Google Reklamları
DüşGünlüğü - Sedef Kandemir
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Şubat 11, 2012, 05:39:02 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: DüşGünlüğü - Sedef Kandemir  (Okunma Sayısı 1624 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« : Ağustos 01, 2009, 19:18:29 ÖS »

Saklı bir Rüya



…Gökyüzüne serilen uçurum,
aşınmış köprüler, zincirler çürük
ve kuyular alabildiğine kör…


Sırtüstü yattığında “zaman kendine yetmiyor sevgili
biliyor musun nereden geldiğini? Diye sordum.

Bilge: ‘anlamadığım için, inanıyorum’ diye seslendi.
Spotlarla aydınlatılmıştı köşesi.
Kaydedilen sözlere dokundum usulca; - reddedilmiş külli iradedeler tabelasında her hakkım mahfuz - başlıklı uzunca bir yazı yazdım. Başlık küçük harflerle başlıyordu. Kimliğim sürekli problem oluşturuyor kendime diye düşündüm.
 – İkinoktaüstüste-  diye de ilave ettim; eşitlik çözümlenmiyordu.
Bilinçli bir saçmalama evresindeyim sanırım. Kulağıma sesler çalınıyordu. Sivri bir kalemin ucuyla özenle oydum, usulca çıkardım sesleri, hızla hareket ederek bir masa saatinin içine kapattım. Zaman durdu.
‘Tanrı İçin Öldüreceksin!’ diye çaldı her saat başı…

Peki!
O zaman saklarım bu hakkımı. Kimseciklere göstermem ölümü. Üstüne titrerim üstüne, Kilit üstüne kilit vururum…
Üstüne elma,
Biçimi, kokusu, rengi…

“Gözünde büyütüyorum yaraları sanırım” diye yüksek sesle konuşan birisi okumaya devam etti.
- Kimliklerin her zaman yüceltilmeye ihtiyacı vardır. Bu yüzden savaşabilir herkes. Horlanmış duyguları kaldırmak her babayiğidin harcı değildir. İtilip kakılmak, ayıplanmak yasal öldürme hakkı olabilir bir gün. Boşuna mı savaşıyoruz?
“Dik dik bakılan kızın hesabı sorulacaktır elbet.” Diye cırlak bir sesle bağırmak istedim, sesim sıkça rastladığım tellere takıldı.
“Bana bak!”
- Bana bak! Ben kendi hesabımla başa çıkabilirim. Diye çaldı saat, rakamlar arasında dolaşarak:
- “Beni itip kakmaktan ve hor görmekten vazgeç” dercesine bir anlam çıkardım sesimden. Umutlarımı yazdığım soyağacı defterimizin arasına gizledim.
Bu hüzün, savaş belgeselleri için hazırlanan yeni bir görüntü mü? Araya çeşni katmak için tasarlanmış hoş bir ayrıntı mı? Diye kuşkulara kapılmadım değil.
Koşullar;
Koşullandırılmalar:
Koşular:
Ölümcül bir serüven;
yüklemler, yüklemler
yüklenmeler:
Yüklendirilmeler:
Yüklenemediklerim:
Yorgunum!

“Hayır!”  diyerek bağırmaya başladım. Uyandım sonunda…

sedef kandemir - 2009





Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
nihat
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 38



« Yanıtla #1 : Ağustos 03, 2009, 01:00:30 ÖÖ »

(…Gökyüzüne serilen uçurum,
aşınmış köprüler, zincirler çürük
ve kuyular alabildiğine kör…)

...Niceliğin niteliği.

( Kimliklerin her zaman yüceltilmeye ihtiyacı vardır)

Öznel olmayan.

 (Bu yüzden savaşabilir herkes)

En büyük engel, kendisidir insanın.

Koşullar;            (Nereden)
Koşullandırılmalar:(kime)
Koşular:              (nereye)
Ölümcül bir serüven;(Neden)
yüklemler, yüklemler(Nasıl)
yüklenmeler:         (Niçin)
Yüklendirilmeler:    (xxxxxxxxxxxxx)
Yüklenemediklerim:(                )
Yorgunum             ( ................)




