Google Reklamları
OLGUN ÖYKÜLER/Kemal Olcay
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Şubat 07, 2012, 00:55:16 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: OLGUN ÖYKÜLER/Kemal Olcay  (Okunma Sayısı 1085 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« : Eylül 09, 2009, 16:51:21 ÖS »

Varmısınız öykülerimin tekrarına.ben varım.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #1 : Eylül 09, 2009, 16:52:55 ÖS »


         KOCA ÇOCUK/ÖYKÜ

   Boyuna, posuna ve pozuna aldanıp da kanmayın, o daha kocaman bir çocuktu.
   Ancak; genç irisi sayılabilirdi.
   Okul çıkışı annesini özledi, yağmur sağanağa dönmüştü. Esirgemedi bendini, bir saçak altına atmadı bedenini, istifini bozmadan eve doğru yürüdü.
   “Şimdi odun sobası, çıtır çıtır yanıyordur, içeride çam odunu kokusu vardır”, diye düşündü.
   Karşılanışını hayal etti.
   Annesi, sırılsıklam ıslak bu çocuğu, kapıda karşılayıp hemencecik havlu ile kurulayacak, kuru çamaşırları ıslak olanlarıyla takas edecekti, hatta soyunmasına ve giyinmesine yardım edecek, bir tek ara ile, külot değiştirme aşamasında havluyu önüne tutacak ve  gözünü  yumacaktı.
   Er kişi ne de olsa  soyunan,  ortalık yerde salınan
   Sonra; sarıp sarmalayıp bir de sırtına battaniye verip, odun sobası yanında yer gösterecekti.
   Soba sıcak, annenin şefkati daha sıcak.
   Oysa annesi esirgemezdi sevgisini, fakat ıslanmış eve döndüğünde ihtimam daha yoğun yaşanırdı.
   Hele de; Olgun hapşırdı mı?
   Aksırığı bazen gerçek, bazı yalancıktan da olabilirdi, her iki durumda aynı oranda şefkati azdıran etki yaratırdı.
   Sobanın üzerinde sürekli duran çaydanlığın buharı, buhurdan olur tüter, cama buğu verir, karşılığında havadan kuruluğunu alırdı.
   Olgun; bu durumlarda çay içebilirdi.
   Büyük kupa bardaktan, içine sıkılan limon çayın tadını bir nebze bozardı, nane limondan yine de iyiydi.
   Aynı tesiri gösterirmiş.
   Ona kalsa çayı sek içmek isterdi şifa niyetine, varsın  ince belli küçük bardaktan olsundu.
   Annesi: “Kuzum ne yemek ister?”, diye sorardı,  aksıran burnu akana.
   Cevabı bilirdi.
   Patates kızartmasıydı.
   Şöyle sıcak sıcak, tavanın yağı çekilir endişesi duyulmadan, kızartma devam ederken servis edilenden.
   Ekmek arası sıcak patates ile demli sıcak çay daha iyi giderdi, limonun mayhoş tadı  olmasa.
   Düşündüğü iştahını kabarttı, ıslaklığı da kıvamına ermişti hani, artık adımlarını hızlandırabilirdi.
   Hızlanan adımlarına bıraktı yol yordamı, ayakları bulurdu elbet gideceği yeri, ortam bu evler sanki farklı gibi geldi, bozmadı  zihnini, ritmini ve yönünü  ayaklarının bir bildiği vardı.
   Vardığı adreste kapıya vurdu.
   “Kapıyı niye dövüyorsun zil yok mu?” diye soran, yaşlı olmayan, şirretliği yüzünden okunan bir kadın karşıladı.Berisinde elbisesinin eteğini çekiştirmekte olan, ağzında emzik, gözleri cin gibi ve yaramaz olduğu her halinden belli, koca çocuğun sanki minyatürü bir çocuk vardı.
   İçinden: “Bu ufaklıkta kim?”, dedi.
   Küçük kardeşi olabilirdi, anne ve babasının imalatına benziyordu.
   Peki; siması tanıdık gelen bu cenabet kadın da kimdi?
   Yaydığı koku bir şeyler çağrıştırıyor, bir tarafına tatlı bir ürperti ile kan dolduruyordu.
   Bu kadının ne işi vardı burada?
   Ya annesi.
   O nerede idi?
   Girişteki demir kapı, merdiven boşluğu, asansör, kafasını  karıştırmıştı, bu ev tanıdıktı, lakin baba evi değildi.
   Karşısında dikilen kadın çağrıştırdığı cinsellikten ötürü, komşularının  gelini Nihal ablası mıydı pencereden dikizlediğinde ona, ilk erkeksi heyecanı yaşatan?
   Benziyordu ama bu bakımsızdı, o olamazdı, bu halde ayakları buraya neden taşımıştı?
   Kadın: “Ne bu halin çocuk gibisin, paltonu şemsiyeni niye almazsın, böyle mi örnek oluyorsun öğrencilerine? İşin gücün bana eziyet, sanki giyecek kat kat takım elbiselerin var, bu kıyafetini şimdi nasıl kurutacağım”, dedi.
   Olgun; olanı kavrayarak bir anda koca adam oldu, kendi evindeydi, bu kadında Nihal ablası, hele ki annesi hiç değildi.
   Nihal’e benzettiğinden ötürü, ilk gördüğünde beğenip “Allah’ın emri, Peygamberin kavli”, diye istettiği  eşiydi işte.
   Süklüm püklüm oldu, ne diyeceğini bilemedi, içeri geçti.
   Yalancıktan aksırdı, yatak odasına yönelerek yatağa kuruldu. Kurulaması için havlu alıp, yanına karısının gelmesini bir ümit bekledi.
   Nafile bir bekleyiş oldu.
   Yüzünü ekşitti.
   Bu esnada Şair Metin Altıok’un “Sarıl Bana” şiirinden  bir bölüm takıldı zihnine.
   “Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hala
   Sevgiler bekliyor sürekli senden
   İnsanın bir yanı nedense hep eksik
   Ve o eksiği tamamlayayım derken
   Var olan aşınıyor azar azar zamanda
   Anamın bıraktığı yerden sarıl bana...”
   Üşüdüğünü hissetti,  hareket edip, ilk odaya daldı.
   Odada kendi halinde dersini yapan kızı “hoş geldin baba” dedi.
   Duymadı görmedi, aradığı değildi.
   Gözünün önünde olan ve seslenen.
   Soba arandı boşuna, diktiği kulaklarına odun çıtırtısı gelmedi, solukladı çam kokusu alamadı.
   Odada tek düze klima çalışıyor ve ılık hava üflüyordu, ortamda da  kuruluk vardı.
   Çaresiz banyoya geçti.
   Havlu ile yüzünü başını ve saçını kuruladı, kıyafetlerini çıkarıp oracığa yığdı,  havluyu beline sarıp yatak odasına geçti.
   Eşofman giyecekti.
   Yakından bir ses: “Olgun açsan kahvaltıdan kalma patates kızartması ile çay var; birkaç saat önce demledim, komşu da  geldi içtik,  çay ılımıştır biraz ısıt”,dedi.
   Yüzündeki ekşilik yayıldı.
   Eşofmandan vazgeçti.
   Pijamada giymeyecekti.
   Dolaptan öteki takım elbisesini çıkardı, kravat takmadı bu kez, giyindi.
   Dışarı adım atacakken “Nereye” diye merakla soran karısına cevap veremedi.
   Olgun da bilmiyordu nereye.
   Yanına yine şemsiye ve palto almamıştı.
   Adam adımları ile yürüdü, durağa yöneldi, dolmuşa binecekken sürücüyle göz göze geldi,  annesini hatırladı.
   Kütüphaneye gönderirken durakta şoföre, nerede indirmesi gerektiğini ve özellikle birebirken kendine, dönüşte kütüphane durağından dolmuşa bindiğinde şoföre, Azat köprüsünü aşınca birinci durakta ineceğini söylemesini, sıkı sıkıya tembihlediği aklına geldi.
   Binmekten vazgeçti, indi yönünü  diğer durağa verdi.
   Annesine gidecekti.
   Bu kez; yolu şaşırmasına, kendisi ile şoförün tembih edilmesine gerek yoktu, istikametini, nerede inmesi gerektiğini biliyordu.
   Üstü kuruydu.
   Ancak ineceği durakla annesine olan mesafede ıslanacaktı yine, başlayan yağmur birikmiş kara bulutlardan  dinecek gibi görünmüyordu.
   Dolmuşa bindi.
   İçeride müziği paylaşmada cimri şoförün teybinden, kısılı bir ses geliyordu, buğulu bir ses, Sezen Aksu’dan bir şarkı.
   “...Anneni daha sık anıyorsan
   hatta ağlıyorsan
   kalbini bir mektup gibi
   buruşmuş hissediyorsan eğer
   kendini kimsesiz ve erken yaşlanmış bulursan
   içindeki çocuğa sarıl
   sana insanı hatırlatır...”
   

