|
ayse
|
 |
« Yanıtla #30 : Kasım 18, 2008, 13:16:10 ÖS » |
|
Gitgide Derinim Derin ( Kolaj)
Su, şimdi aydınlık ve hafiftir, Yüzeyi çok karanlıkla solmuş olsa da.
Nilgün Marmara
-Bu yüzden sarhoşluğumu hoş gördü Tanrı. Henüz bitmemişti bana sunduğu içim!-
Dolgun kara saçlarını sımsıkı burdu. Sonra tek eliyle tutarken diğer eliyle torpido gözünü karıştırdı. Eski, birkaç dişi kırılmış toka gözüne çarptı. Tepeden tutturdu. Yağmur başlamıştı. Silecekleri çalıştırdı.
-Boğazıma dizildi susmalarım! Konuşmakla konuşmamak arasında kaldığım vakit… son cümleyi söylesem peşinden gelecek muhtemel koca bir hıçkırık! -
-Ağlama anne, ağlayıp da canımı yakma. Gecenin seslerinden ve renginden çok sabahın seslerini ve rengini seviyorum. Günün ışıdığına şahit olmak, kara hayallerden, hatta hatta tatlı rüyalardan bile uyanabilmek değil mi yaşamak adına inadına... tekrar tekrar doğum halinde olabilmek ölüme göz kırpa kırpa.
Gündüzde bir tek güneş yalın çıplaklık gecede binlerce yıldız… üstelik kırpık kırpık kuyruklu kuyruksuz...
Yok olmak değildi ki yazmamızın sebebi. Çoğalmaktı. Çokça yalnızlığımızın sebebi olabilirdi çok çok! Ama her çoğalmada yalnızlığımız dozu daha da arttı.-
-Ağlama anne, ağlayıp da canımı yakma!
-varsın sesimiz çıkmasın şimdi duymasın bizi ürküten yarın! O sesler ki dalga dalga gelir kulaklara, dalga dalga çıkar doklardan! buza dönmüş kalıpları açılır da deryalarda ne korsan önün keser, ne bin forsa çeker kulaçların... sadece saçın esintisi yeter yelkeni dellendirmeye, karanlıklar kırk bin fersah olsa da kırk bin kere yine susarız! bu yolda hangi kocaman kocaman yürek susmuş da yatmış rüyalara, hangi korkunun teriyle sarsılmış ey yorgun dağ, ey vurgun ova, ey göz gözü görmez eden duman ey! kılı kırk yaran terle yeniden doğarız.
Gecelere hiç dokunmadım Böyle böyle geçti ruhum sabâdan Bir söz, bir söz daha… etti iki satır!
karışık!
aynı hayat,
biraz içbükey biraz dışbükey
insana dair her şey gözüküyor aynalarda.
çar- kın diş- li- le –ri tı- kır da tı- kır tı- kır da tı-kır... içten içe çarparak parçalandık. Heyhat! Şimdi yapıştıramaz bizi hiçbir dil. Tekrar tekrar her satır darbesinde kaybolan duygular… O yüzden değil midir aramak cümle boşluklarında yitirdiklerimizi… Satırların işi; başı gövdeden eti kemiğinden... Satırlardan hep kan damlar bu yüzden.
Hangi yerin dillerin koynunda kararttık gönlümüzün ferini. Dolan bağdan durmadan sağılan ağıydı!
titredim döküldü derim!
- oğul, - oğul çok yandı canım!
ayşe keskin/ Trabzon
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Kasım 18, 2008, 13:57:16 ÖS Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #31 : Aralık 11, 2008, 02:01:57 ÖÖ » |
|
Kıyım Ne Tarafta Dostlar
O bitaraf, sızım bir taraf
Gerçekler adına duyduğum minnet duygusunu yitirmeden yazmalıyım… yoksa çok şey gibi bu da unutulup gidecek. Bir zaman sonra yediğim kekre bir meyvenin ağzımda bıraktığı buruklukla anıların en buruğunu hatırlamalı en tatlısını da unutmalıyım.. -Minnet duygusu az bir şey mi –değil tabii…
Azı beğenmeyen çoğunu nerden bulsun.. ne yalan söyleyeyim beğendim bana attığı okkalı şamarı hayatın. Sesi yanağımda hoyrat güldü.. Kendi iradesi dışında gelip de yaşama, içinde durmaya hep çekinceli, hep bir ucunda zor zar... kıyısında duran kolay... ve her an gitmeye hazır olan biri için bile tekrarları yaşatabildiği için.
