Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« : Eylül 19, 2009, 11:15:32 ÖÖ » |
|
ÇÜRÜK HAYAT
AÇIK OLA
“Aşk uğrunda gerekirse hayatımı veririm Fakat hürriyet uğrunda aşkımı da feda ederim.(VHugo)
Kimi kadınlar hep şehvet uyandırır temasta Hiç akıldan çıkmaz, kimileri kalıcı gönülde.
Giz dediğin, saklandıkça açık olan çiçek: İçin için derlenir, akışı güle döndükçe!
Ben ki kalbimdeki kayalıkta oturur ağlarım, Sen neden taşarsın sahiline, yoksa suyunda yangın mı var?
Yüzyıllarca aktı, bitmedi deniz, Süzüldü kumlar, küllerdi beniz.
Bir dizesi şuursuzca kırıldı, toy şairin Hâlbuki haykırarak yazacaktı hayatı!
Birden terk ediyorsun beni lodosa, Bu da asi çocuklarımızın yazamadıkları için.
Koklamasını bilmeyen koklama duyuları-kapasın artık.
Çocukken çelik çomak, körebe, saklambaç, seksek, bilye oynardım; başı dumanlı Binboğa dağının eteğindeki dedemden kalma konağımızda… Arada bir duyduğum kaval seslerine eşlik eden kangal köpeğinin havlamasıyla içim kıpır kıpır ederdi. Konağımız iki katlıydı. Birinci katında otantik döşenmiş sekiz adet geniş odası vardı. Çatı katının tavanı geniş pencerelere bölünmüştü. Altı dönümden oluşan bahçesinde kiraz, elma, alıç ve ahlât ağaçları vardı. Bahçenin kenarları ise iki sıra kavak ağacıyla çevrilmişti. Ahlât ağacının dibine düşen iyice kararmış meyveleri yemenin tadına doyulmuyordu. Çocukluğumda üzerine yattığım ahşap yatağın kokusunu hâlâ unutamıyordum ve üzerindeki yün döşeği, yastığı ve yorganın yumuşaklığını… Babam tarladan döner dönmez yemeğini yedikten ve elimden tutarak bahçeyi dolaştırdıktan sonra birlikte koyun ve kuzuları sayardık. Beni omzuna alıp köyün orta yerine kadar taşımasıyla zevkten dört köşe olurdum. Akşam karanlığının iyice çökmesiyle eve geri dönerdik… Babam tüm yorgunluğunu sırtından atıp seki dibine oturur, sigarasını; annemin getirdiği köpüklü kahveyi arada yudumlayarak tüttürürken, ben, salondaki pencere önüne uzanıp yıldızları seyrederdim. Buluta doğru yürürken, türküler söyleyebileceğim kuytu bir liman, sesiz bir gemi hayal ederdim. Bakardım ki; gökyüzünü cerenler kaplamış. Avcılar peşlerinde, onları kovalarken aklıma sen gelirdin güzelim. Denizin azgın dalgaları arasında bitmişçesine dolaşan uykum, düşlere gebe iken vuslatlarımda her anı seni yaşıyordum. Gözyaşları sele dönen yoksulların ağıtını sırtıma yüklerdim. Şarkılarımı senli bohçalanmış yıllara gönderirdim. Şimdi, çıkıp geleceksin diye senelerin özlemlerini sineme kazıyorum. Terli tenimde kırmızı karanfiller açarken, ben hatıralarımıza sımsıkı sarılıyordum. Seni bir peri gibi süsleyip, ak gelinliğini giydiriyordum. Sisli, hazin öpücüklerle balayına seni çıkarıyordum. Bendeki, aşk değil de adeta divane olmakmış canım. Gecekondu evlerinin sekilerinde çürüyen, çınarları gibi… Ayın doğamsını kendimce kutsal bilerek bekliyordum. Hüzünle biten kalbimin sarhoş sayıklamalarını kıyamet gününe kadar avutmanı umuyordum. Dolunay sessizce, gülmelerine biat edecektim sessizce. Çocukluk aşkım, bana döneceğin günü dört gözle bekleyecektim. Avuntular içinde yok oldukça hayal kuruyordum. Babamın o saf bakış ve gülüşleri bana yaşam aşılıyordu. İşte bu harika, umutlarla günü bitiriyordum. . Akşamın bir başkaydı… Siyah-beyaz televizyonda Sadri Alışık ve Ayhan Işık filmlerine bayılır, Vahi Öz’ün esprileriyle gülerdik. Uykuya daldığımı fark etmezdim… Açlığı, susuzluğu, ekmek parası kazanmak için ha bire çabalamayı, kördüğüm aşkları, adaleti ve adaletsizliği hiç düşünmezdim. Her şey; tozpembeydi. Zerefşan gözlü kızdı sanki şiir kokan yanakları beni çağırıyordu. Ellerine her dokunuşta, sevgiyle yüzüme bakıyordu. Bu yüzden onun kor ateşli hasretiyle yanıyordum. Acı çektikçe kendime geliyordum. Mavi denizin raşe kanatlarının hayallerinin oklu gözlerinden su içerdim. Güller solardı güz sehpasında. Gençliğini heba ettiler koca palmiyeler, çınarlar, köknarların esintisindeki ömürler. Genç kızların, hanım ellerinin kokusu idi zift karası dudaklarımda düşe dalan. Fidanlar da yeni yeni ışkın veriyorlardı. Onların hayal ormanları çok çabuk büyüyordu; sendeki gençlikte- Hümanist düşünceler eşliğindeki şarkılar beni hep etkilemiştir. Belki de kişiliğimi buluyordum. İşte o an ağladım nehirlerin soyduğu o dilbere. Gıptayla bakan ifteri adımı süzdüm. Çer çöplü suların serseri akışlarında ve de şarkı söyleyen emektar dillerdeki tadı buldum. Tüylü bir ayva gibi dokundum eşkin gözyaşlarına. Atlar ve cerenlerin uçucu sekişleri oynatırdı taşları, kâinatım tüm ezikliklerini içlerinde duydukları zaman. Asların sığındığı inlerin hüzzamlı yırtışlarındaki yontularında saklanan görünmez ikilem yaftasındaki özlemleri bakınıyordu her taraftan bir ayna gibi. Kuşlar uçuşuyordu. Kartal kayalıklarının celali isyanlarının peşi sıra. Kızlar kına yakıyordu izbeye sığınan tavşanların köknarlı ayaklarına. Nara atıyordu tilkiler sörf yapan kuyruğu kesik maymunun pörsümüş bakışlarına. Tanrılar dolunayda doğuşunda güneşlerken; iç çeken periler dans ediyordu. İşte ahlât! Tutarsızlığı, gölgeleri davet ediyordu. Ah vahla yıldızlara aşkını itiraf ediyordu. Su üşürken, diken ağlıyordu. Alıç'ın kulaklarına takılan kulakların parıltısı şahlarının içini yansıtıyordu. Tüyleri hayli beyaz görünürken teni hala tazeliğini koruyordu. Körpe bir ceylan yastığı boynuzunda; karanlığın kelepçelerini çözüp, sehere mum yakıyordu. Çukurova! Bizlerin yıkık bakışlarını denizaşırı gülüşlerimizi gizemli, hasretli ve vuslatlı turaçların süzülüşlerinde imliyordu… Sarhoş çam! Telaşlık içinde, ben tecrübesel ve ivecenlikle isteklerin ilk hedefinde tohumu sevişgah hanelerin eyy sen Adanos'un eros gözlü kızı. Ovala sırtımdaki sönük sigaraları. Kaldır benim dizlerimi kıran copları. Can yakan cereyanı kes. Dilimdeki pas sisli sigaranda esintili nefes olsun. Öfkemi mayala: Eyy Afrodithe! Köpüklerinde Akdeniz yeni şahmeranlar doğursun. Doğursun da körpe memelerinde emişken olsun. Oklu gözlerinde tüylenen gençliğimi ebediyete yolcu etsin. Eyy karanfil kokan kadın; dudağımın izi sende duruyorsa zerefşan gibi parlasın. İşte ilk mektubumun kızarmış buharı, üstünde kıymalı sözlerimdir gıdım gıdım yenen. Bunlardır beni sana getiren. Cartlak kebabı tütsülerinin tadı damaklarda, isot gibi yakıyordur. Mavi denizin gözleri kan çanağı tutsak kangurunun kelepçesinde sonu gelmeyen ukubet karanlığın eli yeşil, Hüseyin’ i meşalesi, inanlara gül suyu ikramında seccade serer. Yeraltı mağaralarında renksiz sular toprağı rahatsız ederken, siyah yılanlar gölgelerle halay çekiyorlardı. Iska bir elin tümseğinde kıstırılan bağımsızlığa can çekiştiriyorlardı. Eyy tanrım ne kadar ağır uykun var. Uyan da kan çanağındaki ihanetlerin hesabını sor! Adaletsizliğin terazisi vurguncuların elinde darasının diyetini ödesinler gayri… Şimdi çok iyi görüyorum ki; bu mavi denizler çok evvelinden korsan işgaline uğramışlar her gece. İsyanlar ortasında kala kala. Bir şua dipçiği köpüren kasığa iner ansızın. Suya ses veren ibibik kuşunun kanatları kesilirken idareli fare maskelere bürünür. Cırcırböceği eylül yarası aşkımızı başaksız tarlalara muştuyla serpe serpe duldalar. Aşkının seferi hızmasını sökerken; ecel teri döker içtimasında... Son günlerin kalbimde açtığı merhemsiz yaraların zemheri ayına denk düşmesi kargaları sevindirmişti. Oysa ben on iki ayın sultanını yaşıyordum. Hanımeli ve gecesefası güneşin zaptına özden şakıyarak cevap verirken, ra göğe roket atar atıyordu. Günlerimin diyeti ahrette mi ödenecekti? Eyy ati, bunu sana sorduğum için kusura bakma. Çünkü yaktığın canların hesabı yoktur. Gülüşleri Akdeniz ve palmiye kokan çocuklar muskasız günlerin tadını çıkarıyorlardı. Efendisinin beli kamburdu. Elleri sararmış belli ki sarılıktı. Bir Ermeninin sünnet şöleni mezamir ilahisi eşliğinde kesiliyordu. Şafak, kınsız kılıç yarasıydı. Ahh! Kirmen gözlüm en ücradaki aşkım, söyle, mutluluk hangi gözyaşını silmez ki? Ufkuma giren güz çiçekleri sevdalı huriler sizi gül bahçemde beklerim. Zakkumlar sabah kahvaltım olsun isterseniz. Tanınmaz kabrimin sağulu ve ifteri mezar taşlarının övüngen anma zamanları geldi gayri. Aklımızda katliam idesi varken; kuğulu tepelerde raks imanı kansız. Ama senin mavi gözlerin, denizin sükûnet feneri. İşte senin izdivacının saadet plankotesi budur canım. ‘’ En büyük kötülük direnme yoksulluğunda gelir.’’ ( Groce) Güz rüzgârı bak kaburgalarıma aniden giren hırsızı andırıyor. Bu sızılar depreştiği zaman anamın beni doğurmasına benzetiyorum. Kardelenler gökyüzünden rast gele parende atıyorlardı. Kırılgan hayatın son sayfasını okumaktaydım. Aha nihayet yakalayabildim, mahpushane damlarında ruhumun direngel sayfalarını okuyordum. Daha ilk sayfada karşıma neler çıkmadı ki? Tilkiler bile ölürken dirileceğini söylemekteyken sen susmayı tercih ediyorsun neden? Ey tanrım! İşte kuru dal toprağa dikilip sulanınca çiçekler açmaya başladı. Cancağızım ‘’ şair hep genç ölür’’ derdin. Doğru! Çünkü hep yeniliklerle, acılarla doludur. Belki de ruhu yaşamını, toy anahtarıdır. Öyle yaa şairin uyku anı! Özlemini çektiği düşsel dünyası cennet görünümlüdür. Belki de en çok ve en uzun yaşadığı gündür. Zirvesinde kar eksik olmayan kekik, nergis ve papatya kokan o dağlar onun korkularını, hüzünlerini, sıla özlemlerini bekleyen aseslerdir. Gökyüzünde uçarken yeryüzünü daima özleminde tutar. Her kadının gülüşü sinesindeki iç kanamalarını çağrıştırır. Çünkü her birleşmenin ayrılık ve ihanetle nihayetlendiğini görürsünüz. Benzin döküp yakılan ateş, ilk önce büyük parlama ve gürültü koparır. Sonrası, kül ve dumanla biter. Her şey bitince yağmur taneleriyle karışıp göğü gezer. Elyaf, sentetik, naylon, sanal ve hormonlu aşklar binbir zevkler yazımlar türediğinden beri… Bu böyle olmuştur. Sanki aşkın dibi delinmiştir. Tanyelinin ağarmasındaki telaş, raşe, celallenme, zifiride işlenen cinayetlerin üstünün açılmamasıdır. Kirli bir ayna olan bu dünyanın sırrı kıyametle yenilecektir. Tolda ikamet etmeyi hak edemeyip de kendilerini şatoda çareviç sanarken hiç içleri burkulmaz mı acaba? Güzel söz (selika) sahibi olanlar için “önce şahsiyetlerini elitize etmeleri gerekmiyor mu” diye adama sormazlar mı? İşte o zaman ulemaca sözler dizeleri şairanece söylemiş olurlar. O zatlar itibar kazanmış olurlar. Yoksa yok olup giderler. Dilimizi hepten katletmişler olurlar. Tam bu aşamada ışıklı düz yollar o kişilere kapanmıştır. Ve onlara güneş küser. Her zaman onların nezdinde küflü kokacaktır. Kanaatkâr olmak için önce valörce (değer vererek) davranmak şarttır. Aksi halde haksız yere didinir durursunuz. Onun için ipek (harir) örer gibi kelimenin ufkunu şiirin hamağına oturmasını öğrenmek için çalışma erdemini yakalamak gerektiğini bilmiş olacaksınız. Bu özellikleri bünyesinde (uhdesinde) barındıran yazar ve şairler nektarın en alasını toplamış olurlar. Ancak o zaman şifa elde ederler. Lalezarın tam ortasına rate olanlarsa yermekten öteye bir adım bile atamazlar. Yazma erdemine, şiirin gizemine, insanlığın sevgisine ulaşabilmenin tek yolu kendinizi tanımaktan geçer. Ne zaman benliğinize, özünüzdeki sırra ererseniz, o an en güzelini yazar ve ona göre ökeleşirsiniz. İçinizdeki esin perisinin silüetini göremezseniz, kendi siluetinizi de tanıyamazsınız. Ancak o zaman yazılarınız, davranışlarınız şiirsel izole, olmaz. saklamış olursunuz. Sessizliğin denizinde kulaç ata ata ummana inmiş olacaksınız. İşte tam bu sırada flu gözlü sarı saçlı Meftuneyi yakalamış olursunuz. Akşamın sarhoş kanatları bulutları sırtlamış ha bire şarap içerek göğü taramaktadır. Öksüz yıldız, dikenler üzerinden kan revanla kayarken tutsak denizlerde aslan avına çıkar... Karlı dağlar hamile gelinini obasında ağırlarken, kösnü ha bire toprağı eşeliyordu. Yaralı bir turna sazın teline yatağını sermiş, yarasına merhem çalıyordu. İzdivaca ramak kalan çınar gürgen ağacının dalında darağacına çekilen eylül fidanları için hüznün karanfillerine su veriyordu… Kayanın devrim bakışlı kaşları, uzak bir tepenin sinesinde işkence kabuklarını teker teker bohçasına yerleştiriyordu. Siyah gözlü, gözenekli, sekişli maralım, su içtiği zehirli derelerin akmayan sularına ihanetin tırnaklarını sürtüyordu. Ahh deniz gözlü yârim. Aslan bakışlı yarenim. Kartal süzüşlü Hüseyin’i semahgâhım. Kavı zerefşan nesimim. Kuyu dibi seferi düşlerimin son istirahatgahını bekleyin. Hançeri segâh eğnim önün sıra halay çeke dursun. Hayatın son demi: Som efsunu çeribaşı konağında uyumaya geldim. Bekle beni zerefşan güzeli kız. Sevdam senle bezenip nihayet bulacaktır… Şimdi o günler burnumda bir bir tütmekte. Oysa senin sevdan damarlarımda akmakta, biliyor, anlıyor musun? Hayatın çirkin, karanlık, vurdumduymaz, hain ve ikiyüzlü çıkmazının farkına varıp, çocukluk günlerimdeki gibi yıldızların altında pembe düşlere dalabilmek için nem varsa vermeye hazır olacağımı bilememiştim. Bilenmiş ketum dilim, belki de ilk defa bu kadar parçalanıyordu. Bölük pörçük kavuşmalarımı birleştirip kocaman bir arzunun, sancısını dindiriyordum. Hareketlerimi kontrol edemiyordum. Acılar tenceresinde kaynayıp dururken, soyulmuyordum. Selotonik davranışların dışlanmış acılarını tedavi ediyorum her gece. Gül, dalında rahat uyuman için, köstebek ninniler söylüyordu. İki somun yirmi baş zevat’a üç ay yeter mi, acaba? Sözünü tamamlamadan koşar adımlarla aç karnını doyurmak için erzak arıyordu, takma dişli kısrak. Kumda koşmaya alışmış Arapatı, taşlı yolda tökezlerken, diz kapaklarındaki ter doğum sancısıyla gurbet özlemi çekiyordu. Iraksak gurbetin ketum dili avuçlarına tükürüp, geleceğinin kimsesiz falını açıyordu. Yakılmış bir barakada tek öğün yemekle, yetinmeye çalıştığı geceleri, uyku yerine çilesini doldurmaya çalışıyordu. Belki de: taşı belli olmayan bir kabirde ateş yakan bekçi olacaktı. Tüm suallerin diyeti ödenmemişti. Su ağladıkça altın tarlalar kaderin bölük pörçük ağlarını çok uzaklarda örüyorlardı. Düşleri bile kan ve azap dolu olan atmacalar ava alıştırılıyordu. Kelebekler havalanmadan ayaklarından okla vuruluyordu. Her kötülüğün, bir de iyi yanı vukuu bulacaktı. Her acının mutlu bir yanı var diye sayıklıyordu. Leopar dişli kadın. Güneş doğmamak için zorlanırken, gölgeler biteviye ağlıyorlardı. Onları bırakıp uzaklara giden buz tutan nehirlere dayanıyordu. Ezimli, tırpanlanmış kalbi uçuruma doğru son hızla yuvarlanıyordu. Sunağın başında ağlayan ruh, iki gözü iki çeşme, ölgün toprağın kirpiklerini rimelliyordu. Uzaklardan seyreden sincap akıbetini görür gibi oluyordu. Uzun uzun düşünürken, kavlı şarabının kapağını açtı ve içmeye başladı. Bir yandan içiyor, bir yandan da Ahmet Haşim’den şiirler okuyordu. “Yârin dudağından getirilmiş Bir katre alevdir bu karanfil Ruhum acısından bunun bildi Düştükçe vurulmuş yer yer Kızgın kokusundan kelebekler Gönlüm ona pervane kesildi” Dedemin kemikleri sızlamaktadır. Çanakkale geçilmezdi. Bu ses tanıdık şehidimin ruhunun sesiydi. Kuşlar gibi kanat çırparken, diğer taraftan da vatan bir bütündür, asla bölünemez diyorlardı. Rahatsız olan şehidimin ruhu uykusunda bile teslimiyetsiz, özgür, demokratik, laik bir cumhurdaş olduğu zaman, huzur içinde yatacağını belirtiyordu. Gelin dostlar birlik olalım, beraberce düş kuralım diye hayal kuruyordu. Sessizliğin kısılmış sesleri beni boğazlasa da. Kendi özgürlüğümü, yitirsem de, acıların gül kokulu dili beni rahatlatıyordu. En iyisi ketum dilimi tamamen yutmam gerekiyordu. Çünkü ne kadar az bilir ve az konuşursam, o kadar huzur duyar, düşman sahibi olmadan yaşayıp giderim. Onun içindir ki fakirin tek düşü karnını doyurmak, zenginin ise bin düşü ve derdi vardır. Zira zengin doyumsuzdur. Arabası varken uçak ister, evi varken köşk ister. Doyumsuzluğu hat safhaya ulaşan insanın mutlu olması bu yüzden zordur. Güç, güçsüzlükten gelir. Utangaçlık daima gizemi, sırları ve öze dönüşümü çağırmaktadır. Ağladığım günler hep bana hesap sormuştur. Neden gözyaşı akıttığımın cevabı istenir benden. Özlemler kavurup yiyorlardı beni. Tünediğim her yer, ezik bedenime aşiyan oluyordu. İki ayrı gözyaşı doyasıya birbirleriyle sevişirken, burkulan yüreğim közde kestane pişiriyordu. Göğün karası ziftlenmiş gamzelerimde makamdan yol yaparken, damağımdaki sevdalar ıssız dağlarda polen topluyordu. Tüylü sansar uzanmış çınarın dibinde külkedisi masalını ezberliyordu. Çakalsa ardıcın arkasına saklanmış ona kıs kıs gülüyordu. Belki de, dağ onların korkularını, sırtında taşıdığı için böyle rahatça gülüyorlar, hem de gerine gerine yatıyorlardı. Kartal onları kıskanırken, çiklet çiğneyip patlatıyordu. Yaralı kanatlarını çiğli meşe yapraklarıyla sararken, köprüden geçmek için tekeye yalvarıyordu. Teke onu tanrının hatırı için, boynuzunun üstünde sırat köprüsünden geçiriyordu. Böylelikle kartal günahlarından arınmış oluyordu. Sen şu kaderin cilvesine bak ki, kendini yemeye çalışanı sevaba kavuşturuyordu. Su için için hasret çekerken, denizde, midyeler midelerinde sedef taşıyorlardı. Dudak karam balina, abise inerken arzulu gözlerime, ilk bakan gözleri hatırlarken, ölüp ölüp diriliyordum.