         ***


   Durakta indiğinde yine o koca çocuk oldu.Çilleri büyüdü, ense tüyleri sarardı, adımları ufaldı…
Başını kaldırdı, havadan düşenlere baktı, sığınmak için kuytuluk aramadı, ıslanacaktı annesine varana kadar...
   Ve o saracaktı.
   Çocuk adımlarıyla ardına kadar açık koca bir kapıdan geçti.Aslında girişte kapı yoktu, demir şebeke ve profilden bir giriş, üzerinde büyükçe bir tanıtım levhası asılı.
   Yürüdü.
   Bir müddet sağı solu imarlı, ifrazlı, parselli, avlu duvarları örülü, yeşil dik ağaçlı  mekanlar arasında açılmış düzgün yollardan geçti.
   Sonra yol sapalaştı ve asfalt özelliğini yitirdi.Ayakkabılarının altı çamur oldu.
   Sorun olmazdı.
   Ne de olsa toprak: her şeyi örtüp dönüştürürdü kendine, bir tek perdeleyemezdi  sevginin çağrısını.
   Varmıştı işte.
   Eşikte duran “Meleğimiz Annemizin Ruhuna Fatiha 1928-2005”  yazan taşa baktı.
   Baş ucundaki çam ağacı gövermiş boy atmıştı.
   Kabir çiçeği battaniye misali örtü olmuş, sarmaşık gibi kaplamış, sıcacık etmişti mekanı.
   Usulca “Anne ben geldim.” dedi.
   Aksırdı.
   Bu gerçekti.
   Bir telaş aldı o anda, ortalığı ve orada yatanı, üstündeki çiçek  örtüsünü kapıp koşturdu.
   “Islanmışsın Kuzum”, dedi.
   Koca çocuğu sarıp sarmaladı.
   Sıcacıktı.
   Havada çam ağacının kokusu, reçinesinin tadı, rüzgarın dallarda hışırtısı, nemin buğusu ile  bildik bir sis vardı kuruluğu alan.
   Bir de; sıcak ekmek arası kızarmış patates ile  çay olsaydı,  bardağı büyük kupa bardaktan.
   Varsın çay limonlu olsundu.
   İşte bu kavuşma anı eksiksiz olurdu.

Haziran/2006
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #2 : Eylül 10, 2009, 08:52:11 ÖÖ »

Çok duygulandım. Sabah saat 8.30 ve gözlerim doldu.
İçimden Buruk mezarlığına gidip anamın mezarında doyasıya ağlamak geldi.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #3 : Eylül 14, 2009, 16:28:07 ÖS »