Bildiği bir oyunun sonunu bilmiyormuş gibi çocukça bir saflıkla koşup koşup yaralanan, afallayıp kalan yaşların elbet bir kıymeti olmalı…
Kıyım ne tarafta dostlar.
şiirim yok/ Trabzon
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Aralık 11, 2008, 02:26:41 ÖÖ Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #32 : Aralık 11, 2008, 13:22:08 ÖS » |
|
Merhaba
Bütünüyle iyi, güzel, sıcak, tatlı,
Merhaba annem Merhaba babam
Merhaba kardeş Merhaba eş, dost Merhaba evlat Merhaba arkadaşım
Merhaba Sevgili İnsan
-İster olsun kafiyeli cümleler, ister olmasın-
İnsan eğer içtense merhabasıyla bolluğu olur, kıtlığı olmaz orada ay ay sevginin
ve kifayette kifayetsiz değildir insan sevgili ve sevgi için ağır atan kalplere hızlı müzik yaptırmak
rivayetsizce
*
eğer kendini salamıyorsan kanadı kırık kırlangıç gibi uçurumundan uçurtmanı sal göğe..-
*
besteler harfler, icra eder sözcükler, olsun isterse aksak ritimli, bir deste beste bize kalan işitmektir sone kalbi tek derste
bir işittik mi bin coşarız birleştiren bebeksi merhabalarla..
Merhaba Sevgilim İnsan Merhaba Ayşe Merhaba Sevgi Merhaba Kıyım
Merhaba Dünya
Kendime kıyar sana kıyamam
Kalbimin kurtsuz meyve ağacından akşam aşına avuç avuç a(ş)k yüzlü toprak toplarken..
..
py
|
|
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #33 : Ocak 15, 2009, 23:14:15 ÖS » |
|
Çiçek Tozları
“Çocuğum, iki gözüm, bir bebeğin için yaşımla gök kubbeyi yıkarım!”
Yıkıldı üstlerine kubbeler… toz toprak içinde sadece minik başları, dalından koparılmış benzeri olmayan bir gonca gibi vahşetin ortasında, kan gölü içinde, cansız.
Analar kaç kat yerin dibinde. Babalar çaresiz dertlerin...
Duvarlar vardı, sırtını nereye dayadığı belli olmayan duvarlar. koca bir zamandır aslında dayandığı… zaman bile yıkılıp, durmadan toplanıyorsa...
Yaslansa bir duvar bir duvara, belki sıcacık, belki ateşi sönmüş bir ocak çevresine sarılırdı ki iç bahçelerin meyvesi bol, varsın olsun dış bahçeleri çorak. Kimi taş taş üstüne yığılı, üstünde sarmaşık açan… gül desteleri yıldız yıldız, ardında sakladığı kara toprağa bakardı.
Duvarlar, sımsıkı gerilmiş bir perde. Zaman perdesi yıkılsa hep savaş, ertesi acı. İnsan geçmişi silen, toprağın altına bırakılan yüzlercesi…
- Sahi nasıl uçar bebekler çiçek tozları olup da havaya?
Kimse bu sırrı anlamadı.
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #34 : Şubat 01, 2009, 13:25:51 ÖS » |
|
-Bir Ömür Çizgisi- Duyguyla Ayrılan Tek Kapı Çizgi çizgi olmuştu yüzünün her karesi. Hayat yolculuğunun sonunda elini yüzüne değdirdiğinde fark ettiği... Yılların geçtiğini. Mevsimlerin kışı gösterdiğini… Soğuk cama dayadığında yanağını; içinin ürperdiğini… Yanan bir soba varsa; illâki, bir divan rehavetiyle şöyle kıvrıldığını bilmese yüreği hâlâ gençti. Oğulları, kızları, gelinleri, torun torba ne varsa gelirlerdi ara ara. Uzun hikâyeler anlatırdı onlara. Geçmişten toparladığı kâh yaşanmış, kâh hayali. En çok sevdadan söz ederdi. Gülün bülbüle, dalın yaprağa, ağacın toprağa, canlının canlıya duyduğu… Sevdadan öte birbirlerine olan gereksinmelerini. Doğayı anlayan, doğayı özümseyen herkesin saf ayarlı mutluluğa gidebileceğini ve bu şifreyi çözenlerin gerçek insan olduğunu. Ama hayatın en öz kıssasının, ancak yaşamakla öğrenileceğini. “Bir ömür çizgisinde teslim edilen canın, duyguyla ayrılan tek kapıdan girdiğinde… -Bittiğini!”