—Göçebe çadırına saf saf dizilmiş leylekler ellerine kına yakıyorlardı. Onlara imrenerek; bakan tavşanlar çalılıklarda baharı bekliyorlardı. Izdıraplı yolların kısık ateşli ocakları —Hala tütüyordu. Bu uğursuz eylül tilkilerinin dağı işgal edip, genç fidanları —Budayıp yakmalarından ileri geliyordu. Genç ideleri budayıp üveyiklerin sonu gel irkendi; —Gün batarken sazlıklarda kurbağa ötüşleri yükseliyordu. Gölün üstünde şeytan toya çıkmış, yeni yeni planlar üretiyordu. Musa’nın sihirli asası yılan olup, şeytanın boynuna, dolanacağını bekliyordu tüm melekler. Niyetli bülbüller, baykuşların getirdiği hurma, ve zeytinlerle oruçlarını açarken Musa onları vaftiz ediyordu. Çölün göğünü kaplayan kumların, vahadan esen samla yüzleri gülmeye başladı. —Kayanın üstündeki karaca göğe bakarak geviş getiriyordu. Aslan ininden çıkmış ormanın, hâkimiyetini naralarla kutluyordu. Orman, yetim kalan yetilerin peşi sıra ah çekiyor, uğursuz saatlerin günahını, uğurlu salkım söğütler dans ederek ödüyorlardı. Nihale kenarında toplanmış kuzular, anaları için meleşiyorlardı. Belki de bu zalim dünyanın kahrı böylelikle çekiliyordu. Suyun akışına hayranlıkla bakan yıldızlar şeref madalyalıların sinesindeki kurşun İzlerini görünce parçalanıyordu. Fotojenik duruşlu akasyalar, çam ağaçlarıyla ikrar kuruyorlardı. Samimi duygular iyi niyetle birbirlerine yapışıyorlardı. —Üşüyen papatyalar ladinlerin kabuklarındaki yatağa girip, üstlerine, karabulutlu yorganlarını örtünüp seviniyorlardı. Görücüye çıkmış siyah lavantalar süslenmişlerdi. —Saçlarını lüle lüle yapan turaçlar, rüzgârla düet ederken, yamaçlarda keklikler sekiyorlardı. —Çölü saran uğursuzluğa sebep olan conilerin, tenleri domuz gibi kokup çürüyeceklerdi.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Eylül 28, 2009, 12:54:38 ÖS Gönderen: Zeki Karaaslan »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #1 : Eylül 23, 2009, 16:19:49 ÖS » |
|
Anka kuşları üstlerinden uçarken, suçlarının bağışlanması için Allah’a yakarıyorlardı. Ama affetmezdi Allah zalimleri. —Kevser suyu ile yüzlerini yıkayan hayır melekleri; dünyadaki çocukların gül yanaklarına gülücükler serpmek için, şer melekleriyle kavgadaydı. —Nil uyanmış Şatül Araba barış öpücükleri savuruyordu. Sodom ve Gomora’da yok olanların ilk günleri yaşanıyordu sanki. Ay yüzlü kumru, tereyağlı baklava yapmıştı. — Tüm dünyanın kurtuluşu için bedava dağıtıyordu. Su sessizce her ağlayışta yeni düşlere gebe kalıyordu. —Belki de çevre dengesi bozulmaya başlamıştı. Buzlar eriyor, topraklar çatlıyordu. —Tanrım, dünyanın sonu geliyordu da mı insanlar bu kadar yozlaşmıştı. —Demek ki her şeyin bir sonu vardır. Serçeler oturmuş güçsüz kalışlarına vah ederek ağlıyorlardı. —Ne hikmetse doğudan gelen boran, bir bereket şimşeği çakıp etrafı aydınlatmaya başladı. —Eros yarım kalan tüm sevdaları birleştiriyordu. Leyla Mecnun’a, Ferhad Şirin’e, kavuşuyordu. Susuz topraklar sulandıkça yeşil başaklar savruluyordu. —Nehirler deryaya dönüyordu, çölün tamamı vahaya dönüşüyordu. Hasanla Hüseyin yeşil seccade üstünde namaz kılıyorlardı. —Ol Ali tüm erenlere biat ediyordu. Hz. Muhammed ehlibeyt ve tüm Müslümanların, insanlığın kandilini kutlarken, dünya cennetin şol ırmaklarıyla yemyeşile düşüyordu. Düşünüyorum da Neyzen haklıymış. Onun şu dizelerini sayıklamaya ve kalbimin sancılarını dindirmek için okumaya başlamıştım.
“Geniş ölçülmez hayalin çölü. Karşımda her diri söyleyen ölü, Çok güçtür geçmesi bu sakar gölü Dümensiz gemiye binenler bilir.”
Bu şiiri her okuduğumda, Binboğa dağlarının kar yüklü tepelerinde ceren olmak, maziye sekmek isterim… İlk, orta derken lise de bitmiş ve üniversiteye gidivermiştim. Geçmişimin gölgesinde geleceğimi kuruyordum… İşe başlamıştım… Geçinmek için gerekli her şeye sahip olmuştum. Hayatı, acılarına katlanarak öğreniyordum. Hiç mutlu değildim. Bazen dalıp uzaklara, çok uzaklara otağ kuruyordum. Kendi kendimi dinlerken hayallere dalıyordum… Nike’nin aşkı gibi yanıp tutuşuyorum. Vadideki sular beni söndüremiyor neden? Bu dağlarda tek isteğim seni görüp, sana doyasıya sarılmaktır, Hüzüncem. Kör şafakla uyandım. Gözlerimi avuçlarıma alıp ovaladım. Yatağımdan çıkıp yavaş, yavaş sendeleyip dışarıya kendimi attım. Yıldızlar sönmüş, gülüşleri benimle alay ederken, dağlarda kurt sesleri kesilmişti. Yorgun ayaklarımla Köroğlu dağına tırmanmaya başladım.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Eylül 28, 2009, 12:50:20 ÖS Gönderen: Zeki Karaaslan »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #2 : Eylül 23, 2009, 16:22:49 ÖS » |
|
Çiçekler burcu, burcu kokuyorlardı. Çiyli taşlar, kurumuş yaprakların ninnisiyle sabahın ilk şarkısını söylüyorlardı. Dağın yamacını senin kokun sarmıştı. Ama sen yoktun Nike. Siyah bulutlar göğün karasına, kara haberi yazıyorlardı. Ama! Ben hayalini bile göremiyordum, dilyarem çok derindi. Yaram içseldi, bu yüzden kabuk bağlamıyordu. Suskunluğum çoktan altın devrini aşmıştı. Züğürt ağam kaval çalıyordu. Her şimşek çakışı yüreğimin gurbet sancısını çağırıyordu. Ah! Bıçak saplantım. Oklu hicranım. Senli ölüm! Ruhumun tavernasında düetli şarkımdır, diyordu, gölge de yatan tınazlı tavşan. Sığırcık kuşları uçuşurken, ekin tarlalarının üstünden, akbabalar bayram havası çalıyorlardı. Aklım takılı kaldı, sarı zeybekli küpeştelerine. Nike! Nasılda bayılmıştım o sanatkâr ellerinde. Sen benim barış kuşumdun. İlk yakılan meşalemdin. Gözlerimde parlayan gece yarısı yakamozu idin; ey Nike’m. Masumane bakışlarındaki ayrılığı, göçmen kuşları, turaçlar, leylekler söyleyince anladım. Bu karanlığın hüznü uykularımı bölüp, sana son haykırış sedalarını ulaştırmaya çalışıyorlardı. Rüzgâr her esişte romatizmalı ayaklarımın atışını azaltıyordu. Bu gecenin hasreti, beni ıssız dağlara çekiyordu. Lakin Köroğlu dağı yerinde sapasağlam duruyordu. Köroğlu ve atı gökte seferi dolaşıyorlardı. Yosun kokan göleti geçerken, kurbağalar aşkımızın vak vak türkülerini söyleyip benimle sanki alay ediyorlardı. Güneşin doğuşu Nike’ye acı veriyordu. Onun karanlığı belki de buluş umudu olacaktı. Aydınlıkta yok oluş, onun için ebedi yok oluştu. Azığını yokladı. Sadece; bir kaynamış patates ile bir dilim bayat ekmeği vardı. Dere kenarına indi. Otların üzerine bağdaş kurdu. Sonrada azığını açtı. Böylece sabah kahvaltısını yapmış oldu.
|
|
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #3 : Eylül 23, 2009, 16:24:07 ÖS » |
|
Avuçlarıyla göletin suyundan azar azar içti. Sonra da üç kere hasret çekip, dağı saran sise sevgiyle bakıverdi. Bikes sevdanın vurulduğu tepeye ulaştı. Gözyaşlarının hasadını topladı. Upuzun uzandı kara taşın üstüne, saçlarını taradı. Beraber getirdiği uykusundan üç kere özür diledi. Çırılçıplak soyunup al uykum seninim, beni dilediğin şekilde uyut dedi. Toy başladı. Köroğlu dağı perdeleri araladı. Nü teni temaşa ederken, tanrıya şükür ediyordu. Bu şahane ganimet için dua ederken titriyordu. Köroğlu dağı balkonunun kapısını araladı. Nike minderini usulca serdi. Aşkın homurtusu dağı inletiyordu. Güneşin hiç batmaya niyeti yoktu. Ayın ise doğmaya hali kalmamıştı. Çünkü gizlenip olup bitenleri seyrederken zevkten dört köşe oluyorlardı. Sanki tek meslekleri röntgencilikti. Kervan çok yorgundu. Kervancı başı ise zılgıt çekiyordu. Ölümün sıyrık gözleri ruhun tüysüz bacaklarında “sabah oldu uyan” şarkısını söylüyordu. Oysa nisan yağmurları göç yollarının tozlarını alıyorlardı. Çaydanlıkta demlenen çayın meşaleli gölgesi, kırmızı kaplı defterine hatıralarını yazıyordu. Şehvetin dilini çözüp, çeliğe su veriyordu. Sevdalar günbatımından sonra sokaklara, kuytulara yürüyüşünü bağbozumu sanan deli gönül geç anlıyordu. Nike’nin gözleri ayrılık sapağında dürbünle seyir halindeyken, düğümlenen, kenetlenen bedenler sevişken lalezarda çarmıha geriliyorlardı. Köroğlu dağın zirvesinde yurtsuz, takatsiz bacaklarla inişe geçtiğim sırada Nike çam dalında asılı gözleri ile Kabil’e çağırıyordu. “sevdam seni kırmızı şarap içiminde, ten rengi kadehimle bekliyorum, ne olur beni daha fazla bekletme?” diye eslendi. Ey Nike’m! Ben öldüğüm zaman eylül gecesinde birbirleriyle yıldızlar biteviye şakalaşıyorlardı. Ki tam bu sırada barış tanrısı, insanlık çanlarını çalıyordu.
Hayatın şatafatı ve ilkbaharı düşlerimi süslerken, çürüyen yanı ve sönük mumları ise yaşamımı kırıntılıyarak, kışı yaşatıyordu... Sümüklü böcekler, fareler usuma yapışıp, sanrılarla erimleştiriyordu benliğimi. Ay doğarken karlı dağların zirvesinde titreyen ak taş! Çam dallarında sarkık, uçmasını bilmeyen sabırsız serçe… Afakî hayatın, son ateşi, kısır bir yüreğin ölümsüz bakire izdivacında ritimsiz şarkı… Uzun gecelerin sessiz solucan uyuşmuşluğu, gözyaşları sığınağında kendi kendine ufalanan sert bir kaya, göl kenarında vak vak ötüşlü yeşil kurbağa… Avcıdan kurtuluşu intiharda bulan acemi bir ördek, yalnızlık mağarasında yarasalarca emilen sevda delisi, deli yüreği acı çanağında ezimlenip, aç midelere yem olurken, payına mezesiz bir kadeh şarap düşen biriydi. Hayır, hayır bir hiçtim ben… Mezar taşı bile olamamıştım. Tanrı adasında bir damla su iken buza kesiyordu terim. Şimdi tutuk dilimin son yutkunmasını çiziyordum karşımdaki beyaz kartona… İki sarışın yeti kıs kıs gülüyordu bana. Taylar göğün yüzüne yayılırken, amazonlar kırbaçlıyordu çürük yaşamımı. İşte o an, İlhan cem, sevgi duvarıma kiraz aşılıyordu. Her kızaran tane, bir özlemi, hasreti ve hüznü özüme özütüyordu. Aşk ve şiir, içsel barajlarımı birer birer yıkarken ve susuz bir denizde koca ummanın köpüklerine teslim olurken, kulaçlarım Araf’ta vaftiz oluyorlardı
|
|
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #4 : Eylül 23, 2009, 16:25:45 ÖS » |
|
Közlü dizeler küllenirken ocakta, çoban, uykularıma son kavalını çalıyordu. Çopur geceyi yalnızca yalnız yıldızlar süslüyordu. Apoletli kaşlarımda zikreden oklar, ödlek ömürle ay hedefini hiç şaşırmıyorken, habis caddelerimin köşe başını tutan çöl Azazilleri kurtuluşum olmayan çarmıh mıhlarıyla ha bire kurşunluyorlardı zonklayan şakaklarımı. Korkuyu sırtlamış damımdan görünen eşkıya, dağın sırtlarından hiç inmiyordu. Balkonumdaki saksılar asi rüzgârın ani sevişmelerine hamile kalırken, ölümümün ilk saatinde şeytan yılan, sürünerek, azdırıyordu zehirlenmişliğim... İçi yanarken serenat güzelini hatırladım. Sana ay ışığında; flütle özlemlerimi gönderiyorum. Şafağım, çiyli papatyam. Her seslenişine bir Acem ülkesi hediyem olsun. Sihirli aynam, gece yarısı iskete kuşum uç artık. Yabancı bir kestane ağacının senli duldasında uyuyakalmışım. Arkamda sabahın ilk marş sesleri ayların hasretlerini, hüzünlerle karışık rab rab sesleriyle, acılarını kalplerinin derinliklerine gömüyorlardı. Belki de, tatlı bir serenat ketum dillerde dudaklarda vuslatlaşıyordu.