Moderatöre Bildir   Kayıtlı
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #2 : Ağustos 04, 2009, 16:02:42 ÖS »

katılım için tekrar teşekkürler Smiley

"Koşullandırılmalar" sıkıştırildiğimiz en dar alandır.

Yaşam = Ölümcül Koşu

Yüklendirildiklerimiz = Kocaman kocaman yalanlar...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
RENİ
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 110


« Yanıtla #3 : Ağustos 05, 2009, 16:27:18 ÖS »

Sevgili Sedef
kocaman yalanlara çok ihtiyacım var bugün...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #4 : Ağustos 05, 2009, 22:11:51 ÖS »

Sevgili Reni

Hiç kimse bir diğerini kendini kandırdığından fazla kandıramaz...

Umutlarını boş göndermek istemezdim ama şimdiye kadar inandığın ne varsa sorgula diye naçizane öneririm. Ben öyle yapıyorum, ara sıra işe yarıyor, kendimi kandırdığım yalanları bir saysam sayfalar dolar.

Anlam katıyorsa inandıklarımız yaşama varalım, inanalım...

Bu bir oyun...

Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
Ekrem
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 30


« Yanıtla #5 : Ağustos 06, 2009, 15:33:31 ÖS »

" bazen hayatı da inandırabilir/kendimize söylediğimiz yalan"
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #6 : Ağustos 06, 2009, 19:51:17 ÖS »

Doğru...
 :Smiley
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #7 : Ağustos 06, 2009, 19:52:14 ÖS »

- düşGünlüğüm -


İçgüdü dürter ve iter, ama us buyurur
- Price -



- Fantastik Bir Kurguda Kaybolanlar - başlıklı yeni bir oyunun içinde uyandım. Bu rüya defalarca sahnelen bir oyuna dönüşmüştü. Görmeyen kimse kalmasın istenerek üst üste sahneleniyordu sanki. Başrolde değildim. Canı isteyen herkes başrol oynadığını ileri sürüyordu. Sıradan bir düştü bana biçilen rol.  Bu beni için için sevindiriyordu. Sıradan birinin olabildiğince en sıradan bakışlarla yükümlüydüm, rolümü iyi oynamam gerektiğini buyurdu biri. “ Rolün büyüğü küçüğü olmaz” diye de yumurtladı adeta, güldüm…Sanırım yönetmendi.

En heyecanlı sahne, bileklerimin yatağa kelepçelendiği andı. Bacaklarımın her hareketinden kendimi sorumlu tutacağıma öylesine inanmıştım ki kelepçeler rahatsızlık vermiyordu.
Çoğalma dürtüsü bana varoluşumun en anlamlı yanında olduğum hissini veriyordu. Bu da beni rahatlatıyordu. Günler boyu bana güç verdi bu duygu.

Etraf giderek kalabalıklaşıyordu düş uzadıkça, hatta zaman zaman kalabalığın dışında kalıyordum ve alışkanlıklarıma olan bağlılığımdan olsa gerek; dışarıda geçirdiğim anlar beni çok üzüyordu…
‘ Alışmak çok zor bu duyguya’ diye söyleniyordum kendi kendime ama bakışlarımın sıradanlığını asla bozmuyordum. Birkaç kişi daha katıldı bu söyleme, giderek çoğaldığımızı farkettim. Koro halinde ‘Bu duyguya alışmak çok zor’ diye sesleniyorduk.

O anda birinin daha varlığını hissettim. Bana çok yakın duruyordu. Tanımıyordum. Bu oyunun devamında olan bir sahne mi yoksa değil mi anlayamadım. O biri “Özlüyorum” dedi:
- Kimi? Diye sordum:
- Kendimi. Diye cevap verdi.
 Doğum-Ölüm, Ölüm- Doğum döngüsünden çıkıp gitmek istiyorum diye ilave etti sanırım, onu  tek başına bırakıp ayrıldım yanından.  İçimde bir boşluk hissi kaldı geriye benden.

