz.
”Filiz kırılmış olabilir ama bir de tutunursa sıkıca toprağa, o Filiz'in masalını dinlemek isterim. O zaman vahşete karşı verilen mücadele örnek olur okuyanlara.” diyorum sesli sesli.
*
“Bebeğim, oğlum doğduğunda ben de çocuktum henüz Biz beraber büyüdük aslında Ne kadar neşeli bir kızdım Yıkılmamıştı dünya daha başıma Ki çok da yalnızdım Bebeğim işte hepsi bu kadar Deniz yıldızının hikâyesidir hayat Ne kadar kurtarırsan kâr Kaç hayat kurtarırsan kâr”
Bu aralar yeniden keşfediyorum şarkıların içindeki sözleri ve melodilerindeki titreşimlerini.
*
Hayatta sağlam duruşları olan insanların bu duruşlarını kazanıncaya kadar hangi evrelerden geçtiklerini merak ediyorum. Derin düşünüp derin yaşadıklarını hissedebiliyorum sadece. Sonra düşünüyorum sağlam kökleri olmayan hiçbir ağacın kolay kolay ayakta kalamayacağını.
Belki bir zaman sonra yıkılsa da en azından dimdik, “küt!” diye…
ayşe keskin/ (Bolu)-Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #28 : Ağustos 25, 2008, 09:46:43 ÖÖ » |
|
Zaman Suya Doğru
Sıkıca, kollarını yüzüne kapadı. Çenesini kilitleyen sancıyı dışarıda bıraktığını varsayan renk alacalısı bir müzik buldu kendine. Sonsuzca uyumak, düşünceye atılan her heceyi geri gönderdi alfabesine. Yolculuk uzun, yolculuk dingin bir dönemecin seyrinde.
Telkin kuyusundan duyulan “zaman suya doğru! “ Dişinin kovuğunda bir kaynak , bu kaynakta saklanan kahkaha kırıntısı geldi zikrine. Bu iyiye işaretse, porselen bir çömlek kadar darbeye dayanan şurası yaz depreşmesi, burası sır çiziği, ince bir yüreğe… Anlamı kurcalayan öykülere sığındı öylece. An rahatladı. Koşuklar huzura kavuştu sözde, belli bir süre… süre…süre…
Öyküsel katlanmış mendil içinden dökülenler.
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #29 : Ağustos 28, 2008, 22:05:33 ÖS » |
|
KANIYORUZ
--İlhan Berk'in Ardından--
Yaşlar her geçen gün üstümüze yıkılıyor, erken gelen bahara kanan dal gibi soğuktan kırılıyoruz. Şuramızdan… çıt!.. çıt buramızdan.
Bilmiyor kimse. Oysa gülen her yüzün arkasında, çoğalan damlalar içinde kalan bir tarafımız var boğulan.
Akacak ses hiçbir yere sığmıyor.
Gün gün sıkışsak da köşelere, set çeksek de sürükleyen dalgalara, örsek de hanlara kalın duvarlar, hanı damsız bırakan hayata yine de kıyamıyoruz.
Yaşamak bir oyun belki oynanan çocukça, belki hiç yaşanmamış bir ana özlem gözümüzün koynundan çıkarılmak istenen. Sonrası kocaman bir ağıt ki sessiz!
Sular seller dökülür gidenin ardından
Kimi o iki derin kaptan! Kimi o kırılası tastan!
Hadi şimdi arkamıza dönüp de bir bakalım hangisi sızlatır içimizi.
ayşe keskin/ Trabzon
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Kasım 01, 2008, 10:05:24 ÖÖ Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|