Belki de en büyük aşklara kavuşmadan yaşamak, yazmak olan bu deli divaneler, naralar eşliğinde, akşamın ihtişamında birer kadeh şarap yudumlarken, yüreklerinde sevdalarını, hüzünlerini ve sılayı yâd ediyorlardı. Acılarla düet yaparken Beethoven’le de zikrediyorlardı. Zindanı, ıraksak ve delişmen aşklarını hazin mumlarla karşılıyorlardı. Müzik eşliğinde ilk kadehlerini yudumlayıp, barmeni ikinci kadehleri için çağırıyorlardı.
Biri “Operanın anayurdu neresi?” diye sordu. Esrik bakışlı: “Tabi ki İtalya” diye yanıtladı. “Aferin bildin” dedi diğeri gülerek. Tam bu anda fay hatları hareketlenmesiyle sarsıntılar başladı. Bazı yapıların taşıyıcı kolonları kırıldı. Sağlam yapılar, ulu çınarlar gibi sallanarak birbirlerine kur yapıyorlardı. Teknik donanımları sağlamdı. Karşı sahilden, bir bağlama sazın hüzünlü tınısı, az olsa da duyuluyordu.
Çoban, sürüyü suya indirişini müjdelerken, heyecanlanıyordu. Ve umuşlarına huzurlu yanıtlar arıyordu. Bir yandan, gaipten gelen çılgın sesler, diğer yandan bulutların arkasına gizlenmiş sevdalılar, mola vermiş hasret gideriyorlardı. Siyah kartalın pençelerinde kıvranan boz yılan can çekişirken, bir şair elinde dolmakalemiyle sazlıkta yüzen ördeklere şiir yazıyordu. Çınar ağaçları, palmiyeler, açelyalar, sardunyalar, çamlar, kayınlar, köknarlar ve ehramların gövdeleri kavlı şarapların izlerini bire bir taşıyorlardı.
Badem gözlü sevdalım, cananım, senin keklik gibi sekişlerini bu hatalı yollar, bu yosunlu taşlar ve mor yamaçlar unutur mu? Diye serenada devam ediyorlardı. Şimdi aslan başlı kayanın üstüne oturdum. Vadiyi ve senin beyaz entariyle yatışını, saçlarını sıvazlayışını, kamaşan gözlerini ovuşturmanı anımsadım…
Yıldızlar kayıyor, rüzgâr kulağıma aşkımızın büyüsünü, heyecanını fısıldıyordu. Fakat bir düşten uyanırken, başka bir düşle nikâh kıyıyordum.. Çünkü bu dağın başında başka hiçbir şey yoktu.
Kör yıldızlara, rüzgâra, ormana, sedef gözlü kelebeklere hep seni ve hasretlerimizi sorarım da yanıt alamam… Yahşi gamzelim, güz sancım, flu bakışlım, terazi yüreklim senin için kayıp diyorlar, doğru mu? Sarhoş şairin her dizesi senli, ihtişamlı, sen kokusuyla dolu...
Pınarın başına âşık duruşlu, ozan sesli çoban, kavalı ile çıkageldi. Yorgun bedeniyle karlı sudan avuç avuç içmeye başladı. Karabaş kangal köpeği ise bu dağların hâkimi, sahibi, tek varisi edasıyla kuyruğunu sallayarak yeri göğü tararken bir yandan suyunu içiyordu. Çınarın gölgesinde geviş getirerek yatan koyun sürüsüne bakıp ak taşın dibine usulca yattı. Çoban heybesinden kavalını çıkarıp önce hafif, sonra sağulu ezgiler neşrederken, gözlerini Köroğlu dağlarına dikmişti.
Belki de obasındaki Fadik kız için bu kadar acıklı kaval çalıyordu. Dağ susarken, çoban Ali özlemlerini kavalın sesiyle ovaya duyurmaya çalışıyordu. Belki de onları ayıran Zühtü ağaya olan nefretini dile getiriyordu
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Eylül 23, 2009, 16:27:07 ÖS Gönderen: Zeki Karaaslan »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #5 : Eylül 28, 2009, 12:57:59 ÖS » |
|
Çoban Ali, Fadik kız için döktüğü gözyaşlarını içine akıtırken, oyalı mendiliyle de siliyordu. Geceleri Köroğlu dağlarının soğuğunu çekmek zordu. Ali keçesini örtünüp uyumaya çalışırken kangal sürüyü bekliyordu. Bu mevsimde hırsızlar ve kurtlar hızlı çalışıyordu. Kuyulardaki yüzülmüş deriler ise haksızlıklara, vurgunculara ve soysuzlara isyan ediyorlardı. Ali sayıklıyordu: “ Ah Fadik, senin aşkın bana ne düşler gördürüyor da sen bundan habersizsin!” İçindeki yangın hiç sönmezken, mor sümbüller açtırıyordu. Öpülen her çiçek, her begonya Fadik kokuyordu. Tenime yapışan hasretleri, vuslatları, miski amber izdivacı arar durur zikir içinde. Sensiz gözlerime baskın eden uykunun ıstıraplı sevginin bağımsız dansını seyrederken, hayaline ıslıkla sarılıp düşlere dalıyorum. Yaşantım yeniden senli yeşeriyordu artık. Dam ve balkon yol oldu loş barın kapısına… Beyaz tüllü, bir yetmiş boylu, sarı saçlı, mavi gözlü kızın cazibesi çevremi kuşatan manyetik alan olmuştu birden… Ağır aksak, yarı esriklikte, bir ‘merhaba’ dedim. Asık bir tavırdı ‘merhabasız’ karşılığı: “Yanlış yer ve zamandasın…” “Yer ve zaman görecelidir, belirleyen somut insandır…” “Anlamsız konuşmalardan hazzetmem…” “Her söz bir anlam taşır…” “Anlayacağım anlamları içerir sözler söyle…” “Gülüşün çok hüzünlü… Meraktayım; hangi gecenin şafağıdır bu alaca çizgiler?..” “Bir gece değil, binlerce gecenin eseridir… Bunları boşver… Damağım kurudu…” “Bira?...” “Hayır Rakı!... Rakı ver barmen, değişmeyen tek güzellikten… Hadi tanışalım. İçtiğim rakının parasını ödeyenle tanışmamak ayıp kaçar… Adım Hüzüncem, yetimhanede büyüdüm. “Baban, annen?...” “Babam ayyaşın tekiydi, bu yüzden annemle ayrıldılar. Annemin evlendiği adam, babamın evlendiği kadın beni istemeyince ortada kaldım… Yetimhane barınağım oldu…” “Başka kardeşin yok mu? “Bir tane var, var var da…” “Şimdi nerede, ne yapıyor?...” “Bilmiyorum… Annem yanına almıştı… Bir daha hiç görüşemedik…” Hüzüncem’in gözlerinden dökülen iki damla gözyaşı, rakının içinde beyaz leke oldu. “Ne mutlu sana… Akıtabileceğin iki damla gözyaşın var…” “Kardeşimi her hatırladığımda akıtabileceğim iki damla gözyaşını taşır yüreğim…” “Adı neydi, sende onun hiç resmi var mı?” “İşte küçüklük resmi, adı da Hüseyin…” “Şimdi görsen tanır mısın?...” “Sanmıyorum… “ Uzun süren sessizlik, yetimhane hayatını anlatım hazırlığı olmuştu sanki… Açıldı… Anlattıkça anlattı… “Teyzemin kocası Ali Efendi bir torpilini bulup beni bakım yurduna yerleştirdi. On iki yaşıma kadar iyi gitti. Bir akşam saatler geceye yaklaştığı zaman nöbetçi öğretmen beni yanına çağırdı. İçiyordu. O gece saatlerce tacizde bulundu. Ben ağlamaya başlayınca bıraktı deyyus. Sonra duyan olursa beni yurttan atacağını söyledi. Korktum. Artık her nöbette çağırıp öper, bacaklarımı okşar, kucağına oturtarak saatlerce içer giderdi. Bu olay tam bir sene sürdü. Geceleri hep ağlıyordum. Yatak arkadaşım Ayşin durumu anlamıştı. “Üzülme bunlar da geçer, hem biliyor musun bunu hepimize yaptılar” dedi. Kızım biraz oynar, boşalınca kuzu gibi olur. Üstelik sana para da verir. Sürekli ağlıyor, anneme babama lanet ediyordum.” “Bir duble daha içer misin?” Hüzüncem, kaşlarını çattı… Öfkenin, güvensizliğin bakışlarını içlerime kadar hissettim. “Hepiniz aynısınız… İyice sarhoş edip, amacına çabucak nail olmak…” “Hayır, hayır… Maksadım bu değil. Ruhunda sakladıklarını daha özgürce paylaşmanı istiyorum benimle…” Genç kızın gözleri, karanlığın merkezine giriyordu… Suskunluğu bozan ses yine onun sesi olacaktı. “Bu yaklaşımların yabancısı değilim… Benim derdimle ilgili görünürken, asıl ilgi alanının tenim olduğunu çok iyi bilirim…” Çürük hayatın ellerini yıkama zamanı geliyordu. Ten dışında da sevginin olabileceğini anlatabilecek miydim? Ömür işleyen her saniyesiyle bir parçasını yitiriyordu. Zamanı azdı… Bu feleğin kurbanı mıydı, yoksa kendisini akışa bırakan biri miydi? Bunları düşünürken aklıma Mevlana’nın sözleri geldi: “Altın ne için, can ne için? İnci mercan ne için? Bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra...” Namusu hep etek uçlarında arayanların çoklukla bulunduğu bir ülkenin insanıydı kendisi de. Kadının kendi hakkındaki ön yargılarına köpürmemeliydi. Kadın, kısık bir sesle: “Beyim, bir içki daha söyler misin?” diye sorunca, toparlandı. “İstediğin kadar içebilirsin. Senden faydalanmak istemediğimi bağıra bağıra haykırmak istiyorum.” “Aman sen de… Faydalanmak istesen ne olacak sanki… Beyim ölmüş eşek kurttan korkar mı?” “Lütfen böyle konuşmayın, kendimi kötü hissediyorum…” Kadın daha bir güvenle bakıyordu. ‘Beş parmağın beşi de bir mi’ der gibi bakıyordu bana… Söylediklerinin mazisel kökenlerini, özür dilemek babından anlatıyor hissiyle doldum. “O pezevenk bana tam bir sene tecavüz etti. Hamile kaldım. Bir yolunu bulup kürtaj yaptırdım. Yetimhaneden de o pis namussuzdan da kurtulmak için kaçtım. Kendimi sokağa attım. Nerede akşam orada sabah, sözde yaşıyorum işte...” Anlattıkça gözleri doluyor, derinlere dalıp gidiyordu. Belki de çocukluğunu, ana ve baba sıcaklığını, çok sevilen, üstüne titrenilen bir çocuğa duyulan şefkatin yaşanmamışlığını kendinde arıyordu. Göğsündeki siyahlığı sorduğumda çok kızdı. Leke o adamın bıraktığı sigara iziydi... Acılara gömülü bu kızcağız, ateş üzerinde yürümüş, dikensiz çiçeklere rastlamamıştı… Sıla acısı ve sıcak bir yuvanın özlemini içinden atalı yıllar olmalıydı… Yaralı gönlünü kanat yapıp gökyüzüne açmayı hala başaramamıştı. Ne doğmuş, ne yaşamış, ne de bu olanların kendisiyle olan ilişkisini anlayamamıştı. Güzelliklerin sevilmesini, çirkinliklerin yok edilmesi gerektiğini baykuş tüneği barlarda öğrenmeye çalışıyordu… Yan odadan gelen müzik amma dokunaklı ve hüzünlüydü. Protest bir müzikti… Sözleri, on iki eylülleri eleştirir özdeydi… 68 kuşağından bazılarının işlemedikleri suçlardan idamları, ölümleri gözümde canlandı… “Yıldızsız bir gökyüzü Balıksız bir deniz Ağaçsız; Çiçeksiz bir dağ Ne ifade eder sana? Umut Çiçeğinde yok olmuşsa kurtarılacak Hiçbir şey Kalmamıştır. Hayatta”…