- "Herhangi bir kazada anne ve çocuğa yapılması gereken ilk müdahalenin çocuğun cephesinde yoğunlaşması, çoğunluğun yaşama daha yeni açılan bebeğin yaşam şansını yitirmemesi için duygusallığı ve itici – gücüdür. Yeni ölüm taşıyıcı, annesinin dışa vuran klasikleşmiş koruyucu davranışı dışında, yine annesinin ayrıcalıklı örgensel nesnesinin koruması altındadır. Annenin doğasalı olan annelik içgüdüsünü besleyen, zenginleştiren “Prolaktin” hormonu koruma olgusunu üst sınıra taşır. Yaşamda kalması için tuzak üstüne tuzak üretilmiştir, bebek için doğada."

Bu sözlerin yazılı olduğu bir reçete tutuşturdu birisi elime, bir kitaptan alıntılanmış. Bilge rollerinden birinin repliği idi sanırım. Öylece ortada uçuşup duruyordu sözler, harfler… Görünmezliğe büründük hep birlikte, giderek ben de silindim gözlerimden, sesim giderek yavaşladı, garip bir duygu takıldı boğazıma. Tükürdüm arka arkaya…

“Hadi artık uyan!” diye biri bağırdı sanki. Uyandım!



sedef kandemir 2009


alıntı tırnak içi: Felsefi İntihar ve Ötesi- Cuci Han
 kora yayınları
« Son Düzenleme: Ağustos 06, 2009, 20:01:38 ÖS Gönderen: sedef Kandemir » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
ayse
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 278



« Yanıtla #8 : Ağustos 08, 2009, 14:05:04 ÖS »


"kendini özlemek"

ah sevgili Sedef Hanım ah!

kaybettiklerimiz ne çokmuş meğer. Sad
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #9 : Eylül 22, 2009, 17:05:03 ÖS »

Hayata uyanmak!

belki buluruz kendimizi
Tükenmeyen arayışlarda...


Sevgili Ayşe sana katılıyorum...
Teşekkürler
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #10 : Eylül 22, 2009, 17:18:23 ÖS »

DüşGünlüğüm



Tanımadığım bir odadaydım. Ben, daha iyi görmek istedikçe çevremdeki görüntüler giderek sisleniyordu. Ama ilerde geniş bir pencere olduğunu rahatlıkla görebildim.
(Korktuğumu sanmıyorum, heyecanlanmış olabilirim.)
Çocukça bir merak içindeydim. Her şeyi anlamak, görmek istiyordum. Ne kadar büyük olduğunu düşündüğüm pencereye doğru ilerledim; geniş, sağlam çerçeveleri vardı.

Boydan boya bir duvara sıkışmıştı düşüm. Hangi kapıyı açsam kırmızı tuğlalarla örülmüş bir boşluğa açılıyordu az önce. Şimdi ise o pencerenin önünde durup, koyu bir karanlığın yayıldığı yukarılara doğru çevirdim gözlerimi. Tek tük parlamaya başlayan yıldızları fark edene kadar seyrettim gökyüzünü.

Sonra sevinçle geriye döndürdüm başımı, aydınlıktı, her şey apaçık görülebiliyordu. Odanın ilersinde, bir mutfak tezgahının önünde bulaşık yıkayan, bana arkası dönük, yüzünü göremediğim bir kadın duruyordu, ona seslendim.

- “Anne yıldızlar parlıyor, bak!”

Annem olduğunu sandığım kadın cevap vermiyordu bana ama gülümsediğini hissedebiliyordum.

Tekrar karanlığa daldığımda, aniden bir hareketlenme olduğunu fark ettim. Yıldızlar hızla yer değiştirip bir kürsü oluşturdular; yine yıldızlardan oluşmuş üç adam kürsüde oturuyorlardı. Birbirleriyle hararetli bir tartışmaya girişmiş gibiydiler. Ellerinde tuttukları kalemleri uzatarak birbirlerini işaret ediyorlar ve sanki birbirlerini bir şeyle suçluyorlardı.

Sanki içlerinden biri benim onları seyrettiğimi gördü. Görmemem gereken bir şeyi gizlice seyrediyormuşum gibi bir duyguya kapılıp, gözlerimi kaçırdım görüntülerden. Sağa sola bakıp, karanlıkta gezdirdim gözlerimi.