OLGUN ÖYKÜLER/ALÇAK ÇOCUK

   Ofisin telefonunun çalması ardına, arayanı sekreteri bağladı.
   Baro personeli idi.
   Yeni Ceza Usul Yasası’yla öngörülen mecburi müdafilik sistemi gereğince, sıranın kendisine gelmiş olması sebebiyle avukat Ekrem’e görevini tebliğ ediyordu.
   Çaresiz, büro işlerini erteleyerek Adliye’ye gidecekti.
   Çünkü; yeni yasa yaşı küçük şüphelilere avukatlık  görevini zorunlu yüklüyor, karşılığında, devlet, sembolik bir ücret takdir ediyordu.
   Takdir olunan ücret ise, serbest koşullarla kıyasladığında işin angaryalık kısmı ağır basıyordu.
   Diyeceği fazla bir şey yoktu. Savunma hakkının kutsallığı gereği herkese bir savunman gerekliliğine olan inancından, sistemin kurulmamasını  yıllarca eleştirmişti.
   O ve arkadaşları...
   Zaman kaybını kazanca çevirmeyi düşündü, “Ara da diğer bir ceza dosyamı incelerim”, dedi.
   Savcı doğrudan tutuklanması talebi ile küçük şüpheliyi sorgu hakimliğine sevk etmişti.
   Sorgu Hakimliği’nde idi. Bayan Hakim, hazırlık evrakını incelemişti, dosyadan dolayı olsa gerek her zaman güleç yargıcın bu kez suratı asıktı.
   O da dosyayı inceledi üstün körü, fiili livata   isnadı, tatsız bir konuydu elbet.
   Yasalarının sağladığı gerekçe göstermeden işi almama, ret etme hakkını anımsadı, ancak kendini mecbur hissetti, şüpheden elbet sanık yararlanır kuralı vardı, hem katillerin, kalpazan ve dolandırıcıların, hatta kadın satıcılarının olduğu gibi, şüphesiz tecavüzcülerinde savunma hakkı kutsaldı.Bu kurallarla ve halen de temsil ettiği bazı kişileri düşündü.Kendini rahatlattı.
   Şüpheli çocuk, içeri alındı; koca kafalı, ince boyunlu göbeği raşitistler gibi şiş, ufak tefek yaşını göstermeyen bir sabiydi daha. Atılı suçu işlediğini düşünmeyi bırakın, bu suçun mağdur objesi olabilirdi,  cinsel konulardan bihaber hali vardı.
   Bu Koca  Kafalı’nın  er suyu ne zaman akmıştı?
   Şüpheli, Hakimin sorularına da cevap veremiyordu, kelime hazinesi kıttı, karmaşayı kasıtlı yapıyorsa eğer altın portakal ödülünü hak edebilirdi.
   Anlatımından zorlayarak anlayabildikleri; yaşı  küçük mağdura parmakla livatada bulunmuştu.
   Söz verildiğinde, basma kalıp tutuklamama nedenlerini sıraladı, şüphelinin yaşının küçük olduğundan dem vurdu, tecavüz suçlaması ile sübyan koğuşuna konulduğu takdirde kendini koruyamayacağını ve daha büyükler tarafından bu kez şüphelinin istismara uğrayabileceğini söyledi.
   Netice değişmedi, şüpheli tutuklandı.
   Avukat Ekrem, tutuklama kararı sonrası dosyayı daha dikkatlice inceledi, zorunluluk doğmuştu, tutuklamaya itiraz etmesi gerekiyordu.
   Kendince sağlam hukuki gerekçeleri olan itirazı da, suçun vasıf ve mahiyeti, delil durumu, tutuklama tarihi gibi sebeplerle reddedildi.
   Tutuklu dosyaların işi tez görülürdü, kısa bir süre sonra, dava ağır ceza mahkemesinde açıldı.Duruşma gününü beklemek gerekirdi.
   Ekrem,  tutuklama kararına itirazlarının kapsamını olayla ilgili konularla daha da genişleterek duruşma sırasında değerlendirilmek üzere tahliye talebinde bulundu.Deneyimleri, duruşma öncesi evrak üzerinde tahliye talebinde bulunmasını nafile bir çaba olduğu olgusunu edindirmişti.
   İlk duruşmaya, mağdur çocuk ve şikayetçi annesi de gelmişti, sanığın yaşından dolayı oturum içinde gizlilik kararı verilmiş, salon boşaltılmıştı.
   Şimdi  alakadarlar başbaşalardı...
   Ekrem; mağdur çocuğa ve annesine baktı, elma yanaklı güzel bir çocuktu, altı yaşlarında olmalıydı. Bu yaş çocuklar melekler gibi cinsi latif olurdu, cinsiyeti olmazdı daha,  yaşıt olan kendi çocuklarını hatırladı, yaşlardan dolayı kurduğu paralelliği kafasından öteledi, yüzünü buruşturdu.
   Tatsız bir işti işte, öncesinde öngörmüştü.
   Kimliklerin tespiti akabinde sanığın savunması alındı. Sanık rol yapmayı bırakmıştı anlaşılan, ifadeleri daha düzgündü, anlatımının samimiyeti kuşku doğurmuyordu, elbet bu da başka bir oyunun rolü ise, daha önce iliştirilen ödüle adaylığı söz konusu olabilirdi.
   Sanık, özetle kuzu gösterme bahanesi ile okul bahçesinde oynamakta olan mağduru, nöbetçi öğrenci kulübesine götürmüş, şortunu çıkarıp parmağı ile çocuğu istismar etmiş, ağlayıp bağırdığında korkup bırakmıştı..
   İddiasına göre mağdur, küçük kardeşini dövmüştü.
   Ekrem, bu anda bir tiksinti hissetti, savunduğundan değil hani, hadisenin kıvılcım gibi parlayıp aklına getirdiği insanlık ailesinin bayağılından doğan büyük yangından, fotoğrafın tam karesinden.
   İnsan oğlunun kötü tarafı, cinayetler, tecavüzler...
   Şüphesiz sanıkta insanlık ailesinin aksayan tarafındandı, insanlık ailesi öz olarak kabul etmese de, sakınca duymaksızın üvey çocuğu olarak evlat edinebilirdi, kendi aşağılık tarafındandı.
   Adli Tıp raporu daha ayrıntılı ise de, durumu tam izah edemiyordu, malum yerde, saat kadranı beş istikametinde hafif bir zedelenme tespit edilmiş ise de, ağır bir lezyon veya bulguya rastlanılmadığı belirlenmişti.
   Bu rapor sanığın anlatımı çerçevesince ikrarı dikkate alınarak lehine sayılırdı.
   Diğer rapor, sanığın yaptığı eyleminin sonuçlarını ayırt edebilecek olgunlukta olduğuna işaret ediyordu, bu tespit aleyhe idi şüphesiz.
   Ekrem, diyeceği sorulduğunda savunmaya katılmış, aleyhe olan tutanak, rapor ve kayıtları kabul etmediğini beyan etmişti.
   Şimdilik bu kadarı yeterdi.
   Bu, mecburiliğin getirdiği nezaketen savunma yapma ölçüsünü aşkın bir savunmaydı doğrusu.
   Şikayetçi annenin konuşmasını izledi.
   Olayı görmemişti, ev civarında olan, yaz olması sebebiyle eğitime ara verilen  okulun bahçesinde oynayan oğlunu, aynı sokakta oturan şüpheli, istismar etmişti, boyutunu bilemezdi elbet çevrelerinde en kötüsünün olduğu dillendiriliyordu, sabi en hafif niteleme ile damgalanmıştı bir kere.
   Anne, “alıp başımızı başka bir diyara gidip, başımıza geleni unutturmamız gerekiyor”, diye düşünüyordu, ancak kocası genç yaşta, bir maç sevincini paylaşmak için çıktığı bisikletli turda, sarhoş bir otomobil sürücünün kurbanı olup, ölmüştü. Kime nereye sığınacaklardı.Evlere temizliğe gitmesi karşılığı aldığıyla, ancak oturdukları barakanın kirasını verebiliyor, ekmekle karınlarını doyurabiliyorlardı.
   Bir ara yandan gördüğü sanık çocuğa baktı, gözlerinde nefret açıkça okunuyordu, bıraksalar parçalardı.
   Diyebilseydi, “Ben” diye başlayacaktı, “Hakim bey, genç yaşımda dul kaldım, kocama kaçmıştım, ilkin ailem peşimize takıldı.Sözde yüzlerine vurduğum kara lekeyi temizlemek için, oysa rahmetli kocam istetmişti beni ailemden, namuslu dürüst ve yakışıklı bir adamdı ve gönlümü  çalmıştı, yine de vermediklerinde kaderime razı olacaktım, ta ki köyden yaşlı bir adama ikinci karısı olarak satmayı düşündüklerinde, Hüseyin’e  “Beni kaçır” dedim”.O anı bir kez daha yaşadı, ruh hali ve şu anda yüzleşmekte olduğu izin verse tebessüm ederdi, halbuki kocasını elinden tutup, o kaçırmıştı.
   Aile meclisi, bir süre sonra vur emrinden vazgeçmişti lakin affedilmemişlerdi, dışlanıp sürgün yemişlerdi.Olsundu kocası ile mutluydu; o, amelelik yapar kimseye muhtaç etmezdi karısını ve aslan parçası dediği oğluşunu.
   Sonra kötü günler gelmişti, sahipsiz genç dul bir kadındı, pek güzel de sayılmazdı, lakin zamparalar için fark etmezdi, boyunlarından aşağı kadınların hepsi birdi nasılsa, kaçak et kesmenin, dost tutmanın cazibesinin dayanılmazlığı, erkek muhabbetlerinde itibarı ve kahvehane lakırdılarında bitmez havası vardı, bu nedenle bir süre sonra kocasının selamı sabahı olan arkadaşları tarafından, önce kibarca “Yenge bir şeye ihtiyacın varsa söyle, sen bize arkadaşımızdan yadigarsın” şeklindeki sözlerini duyar oldu, umut veren bu teklif son cümle ile kirlenirdi bir anda “Artık neye ihtiyacın varsa her konuda yardımcı olurum” aşağılık bir gülümseme ve gizli kaş göz işaretleri.
   Yardımı geri çevirirdi, ima edilen karşılığından dolayı, Yine de anlamamazlığa gelir, razılık dilerdi, kapının önünde sık turlamaların, gidiş ve dönüşlerde tesadüfen karşılaşmaların yerini, bir süre sonra, akşam geç saatlerde kapı civarında nara atmalar, kapıyı tıklamalar...Semtin kaşar kadınları aracılığı ile teklifler almıştı, “Kraliçeler gibi yaşatırız” gibi...
   Bunlara alışmıştı ama çalışmalıydı, yapacağı en temiz iş, evlere temizliğe gitmekti. Doğası, toprağa uğurladığına  sadakati ve yüreği gibi elleri de temiz ve tertipliydi, bu kez temizliğe gittiği evin genç beylerinden kart öküzlerine kadar sarkanlar oldu,  sarkıntılığa uğruyordu, elle değil buna izin vermezdi gözle ardından bakmalar, en bol kıyafetlerini giymesine, başını örtmesine rağmen, gerçek gibi duyumsadığı, sadece ağızlardan da salgılanmayan akıntılı gözetlendiği hissi.
   Sarkıntılığın dozu artma eğilimine girdiğinde elindeki süpürgeyle savunurdu kendini, çoğu kez temizlik ücretini almadan hışımla çıkar, emeği sömürülürdü.
   Civar, top yekun bu dul taze için seferberdi sanki, toplumun bir kesimi olan kalabalık, onun yiyeceğinden, giyeceği entarisine, çocuğunun sandaletine kadar, hatta beşerin sosyal olduğu kadar cinsi ve fikri ihtiyaçlarını gidermeye adamışlardı.