Bu şiir beni üç fidanla sanki veda ettiriyordu. Bu iç burkulmayla onu seyrediyordum. Özgürlük ve aşk, Anka kuşunun kanatlarına gizlenmişti. Bilseydi, en uzak uçların birbirine ne kadar yakın olduğunu, umutlarını bahçeye dönüştürebileceğinin farkında olabilirdi elbette... Hasarlı bedenini kırk kasa birayla değil, çiçek yapraklarıyla aklamaya çalışırdı. Yüzü kıpkırmızıydı. Elleri titreyerek sigarasını içiyordu. Arada bir eteğine dökülen sigara külüne aldırmıyordu. Yüzünün rengi kalbinin casusuydu… Onu anlıyordum. Gecenin ümitsizliği, doğacak güneşle birlikte ümitlenebilirdi. O anlattıkça anlatıyordu. Mutluluk nedir ki: Tutamadım, göremedim, tarif de edemem, hiç bulamadım ki... Belki de mutluluk “sarhoş gecelerde yalnız geçebilmek uykunun sokağından” diyordu. Parçalara bölünmüş yaşamından, bedeninin her kesitinden, hüzün ve ağlama andaçlı bir esinti değiyordu gözlerime. Fırtınalı yaşamındaki ölüm çanları, Mart ayındaki cemre ile yüreğindeki mezarın taşına adını kazıyordu. Soğuk toprak buzlu cin tonik ikram ederken, bükülmüş bel ağrıları ilkbaharı muştuluyordu. Tahta banklarda yattığı günlerin hatırını, pamuklu yatağına akıttığı gözyaşları süslüyor, sonra da kızıl bahçeye dikiyordu melek yüzlü serçelerini. Bunları gözlerken arabayı park ettim… Beraber dördüncü kattaki daireme çıktık. Üstümüzdeki fazlalıkları attıktan sonra sordum: “Ne içersin?” “Bir kahve, lütfen.” Bol köpüklüsünden ikram ettim ona ve teşekkür aldım en utangacından sade olarak… Vitrinin en görünür yerine yerleştirdiğimi anlıyordu. Ezildi… Yatmak istediğini mırıldandı. Onu evime getirdiğim için kızmıştı, ama şimdi mışıl mışıl uyuyordu. Ben etrafı toparlarken o bir şeyler sayıklıyordu. “Sapık herif! Utanmaz! Ben senin kızın yaşındayım hiç acımıyor musun?! Nasıl öğretmensin sen rezil!” Onu dinlerken önümdeki kâğıda yazmakta olduğum yazıyı fark ettim. “Akıllı insan bütün yumurtalarını tek bir sepete koymaz” Cervantes mi söylemişti bu sözleri? “Böyle şerefsizlik olur mu?” Hâlâ sayıklıyordu. Söylene ağlaya, küfürleşerek, sağa sola dönerek uyuyordu. Uzun süre onu seyrederek dinledim… Bir battaniye de ben alıp boş kanepeye kıvrıldım. Sabahın doğuşunu göremeyen ben, “kalk tembel herif!” bağırtısına uyandım. Gözlerimi ovarak onun gözlerini okudum… Elimi, yüzümü yıkadım. Sabaha kadar sayıklayan kız, mis gibi çay demlemiş, taze ekmek doğramış, kahvaltıya davet ediyordu. “İlk defa bu kadar güzel çay içiyorum, teşekkür ederim.” “Yo, asıl ben size teşekkür ederim.” Ara zaman çayla doldu. “Sizi nereye bırakmamı istersiniz?” Kısa bir suskunluktu… “Bilmem ki… Güpegündüz ne yaparım ben?” “Peki, bende kal o halde. Ben işe gidiyorum, bir şey lazım olursa telefon edersin.” Vedalaşıp ayrıldım. Gün boyu onu düşündüm. Akşamüstü aradığımda ise ev telefonuna cevap vermedi. Cebi meşgul çalıyordu. Akşam onu evde bulamama endişesi bende bir boşluk hissi uyandırdı. Eve vardığımda o boşluk derince oluştu. Başına bir şey gelmemiş olmasını diliyordum. Gece yarısı çalan zile, “Kim O!” diye seslendim. Diyafonun mekanik sesi, “Hüzüncem!” diyordu. Rakı şişesine dost olmuş, sallanıyordu. Onu yatağa yatırırken, “Bir kahve yapar mısın?” diyen sözler döküldü dudaklarının kenarından. Bol köpüklü kahveyi içerken, endişemi gözlerine süzdürdüm. Sesini yükseltti: “Ulan saftirik av peşindeydim herhalde!” Kendimi tutamayıp var gücümle tokatlarken onu, bağırıyordu. “Rezil herif bak sen de kadınları dövüyorsun! Hepiniz aynısınız! Ya döver ya tecavüz edersiniz! Siz erkekler aciz birer zavallısınız!” Başı tekrar yastığa düştüğünde uyumuştu. Gece düşümde çok güzel şeyler gördüm. Gökyüzü kelebekle doluydu, dağlar çiçeklerle bezenmişti, sular aşkın şarkılarını söylüyordu. Sokaklarda gülen çocukların sesine bülbüller şakıyordu. Küllenen ateş yaşamın özgünlüğünü yazıyordu. Acılar karanfil olup gözyaşlarını denize döküyorlardı. Uyanıp balkondan dışarı baktığımda sabah ezanı okunuyordu. Akşamki olaydan çok üzgündüm. Onun üzerini örtüp saçlarını okşadım. Başucuna bir de not bıraktım: “Hüzüncem; gece olanlar için çok üzgünüm. Hikâyen içimi parçaladı. Beni anla ve yine gel. Aptallığımı bağışlayacağını umarım. Feyyaz.” Akşamın umudu karanlığa döndü. Akşam yemeğine çıkarma hevesiyle dolu yüreğim, saatini durdurdu. Umutlarımı söndüren bıraktığı bir nottu: “Feyyaz abi... Adınızı notunuzdan öğrendim. Bana yaptığınız iyiliklerin bedelini akşamki tokatla ödeştirdiniz. Hoşça kal. Hüzüncem.” Defalarca cebini aradım, cevap vermiyordu. Saatler geçmiyor, uyuyamıyordum… Arabama atlayıp Şarak Bar’a uğradım. Onu sordum. Daha biramı yarılamışken, iki kişi yanıma sokuldu: “Hüzüncemi niye arıyorsun, polis misin, gazeteci misin, nesin sen?” “Sadece ona yardımcı olmak isteyen biriyim.” “Senden hoşlanmadık…” “Ben de sizden…” “Çek git lan… Seni bir daha buralarda görürsem…” “Onu buluncaya kadar buralarda olacağım…” “Çek git yoksa…” “Çekmezsem, girmezsem, ne yaparsınız?” “Onu yaptığımız zaman anlarsın zübük!” “Onu almadan gitmem,” deyince olanlar oldu. Başıma toplanıp çekiştirdiler, dışarı çıkarıp, öldüresiye dövdüler. İçeri yeniden girmeye çalışınca, arabaya atıp, ıssız bir yere götürdüler... Şehir dışında harap sur duvarlarıyla kaplı bir yere… Beni boş bir çuval gibi dışarı savurdular. Uzun boylu olanı: “Osman vur onu!” diye bağırdı. “Olmaz Hasan zaten öldüresiye dövdük, yetmez mi? Bırakıp gidelim. Sabaha yaraları iyice azınca aklı başına gelir.” Şehmuz’da Hasan’ı destekledi: “Vur lan onu!” Kemal, araya girdi. “Ya arkadaşlar en iyisi ayaklarına sıkalım. O zaman bir daha karşımıza çıkamaz! Haydi Hasan birer kurşun zayi et de gidelim.” Hasan isteksizce elini beline attı, silahını çıkarıp doğrulttu ve dizlerime birer kurşun sıktı. Kemal, “Aferin Hasan adamı çömezledin.” dedi. Artık ölüyordum. Sesleri çok uzaktan geliyordu Ağlayan duvarlara tırmanırken annemle babam yanıma geldiler. “Sen metanetli çocuksun dayan!” diyerek güç veriyorlardı. Üç gün sonra hastanede açtım gözlerimi. Hemşireye soran gözlerle baktım. —Hastanedesin,”dedi. —Neden geldim?” —Ölümden döndün.” —Annemle babam neredeler?” —Öğrendiğimize göre yıllar önce ölmüşler Feyyaz Bey.”. Bu sözleri duyunca yaşadığımı anladım. Hemşireye Hüzüncemi sordum. —Esmer kızı soruyorsunuz sanırım, o üç gün boyunca başucunuzda bekledi ağlayarak, ama sen ayılınca çekip gitti.”
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Eylül 28, 2009, 12:59:57 ÖS Gönderen: Zeki Karaaslan »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #6 : Ekim 07, 2009, 10:32:26 ÖÖ » |
|
AH GÜLÜM Ah gülüm! Ah gülüm! Sen özgürlüğü Sen yaşamayı, ara sıra kulaç atmayı Ah gülüm! Bunu öğretensin.
Elim kırık. Gözlerim mil çekili Dilim ketum, bazen hatırlayabilirsem Gülmeyi. Ah gülüm onu öğretensin.
Ezik yüreğime merhem, sıla özleminde Çıra prangalarını kesen makas; ara sıra Şarkı söylersem; ah gülüm! Bunu öğretensin.
Günahımı bağışlayan; ruhumla konuşan Azraillime ses veren; bazen anamı Hatırlatan, ah gülüm! Onu da öğretensin.