Aydınlığın ortasında durmuş, kendini yıkadığı bulaşıklara kaptırmış kadın olanın bitenin farkında değildi.
- “Yıldızlar çarpışıyor, yıldızlar çarpışıyor, sonumuz geldi.” diye söylenmeye başladım kendi kendime.
Ardından sakinleştim.
Birbirimize sırtımız dönük, öylece bekledik. O aydınlığı, ben karanlığı seyrettim. O bulaşıkları yıkamaya, ben kavgayı izlemeye devam ettim.
“Karanlığa bürünmüş yıldızlar durdurmalı aralarında süren bu kavgayı” demek geldi bir ara içimden.
“Çek o burnuma uzattığın kalemi!” diye bağırabildim sadece ama sesimi duyamıyordum.
Yıldızdan çizilmiş kalemlerle işaret edip, suçlamak ne kadar kolay bu dünyayı.
Bu dünyayı!
Bu dünya!
Dünya!
Dün!
Kanter içinde

Sonunda
Uyandım


sedef kandemir 2009

eski zaman fotoğrafları2
« Son Düzenleme: Eylül 22, 2009, 17:29:31 ÖS Gönderen: sedef Kandemir » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #11 : Eylül 29, 2009, 14:53:39 ÖS »

Bir Sabah Aydınlığında Monteigne’den Seçmeler


Düşsel bir sabaha uyandığım gündü. Pembemsi bir ışığın şeffaflığında her şey açık ve net görünüyordu gözüme…

Hayat ne kadar da güzel. Bunun aksine davranan insanın içinde yaşadığı yalanları dolanları çevresine bulaştırma gayretlerine rağmen diye düşündüm.

Hayat yalansızdı, tüm gerçekliği ve doğruluğu ile devamını sürdürüyordu.

Buna rağmen insan böyle mi davranıyor?

İnsanın kendini kandırması ne kolay. Birilerini kandırdığına kendini inandırması kadar düşkün olması, debelendiği bu sürecin içinde sürüklenip, yalanlarını bir değer gibi kabullendirmeye çalışması ne zavallıca bir çırpınış.

Neden bunları düşünüp hala şaşırıyorum ki? Montaigne’in bir sözü geliyor aklıma oysa:

Her insanda insanlığın bütün halleri vardır.” Demişti.

Hangi halinde takılıp kaldıysa, bu hal üzerine biçimlenen insan o halini sürükleyecektir elbette peşinde.

Budalalık değil midir herkesi kandırabileceğine inanmış, ama en çok kananın kendisi olduğunu fark edememiş insanın durumu? Kendi yalanlarına kendini inandırmak olabilir mi çabası?
Kıskaçlıkla beslenmiş yetersizliğinde inkârlar çoğaltan gerçeğini örtbas etmek için budalaca söylenir durur böyleleri. Yıllar ve yıllarca deneyimli olduklarını iddia etmelerine rağmen.

Bu durum içinde çok doğru sözler bırakmış Monteigne insanlığa:

Kendini olduğundan az göstermek, tevazu değil, budalalıktır; kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.
Kendini olduğundan fazla göstermek de, çok defa gururdan değil budalalıktandır.”

Demiş.

Ne kadar da doğru söylemiş; hiç yalan yok.

İnsanı yalana yönlendiren durumun içeriğine baktığımızda bariz ve alabildiğine derin bir kıskançlık kuyusunun varlığını sezinleriz. Kendi kuyusunun dibinden seslenir, yalnızlığına katlanamadığı bu karanlığa diğerlerini de sürüklemeye çabalar. Sonra kanmış zavallıların kalabalığına bakıp, yalnız olmadığına kandırır kendini. O’na kolay gelsin demekten başka çare yoktur.

“ Ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi kendini daha fazla yoruyor. Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra, hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip düşünceler, öyle saçma sapan hayaller kuruyor ki, ilerde bunların anlamsızlığını ve acayipliğini görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım.” Diyen Montaigne gibi herkesin kendini aşması beklenemez elbet.

Kaydolunan bütün yalanlar bir gün gelip sahibini utandıracak mı bilinmez. Ancak gelecekte birilerine örnek olma değeri taşıyabilir.