   “Hakim bey” dedi, “bu benim öksüzümün başına geleni görmedim, anlattıklarını nakledebilirim ama bir kahırım var, sizlere değil kuşkusuz, yazgıma, ben kendimi esirgedim, rahmetli kocamın hatırasını kirletmedim, kuru ekmek bulamadım, namusumla ayakta dik durmaya çalıştım, en kötü günümde aslan parçama  sarıldım, varlığından kuvvet aldım, saflığı yüzümü güldürdü, aşkımın armağanı çocuğumla teselli oldum, onun için de üvey baba muamelesi görmesin diye evlenmedim. Ben ırzımı korumamın bu hayatta kendim, erkeğim ve oğlum için kafi olduğunu düşündüm, ne var ki; temizliğe gittiğim evlere götüremezdim, temizlik işi çıktığında, oğlumu çaresiz bir başına bıraktım, Tanrı’dan erimi aldığından bu yana ümidimi kesmiştim, bizi kollayacak olsa kocamı almazdı, bu yüzden oğlumu önce kendine emanet eder, sıkı sıkıya tembihlerdim, “evden mümkünse çıkma” diye Oyun çocuğu işte, bağlasan durmaz sokağa atar kendini, dışarı çıkarsan  göz önünde ol, meme kesik Hayriye teyzeye, diğer komşu kadınlara  emanet ederdim, iyi erdemli insanların geneline emanetti, onlardan çok olmadığını biliyordum, yaşadıklarımdan dolayı insan oğluna belki güvenmemem gerekirdi ama o daha bir çocuktu, cinsel bir obje olamazdı, neyse hadi ben ergin bir kadındım,  çocuğuma uçkur çözen olmaz  diye düşündüm.
   Bakın görün ki, biricik evladımın başına neler geldi”.
   Bu celsenin hükmünü hiç kimse veremezdi, olan veya olduğu söylenen, yüksek adalet dağıtıcıları heyet,  ne karar verirse versin olmamış sayılmayacaktı, tutanaklar üzerinde oynanabilir, kayıtlarda çıkarma yapılabilirdi, ancak duyan bilen eşrafın hafızası silinemez, kafalardan oluşan imge, çocuğun yediği damga kazınamazdı.
   Çaresiz çocuğuna sarılacak yarasını tedavi edecekti, lakin ruh yarasına merhem olabilir miydi ana sevgisi?
   Bu tür durumlarda, insanlık, namus abidesi kesilirdi, en iyisi yüzüne acıma duygusu ile bakardı, ip hazırlardı, darağacı kurardı, linç etmeye  kalkışırdı ırz düşmanını, kötüsü “murdar olmuşlar” diye temizlik işi de vermezdi.
   “Adaletinize sığınıyorum, şikayetçiyim” dedi.
   Ekrem; bu konuşma üzerine davadan çekilip, üzerindeki cübbeyi çıkarıp dışarı kendini atabilmeyi diledi, hatta bir de bunun hayalini kurdu.
   Genç annenin yanına gidip, bu dünya salt kötülüklerden ibaret değil, iyi olanlar da var, aynı şefkatle aynı esirgeme duygularıyla evlatlarını sevenler var, bazen iyiler de gerçek olabilir, diyecekti.
   “Bacı” demeyecekti, “bacı” diye hitap edenlerin gerçek niyetleri ortada idi, “Hanımefendi” de diyemezdi, uygun düşmezdi, “İnsan kardeşim, bende insanım”, diyecekti, ne statü, makam sınıf, ne erkek ne dişi ayrımı yapacaktı, “Suretimiz yetmiyor, ben de senin gibi sadece yaratılış gayesine uygun olarak insan olmaya geldim.” diyecekti.
   Kötülük baskın gelecekti,  karşısında kaynayıp gidecekti, bu dileğindeki samimiyetinden kuşku duyulacaktı.Soluk alan iki ayaklı şeytanların çoğu da, melek pozlarıyla yaklaşırlardı.
   Somut  vakada, bir çocuğun merak duygusu kaşınmıştı, koyun postu içerisinde kuzu gösterme bahanesi.
   Mağdur çocuğa hitaben “Yavrucuğum anlat, bu abi sana ne yaptı” diye soran Reis, ancak torunlarına soracağı sorularda, bu yoğunlukta şefkati çağrıştırabilirdi.
   Reis için de sıkıntı vericiydi, vereceği kararı dosyadaki delillerden çıkarabilirdi, sanığı ortalıkta salıverip sallandıramazdı şüphesiz.
   Çocuk anlattı, sokaktan duyduğu kelimeleri kullandı, başına geleni safiyane anlatma uğruna.
   “Kuzu var” demişti abi dediği, nöbetçi kulübesine soktuğunda kuzu olmadığını fark etmişti, avazı çıkana kadar, “Anne Hayriye nene”, diye bağırmış,  öteki, şortunu sıyırmış, arkasında hırlamış, bu anda daracık yerde köpek var da ısıracak zannedip bir an korkup susmuş, sonra boynunun sıkılan yerine akan salyadan ve bacaklarına akan kıvamı ağır sıvıdan iğrenerek bağırmıştı.
   Şimdi “Anne” diyerek duruşma salonunu inletiyordu, annesinin kucağına sığıvermişti, kucağa nispetle artık, iki misli çocuk.
   Savcı “Atılı suçun vasfı, öngörülen cezanın alt sınırı, yarattığı infial dikkate alınarak sanığın tutukluluk halinin devamı ile iddia makamı olarak, esas hakkında mütalaasını hazırlamak üzere süre talep etti”.
   Ekrem; savunma yaparken, zabıt tutan Naci ile göz göze geldi, hükmü veren kalemi verseler kendine,  kıracaktı, hatta verdiği idam kararının infazında hazır bulunup, celladı arkalayıp, iskemleye zevk duyarak tekmeyi atacaktı, “Ekrem’e bu adi kişiliği neden savunuyorsun” der gibi bakıyor, bıyıklarını yiyor ve gözlerinde kızıl ateşler çakıyordu, bakışlarından garez ve düşmanlık açıkça okunuyordu.
   Ekrem, “Suç vasfı değişebilir”, dedi, “raporlar bulgular eylemin ırza tecavüz yada tam teşebbüsten ziyade ırza tasaddi olduğunu gösteriyor”.
   Benzer hadiselerle ilgili Yüksek mahkeme kararlarını sundu.
   Reis  “İnceleyelim bakalım, bu aşamada başka diyeceğiniz var mı Avukat bey?” diye sordu.
   Ekrem; sadece “delil durumu ve dosya kapsamı dikkate alınarak, uygun görülecek şekilde  sanığın tahliyesi ”diyebildi.
   Sanığın tutukluluğunun devamı ile, savcıya talep ettiği hususta süre verildi, oturum ertelendi.
   Ekrem çıkarken sanık kendine bakıyordu, verilen ara kararları anlayacak kapasitedeydi, yine de can kurtaran gibi gördüğü avukatını süzüyordu.
   Oralı olmadı, çok istemesine rağmen mağdur tarafa da sokulmadı.Bu görüntü, gayet insani olmasına karşın konumu ve üstlendiği görev bakımından yakışık almazdı.
   “Mesleğin cilvesi” dedi, “Bunlarda olacak”, lakin içi yine de rahat etmiyordu, yüreğine koca bir yumruk gibi bir sıkıntı inmişti, soluk alamıyordu.
   Gün boyu sıkıntılı ve dalgın hali devam etti.Öğleyin yemek yemedi, görüşme taleplerini geri çevirdi, telefonlara çıkmadı, masasında duran dosyalara el atmadı.
   Tarif koyamıyordu, bir şey yapmıyordu madem, erken çıktı evine gitti.
   Apartman bahçesinde oynayan çocukları, bu saatte gelmesine şaşırdıkları babalarını karşıladı, “Nazlım” dediği kızını kucağına aldı, aniden bir tehlike hissetmiş gibi ense tüyleri ürperdi, baktı apartmanın maskotu olan köpekle göz göze geldi, köpek yabanıl düşüncesini anlamış olmalıydı hırladı, Ekrem aldırış etmedi köpeğe, alçaklık insanoğluna özgüydü, çevresini dikkatli ve şüpheli bakışlarla taradı, sapık aradı, aradığı erişkin olmayıp daha çocuk da olabilirdi, çocuklarının oyun arkadaşlarını süzdü, yüzleri güleç ışıklı çocuklardı, simalarından anlaşılmayan kafalarının içinde bir kuytuda,  kara bir kötülük gizlenmiş miydi acaba?
   Aklına gelenden, kucağındaki çocuğunu göğsüne bastırdı, kızı anlam veremedi bu boğuntuya.
   “Baba nefes alamıyorum” dedi.
   Ekrem; “Orçun, hadi yukarı”, diye seslendi.
   Oğlu ve kızıyla artık evinde idi.
   Eşi Nurdan karşıladı, “hayrola erkencisin”, diye sordu.
   Ekrem suratının asıklığını gevşetmeye, tebessüm etmeye çalıştı, başarılı olamadı.
   “Tadım yok biraz”, dedi.
   “Hasta, rahatsız mısın?” diye endişeli bir yüzle soran karısına “Tasalanma öyle bir rahatsızlığım yok” dedi.
   Banyoya geçerken “Çocukları aşağıya indirme, bu günlük yeter.” dedi.
   Orçun “Daha yeni inmiştik, hemencecik yukarı!” Belli ki memnun değildi sonuçtan.
   Nazlı abisine nazaran daha uysaldı, boynunu büküp bebeğiyle oynamaya yöneldi.
   Ekrem’in durgun hali akşam boyu sürdü, gözleri çocuklarını seyrederken dalıp gidiyordu bir yerlere.
   Karısının, bu haline anlam veremediği ortadaydı.
   “Yatayım” dedi, birazdan ışıklar söndü, karısı da geldi yatağa, sarılıp koynuna girdi.
   “Nurdan”, dedi, “çocukları aşağıya oyuna gönderdiğinde başlarında ol, aksini yaparsan beni felaket kızdırırsın, bu dediğimi  sakın ihmale getirme”, diye uyardı.
   Gece sıkıntılı geçti, birkaç defa sigara içmek için balkona çıkıp ara verdi dinlenmesine.
   Sabah erken kalktı, çıktı ofisine gitti, yeni gün, biriken işler sıkıntısını dağıtmış ertelemişti.
         ***
   Karar duruşmasına gitti, erteli, erketede duran sıkıntı yüreğine yine gelip çöreklendi.
   Savcı da, olayın mahiyetinin ırza tasaddi olduğu görüşünü paylaşmıştı.
   Hüküm; bu suçtan kuruldu, takdiren üç yıl hapis, yaş tenzilatından bir yıl altı ay, yaşı ve sabıkasızlığı dikkate alınarak,  bir daha suç işlemesinden sakınacağı dair oluşan kanaatten dolayı cezanın infazının ertelenmesine karar verilip sanık tahliye edildi.
   Ekrem, kararı temyiz etmedi, bu şartlarda bundan iyisi can sağlığıydı.
   Aradan altı ay kadar geçmişti, bir gün ağır ceza mahkemesi duruşma salonunda olan bir dosyaya bakması gerekti.
   Salona girdi, zabıt katibi Naci hakimin verdiği, yanında duran müsveddeye bakarak, bir kararın gerekçesini daktilo ediyordu.
   Göz göze geldiklerinde, Naci’nin gözlerinde, daha önce de gördüğü kızıl kıvrımlar dolanmaya başladı.
   Ekrem, içselinden “Hala mı bana kızgın bu?”, diye geçirdi.
   Naci “Avukat bey seninki, bu sefer başarmış” dedi.
   “Benim ki mi? Kim?” diye sordu.
   “Savunduğun, şu, aşağılık livatacı, ırz düşmanı” dedi.“Ancak heyetten, bu kez kurtulamadı, o şerefsiz evladı, yandı büsbütün.”
   Fiili livatacı çocuk, salıverildikten kısa bir süre sonra, başka bir çocuğa sarkmış ve kirli emelini bu kez gerçekleştirmişti. Talihsizliğinden tanıdık aynı mahkemeye, hafızası diri heyete düşmüş ve yasa hükmünün en üst sınırından ceza almıştı.
   Ekrem, yine darmadağın oldu, içi bunaldı, “Alçak çocuk!”, diye fısıldayabildi.
   İşi gücü bıraktı, evine, bahçede oynayan çocuklarının yanına koştu.
   Alçak çocuk da; varsın cezaevinde, kafasını değil, kendini asıl yöneten bilmem neresini artık, duvarlara sürelesindi..
.
Ocak/2007                        Kemal OLCAY
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #4 : Eylül 15, 2009, 12:46:00 ÖS »