Ah gülüm! Ölümüne sevmek bu…
İçimdeki hüzün şelaleleri yüreğimin ateşinde kaynıyordu. Polisler ifademi alıp gittiler. Doktor, raporunu bir de sözlü yazdı. “Geçmiş olsun. Ölümden döndünüz ama her iki ayağınıza da platin koyduk, bir yıl içinde yürüyebileceğinizi umuyoruz.” Üzgündüm ama yapacak hiçbir şey yoktu. Gazetelerin baş sayfalarında sevgili uğruna bacaklarından vurulan adam diye bahsetmişlerdi. Olayın romantizmi küçük çaplı bir şöhret yaratmıştı. Hayattaki tek yakınım, kız kardeşim Tülin yaşlı gözlerle girdi içeriye. Beni uyanık görünce gözyaşlarına boğuldu. Hastabakıcı Ali ile Zeynel beni sedyeye koyup asansörle aşağı indirdiler. Doktor, ilaçlarını kullan, pansumanlarını her zaman yaptır diye sıkı, sıkı tembih edip elime reçeteyi tutuşturdu. Sonra da hemşire ile birlikte “hadi güle güle geçmiş olsun” deyip uğurladılar. Bizi ambulansla eve kadar getirdiler. Yukarı çıkardılar. Engelli arabasını da odama koydular. Kardeşim Tülin, abi merak etme ben sana bakarım, inşallah bir sene sonra da yürürsün, diyerek zoraki gülümsedi. Hey gidi yırtık dünya. Yaşamım hangi noktadan nereye vardı, diyen iç çekişlerim çoğalıyordu. Not defterimde duran hayatıma yön veren sözleri okumaya başladım. Bernard Shaw, şu sözlerle beni etkiledi. “Her yıldızın kendi yörüngesi vardır ve onunla en yakın komşusu arasında yalnız güçlü bir çekim değil, erişilmez bir uzaklık da bulunur. Çekimin gücü uzaklığa oranla artarsa, iki yıldız kucaklaşmayıp çarpışır ve yok olurlar. Bizim de onlar gibi yörüngelerimiz var ve acıklı bir çarpışmayı önleyebilmek için aramıza erişilmez bir uzaklık koymamız gerekir. Saygılı davranmanın tüm sırrı birbirinden yeterince uzakta durabilmektir. Saygının bulunmadığı toplumda yaşam ne çekilebilir ne de sürdürülebilir.” Bu yazıyı okuyunca kendimi ve kısa zaman önce yaşadığım durumu daha iyi anlıyordum. Yeterli mesafeyi koruyamamış, sevginin esaretine esir olmuş, bir çuval inciri mahvetmiştim. Öyle miydi? Gönlümü ve aklımı aramaya çıkmamış mıydım geçen geceler? Her ikisi de yitik kentte küskünce yaşamamış mıydı? Kıvranan pörsümüş aşkımın örkünden kurtulma anını sabırsızlıkla bekliyordum. İçimdeki duvarı yıkıp; ‘Dağ’lanmak ve puslu yamaçlarında sallanmak için salıncak istiyordum.
Dilimde eski bir şarkı senli söyleniyordu.
“Seni gördüğüm zaman Dilim neden tutulur Seni gördüğüm zaman Güller elimde kurur” Yanıyorum, yanıyorum. Susuz bir gecenin Güneşi çağıran seher yelleri estikçe bi tanem Gönlümün hüznü seni anarken”…
Aklım hep ondaydı. Pis insanlar bari ona zarar vermiş olmasalar, diye temenni ediyordum. Yeterince darbe yemiş bir genç kızın günahı doğmak mıydı acaba? Ölüm, hayatın gayesiydi belki de. Şu sessiz yaşamın içinde kimler kim bilir ne acılar çekiyorlardı. Kuş her kanat çırpışta kim bilir hangi hasrete uçuyordu. Bir gece bana garip şeyler anlatmıştı. Her gece rüyasında anne ve babasını gördüğünü ve onlarla bahçede oyun oynadığını... Annesinin saçlarını okşarken, belli etmeden yaşlarını içine akıttığını… Yanaklarından öperken dünyanın kendisine ait olduğunu… Babasının yavrum diyerek rakı şişesine sarıldığını, her kadehte Hüzüncem dediğini aktarmıştı. Sabahın erken vaktinde her zaman olduğu gibi annesinin şişmiş ve kıpkırmızı gözleriyle hazırladığı kahvaltıda bulunan sade zeytin ve peynirin çoğunu kendisine verirken, O kuru ekmek ve çayla idare ediyordu çoğunlukla… İşte böyle bir annenin ölümüyle yıkılmıştı Hüzüncem. Onu ve onun anlatımlarını düşünmeyle geçen günlerim geçmek bilmiyordu. Ona eğilip” neden, su içerken bile bardağa korkarak bakıyorsun” Dedim. Çünkü bu hayatımı karartan o beni yok eden geceye çok benziyor. Onu hatırladıkça böyle içim içimi yiyor ve kahroluyorum. Meyve suyu içinde bana içirilen içkiler aklıma geliyor da onun için öfkeleniyorum. Bu yüzden sanki yağmurda sırılsıklam olmuş gibi oluyorum. Damarlarıma akan o zahirin, aklımı başımdan aldığını görür gibi olmaktayım. Barda gözyaşlarına acıları mendil yapan bir yürek görüyordum. Gökyüzündeki yıldızlara gıptayla bakıyordum. Karanlığın diliyle onlara ses veriyordum. Artık sen üzülme, yıldızlar bile bizi görmüyorlardı. İkimizin dünyasına hiç kimse dokunamaz, inan ki canım. Kısa bir vedalaşmadan sonra ayrıldık. Bense onsuz soğuk yatağıma ve düşlerime geri dönerken, bir uyanıp tekrar onun dizlerinde uykuya dalmayı bekleyeceğim.
Karlı bir Anadolu köyünün tipili meydanı… Kuzeyinde ilkokula bakan mağara kapısı, batısında Köroğlu dağının ihtişamlı ormanlığı görülmektedir. Güneş bulutların arkasına saklanmış, sanki yayık yaymaktadır. Çobanın ezgili kavalı aşure gününü müjdelerken Bozgüney köylüleri birer, birer yol boyunda siyah pardösülerle görülmeye başladılar.
Köylülerin bazıları hayvan pazarına doğru yol alırken, bazıları da davarların yemini hazırlıyorlardı. Şalvarlı, poşulu kadınların tiz sesleri insanı duygulandırıyordu. İlkokulun bahçesi doğudan açılıyordu. Öğrenciler yavaş yavaş üşüyerek okulu doldurmaya başladılar. Belki de bu okul manzarası insanı umutlandırıyordu. Yoksul köylülerin yek umutları olan bu çocukların, birer doktor, avukat, mühendis, öğretmen, vali, kaymakam, ebe veya hemşire olarak görmeleri onların yaşamında en önemli unsur ve gurur, neşe kaynağı olacaktı.
Bu keşmekeşte geriye sessizlik ve rüzgâr esmesi kalırken, bu güzel Anadolu köyünün yeşeren umutları geceyle birlikte kararmaktaydı. Bu günlerde asker sevkıyatı nedeniyle Bozgüney köyü hayli hareketliydi. Sırtlarda taşınan asker adayları büyük tantanalarla otobüslere bindirilirken “en büyük asker bizim asker” naraları atılıyor anneler ve geride kalan aile halkı tekrar kavuşma umuduyla avunurken, evli olanlar, çocukları olanların hüzünleri bambaşka oluyordu. Onun için teskereyi dört gözle daha ilk günden arzu etmekteydiler.
Belki de Ali askere giderken açan karanfiller solacak, ikinci kar yağışıyla tekrar açıp, tekrar açarken, Ali de terhis olup Hatça’sını kavuşacaktı. Geceleri nöbet tutarken elinde mavzeri, başında şapkası, ayağında siyah potini hiç uyumadan nöbeti bitinceye dek Haççasına ve oğlu Hafızı hayal edip öylece koğuşuna dönecekti. Elini yüzünü, ayaklarını yıkayıp yatağına uzanınca onlar hep gözlerinde canlanacak ve böylece uykuya dalacaktı.
Terhis olacağı günü iple çeken Ali her gecesi karabasan gibi geçmekteydi. Her gölgeyi Hatça veya oğlu Hafız sanmaktaydı. Güzel düşler kurar Hatça ve oğlu Hafız’la parka gider, salıncakta sallanır, ip atlar, lakin bir türlü sabah olmazdı düşlerinde. Düşte Köroğlu dağına çıkar, çiftesi ile geyik avlar, sonra Açurt Yaylası’na keklik avına giderdi. Çocukluk aşkı Fadime’yi hatırlar, ona söylediği şarkı ve türküleri tekrar tekrar mırıldanırdı.
“Oy yaylalar, yaylalar” “turnalar” “Sivas ellerinde sazım çalınır” “bir dalda iki kiraz”
Bu şarkı ve türküleri söylerken içi burkulur, duygulanır ağlayacak gibi olurdu Ali. Kızılçal dağı tarafında kuzu güttüğü günler ve kır eşeğin anırması kulağında çınlar dururdu.
On sekiz aylık askerlik döneminde sadece 15 gün izin kullanan Ali gün saymaktaydı. Not defterine her gün bir çizik atmaktaydı. Topu, topu yirmi iki çizik daha atarsa askerliği bitecekti. Ali de özlediği yuvasına, çocuğuna ve eşine kavuşacaktı. Gün iyice yaklaşıyordu. Topu topu dört çizik kalmıştı ki Ali Silopi’de bir çatışmanın alevi içinde kendini buldu. Kayalıkta hızla sürünürken kör mayına bastı, mayın infilak etti. Ali’nin on sekiz aylık düşleri birden suya düştü, ardında acı bir haber... Vatan sağ olsun. Ailesine başın sağ olsun taziyeleri... Birkaç ay ağlayıp sızlanmalar sonrası hayatın yaşam savaşıyla devam.
Küçük bir oğlan çocuğu, gözü yaşlı dul bir kadın, köşe başında hüzünlere yoldaş ve eş olmuştur…
Bu gecem de onun hayali ile sabah etti. Kahvaltı masasına oturmadan pencereden acaba gelir mi diye baktım, kimse yoktu. İlk çayımı içiyordum ki kapı çaldı. Tülin koşup açtı. “Sen burada ne arıyorsun yetmedi mi abime yaptıkların. Defol. Defol git!” “Ne olur Feyyaz’ı beş dakika görmeme izin verin. Sonra çekip gider, bir daha da sizi rahatsız etmem,” “Olmaz kızım git!” Ağlama sesi… O’ydu… Sesler ve ağlamalar kulaklarımda hoşuma giden melodiler olmuştu. Sevinç ağlamalı sesimle nida verdim. “Tülin abla, lütfen izin ver… Onun ne günahı var?” “Peki, abi tamam, ama çok kalmasın”
İçeri girdiğinde, yekinip ona sarılmak istedim. Lakin dizlerim yatalaktı. O hızla gelip beni öperken, “Bağışla... Ne olur bağışla… Ben ister miydim böyle olmasını? Allah onların belasını inşallah bir gün verir,” diye beddua ediyordu. —Hoş geldin Hüzüncem!” —Sağ ol Feyyaz, nasıl oldun?” —Eh idare eder, sen nasılsın?” —Sağ ol iyiyim. İnanın ki çok, çok” Elimle, ağzını kapadım. “Sus bunları konuşma…” diyerek, devam ettim. “Kız yine içiyor, zom oluyor musun?” —Hem de nasıl…” —Bir gün cartayı çeker gidersin. Beni de gözleri yaşlı bırakırsın…” —Alkol neyse de mal çok alıyorum, en çok bundan korkuyorum…” —Bırak bunları… Hayatını şekillendir…” —Bu bayat hayatın şekilleneceği yok… Hiç olmazsa kurtulurum be Feyyaz!” —Geçer bunlarda,” dedim. Lakin hiç geçeceğe, geçirebileceğine dair bir iz bulamadım yüzünde. Yüzü sapsarıydı. Bet beniz kalmamıştı. Arada suskun bakışlarla geçen konuşmalarımızla kalabileceği dakikalar çabuk geçmişti. Benim iki yanağımdan öptü. “Bir dahaki sefere daha çok kalırım,” derken içi kan ağlıyordu. Tekerlekli sandalyem yardımıyla onu yolcu ederken, ablamın arkadaşı Pelin’de uğurlamaya ortaklık etti. Ah çeke çeke arkasından bakarken, Pelin, “Feyyaz abi üzülme! O yine gelir,” diyerek beni teselli ediyordu. , Tülin’se, “inşallah bir daha bu kapıya gelmez orospu!” diye küfür etti. —Aman abla etme, elin garip kızının neler çektiğini bir bilsen onu benden daha çok severdin,”dediğimde, Tülin yerine ailemizin yakın dostlarından İktisat Fakültesi ikinci sınıfta okuyan ve sık sık bize gelerek ablamla dertleşen kızı Pelin’in merakını çekebildim. Pelin, “Feyyaz abi bu kızın hikâyesi nedir?” diye sordu. Ben de Hüzüncem hakkında bildiğim her şeyi bir bir anlattım. Pelin duygulanmıştı. Bana yüzünü dönüp, “Feyyaz abi keşke anlatmasaydın çok üzüldüm. Tülin ablam bunları bilmiyor muydu da böyle davranıyor?” diye sordu. —Evet, biliyor ama bana olanları kabullenemiyor. Ne de olsa abladır…” Önce Pelin, sonra Tülin evi terk etti. Bense evin baki kalanıydım. Bana da pencereden bakıp hayal kurmak ve bol bol kitap okumak kaldı yine. Keyfim yoktu… Neyse bir sigara yaktım ve var gücümle içime çekmeye, ağzımdan, burnumdan dumanlar çıkarmaya başladım. Kitaplığa doğru gittim. Önce bir iki şiir kitabı karıştırdım. Gözüme Bektaşi fıkraları ilişti. Kitaplıktan alıp masama doğru tekerlekli sandalyemin tekerleklerini çevirerek gittim. İlk anda bir iki okuyunca hoşuma gitti. Okudukça keyifleniyordum. İçimdeki acılar karanfil açmak üzereydi. Bektaşi’nin, gölgenin borcu fıkrası hoştu: —Bektaşi’nin biri, sıcak bir yaz günü, yanında gölgelik bir yer varken, güneşin altında oturmuş çevreyi seyrediyordu. Yoldan geçmekte olan bir arkadaşı, “Neden gölgede oturmuyorsun da, güneşin altında buram buram terliyorsun?” diye sorunca, Bektaşi istifini bozmadan cevap verir: “Ben canımın kıymetini biliyorum ama o gölge cimri komşularımdan birine ait. Gölgesinden yararlandığımı görürse alimallah beni borçlu çıkarır.” demiş. Hoş fıkralar çabucak bitti. Yine Hüzüncem’i düşünmeye başladım. Bu kızcağız suçu yokken suçlu muamelesi görüyordu. Olayımdan sonra beni bu hale getirenleri söylemesi için onu her gün polis sorguya çekiyordu. Söylemezdi O, çünkü onlardan korkuyordu. Eğer bir şey söylerse zarar görebilirdi.