“ insan kendindeki eksik ve cılız değerleri, üstelik insan hayatının hiçliğini hesaba katarak düşünecek olursa, hiçbir değeriyle övünmeye kalkışmaz.” Diyen Monteigne kendi yaşam diliminden bugünlere kadar getirdiği sözleriyle, yalanlarından kendine övünç çıkaran kimseler için yine de düştükleri kuyudan çıkış yolunu işaret ediyor.

Hakikatin ışığında saklanamadığı görüntüsüyle hiçbir yalan sonsuza kadar var olmaz. Bundandır mumların yatsıya kadar yandığı. Kendi ayaklarıyla yüzleşir tavus kuşu indirir nihayetinde kibirle kabarttığı tüylerini.

“ Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi gerekir.” Der Montaigne.
Eğitimi meslek edinimiyle karıştırmak, meslek edinimiyle yol aldığı sürecin eğitim olduğunu sanmak, hatta bunu zaman içinde itiraf etmiş olsa bile kendine sonrasında aksini iddia etmek gibi davranması da insanın kendini inandırdığı yalanlardan biridir.

Kendi kimliğini oluştururken edindiği birikimlerini, yeteneğini kullanarak kendini her şeyin üzerinde bir değermiş gibi diğerlerine kabullendirme çabaları boşunadır. Sözün bittiği böyle bir noktada “ Varsın kalsın kuyusunda kendi söylesin kendi inansın yalanlarına” demekten başka çare kalmaz insana.

Zaman en iyi bilgedir; doğruyu yanlışı ayırır. Sözlerinde söylemiş oldukları, iddia ettikleri gibi yaşayanı yaşamayanı ayıklamasını bilir zaman. Geriye Monteigne’de olduğu gibi birçok değeri bırakır insanoğluna; doğru yolu işaret eden fenerler gibi aydınlatırlar yaşamımızı.

Sabah pembe renklerini güneşin sımsıcak sarmallığında ılık bir eylül gününe terk ederken Montaigne’in düşünceleri ışığında uyandım bu sabah. Hayat tüm gerçekliği ile çok güzeldi.

“İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

Ne korkular içinde kıvranır insan!

Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

Öfke, gevşeklik ve tembellik!”
[/b]
Montaigne’den seçmeler

Hazırlayan: Sedef Kandemir - 2009
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #12 : Kasım 10, 2009, 20:08:41 ÖS »

düşGünlüğüm
-Rüzgârı suskunluğunda dinle, ne çok şey anlatır-




Düşlerimde biran olsun beni yalnız bırakmayan, benimle sürekli konuşan hayal kişi oldukça suskun bu gece. Bir şeyleri anlatmasına, beni yönlendirmesine o kadar alışmışım ki; onun bu hali beni endişelendiriyor.
“Bir şeyler söylesene” diye üsteliyorum. “Hadi konuş benimle!”.
“Ne söylememi bekliyorsun?” diyor. “Açıklanacak bir görüntü yok ki çevremizde seni şaşırtan.”
“Yok mu?” diyorum hayretle.
Aynı hayret dolu bakışlarla “var mı?” diye soruyor.

Doğru; görüntüler oldukça sıradan. Basit döşenmiş bir odadayım. Duvar kenarında dağınık bir yatak duruyor, başını yastığa dayamış sarı tüyleri olan bir kedi uyuyor içinde. Çok huzurlu görünüyor, sanırım hoş bir rüya görüyor şu anda, arada bir patilerini kıpırdatarak koşmak ister gibi kıpırdanıyor. Uzun uzun onu seyrediyorum. Masanın hemen yanındaki mantar kaplı panoya kırmızı raptiyelerle iliştirilmiş resimlere de bakıyorum. Renkli tebeşir kalemler kullanılmış ve küçük kartondan karelere çizilmiş, animasyon filmlerdeki görüntüleri andırıyorlar. İki tombul kedi başlarını birbirine yaslamış dolunayı seyrediyor. Bir bez bebek kırmızı balonunun ipine tutunmuş yerden yükseliyor, yüzünde mutlu bir tebessüm var. Bir bez bebek daha, kendisiyle aynı olan başka bir bez bebeği kumaşından sarkan ipinden tutmuş, sürükleyerek bir yerlere götürüyor.