      OLGUN ÖYKÜLER/ÇÖPÇÜ  ÇOCUK

   Akşama doğru mesaisi başlardı, o vakit kapı kulları çöpleri taşımış olurdu.
   Alet edevatı; şaha kalktığında boyunu aşan, daha ziyade yük taşımaya elverişli, iki tekerlekli taşıma aracıydı, üzerinde en büyüğünden harar benzeri, kumaştan olmayan  elyaf çuval vardı, yani şeker çuvallarının irisinden.
   Baba mesleği değildi.
   Yönlendiren babasıydı yine de. Babaya göre çer çöple barışık olunabilirdi, fazla beceri gerektirmezdi, para eden atık birkaç çeşitti ne de olsa.
   Dikkatli bir çift göz, iki el ve karıştırmak için bir değnek, tercih edileni elde eldiven.
   Atık dönüşüm sektörü istihdam ediyordu, sabit maaşı sigortası, sosyal güvencesi yoktu, kantar biçerdi yevmiyesini,  çöpten ekonomiye döndürülen malzeme dara da ne kadar ağırsa birim ederle çarpılır öyle bulunurdu gündelik.
   Hem çöpleri karıştırırken hazine sahibi de olunabilirdi.
   Bir keresinde çöpte parlak kımızı taşlarla bezeli bir broş bulmuştu, taşları kırmızısından akik zannetmişlerdi, babası kuyumcuya götürmüştü, değersizmiş camdan.
   Annesine ziynet olmuştu, dışarıda bir düğüne giden mahalle kadınları da annesinden ödünç alıp takar olmuştu bu broşu.
   Oyuncaklar bulabilirdi; tekerlekleri çıkmış arabalar, rayları olmayan trenler, gözü oyuk kolları kopuk bebekler...
   Cinsine göre küçük kardeşi ayakkabı boyacılığı yapan İloş’a yada selpak mendil satan Cano’ya götürürdü.
   İşe yarar emtia şişeler, cam veya pet olabilir, kola biranın teneke kutuları, poşetler ve kağıt işe yarardı.
   Şişelere çıplak cam muamelesi yapılırdı, camın, kağıdın, metalin ve naylonun kilosu 10 kuruştu.
   Genelde yevmiyesi 10,00.YTL.ye gelirdi.
   Allah bin bereket versindi.
   Gece işi olduğundan gündüz okula gidebilirdi, arkadaşları onu gördüğünde burunlarını tutardı.O  da koktuğunu hissederdi, her gün yıkanamazdı tabi ama banyo gününde tiril tiril okula gittiğinde de arkadaşları ona aynı muameleyi yaparlardı.
   Artık atık koktuğu önyargısını kıramayacağının bilincinde kokmadığı izlenimini yaratmak çabasından vazgeçmişti.
   Bazı öğretmeni uyarırdı, o da sabah sınıfa girmeden ilk yaptığını tekrarlamak durumunda kalırdı, okulun lavabosunda elini yüzünü sabunlardı.
   Sabun kokusunu buram buram etrafına yaysa da çöp koktuğunu duyumsardı.O  sadece çöplerle barışıktı, kokusundan hazzetmezdi.
   Karanlık da korkutmazdı onu, iş alanları şehrin tüketim imalatının yoğun olduğu ve daha kaliteli çöp üreten zengin muhitleriydi, apartmanların olduğu yerler, ışıklandırma da olurdu geniş ve asfalttı yolları.
   Tehlike ıssızda pusuya yatardı.
   En çok sarhoşlardan ve tinerci çocuklardan şikayetçilerdi, bunlar rahatsızlık verirdi.
   Toplumun çoğunluğu da çöp toplayan çocukların uhu, bali ve tiner çektiklerini sanırdı, bir de hırsız oldukları kanısı hakimdi, atıklar hırsızlanamazdı oysa.
   Yok muydu böyleleri ?Yani tiner çeken ve hırsızlık yapanları?
   Vardı elbet, bali çeken ve arada hırsızlık yapan birkaç meslektaşları,  zaten onlar bu kötü figür verenleri dışlamak eğilimini taşıyorlardı.
   Tüm mesleklerde böylesi kötüler  vardı, nasılsa kötü emsal olmazdı.
   Örgütlü değillerdi, her şeyden önce iş ve sosyal güvenlikleri yoktu.
   Meslek örgütü, oda, dernek sendikaları olmadığından, haysiyet ve disiplin kurulları da işletip yaptırım uygulanarak dışlanamazdı aykırı elemanlar.
   Işıltılı apartmanlar semtinin halkı  geç uykuya dalardı, bundan ötürü göz önünde olurlardı, bu yüzden faaliyet sahaları güvenlikliydi, kaldı ki yanında ortağı ve  zulada savunma tipi sustalı bıçakları vardı.
   Salih sakince bir çocuktu, beraber dolaşırlardı, birlik güzel şeydi.
   Birlikten kuvvet doğardı.
   Bu suretle iş alanlarında kendilerine benzer fakat haksız rekabet yapan rakiplerini sindirebilirlerdi.Birbirlerine arka olurlardı, iki araç daha çok çöp.
   O yıl kış çetin geçiyordu.
   Salih delik lastik ayakkabısı ile işe çıkıp kendisine refakat ettiğinden, şifayı kapmış  o gün için ağır bir soluk algınlığının pençesine düşmüş kıvranıyordu..
   Çaresiz tek başına çıkacaktı, üstelik bütçesine katkı koyması gereken iki evlik, kendisinde  bir işlik vardı.
   Soğukta işliyordu, ilk çıktığı saatte sağanak yağmuru yemiş iç çamaşırı olması gereken yeri dahil ıslanmıştı.
   Bir müddet sonra bir poyraz çıkmış kara bulutları dağıtmıştı ama hava felaket soğumuştu.
   Poyraz bulutları dağıtmakla üzerine düşeni yapmışsa da bir türlü dinmiyordu.
   Yüksekliklere  kar yağmış olmalıydı, rüzgar da buz kesiyordu.
   Harun; hiç değilse iki tencere çorba ve olabildiğince çok ekmek paralık atık toplamalıydı.
   Neylersiniz bu azim ve kararı sürekli rüzgarın getirdiği ile gölgeleniyordu.
   Şişeler, metal içecek kutuları soğuktan eline yapışıyordu, mıknatısta gibi asılı kalıyordu, iş ağır akıyordu.
   Meslek erbabının ortak rakipleri de o gün erken işe çıkmıştı.
   Belediye çöpçüleri düşünecek olsalar, onlar salt çöpleri toplayıp ortalığın temiz kalmasına hizmet ediyorlardı. Toplanan çöpten kamyon hesabı hisse almıyorlardı, o halde telaş neydi, erken işe çıkıp çöpler daha ayıklanmadan, onlara parsalarını almalarına fırsat tanımadan çöpleri niye toplarlardı, bu afili üniformalı, araç gereçli, ortalama maaşlı, hafta sonu ve genel tatil günlü, yıllık ücretli izinli, fazla mesaili, sosyal yardımlı ve güvenceli, ikramiyeli,  toplu sözleşmeli, iş güvenlikli ve işsizlik sigortalı, sendikalı belediyenin  yada asgari ücretli, ikramiyesiz, iş güvencesiz ve sendikasız temizlik taşeronunun  işçileri.
   Çoğu çöp bidonu boştu, motorize ekiplerce yüklenip götürülmüştü.
   Harun, ileride işi büyütüp mesela Sofulu çöp biriktirme istasyonu yerinin ihalesini almayı planlıyordu, çöp alanına atölye yada fabrika kurup faaliyette bulunulabilirdi fikrince.
   Ekmekti, ekmek nimetti, nimete yüz çevrilmez burun kıvrılmazdı, ne kadar  kötü koksa da, yere düşen ekmek nasıl üç defa öpülüp başa konulursa, kutsalsı davranmak gerekirdi çöplere.
   Ama elleri çok üşüyordu işte.
   Bu esnada ender olan el atılmamış bir çöp kutusu buldu. Havanın  elverişsiz koşullarına rağmen istekle sıvandı işine, topladığı daha çorba parası çıkarmaya yetmezdi, yanına katık ekmek cabası.
   Bu ara boşalttığı kara bir poşetten bir kibrit kutusu düştü, enteresan geldi. “Kibrit kullanan hala varmış”, diye düşündü.Oysa ortalık kibrit fiyatına çakmaklara kesmişti, daha ekonomikti kuşkusuz, çakmağı gazı bittiğinde atabilirdiniz, zira gaz doldurma bedeline yeni bir çakmak alabilirdiniz, netice de dupont yada zippo çakmağı olan enderdi.
   Kutuda dokuz kibrit çöpü saydı, aklına geldi ilk okuduğu masaldaki kibritçi kız örneği, o an çakıp üşüyen ellerini ısıtmak geldi, ilki rüzgara kurban oldu, bir şimşek alazı gibi çakıp sönüverdi.
   Dersini aldı.
   Çöp kutusu ile çöp nakil aracını yanaştırıp rüzgar almayan bir kuytuluk yarattı kendine, artık sindiğinde korunaklı bir yeri olmuştu, bu suretle kibrit çöpü sönmeyip sonuna kadar ışık ve ısısını yayabilirdi.
   İkinci çöpü yaktı elleri arasında tuttuğu sanki bir ateş böceğiydi beriden.
   Biraz ısındı, hoşuna gitti.
   Üçüncü kibriti yaktı.
   Öteden Salih’i duydu, “Dost” diyordu “bugün epeyce yüklendik, hasılat iyi, bence üç ay önceki rekorumuz olan 28 liralık hasılatı bu gün geçeceğiz.” yanakları kırmızı sağlıklı ve gürbüzdü, ayaklarında botlar vardı, kaliteli gerçek deriden ve gözlerinin içi gülüyordu.
   Harun da mutluluk duydu.
   Sonra kendine geldi çöp avuç içini  yakmıştı.
   “Salih’in sıhhati  ne durumda  acaba?” diye düşündü.
   Endişesinden sıyrıldı.
   Dördüncüsünü yaktı.
   Çöp işçilerinin beş yıldızlı amiri Recep konuşuyordu.
   “Taleplerinizde haklısınız Harun bey , çöp toplama ekiplerine gerekli talimatı verdim, zaten encümenden de bu yönde karar çıktı, çöpleri siz ve temsil ettiğiniz seyyar çöp toplayıcıları ayıkladıktan sonra devreye toplama ekiplerimiz girecek yani sabah 06.30’da toplayacaklar geceler meslek erbabınıza ait.
   Laf aramızda encümen kararı alınmasında, atık geri dönüşüm sektörü yetkilileri ile siz örgütlü çöp toplayıcıları ortak ve işbirliği ile iyi bir çalışma sergilediniz.”dedi.
   Parmaklar yine yandı, kurduğu düşten uyandı, bir şeye  yormadı.
   Beşinci çöpü yaktı.
   Hava da rahatlatan hoş bir rüzgar ne üşüten ne terleten., ılık bir bahar esintisi,
   Harun iş başında. Başında bone, burnunda tıkaç, kulaklarında kulaklık, üzerinde önlük, cebinde mp3çalar cihazı, ellerinde ameliyat eldivenleri ve  ayağında galoş, ayıklıyor poşetleri, şişeleri, naylonu, alüminyumu ve pet şişeleri, arada kendisine selam verenlere başı ile karşılık veriyor, herkesin minneti yüzlerinden okunuyor,  atıkları ekonomiye kazandıran, ölü malzemeleri diriltip bu suretle memleket ormanlarının, madenlerinin tükenmesini önleyen öz kaynak yaratan, en lazım bu meslek erbabına herkes saygı duyuyor.
   Kendisinin nimet sayarak çöplere kutsallık atfettiği gibi, çevre de kendisine kutsal adam muamelesi yapıyor.
   Parmak kanıksadı, soğuğun tesirinden harı ellerini yakmıyor.
   Altıncıyı yaktı.
   Diafona “Kim o” diyen billur sese “benim” dedi.
   Biraz sonra mekanik aygıt öttü.
   Dış kapı açıldı, apartman hizmetlisi iyi akşamlar diledi, asansörün çağrı düğmesine bastı ve önünde yol verdi.
   İç kapıyı annesi açtı.
   Mutfaktan gelen etli yemeğin kokusu o anda, evde yalnız bırakılmış köpeğin akşam gelen sahibine hasreti gibi yüzüne çarpıp yaladı.
   Annesi; “Harun iş kıyafetlerini çıkar, terliklerini giy, banyonu al gel sofrayı hazırlıyorum” dedi.
   O ara göbeğinden dolayı askılı kemer kullanan, piposunu keyifle tüttüren ve sanatçı edasıyla elinde tutan “Ne haber oğul günün nasıl geçti?” diyen babası ile göz göze geldi.
   “İyiydi baba” dedi
   Kardeşi İlhan tıngırdatmakta olduğu gitarından başını kaldırıp “Abilerin abisi hoş gelmişsin.” dedi
   Erkek arkadaşı ile erkete balkonda ceple mesajlaşan Canan’ı sordu.
   Canan çağıran sese koşup atladı, “Bana ne getirdin?” diye sordu, 100’lük konturu kapınca, bu en makbul hediyeden dolayı sevinçle bir çığlık attı.
   Sese uyandı,  gök gürlüyordu.
   Yedinciyi yaktı,
   Sınıfa girdiğinde tüm sıraların ters döndürüldüğünü herkesin tersten oturduğunu gördü, garipsedi bir anlam veremedi.
   Bu esnada sırtı dönükler “İyi ki doğdun Harun!” nidaları ile onu alkışlayıp yanına gelip sardı.
   Öğretmeni on üç mum olan kocaman bir yaş pasta getirdi, krem şantili,  içi gerçek çikolata taneli.
   Meşrubatlar alüminyum şişeli.
   Çılgın bir doğum günü partisiydi.
   Mumları üflediği sıra  tezahüratlar ve iltifatlar gırla gidiyor, üstüne konfetiler yağıyordu.
   Kar taneleri düşmeye başlamıştı, hava giderek daha da soğuyordu.
   Sekizinci çöpü hissizleşen parmaklarından zoraki yaktı.
   Beş yıldızlı otelin havuz başı, çevresinde teni tatlı su yanığı  bikinili kızlar, en cilvelisi ve güzeli geldi, onu suya itekledi, düşerken o da tuttu iteni havuza aldı.
   Havuzun suyu soğuk duş etkisi yaptı, titretti, çıt etti o an küçük yürek, üzerine düşen kızın ağırlığı altında havuzun dibinde soluk kesti, kaskatı kesildi...
   Kar yağmura dönmüş sular seller ortalığı götürüyordu.
   Dokuzuncu çöpü yakamadı.
   Çöpte yakılamadı.
   Islanmıştı.
   Tıpkı kutusu ve kutudaki kavı gibi.
   Şimdi bir çocuk uzanmıştı, üzerine devrili duran çöp arabasının altında, uyuyor gibi gözleri kapalı, battaniyesi çuvaldan, çuval  elyaf ve  şeker çuvallarının irisinden.
Aralık/2006
                     