Gözlerine bakıp, ellerini okşayamamıştım… Yan yana oturup uzun uzun sohbet edip, hasret giderememiştim. Gece uzun ve acı verici olmaya başladı birden. Ay soyunmuş, dili suskun sevgilisini bekliyor, yanağı kızarmış, dudakları çatlamış, öpülmek isteniyordu. O iki nehir arasında yüzmek isterken, yıldızlara küsünce yorganımı alıp göğe çıkardılar. Tir tir titriyor, içim özlemden patlayacak gibi oluyordu. Kış, geceye ayaz, bana ateş basıyordu. Kor içinde yanarken; onun yokluğu beni benden alıp uçuruyordu. Hey gidi gizli aşkım, haberin var mı? Gece güne gebe, rüzgâr göğe biatli! Bulut kanlı ellerini yumarak için için dua ediyordu. Karanlığın sırılsıklam kırmızı gözbebeklerinde hüzün ağlıyordu. Geçmiş, geleceğin yol kesen eşkıyalarını dağdan indiriyordu. Muşmula ağızlı aslan, ormanı talan ederken, kuyruğu taşa sıkışmış halde dert yanarken, iki tilkinin alaylı gülüşleri onu prangaya çekiyordu. Gül dikenle sarmaş dolaşken onlar kıçlarına kına yakıyorlardı. Kunduz ininde ise sansar yatıyordu. Nergis, ağaç dallarına gıpta ile bakıyordu. Üstünde sallanan bayraktan feyz alıyordu. Nehir, mecrasını bularak, derinlere dalıyordu. Suyu delirmiş, köpürmüş ihanetleri kusuyordu. Zafer, zafer diye nara atan tavşan sonrasında zikre dalıyordu.
|
|
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #7 : Ekim 13, 2009, 16:23:07 ÖS » |
|
Yılan kav değiştirirken toprağa ıhlaşırken, “bu dünya neden üçkâğıtçı, kapkaççı ve soyguncuların oldu?” diye sayıklıyordu. Sevgi Haneleri boşalmış, uyuşturucu, tiner ve ayyaşlık surlarıyla çevresi örülmüş sokaklarda yaşayan gözyaşları Ummanlı çocuklar, uykularında özgürlük düşleri kuruyordu. Zıpkın yemiş genç beyinler, caddelerde simit satarken, ipe gerilen her fikrin şimşek olup çakacağı, beyinlerinde yeni meşaleler yakacağı, kurtuluşun rahvanında sabahlarken duyacakları nal sesleri için bekleşiyorlardı. Terli ayaklar, yarının doğum sancısını çeken anaları doğurmak için ha bire ter akıtıyordu… Bir su, bir lokma ekmek ve bir çiçek, hüzünlü bir uyku gibi gözlerimde tüterken; yarama vurulan her neşter acısına senin gül tenin ekiliyordu. Uzaklardan gelip, gamzelerime konan “Cemal Süreyya” nın şu dizeleri beni seninle buluşturuyordu:
“Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların Bunlar o kadar ki artık o kadar olur. Bunlar da saçların işte akşamdan çözüldü. Bak bu sensin çocuğum enine boyuna Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki Sabahlara kadar koynumda yatmışsın Bak bende yalan yok vallahi, billahi.”
Bu şiiri okutan gözyaşları beni başka bir aşkın deliliğiyle teselli ediyordu. Suat diye liseden bir arkadaşım vardı. Sınıfdaşı Derya’ya âşıktı. Derya bir yetmiş iki boylarında, karakaşları, esmer teni, keman gibi elleri vardı. Saçları kına parlaklığındaydı. Sınıfın en çalışkan kızıydı. Babası avukat, annesi matematik öğretmeniyken, Suat’ın ailesi çiftçiydi. Suat, karşılığını bulamadığı Derya’ya ölümüne âşıktı. Derya ailenin tek kızı olmanın dayattığı kompleksle, gözü yükseklerdeydi. Suat’ın kendisi için sınıfta kalması, okulu bırakması, alkole sığınması, çöp kadar incelmesi, yürüdüğü yollarda bitmesi ilgilenmediği gerçeklerdi. Bir yıl sonra, Derya eczacılık, bense mühendislik bölümünü kazandım. Bir gün annemleri ve arkadaşlarımı görmek amacıyla Adana’ya döndüğümde, aklıma Suat da geldi. ‘Sizlere ömür,’ dediler. Onu ölümünden az önce gören Bekir, içini çekerek anlattı: “Suat, Derya’nın başkasıyla nişanlandığını duyunca kahroldu. ‘Onu unutamam ve onsuz yaşayamam,’ diyerek sayıklar olmuştu. En son karşılaşmamızda Cahit Külebi’den iki dörtlük okudu bana. Şiiri okurken ağlıyor, sesi sanki ölümü çağırıyordu. Ezik yüreği yanıyor, fakat küllenmiyordu…
Bir gece habersiz bize gel Merdivenler gıcırdamasın Öyle yorgunum ki hiç sorma Sen halimden anlarsın.
Sabahlara kadar oturup konuşalım Kimse duymasın, Mavi bir gökyüzü olsun kanatlarımız Dokunarak uçalım. İnsanlardan buz gibi soğudum. İşte yalnız sen vardın.
Şiiri okuyup, ‘belki bir gün hepimiz öbür tarafta yine aynı sınıfta okuruz da Derya’mı görür, saçlarını okşar, gözlerine bakarak, ellerini tutabilirim.’ diyerek veda ederken, en son, ‘Belki bir daha görüşemeyiz. Dostlara ve düşmanlara selam söyle’ diye ekleyip yalpalayarak uzaklaşmıştı. Ertesi gün Ali’yi gördüm pazarda. O yürek yakan haberi ondan aldım: ‘İyice sarhoş olduktan sonra babasının tabancasıyla beynine tek kurşun sıkarak intihar etmiş” dedi. Cenazesine yetişemedim. Gömelek köyünün mezarlığına gömüşler onu. Mezar taşına da, “Muradına ermeden canına kıydı. Yattığı yer cennet olsun” diye yazdırmışlardı. Bunu duyan Derya hanımsa sadece üzülmüş…
***
Eve doğru giderken Hasan Hüseyin’in şu dizeleri beni teselli ediyorlardı. “Tarla kuşlarına inanır Allah’a inanmazdı. Denizi ilk gördüğü gün Ölüm, ölüm diye bağırdı
Ve gözlerinde mavi Yıllarca çalkalanıp durdu. Bakınca ağaçlar inildeşir Taşlar toz olurdu içten içe. Suların akışında bulduğu neydi Neden ıslık çalardı rüzgârda Neden ağlardı.”
Tam şiir biterken, arkadan, bey efendi, bey efendi diye seslenen bir bayanla, uzun boylu erkek yanıma gelip; Beyim söylediklerinin hepsi doğru…
Kendi kendime “Feyyaz az kaldı sen yakında böyle yürüyüp şirkete gidersin” diye teselli oluyordum. Güneş etkisini yitiriyordu. Gölgeler uzuyordu. Kuşlar balkonuma konup sevişip gidiyorlardı. Arap bülbülü çınara kondu. Uzun süre şakıdı. Onun şakıması Hüzüncem’in ağlamasını bana çağrıştırıyordu. Dün komşum Ali Efendi ölü bir serçeyi bahçeye gömdü ve dua okudu. Çok hüzünlendim. Bu gün o serçenin mezarına arkadaşları ziyarete gelip çiçek bıraktılar. Uzun uzun kanatlarını çırpıp ötüp, karşı kavaklıklara uçup gittiler. Kötü bir seraptı yalnızlık, bazen de en güzel düş oluyordu ellerimde. Sanki her taraf ölen serçenin kanatlarıyla yelpazeleniyordu. Buram buram terliyordum. Elimle cama vuruyordum. Kendi kendime acımasızların haksızlığını öfkemle yok etmeye çalışıyordum. Nefesim ıslık çalıyordu. Dilim boğazıma yapışıyordu. Esim ise gölgelere tünüyordu. Ölüm ise doğuşumu kutluyordu. Kendi kendime yazmaya, söylenmeye başladım. O serçenin yerinde ben olabilirdim. Lakin, menekşenin ıslaklığı, öfkemi yenmişti. Buz gibiydim. Önümdeki fıkra kitabı da bitti. Tülin ablamın gelmesi yakındı. Karnım da zil çalıyordu. Akşamın güneşi kör duvarları süslüyordu. İçimdeki ateş külleniyordu. Aklım hep o yaşamı tatmayan Hüzüncem’deydi. Umuşlarım kösnül, karanlığın inzivası ise acımasızdı. Çevreme bakıp saygı duyuyordum. Onu tahrip edip dokunmuyordum. Olanca gücümle doyasıya yaşama şansımı zorlayarak, doğayı âşıkanece sevmek arzusuyla yaşam gücümü koruyordum. Bu duygulardı beni yaşatan asıl. Bu dünyanın kuralı; erdemlilik, adillik, hümanistlik üzerine kurulu iken, bunu ters yüz edenler çoğunlukta nedense.
Dün arkadaşım İlker yine aynı bara gittiğinde, bir ara tuvalete gitmiş ve yan odada ilginç sesleri duyduğunu bana aynen aktardı.
O gece huzursuz bir şekilde evde çay yapıp içtim. Sonra da bir iki kitap karıştırdım. İsyankâr duruşum, haksızlıklara direnişim, tanrının görmezlikten gelişine kızışım yakıyordu bedenimi. Ve o an yalnızlığın sırlı ellerinin dokunuşunu ve içsel duygularımın ruh hali ürpertisiyle düzeldi. Ellerimi ovarak sessizliğin fısıltılarını hissediyordum.
İki canın ruhunun gezdiği göğe doğru uçtum. Lakin arşta gezinen güzellikten başka bir şey göremedim. O gece sabaha dek suçluların cezalandırılmasını ümit ederek dönendim durdum yatağımda. Onlar suçluysa, ben de bu saklamakla suça ortak oluyordum. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp, elimi yüzümü yıkadım.