“O da bir düş içinde” dediğini işittiğimde hayalime dönüyorum:

- Dün babamı gördüm biliyor musun?
- Nasıldı?
- Babam gibiydi, oturmuş hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Bana konuk olarak geldiğini düşünüyordum. Ağırlamak için ne yapacağımı şaşırmıştım. Onu gördüğüme sevindiğimi fark etmesini isteyerek telaşlanıyordum. O ise konuşmasına devam ediyordu. Söylediği şeylere dikkat etmeye çalıştım; para pul konusuydu yine, bir takım maddi planlarla ilgili şeylerdi anlattığı, karşısındaki kişiye dikkat etmedim. Mal varlığını açıklayan bir iş adamı kadar dikkatli ve ciddi görünüyordu. Oysa ne kadar şakacıdır bilirsin. Yine de onu daldığı bu konudan çekip çıkarmak, dikkatini üstüme çekmek için elimden geleni yaptım.

- Çekebildin mi?
- Evet, sonunda çekebildim. Karşısında durdum “Baba” dedim:
- “Baba, merhaba, hoş geldin.”.
- “Merhaba” dedi bana dönüp. Ama garip bir şey vardı. Benim kim olduğumu hatırlamıyordu sanki, ayıp olmasın diye de tebessüm ederek yüzüme bakıyor, belli etmemeye çalışıyordu. Kim olduğumu çıkarmak için kendini zorladığını fark ediyordum.
“Babacığım” dedim “Seni gördüğüme çok sevindim.”


Her şey o kadar gerçek görünüyordu ki; o an bir rüyada olduğumu biri söylese asla inanmazdım. Sonra çok garip bir şey oldu; babamın yüzü giderek beyazlaşmaya başladı, beyazlaştı, beyazlaştı ve sanki bir film sahnesinde olduğu gibi bana doğru ağır ağır yaklaştı, gözgözeydik.
Yüzünün içinde yer aldığı karenin kenarlarına baktım; gelişigüzel yırtılmış bir defter sayfasının kenarları gibiydi. Babamın yüzü yırtık bir defter sayfasına gelişigüzel çizilen karakalem bir resme dönüşmüştü, öylesine bir karalama anlayacağın. Çok fazla sanat değeri de taşımayan bir resim.
Birden beynimin içinde tuhaf bir şey oldu, sanki bir anlam belirdi ve ben derin bir üzüntü hissettim o an.” Baba!” diye bağırdım “Baba ben öldüm değil mi?”

Tebessüm etmeğe devam ediyordu:
“Baba ben öldüm, hatırlamaya çalış, bunu biliyorsun. Ne zaman olduğunu anlat, gerçeği saklama benden! Nasıl olduğunu merak ediyorum, anlat bana!”
Ağlamaya başladım, üzüntüm giderek artıyordu suskunluğu karşısında, bu duyguya daha fazla dayanamazdım, sonunda uyandım. Etrafıma şaşkın bir şekilde baktım.

Evet şaşkın şaşkın baktım etrafıma, düşlerimi paylaştığım kişi de yanımda yoktu.” Neredesin?” diye seslendim. “Soru sorup, anlattıklarımı beklemeden gidiyorsun”.
Gerçekten gitmişti. Kendimi çok yalnız hissediyordum. “Ne garip bir düş” diye söylendim kendi kendime. Kedi yerinden kalkıp koşarak çıkıp gitti odadan. İçimde hüzünler biriktiren bir gün daha geride kaldı. Uyandım

Sedef Kandemir- 2009
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 116



Site
« Yanıtla #13 : Kasım 13, 2009, 02:20:36 ÖÖ »

      SEVGİLİ SEDEF KANDEMİR: " Düş GÜNLÜĞÜ" DENEME YAZINIZI İKİ KEZ OKUDUM, SİZİ CANDAN KUTLARIM. ASLINDA SÖYLENECEK ÇOK ŞEY VAR; AMA ŞİMDİLİK YENİ DENEMELER DİLEĞİMLE.




                                                   ZEKİKARAASLAN
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!