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #5 : Eylül 24, 2009, 18:57:48 ÖS »


         KAHRAMAN ÇOCUK

            Nazım Hikmet’in anısına saygıyla...

   Çocuk daha kuvvetli sarıldı dörtnala giden beygirin boynuna. Bir yandan da atın saçını çekiyordu, akşamdan çıkmış bir ay vardı, muhtemelen “tekneciler” denen gavur çetecilerce  görülmüştü, görülecek bir vazifesi vardı oysa, hızla ormana daldı.
   Orman, gürgen ve meşelikti.Ay ışığında ağaçlar başka bir alemin “Ecüc Mecüc” denen yaratıklarına benziyor, korkutuyordu attaki çocuğu.Sırtına, koluna, orasına burasına çarpan dallar, saçaklar yapraklar  taciz ediyor, ona sanki kapılıp yutulacakmış hissi veriyordu.
   Görevi vardı, İpsiz Recep’e kağıt götürmüş, kağıt getirmekte idi.Haberi tez ulaştırması gerekiyordu, Kocaeli Grubu Paşasına.
   Terliyordu endişeden, o ara en korkulanı oldu: at kapaklanıverdi, sonra olanlar  hızla gerçekleşiyordu.Tekrar ata binmesi, attan indirilmesi, yaylılar ve kağnılar üzerinde seyahati, korkunç sırt ve bel ağrısı, gittikçe daralan nefesi, sonra eşek sırtında incecik bir yoldan inip, kendini bayıltacak kadar ovan, korkunç suratlı bir ihtiyar, zift kokusu ve zifiri bir karanlık, çığlık atıp uyandı.
   Yastığı çarşafı ıslak, kendi kan ter içerisindeydi.
   Aradan çeyrek asır geçmesine rağmen bu olayı her gece uyurken görüyordu Kerim.
   Aslen Adapazarlıydı. Büyük zaferden sonra Şairi azamın “Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir”, dediği payitahta göçmüştü, anası ve kız kardeşi beraberinde.
   Anası erken vefat etmişti, şimdilerde evde kalmış bacısı ile oturuyordu. Kerim de evlenmemişti.Bu birazda halinden dolayı hiç bir kızın kendisini beğenip varmayacağı şüphesiz kabulünden olmuştu.Halbuki bacısı alımlı güzel bir kızdı, anası gibi altın sarısı saçları vardı, göze batardı.
   Biliyordu kısmetlerini karındaşı Kerim bir başına kalmasın diye geri çevirmişti, artık istese de geçti, evlenmek için yaşı geçkinceydi.
   Yine de iki kardeş gül gibi geçinip gidiyorlardı.
   Kerim; bir kahvehane de garsonluk yapıyordu, işveren çay ocağına bakıyordu, sigortası yoktu.Sattığı çayın markası üzerinden masraflar çıktıktan sonra kalanın yüzde on beşi günlük geliri idi, bin şükür derdi halımıza”
   İstiklal Madalyası vardı.
   Kocaeli Grubu Paşası zaferden sonra bu çocuğun hizmetlerini unutmamış, taltif edilmesi için madalya verilmesine ön ayak olmuştu.
   “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 21.04.340 (1924) tarihinde vuku bulan birinci toplantı senesi 42.toplantısının birinci celsesinde Adapazarı eşrafından Kaptan namı ile anılan Ulak Kerim Efendi’ye bir kıta kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir” yazıyordu bizzat Gazi Mustafa Kemal imzalı gönderilen 16.12.340(1924) tarihli telgraf metninde.
   Bir fidan gibi dümdüz ve bir fidan gibi gelecek vaat etmekte iken, Kerim’in kambur kalmış olması işte; boşuna değildi.
   Kerim; madalyasını teslim alıp muhitine döndüğünde, bir kısım kendini bilmezler –ki onlar  savaş kaçkını, iki yüzlü, düşmana işbirlikçi ve semtin varlık variyetinin sahipleri kişilerdi- “kamburunu madalya ile takas edeceğini sanıyorduk” demek suretiyle alaya almışlardı.
   Boyutu olan çocukları hoş görebilirdi.Kendine acayip bir yaratık gibi bakan ve umacı gibiymiş gibi yanına sokulmayıp kaçan çocukları, ama bu züppeleri nasıl hoş görürdü.
   Her ne kadar hizmeti takdir  edilsin, itibar görsün, şahsına hürmet edilsin diye değil, vatan uğruna yani toprak ve hürriyet için tüm varlığını ortaya koymuş savaşmıştı.
   Reisleri İbrahim Etem Bey’de uyarmıştı, zaferden sonra akıncılarına yaptığı  konuşmasında demişti ki: “Akıncı kardeşlerim işimiz bitti, veda vakti geldi.Şimdi verdiğimiz söz gereği bir teşekkür bile beklemeden köyünüzün yolunu tutun ve sabana yapışın.Siz savaşırken köyünüz yakılmış, eviniz yağmalanmış, aileniz kayba uğramış olabilir.Tevekkülle karşılayın.Daha acısı bazı hainleri zengin hatta mevki sahibi olmuş görebilirsiniz.Bir gün hizmetinizi küçümseyenler bile çıkabilir.Bütün bunları ölüme meydan okumuşların vakarı ile seyredin.Ancak vatanın kurtuluşunda payı olanların duyabileceği, o engin hazzı, hiçbir şeye değişmeyin.Çünkü bu hazzı vatanın kurtuluşunda payı olanlardan başka hiç kimse duyamaz...”.
   O hazzı hiçbir şeye değişmemişti de, gene de bu alayı ve aşağılamayı unutamıyordu.Bundan dolayı bir daha milli bayram günlerinde dahi madalyasını göğsüne takmamıştı.
            ***