ayşe keskin/ Trabzon
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Şubat 01, 2009, 13:27:31 ÖS Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #35 : Şubat 13, 2009, 09:43:38 ÖÖ » |
|
Nostaljik Manzara —gaazooozcuu!
Nereden çıktığı belli olmayan üç tekerlekli düldülüyle koca gözlerini dike dike etrafa bağırıyordu. Kadınlar bellerindeki örtüleri daha bir sıkıştırırken, aralıklardan gözüken baldıran kadar duru baldırlar kafes arkası ediliyordu. Kızların en küçüğü ben diyeyim on beş, en büyüğü elli beş, modası geçkin bir müzikle mestî deryada güneşi ayartmaya çalışıyordu. Açarı koçanı, lebi goncası, şinanay da yavrum şina şina nay! Burası uymasa da bağırıyordu.
-Dikkat et kör olası, babandan zor bela izin kopardık atlamasana dikine dalgaların köküne.
Çocuk inat mı inat -Bana neee, gördüm karpuzun kabuğunu. Büyük derede çimme demesene be anne…”
Kadın arkadan gelen sesle irkildi
-Gaazoozcuu!
Hah işte şöyle serinliği kefesinde buza yatırılmış böğrü çetelesinde. Kadını, kızı ellerini çantalarına daldırdı. -Aç bize oradan şöyle keyiflice.
“Durun” dedi grubun başı bu günlük bendensiniz siz bir daha ki sefere.
bağırdı adam, en çığırtkan sesiyle…
-Gazzzoozcu!
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #36 : Mart 25, 2009, 11:48:13 ÖÖ » |
|
Her Yönüyle Trabzon Etkinlikleri–3”-
Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen “Her Yönüyle Trabzon Etkinlikleri” her zamanki gibi 21- 24 Şubat 2009 tarihleri arasında Ankara AKM’de gerçekleştirildi. Önceki yıllarda nasıl coşku içinde geçmişse yine aynı coşkuyu içinde barındırdı bu taş yapı.
Üç gün kaldığım Ankara’da, dolu dolu olan etkinlik programlarının hepsine katılamasam da ortamın sıcaklığıyla güzel anların birikimiyle, güzel insanların güzel bakışları içimize sevinç ve umut tohumları ekti yine. Büyük organizasyonlarda olabilecek aksamalar dışında Trabzon insanının kendine özgü özelliğiyle orayı şenlik yerine döndürmeleri yaşanmaya değer kılıyordu bu günleri… Nitekim kemençeler, davullar zurnalar ne zaman çalsa hemen her standın önünde bir horon kuruluyor… Bu, tanıdık tanımadık insanların el ele tutuşmaları ve aynı ritimle birbirlerine harmanlaması demekti. Bir kolbastı çemberi ki çığlık çığlık martıların uçup uçup göklere yükselmesi sonra deryaya dalışlarını andıran hareketleri de insanları coştukça coşturuyordu. Bu kültürle yetişmiş, toplulukları bir araya getiren farklı ve kudretli bir gücün varlığını da gösteriyordu bize. Unutulmayacak anları da hafızamıza kayıt ediyordu.