   Bir gün sıkıntı peyda oldu.Sırtı ağrıyordu, kaç kez kesip attığını hayal ettiği kambur yeri ve göğüs kafesi ağrı yapıyor acı veriyordu, yine soluk alamıyordu.
   Ne oluyordu?Attan düşmemişti ki!
   Bir halsizlik duydu.Etraf onun için  karardı, elinden tepsi, tepsi de bardaklar düştü, bardaklar çay doluydu, çayları dökülen bardaklardan kırılmaktan ikisi kurtulmuştu.
   Dahasını pek net hatırlayamadı, Kerim’i acilen bir dolmuş taksiye atıp hastaneye götürdüler, sırt ve göğüs röntgenleri çekilirken sağa sola bedeninin çevrildiğini bölük pörçük görüyor, tepki veremiyordu acıyı duyumsuyordu.
   Kız kardeşi koşup gelmiş, doktorun eline sarılmıştı.
   “Kardeşime bakıp bir şeye benzetemezlik etmeyin, sırtındaki çıkıntı asıl madalyasıdır ama ondan öte gerçek İstiklal Madalyası da vardır, bizzat Gazi Mustafa Kemal tarafından muştulanmıştır. Telgrafı ve beratı çerçeveli duvarımızda asılıdır, vatanın kurtuluşunda payı vardır, bu millet ona borçludur, yalvarırım kurtarın”, diye feryat ediyordu.
   Kerim; yarı baygın yatarken, sadece odanın değil atmosferin tüm oksijenini içine alma ve tüketme gayretiyle ağzını burnunu açmış, kafasını havaya dikmiş sık nefes almaya çalışıyordu, sırtı  epeyce zaman öncesinden şişkinliği almış olduğundan olsa gerek, göğüs kafesi bir türlü hava ile dolmuyordu.
   Sık nefes almaktan da, bakın görün ki odadaki tüm oksijeni tüketmişti  demek, soluk alamaz olmuştu..
   Kokuya ne demeli?
   Keskin bir tentürdiyot kokusu.
   Başına eğilen, nabız arayan, göğsünü dinleyen doktoru; her gece incecik bir yoldan, eşek sırtında gelip, uykusuna giren, bedenini ovmasıyla, müthiş canını acıtan ve çiçek bozuğu suratıyla kendisini korkutan  Çıkıkçı Şerif Usta zannetti. Bu kez ondan korkmadı, zira zift gibi zifiri karanlık içerisinden, aydınlık bir alana çıkmıştı, şimdi etrafında bir oyun arkadaşı gibi sevdiği, kendinden önce toplanma bölgesine varıp kamp kurmuş Kuvvacı  Zeybek ağalarını görmüştü,  yanlarına yürüdü “Kaptan Ulak” huzuru  bulmuş aralarına dönmüştü, oradakilerce hoş karşılandı. Şaşılacak şey bir fidan gibi dümdüzdü artık, kamburu kaybolmuştu, üstelik hala göğsünde İstiklal Madalyası asılı duruyordu.
   Doktor yanındaki hemşireye: “Maalesef hastayı kaybettik, tıbben elimiz kolumuz bağlı, fazla da yapacak bir şey de yoktu doğrusu”.
   “Görünüşüne aldanmayın, hemşiresi İstiklal Madalyalı Gazi olduğunu söyledi, ruhu şad olsun”, dedi.
   Hemşire; özürlü mevtaya baktı, “gazilerin daha ziyade kolu bacağı olmazdı”, aklı doktorun dediğine pek yatmadı.
   Yine de; çarşafı Kerim’in yüzüne, uykudaki bebeği uyanmasın anne  özeniyle, usulcana  ve şefkatle örttü.
   Doktor; kapıda endişeyle bakan hasta yakını sarışın kadına kısaca izah etti.
   “Yapacağımız fazla bir şey yoktu, yaşı da kırk üç, bu vakaların çoğu da bu yaşı görmez”, dedi.
   “Neden” diye sordu gözü yaşlı kadın.
   “Kamburluk tıp diliyle, biz kifoz diyoruz bu vakalara, sırt kemiklerinde meydana gelen araz aradan geçen yıllarda göğüs kafesine baskı yapar, mengene gibi sıkar, akciğer haznesini daraltır bu da teneffüs edilen oksijen miktarını azaltır, son aşamada bu durum kronikleşir, ağrı acı yanında  bu da ölümü getirir, çok üzgünüm, başınız sağ olsun” dedi.
   Sarı saçlı kadın odaya girdiğinde karındaşının  yüzündeki örtüyü açmasını ve muziplik yapmasını diledi, dilekle olmuyordu.    Mübarek bedeni örten çarşafı araladı çocuk yüze baktı. Melek  gibi uyuyordu karındaşı, o sadece kardeş olmamıştı ona, artık hiç sahip olamayacağı çocuğu gibiydi, ruhu çocuk saflığında ve bedeni kamburundan sonra boy atamamasından ufak tefek çocuk ebadında kalmış olanın saçlarını okşadı.
   “Kahraman çocuk kardeşim çilen doldu.” dedi.
   Ve o pak alnı son kez öptü.
Kasım/2006
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #6 : Ekim 19, 2009, 18:33:03 ÖS »

      OLGUN ÖYKÜLER/SARHOŞ ÇOCUK

   Kendini çok dağıttığında; derli toplu ve eksiksiz varamazdı yuvasına.Cüzdanını, parasını, ceketini hatta ayakkabısının tekini kaybetmiş bulurdu tıpkı yitirdiği bilincinin bir kısmı gibi.
   Her halükarda  sallansa da, yarı belinde bocalasa da, emeklese, sürünse dahi evini bulurdu çünkü ayakları bulurdu yolu.
   Uzağa gitmezdi de; içmeye, “Namussuzum Hamza”’nın işlettiği semt meyhanesine giderdi.
   Masası, oturduğu sandalyesi belliydi.Meyhanenin akşamcı müdavimleri de birdi.Bir tek yoklama alınmazdı.Hafta da bir yada iki kaçaklık durumuna düşülebilirdi.Yine de tahsis edileni gelecek gibi her an herkesin sandalyesi boş tutulu olurdu.
   Bizim keyif ehli bilirdi; küfelik durumda, bu taşıma aracının mazide kaldığını, kendi yaşı da yetmezdi, yetişememişti bu nakil vasıtasına.Hoş küfe içerisinde sarhoşta olsa adam taşınabilir miydi? Ona da aklı pek yatmazdı.
   Müsterih dururdu, alkollü araba sürmezdi.Taksi vardı, tanıdık taksiciye yolda tarif gerekmez, yakınlığından serbest tarife açılı seyahat ederdi.
   Çoğu zaman daha az sarhoş bir arkadaşı, bazı kendi kendine koluna girer eve yollanırdı.
   Çok geç kaldığında bazen de boyu kendinden dikerek, bıyığı yeni terlemiş, doğum sıralamasında bir numara olan saygılı sessiz büyük oğlu almaya gelir koluna girerdi, kolunun tekine.
   Kendinden uzun ise de boyu belli olmazdı kol kola iken, boynu eğik sinmiş silik bir çocuk olan bir numaranın, öte numara oğulları ise; asi gelirlerdi bazı babalarına karşı.
   Oğlu yanında iken kayıpsız eve varırdı.
   İçki için “yiğidi susturur, sessizi bağırtır”, derler.
   Bizimki ne ayık yiğit, ne de sarhoş cengaver olmak isterdi.
   İçkiyle ilgili saklı bastırdığı bir arızası vardı besbelli, açamadığı, kimseyle paylaşmadığı bir takıntısı, çocukluktan kalmıştı muhtemelen.
   Takıntılar, hep çocuklukta kafaya kazınırdı zira.
   Yaradılış veya genlerle izah olunamazdı alkolle bağışıklığı, talim terbiyeyle de  açıklanamazdı, işte türdeş genetik şifreyi ve görgüyü almış kardeşleri alkole bulaşmazlardı.
   Oysa aynı kaptan yemek yemişlerdi.
   Beş parmağın beşi bir olmaz deseler de, bu sapkın farklılıkta ortaya çıkmazdı.
   Oturmayan bir şey vardı.
   Ergin’in kardeşleri Sezgin ve Ahmet de onun gibi, onun kadar tahsil görmüşlerdi.
   Üniversitede okumuşlardı, biri İnşaat mühendisi diğeri doktordu.
   Ergin’de unvan veren, serbest  niteliği olan  mesleği vardı.
   Sezgin ve Ahmet’in sessiz yapıları yoktu ayıkken, ihtimal sarhoş olabilselerdi, bu durumda dahi sesli gürültücü ve asi olurlardı.
   Ergin, babasının en azgın dönemlerinde anasıyla birlik gösterip, o çekmişti babasının alkole düşkünlüğünün ceremesini..
   Hakkını yemeyelim, O’da kardeşleri gibi, mesleğinde başarı kazanmıştı doğrusu, statik hesaplama konusunda uzman olarak adı vardı işkolunda, iyi çizimler yapıyordu mesaisinde,  elinin titremesi ve bir de kaşıntısı akşam üzerine hastı.
   Gündüz; düzgün ve tiril tirildi.
   O halde ters giden şey ne idi,  alkole bu düşkünlük nedendi?.
   Evlenmeden önce de alkol alırdı, üniversite yıllarında bulaşmıştı içkili mekanlara.
   Gönül koyup “ya benimsin ya toprağın” dediği kızı istemeye gönderdiğinde ailesini, kız tarafından bir tereddüt olmuştu, “bu da babası gibi içkici olur, kızlarını mutsuz ederse” diye.
   Ailesinin namuslu dürüst tanınması ve mesleğinden dolayı yine de vermişlerdi Ergin’e bu endişelerine rağmen.
   Karısı, Ergin’in annesi kadar geniş yürekli ve fedakar değildi demek, kuşak farkından olsa gerek, çekinirdi kocasından ama yine de çokça şikayet ederdi içkisinden.
   Çok şükür yemeleri içmelerinde bir eksikleri yoktu.Kimseye muhtaçlıkları olmazdı.Yine de yazlık, yayla gibi fazla variyetleri de yoktu, muhitten bir ev, çarşıda  bir büro, orta yaş araba işte.
   Karısı şikayetini komşusu Nihal’le paylaşırdı.
   Nihal:”emin misin”, derdi, “akşam saatlerini içkili mekanlarda  geçirdiğine”, Onun  kocası parayı bulmuş ve hemen dost tutmuştu kendine ve bu kadınla geçirirdi geçkin saatlerini.
   Adam paşa paşa evine dönerken geç vakitler  parfüm ve alkol kokulu, cinsel yönden de doymuş olurdu, abanıp ağırlık etmezdi Nihal kadına sırtını döner horlardı.
   Nihal; bırakıp gidemezdi, iki çocukla nereye sığardı? Katlanırdı dişi rakibinin varlığına, onu paylaşır bilmezden gelirdi, kocası nihayetin de aç açıkta bırakmıyordu, hem sabrederse elbet evli evine,  köylü köyüne dönerdi.Hevesini aldıktan sonra  evine dönecekti bu kez temelli.
   Ergin’den emindi karısı arada başka kadın yoktu, haz  veren başka bir dişi partner.Fakat içki kokusundan yılmıştı da, başka kadın olmasını dilerdi bazı, yeter ki kocası içmesin tek.
   Önceleri birkaç kez kucağında çocuk alıp başını baba evine gitmişti.
   Erkek kardeşlerinin: “seni dövüyor mu, açıkta bırakıyor mu, başka kadınlarla düşüp kalkıyor mu?” suallerine olumlu cevap verememişti.
   Ergin de; çiçekler hediyelerle ve ayık gelip, içmeyeceğine dair türlü vaatlerde bulunup, kayın validesinin de desteği ile her seferinde kandırırdı.
   Şeytan tüyü vardı bu adamda, ilk göz ağrısı erkeğiydi, her şeyi onda tanımıştı ne de olsa, üstelik çocuklar vardı ve büyüyorlardı, her iki annesinin dediği gibi Ergin sabrın sonunda  düzelecekti elbet.
   Verilen sözler kısa aralıklı tutulurdu.
   Her zaman ve doğan çocuklardan daha kalabalık, yatılı baba evine gidemezdi doğrusu.
   Ergin’i, karısı, içkili iken de seviyordu besbelli, zira alkol aldığında yüzünde ablak bir gülüş olur ve bağırtı, küfür, dayak hiç bir şey yapmaz duşunu alır ve kabahat işlemiş gibi sessiz yatağa gider uyurdu, içmediğinde de melek gibi uysal, hoş esprili bir adam olurdu, bu halini daha çok severdi kuşkusuz.
   Bir tek eşine ve çocuklarına değil, geniş ailesine de düşkündü.
   Yanında kedi gibi sessiz olduğu babası haricinde en çok  kayın anneden çekinirdi kocası.
   Ama kadıncağız erken vefat etmişti.
   Annesinin göçmesinden sonra, Ergin’in içki düşkünlüğü zapt edilmez olmuştu, bir milattı sanki onun gidişi, öncesi ile sonrası fark, bariz ayırt edilebilirdi.
   Geriye kayınbabası kalıyordu, mecburen ona şikayet edecekti Ergin’in içkisini.