Krizmiş, siyasetmiş, solmuş sağmış, varlıkmış yoklukmuş demeden tüm katılımcıların gülen yüzlerini ve kenetlenmiş ellerini görmek, gerçek Anadolu insanının dayanışmasını da imliyordu ki ziyarete gelenlerin bakışlarında da bu güzellikleri görmenin mutluluğu vardı. İnsanların yüzlerinden okuduğum şey, onların da bu coşkuyu ve kaybolmamış değerleri hissetmeleri ve anın tadını çıkardıklarıydı. İlk güne denk düşen 21 Şubat sabahı 10.20 uçağıyla hareket ettiğimizde Trabzon oldukça güzel bir günle bizi yolcu etmişti. Ankara üzerine geldiğimizde dağların üstünde karları görmek yine çok hoştu. Geçen senelerde de kar vardı. Bu sene de bizi karla karşıladı Ankara. Evet, başkent soğuktu ama içimizdeki çocuksu heyecandan mı yoksa dostlarla buluşacağımız ve günlerimizin dolu dolu geçeceğine inancımızın tamlığından mıdır bilinmez bu soğukluğu çok da önemsemedik açıkçası. Hele AKM ye girişimizde hafif hafif yağan kar ayrı bir güzellikti. Giriş kapısına ulaşıncaya kadar büyük bir çadır kurulmuştu ve bu çadıra yerleştirilen Trabzon’un usta aşçılarının yaptığı yöresel yemeklerin satışa sunulduğu stantlar vardı. Aşın ekmeğin olması demek ocağın tütmesi demekti ana baba sofrasına oturmanın tadıyla kıyaslanamasa da etkinliğin kalbi burasıydı ve oldukça da hızlı atıyordu. Akçaabat köftesinin yoğun kokusu, balık tavaların çıtır çıtır görüntüsü, kuymak’ın sapsarı rengi, hamsikuşunun havası, peynirlisi, ekmeği, say say bitmeyecek daha neler neler… tüm yöresel yemekler ehil ellerde pişirilip, gelen konuklara sunuluyordu. Belki de en çok iş yapan yerlerin başında geliyordu bu bölümler.
Kapıdan girip stantlar arasında gezindiğimizde tanıdık yüzlerle karşılaşmak Trabzon sokaklarında yürümekle eşdeğerdi. Ada dergisinin standını ararken “Radyo Aktif” afişinin altında bulduğumuz radyonun yayın koordinatörü yazar arkadaşım sevgili Serkan Türk ve radyo çalışanlarından Ömer karşıladı bizi. Bavullarımızı paketlerimizi bir kenara koyduk. Kısa bir hal hatır faslından sonra konuklarımızı ağırlamak üzere bir köşede yerimizi aldık. (Son güne kadar da “Ada” dergisi ibaresinin konulmasını bekleyerek tabii. Çünkü oraya Trabzon’da çıkan bir derginin emek vereni olarak gitmiştim. Bu şekilde kayıtlara geçmiştik etkinliğe davet edildiğimizde. Kişisel görevlerim dışında en önemli şey derginin tanıtımıydı. Ne yazık ki bunca emeğin, bunca koşturmanın önemsenmemesi en büyük hayal kırıklığım oldu. Dolayısıyla beni mutlu eden tek şey Ada’nın eski sayılarıyla birlikte yeni sayısını da alan genç bir kızın “bunları çok okumak istiyorum” diyerek dergileri büyük bir heyecanla bağrına basıp, sahip çıkmasıydı.)
Ankara halkıyla buluşmak apayrı bir mutluluktu ama Trabzon’da olup da işten güçten hayatın hengâmesinden göremediğimiz dostların standın önünden geçerken gözlerinin ta içinden gülümseyen yüzlerini görmek, konuşmak güzeldi. Daha önce Trabzon’da yaşamış ama sonra Ankara’ya yerleşmiş dostlarımızı, Kırıkkale’den gelen şair arkadaşımız Fatih Yavuz Çiçek ve Burcu Yalkın’ın ziyaretleri de ayrı bir sevinç kaynağı oldu.
Uzun yıllara dayanan edebiyat ve şiir paylaşımlarımızla başlayan tanışıklığımızı dostluğumuzla perçinlediğimiz sevgili Naime Erlaçin ve değerli eşi Şahin Erlaçin’le sarılmamız, hasret gidermemiz bizim için pamuklar içine sarılıp da saklanacak cinstendi.
21 Şubat Cumartesi ilk şiir kitabım olan Kayıp Dağ’ın okurlarıyla somut anlamda karşı karşıya geleceği bir gündü. Dolayısıyla en azından benim açımdan tarihi unutulmayacak bir gündü. İmza saati geldiğinde bize ayrılan yer olan giriş kapısının hemen karşısındaki masaya yerleştik genç şair kardeşim Zeki Bostan’la birlikte.