            ***

   Gelin kız derdini abartısız tek tek şikayet etti kayınbabasına.Kaşları çatıldı yaşlı adamın bir anda dikeldi.
   Gelinine:
   “Ergin’e söyle bu bayram erken gelsin, namaza katılacak”, dedi.
   Ergin; ramazan ayında da alkolle normal hayatına devam ediyordu, tıpkı babasının eski zamanları gibi.Dini inancı vardı ama ibadetler önceliğini yitirmişti.
   Bir tek baba ve kardeşleri ile gittikleri namazdı, o da bayramdan bayrama.
   Çocukluğundan bu yana aile geleneği idi, babası ramazanda iftardan sonra alkol almasına rağmen gündüz oruç tutar, teravih namazına gitmemesine karşılık bayram sabahları, oğulları Ergin, Sezgin ve Ahmet’i  alıp namaza gitmeyi aksatmazdı.
   Aile erkeklerinin hep beraber gittikleri camide, sabahın köründe bayramlaşmanın olması gerektiğinden bahsederdi.
   Namazda vesile olduğu nesli ile çocuk ve  erkek torunlarla daha kalabalık saf tutar olmuşlardı son yıllarda, Ergin ve oğullarının bu safa  katılımı aksıyordu bazı.
   Babası anneyi ebediyete uğurladıklarında altmış yaşından sonra namazın niyazında sofu bir adam olmuştu, kırk beş sene içtiği alkolü ve sigarayı bırakmıştı, darısı daha erken bir yaşta Ergin’in başınaydı.
   Ergin ise; neden içtiğini bir tek anlayan ve daha ziyade onu dizginleyen annesinden sonra, daha fazla içer olmuştu, babasına nazaran ters etki yapmıştı cenazesi.
   Arife gecesi yine fazla kaçırdı alkolü, sabah ezanın sesine yataktan fırladı.Sarhoş kafa namaza değil ezana kurmuştu demek beden saatini.
   Tıraş olup banyo dahi alamadan ve oğullarını uyandırmayla vakit kaybetmeksizin arabasına koştu ve mercii camiine son sürat yol aldı.
   Şimdilerde daha kıymete binmişti namazlara katılım ihtiyar babanın nazarında, bu suretle ailesini bir arada tuttuğunu düşünüyor karısına verdiği sözü tutmuş sayıyordu.
   Sezgin ve Ahmet hazır ve nazırdılar, yanlarında yaşı kavuşan birer erkek çocukları, onların akşamdan kalma halleri yoktu çünkü.
   Bayramın ilk günü çoluk çocuk baba evinde toplanırlardı. Gelinler hem bakıcı hem de cici anne olan kimsesiz analıklarına yardım ederlerdi tencereleri kaynatır çokça yemekler pişirirlerdi ramazanda.Kurban bayramında ise büyük bir mangal ateşi eşliğinde kesilen koyunun birini  mübalağasız  bitirirlerdi ızgarada geniş aile.
   Namaz için geç ama Ergin için kör sayılacak bir saatte  camii kapısına yetiştiğinde cemaat dağılıyordu, bayram namazının kazası olmazdı, babası da çıkıyordu, bir elinde bastonu diğer kolunda  küçükleri Ahmet vardı, bayramlaşmak için eğildi babasının eline sarılmak istedi babası bastonunu “sonra” der gibi salladı ve elini vermedi..
   Bir küçüğü Sezgin’in “abi nerde kaldın” diyen bakışlarını boş geçti, ne de olsa ifade saygılıydı.
   Sezgin’in de aklı ererdi, abisini anlayabiliyordu.Babalarının her akşam  alkollü gelip annelerini dövmeye kalkıştığında,  araya girip boyun büküp annelerini korurken alkolün etkisi ile ne yaptığını bilmeyen babalarının hışmına uğrayıp annesine nazaran daha fazla dayak yiyen abisi Ergin’in felaketini.
   Annelerinin Ergin abisini sarıp ağlamasını kıskandığı belleğindeydi, çocukluğundan saygı duyduğu iki imge vardı, iki kahramanı, ayık halli babası ve artık sarhoş olsa dahi abisi.
   Çünkü ona, araya girme zorunluluğuna hiç mecbur etmemişti.
   Olayların idrakinde olmayan Ahmet bu anlardan hiç yara almamıştı.
   İşte küçükleri Ahmet kırıcı bakıyordu, “ne biçim adamsın senede iki defa oluyor bu adam seni istiyor bir türlü senin yerini dolduramıyoruz, koluna bile senin girmeni istiyor, bu abisi değerini nasıl bilmez bu adamı son yaşında üzerdi.”
   Kendisi öpen yeğenlerinden elini çekmedi.Onları yanaklarından öptü harçlık dağıtma zamanı için erkendi.
   Hışımla dönüp giden adama arkasından baktı, kırk beş yaşımda “baba figürü” böyle mi olacaktı, bastona dayanmasa kendi başına yürüyemeyen bir baba işte, oysa gençken ve içkili iken bir kolunu vermesine rağmen ne haşin heybetli, ne korku salan bir adamdı, şimdi seyrek saçına, kaşı başı bıyığına, inatla bırakmadığı sakalına kar yağmış, boyu yarısına gelen ufak tefek adam mıydı? Sırf ona yaptıklarından dolayı kızdığından, ona olan korkusundan, onu taklit ederken  düştüğü bu aciz hal.
   Ardından gidene; “ben senin eserinim, benimle iftihar et”, diye bağıramadı.
   Boynunu büktü.Otuz  yıl önceki bıyığı daha terlememiş silik sessiz çocuk oldu, artık babasının bir numarası da değildi.

         ***

   Baba evindelerdi, öğleye doğru Ergin’in çoluk çocuğu da gelmiş klan tam tekmil olmuştu.
   Bir düzenleri vardı, kalabalık olmalarından değil aile adetlerinden, el öpme seremonisi Ergin’le başlardı en büyüktü annesi ardına protokolün ilk sırasına yükselmişti.
   Babası bu kez de el vermedi, öpemeden Ergin başını kaldırdı ve babası ile göz göze geldi, babası yana kaykıldı Sezgin’e uzattı elini.
   Ergin hırsla döndü odadan çıkacak, bir sigara yakacaktı.
   Babası “otur hele konuşacaklarım var daha sonra” dedi.
   Çıkıp gidemedi.
   Koltuğa gömüldü.
   El öpme sırasını savan dışarı çıktı, küçük torunlar sevinç içerisinde dedelerini verdiği harçlığı harcamaya koştular Bakkal Baki’ye.
   Baş başa kaldılar.
   Babası:“ne bu halin” dedi, “boyun kadar çocukların var, karını çocuklarını içki yüzünden neden mutsuz ediyorsun?”
   Ergin: “Bunu sen sorma bari, nedenini en iyi sen anlamalısın” diyecekti, yine sindi başını eğdi, ses etmedi.
   Babası:“bu alışkanlığı bırakmazsan gözüme gözükme hakkımı da helal etmem” dedi.
   Bu sıra kapıdan analık “yemek hazır bey” dedi.
   Bey olan ayağa kalktı, bastonuna bakındı.
   Ergin; hemen yanına gidip koluna girmek istedi, ihtiyar silkindi çekti kolunu.
    “Sonra”, dedi.   “önce vaziyetini düzelt”
   “Ahmet!”, diye gürledi.
   Ahmet ikiletmedi geldi, babasının koluna girdi, yemek odası salona doğru yürüdüler.
   Ergin bir başına kalakaldı, hole çıktığında yemeğe çağıran karısını duymadı, neşeli çocuk, çatal bıçak tabak seslerinden değil, duyacak halde olmadığından.
   Mutfağa daldı, buzdolabında arandı boşuna, tepesine dikeceği içki şişesi.
   Ergin: O hala bir sarhoş çocuktu.



Kemal OLCAY               Aralık/2006
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!