İşte gerçek soğukluk orada yüzümüze çarpıyordu.
Ama bu soğukluğa rağmen gözüme çarpan başka bir şey Ankara’da yaşayan Trabzonlu şair Neriman Calap hanımın buz kesen eli yüzü ve bu soğuklukta titreyen küçük bir serçe gibi yorgun ve bitkin olmasına rağmen gülümsemeye çalışan yüzünü yakaladığım anda duyduğum mutluluktu… Hani ummadığınız bir anda karşınıza çıkan, ummadığınız bir bakış bir sıcaklık kavrar ya sizi öyle bir andı bu an. Bizler her ne kadar ev sahibi gibi görünsek de bulunduğumuz stantta, gerçekte konuktuk ve ayakta zor durmasına rağmen ilgilenmesi unutulacak gibi değildi. Ayrıca standa gelip “kendi insanımıza sahip çıkmazsak kim çıkar” diyerek Kayıp Dağ’ı edinen Trabzonlu araştırmacı -yazar Veysel Usta gerçek bir büyüklük örneği sergiledi.
Bakışımıza derinlik ve anlam katanlar sağ olsunlar. Ayrıca o gün benimle birlikte Ankara’ya gelen, destekleriyle güç bulduğum aileme, akrabadan daha yakın dost ve arkadaşlarıma tanıdık tanımadık isimlerini bir bir sayamasam da tüm ilgilenenlere samimi duygularımla “hayatımda hep var olsunlar” isteğimi yineliyorum. Yapılmışlar; yapılacakların şahidi, olanlar ve olacaklara kapı aralamak da bizim görevimizdi. Yollar uzun, zaman en büyük takipçimiz çünkü. Eksikliklerimiz olmuşsa da hayat denen en büyük tartıda ağırlığımızca telafi etme fırsatı verilmesini dilemekten başka bir art düşüncemiz olmadığını da söylemek istiyorum. Var olan enerjimizin bir şekilde yazıya, şiire dökümünün görülmesi, duyulmasının önemi kadar gittiğimiz bu etkinlikte bir kere daha anladığımız şey, birlik ve beraberliğin uzun sürmesinin en temel şartının karşılıklı özveri ve emeğe saygıdan geçtiğinin tespitiydi.
Sözler ve sözcüklerin kıymetini bilmek kadar esas olan o sözlerin ve sözcüklerin sorumluluğunu yüklenmek ve bu sözcüklerin hakkını vermenin ayrı bir meziyet olduğunu öğrenmek de cabasıydı. Bu süreçte sevinçlerimiz kadar, burukluklarımızın olması kaçınılmazdı. Ve bu burukluklar her zaman olduğu gibi bir köşeye çekileceklerdi düşünceyle anlamlanıncaya kadar. Ta ki zaman içinde parçalana parçalana bütünlüğe ulaşıncaya kadar. Parçalanan bir şey bütüne ulaşır mı ulaşmaz mı doğrusu bunu görmek ayrı bir sabır işiydi ki elimizden ve yüreğimizden gelenin fazlasını yapmanın huzuruyla bu sabrı da göstermek en doğrusuydu.
Etkinliğin ikinci günü etten bir duvar vardı yürüyüş yerlerinde. Sımsıkı etten bir duvar. Eminim ki en yüksek ziyaretçi sayısına ulaştığı gün olarak kayıtlara geçmiştir bugün. İşte bugün (Pazar) günü Hayal dergisinin yayın yönetmeni olan Özgen Kılıçarslan bizleri ziyarete geldi. Sıcak sohbetiyle neşelendiğimiz zamanların yanında, yaptıklarıyla takdirimizi kazanması ve varlığını üçüncü gün de yanımızda görmek sevindiriciydi.
Üçüncü günü sabahı yan stant komşumuz olan Heyamola Yayınları’ndan, Ankara’da yaşayan Trabzonlu şair yazar Çiğdem Sezer’in ilk romanını alırken, Ömer Asan’nın da öykü kitabı “Niko’nun Kemençesi”ni hediye etmesi; doğruyu söylemem gerekirse güzel bir sürprizdi. Ben de Kayıp Dağ’ ın birini kendisine, ikincisini de paylaşmak isteyebileceği bir dostu için verdim. O sabahın en güzel duygu alışverişlerinden biri de buydu sanırım.
Ayrıca şair ve yazar Aydın Afacan’ın standımıza gelmesi başka bir mutluluktu. Değerli sohbetini ve bilgilerini bizimle paylaşması son günümün ikinci büyük hediyesi oldu.
Vedalaşmaların da başka merhabalara yol olduğu gerçeğiyle yolcu eden tüm dostların el sallamalarına yüreğimizden el salladık kızımla birlikte havaalanına giden otobüse bindiğimizde.
Hani “Yediğin içtiğin senin olsun. Neler gördün neler duydun… anlat” derler ya karşılayıcıları, uzun yolculuklardan dönenlere. Yediğimiz içtiğimiz yanında, gördüğümüz, duyduğumuzu anlatmaya çalıştım yaşadığımız dolu dolu bu üç günün ertesinde.
Yeni zamanlara içtenliğimle “merhaba” diyerek.
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #37 : Haziran 10, 2009, 23:00:15 ÖS » |
|
En Demsiz Yaşlara Alkış Tutmuştu Eller
Rüzgâr savururken saçlarını tel tel. Tutam tutam dökülen sarı zamanlara geldiğinde bir başka baharın varlığını bildi söğüt. Öğüt öğüt yaşamışken hayatı en demsiz yaşlara alkış tutmuştu eller. Nice örgüler örülürken anıların şişlerinde salkım saçaktı kollar. Sallanan yatağında uzan uzanabildiğin yerlere uzun bir roman okuma sırası sende vaktin bombol...
Çok şey değişti______________ama hep aynı ağıtı duydum
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #38 : Temmuz 24, 2009, 10:19:09 ÖÖ » |
|
Siz hiç Oyun Oynadınız mı?
Hayatım satranç taşlarını karşıma dizmekle geçti. ş’ahtım ya güya ama hep yıkılan oldum. Diktiler, diktiler sonra oyna diye yıkılmaz kale-mimle! güzel oynadığımı düşünüyordu hayatım belki de!... Coşkun bir ırmak için, üzüntüsünü çekmekten başka bir şey değildi (ki) hayat, kuraklığa boğulan sınırlardan her geçtiğinde toprağı kendiyle sürüklediği için.
Ya toplayıp toprağımızı kaçacağız kenara...
ya da… o ırmakla devam edeceğiz yola. Hayat başlı başına bir sahne ve kurgusu “an”da belirleniyor biz istesek de istemesek de.
Zaman; hepimize, düşlerle gerçeğin aslında birbiriyle düşlenemeyecek kadar ayrılmaz bir sevgili olabileceğini göstersin.
Nedir insan ömründe en önemli şey, havadan sudan yemek içmekten başka…
Hayatımızda en çok var olmasını istediğimiz şey sevgi, aşk ama en çok, üstelik korkarak uzaklaştığımız ne yazık ki yine sevgi, aşk.. Çünkü aşkın o ruhanî tarafını boşaltan, sevginin kırılmaz gücünü şehvete ve türlü çıkarlara dayayan insanların yani bizlerin ruhsal çürümesi sonucudur ki birbirine güvenemeyen ve birbirinden beklenti duyanlar olarak cismanî hatta en bariz şekliyle insanî dürtülerimizle Mevlana ve Şems’e ancak gıptayla bakıyoruz hâlâ, Yunus’a Taptuk Emre’ye de öyle… Şöyle bir düşünelim,… Ne kadar yaşadığımız hiç önemli değil.. Gönül dostum, ruhdaşım, inandığım, güvendiğim diye ortaya çıkarabildiğimiz biri var mı? Bu çocuğumuz olur, bu eşimiz olur, bu sevgiliniz olur, derseniz ki “bir değil, birden çok” ama “benim benden başka ruhdaşım yok” bizzat kendi canınız da olabilir… yine de zenginsiniz demektir.
Hayatın kulağınıza, içinize fısıldadığı içten bir esintiye, kendinizi de katarak siz de bir esinti katabildiniz mi beklentisiz…yanında durabildiniz mi…gidebildiniz mi gerektiğinde sızlanmadan hayatın koynundan... gönlün gönle buluşma halini yaşadığınız gibi elin elde üşümesi ve sonra konması iki yanına ve kapanması gözlerin yaşlarla…el salladınız mı o düşsel ve gerçek fısıltıya ve en güzel yere oturttunuz mu onu sakladınız mı ipekli bohçalarda.
Sonra açtınız mı bohçayı, serdiniz mi hayata?
Bir ütopyadan bahsediyorum kimse şaşırmasın. Kimse bu nasıl bir düşünce demesin, sadece bir ütopyadan bahsettim o kadar…
ayşe keskin/ Trabzon
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #39 : Temmuz 24, 2009, 14:57:18 ÖS » |
|
Ah be Ayşem, Ah..
Karmasaydık harcını aşk, sevgiyle o yapının; adına yaşam dediğimiz..
Bırak anmayı, hatırlamayı, hatırlatmayı Hiç harcımız olur muydu düş kurmak.. hem de ütopik!
Ya! Atılmışız kör kuyulara Boğulmuşuz kim bilir kaç kez! Dirilip her keresinde nefes alıyor hala olabilir miydik?
*
duygulandırdı değindiklerin.. yazdım bi çabuk. hoş gör beni ne olur, vardır kusurum, vardır çok eksik..
|
|
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #40 : Temmuz 24, 2009, 18:32:35 ÖS » |
|
Benim perim, ey perim!
nasıl eksiğiz hep nasıl hem,... bilirsiniz bunu siz. bir yanımız süzme sessizlik bir yanımız süzme eşsizlik... eşsiz olanda ne oluyorsa oluyor zaten.. herşey her şey asil birlik... sessizliğe katlandığımız derinlik.
orada herşey arı orada herşey şiirlik.
sevgilerim ve hayranlığım size ve güzelliğinize hep
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #41 : Temmuz 25, 2009, 04:28:13 ÖÖ » |
|
Yeni yazdım.. Anlamadan hiç.. ve bilmeden yine, hiç!
H A R İ K A C I Y I M
Martım bildiğim, benim martımsa, herkese hep yardım eder.
Banana yerken banaysa hep dırdır eder.
Açmış okur ilmihal, boy boy çocuk yıldızlar kanatlarına sıralanmışlar.
Bakire rab, açmış bar.. Açılışına takılmış içer..
İhmalse!..
Evet!..
Bana onu da eder mi, eder!..
Karaib'lerde karabiberle beni İmtihan zaten hep eder.
Ama bana ihanet edercesine yardımlaşmanın cenderesinde kanadı kırık ve deniz üstü ve simitsizse Martım bir an beni bile düşünmez kamikaze aşkına, komik biçimde intihar eder..
*
he he he he he
*
Harikacıyım,
mönüde, lezzetine tatmadan inanırsam yiyeceğim aşkısız.. bir de karabibersiz, başka daha neler var?
çar mesela.. ya da tın!..
Çınladı mı kulağın?
Atlantisi gezerken, kurabiyeler yerken! Andık ya seni!. kakarakiki, harakirimle..
Kabare bir karabiber
çar tın
oku oku dur bunları sonra durma koş çiz ama.. tuvaline.. sessizce hadi gel de 'konmadı' de.. 'yanağıma çizerken' peria'nın renklerinden fışkıran koca bir m u c k
oluş dur eşsiz..
Harikacıyım koydum adını, tarçın koy sen adını koyma istersen, yaşlansın adsız..
py
|
|
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #42 : Temmuz 25, 2009, 09:24:56 ÖÖ » |
|
günaydınlar olsun anlamı içinden taşan herkese
çözülür mü şimdi bu ağı çözülür de dağılır mı damara
damar damar olsa aksa akıtsa şahlansa al olsa yuvarlansa bir de aklansa
an-ca yetişir "harika"ya
deh benim semersiz ömrüm açıl benim kemersiz köprüm
açıl
tarçın olup konulmaktansa bir sütlü mamülün alnına ya da kalıbı şık kekin içine karış da karış un ufak salına
yeter olur bir karış da,
bir karışcık da yaklaşmak... yaşlanmak hayata
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #43 : Eylül 16, 2009, 10:27:52 ÖÖ » |
|
...
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mart 26, 2011, 01:01:51 ÖÖ Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|