İlker gittikten sonra arabayı pencere kenarına çekip ortalığı seyre başladım. Güneş yükselmeye, tepelerin böğründen sıyrılmaya başlıyor, çırpındıkça gölgeler peyda oluyordu. Etraf berrak, sarı sıcak azar azar yakıyordu. Serçeler dallara sıkça konmaya başlamışlardı. Puma kuşu da çamın tepesine konmuştu.
Çiklet satan çocuklar sokak başlarını çoktan tutmuşlardı. Karpuzcu, eskici ve çekirdekçi de yerlerini almışlardı. Ben perde gerisinde onları seyrediyordum. Simitlerini satan çocuk aldığı cevizleri bir taş buldu ve kırmaya başladı. Zevkle yiyordu.
Tüm gün karpuz satan adam bir ara arabasını zulaya aldı. Anlaşılan zabıtalardan kaçıyordu. Güneş ışıkları kırılmaya başlamıştı. Gölgeler iyice uzamış ve yok oluyorlardı. Demek ki akşam yaklaşıyordu. İki zabıta hızlı hızlı yürürken çekirdekçi çocuk saklanıyordu. Çocuk saklanacak yer bulamayınca bahçe duvarını kendine siper etti. Cama vurup onu içeri aldım. Arabasını da çamın dibine koydu. Belli ki susamıştı. Sanki baklava börek yemişti. Topu, topuna bir avuç beyaz çekirdek. Neyse...
—Üç kişi geldi. Cafer emmiye ulan biz sana dört metre Pazaryeri diye verdik. Sen de elli milyon vermiştin. Şimdi sen beş metrelik yer işgal etmişsin. Ver bakalım bir metrenin bedelini. —Ya ağalar bir metrenin bedeli ne ki? —Ne olacak elli milyondur senin cezan. —Etmeyin ağalar. Zar zor geçiniyoruz. Çoluk çocuğumun nafakasıdır, dedi. Onlar öyle mi. Herkesin gözü önünde adamın bacağına bıçağı sokup gittiler. Zabıtalar da aval aval baktılar ya efendim. Kanun hep güçlülerden yana mı? —Olur, mu güzelim. Onlar cezasını çekerler elbet. Bu sözleri okuyunca az da olsa bir ah çekerek rahatladım. İnsanlar bu dünyaya çile çekmeye mi geldi diye kendime sormaya başladım. Oysa insanlar hep bunu kendine laik görüyor. Tanrı da seyrediyordu. Tam bu sırada birkaç sayfa sonra (Akın Alıcı’nın) dizelerini buldum.
“Bir ara durup ardıma baktım, O an zamanın gerisinde kaldım. Sonra ta uzaklara çevirdim başımı, Bu kez de zamanı sollayıp arkama bıraktım. Ardından durumu kavradım Sokuldum yanına Yaşantımı sürdürdüm onunla kol kola”
Demek ki her şeyin geride bıraktığı iz önemliydi. Atılan her adımın bir maksadı olmalı ve bilerek atılmalıydı. O gece uzun uzun düşündüm. Hüzüncem’in yaşaması gerekliydi. En ufak yanlış onun hayatının sonu olurdu. Bu canavarların elinde cesedini bile göremezdik.
Kendimi mavi bir denizin asi dalgalarının üzerinde yürür görüyordum. Boz dağların koyaklarındaki eski antik duvarların arkasına gizlenmiş iğde ağaçları, kavaklar, servilerin gövdeleri yaşlılıklarının göstergesiydi.
Eski anılarını tazeliyordu Feyyaz. Balkondan uzaklara her bakışında bir hatırasını görüyordu. Ovanın üstünden uçan kuşa, helikoptere, uçağa ve bulutlara durun ben de geliyorum diyordu. Kendisinden biraz ötede demirleyen gemiye güvertede bana da yer ayır diyordu.
Mızıkasını öyle içli çalıyordu ki, içindeki her özlem bir sis tabakası oluşturuyordu. Çam kozalaklarıyla oyun oynuyordu. Kuşburnular kur yapıyordu. Yosunlu taşlara gıpta ile bakıyordu. Uçuşan her martıya eş olmak emelini taşıyordu. Güneş yavaş yavaş kuzgunluktaki evinin perdelerini kapatırken, Feyyaz iki damla gözyaşıyla akşamın mönüsünü sunuyordu.
Tuhaf yorgunluk ve hüzünsel seslerle çam ormanlarını dolaşıyordu. Sanki yeniden doğuyordu. Sisli yamaçlar onun ellerine kına yakarken; peri geceyi ona ikram ediyordu. Karanlık basmadan dünkü düşleriyle hesaplaşıyordu. Dikenli yolları, sarp kayalıkları, hırçın dalgaları bir bir atlıyordu. Çocukluğunun gözlemelerini yiyor, kör ebe oyunlarıyla güne noktayı koyuyordu. Okul çantasını, önlüğünü, silgi ve kırmızı kalemini hatırlıyordu. Kırlangıç, keklik ve turaç avlamalarını en ince noktasına kadar anımsayıp ağlıyordu. Yalnızdı. Üstelik bastonla zar zor yürüyordu. Dünyaya ve dostlarına biraz da olsa kırılgandı.
—Feyyaz’da acı çekmek gönül borcudur, ağlamasını bilen, çok gülendir. Dedi. Sonra da şunları söyledi ama kimin olduğunu bilmiyor. Sadece ezberlemiş. —20 yaşında erkek banliyö treni gibidir. Her istasyonda durur. —30 yaşında erkek posta treni gibidir. Önemli istasyonlarda durur. —40 yaşında erkek ekspres gibidir. Büyük istasyonlarda durur. —50 yaşında erkek marşandiz gibidir. Sadece su almak için durur. — 60 yaşında erkek lokomotif gibidir. Boşuna gider gelir. — 70 yaşında erkek kaza yapan tren gibidir. Depoya çekilir.”
Yatağa nasıl düştüğümü bilmiyorum. Kötü düşlerin bahçesinde mışıl mışıl uyudum. Yine onunla yaşıyordum. Düşle bağırıyordum. Gitme Hüzüncem gitme, diyordum.
Güneşin gözleri kızarmış kan çanağına dönmüştü. Sanki gün batımından sabaha kadar uyumadan doğmuştu. Çam ağacının gölgesi uzadıkça uzamış, yere düşen yaprağın yanaklarından, kirazım dudaklarından iki kez hasret çeke çeke öperken, bendeki senle İrem bağında siyah üzümleri dermiştim. Avuçlarımdaki buz deryası erimiş, bir kor ateş gibi yanıyordu. Vay be güzel gözlü yarınım, nerelerdesin…
Yosunlu taş uzun uzun arkamdan bakakalmıştı. Bu gidişim hiç hoşuna gitmemiş dalgın dalgın her adım atışımda seher yıldızı gibi şavkı yüzüme vuruyordu. Terennümleşen nefesimin kokusundaki şıra yıldızı üç mevsimi birden düşte beni yaşatıyordu. Gökteki köşkümde uçuşan peri, beyaz zambaklar ellerinde, avazının çıktığı kadar bağırıp aşkını arıyordu. Ah nevruz ateşim şimdi kiminlesin. Gitme demesi kolaydı. Suskun dil, küskün dışarıdaki ihanet ve aymazlıklara. Diken güle yalvarmış. “Beni affet beni affet, son defa bağışla ve bana dön” demişse de, gül umut bağladığı falcıyla çekip gitmiş. Her rüzgâr esmesinde, bir özlem yayılarak ayrılıkları yalayıp, hüznünle geçiyordu. Meşenin dalına konan üç serçe cıık, cıık, cıak deyip ötüyorlardı. Kangal köpeği çobanın gelgitleriyle koyun sürüsünü suya indiriyordu. Çobanın sılalı kavalı acılı ezgiler söylüyordu. Dağın yamaçlarına sızısını baraka bıraka dere kenarına akan sularla ağıt yakıyordu. Gün bulutluydu. Mevsim sonbahar vakit ikindi üzereydi. Kuğu gölü balesinde son düet bitiyordu. Gölgeler dile gelmiş, ağlayan ayrık otları ve mavi gözlü alıcın tükenmeyen aşkına şaşkın şaşkın gıptalı bakan aktavşanı habersizce takip ediyordu. Sevdanın gözleri yaşarmış, ayvanın tüylü yüreği kavuşmanın ne zaman gerçekleşeceğini umut ederek uykuya dalmıştı.
|
|
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #8 : Ekim 13, 2009, 16:25:13 ÖS » |
|
Lakin düşte bile yan yana gelememiş üzgün üzgün uykusu kaçıp uyandığında onun ayak izlerine rastlamış olacaktı. Aklından o keçi fikirli âşık, asla bir daha dönmez diye düşünüyordu. Ne kadar uzağa giderse gitsin, bendeki sende hep o yaşayacaktı. Güneş sabahın altı otuzda nemrut’un gizemli tepesinde bin bir ışık ve renkle avuçlarımda göz bebeklerimi severek doğarken hüngür hüngür ağlıyordu. Asırlardır aradığı aşkına kavuşamamış, Ferhat gibi dağı yara yara ovaya iniyordu. Ovaya her inişte ayrı bir nabız atışı ve ürpertiyle ona birden rastlarsam ödüm kopar diye kendi kendine sayıklıyordum. Elinde sihirli lamba, en iyi sihirbazlar. Sahte Mesihler, ateistler, soyguncular, Harunlar, melekler ve şeytanlar olduğu halde, ona kavuşamıyordu. Onun için bu gidiş âlemden gidişti. Güneşin doğuşu ve batımı bile ona huzur vermiyordu. Zaman eriyip giderken miski amber kokan ten, zifiri karanlıkta ecel teri döküyordu. Cennetteyken, cehennemi yaşıyordu. Ayrılık vakti gözlerine bir mıh gibi çakılıveriyordu. Kalbimde bir kırmızı BMW 300 km. hızla giderken, defneyaprağına binmiş felek. Eğnime tokmakla vuruyordu. Elim, ayağım titriyordu. Kontrolsüz kalmıştım. Semada uçan turnayı, sen sanıp yakalamak isterken, tam on sekiz takla atıp yuvarlandım. Yine de hasretin gizi beni yaşatıyordu. Ne kâşaneler, ne inciler, ne de zümrütler senin sevgini, sevdanı benden alabilirdi. Soğuk kış günleri, içimdeki mırıltılarda yanakların, şarabi dudakların hatırı için el sallıyordu bana. Yarama merhem sürüyorlardı. Bu acılarda geçer üzülme diyorlardı. Acaba bu gidişle kaç gönül sisli yamaçlarda ayla doğup, ayak yalın dolaşacaklardı. “Mutluluk çanları kıyamet günü mü çalacak” diye aklından geçiren güneş lapa lapa yağan kara bakarken, sevgi kardan adamın ayakkabılarını giydiriyordu. Gök gürlemesi, şimşek çakmaları o hayalindeki kardan adamı ve gerdek gecesi kar çadırını parçalayan aşkın gözyaşları Kevser suyunun içimine benziyordu. Gitme kal demesi kolaydı. Yakılmış bir bedenin dökülen etleri, kardelen kemikleri hiçe dönüşüyorlardı. Kırık kanatlı turna uçan halı üzerinde deli divane olduğu serçenin naşını yitik kentin ab-ı hayat gölüne götürüyordu. Titreyen iki gölge, sepetlerinde buket buket papatyalar taşıyorlardı. Beyaz bir mermer üzerine soğuk tabutunu koyup, anlaşılmayan bir dille yıllarca dualar okumaya başlarken, Hurufi düşüncelerden arınma anının geldiğini muştulayan, sefir pençeli kartal çıka geldi. Özgür ruhlar yere bir bir iniyordu. Toprak kuraklıktan kurtulup, yeşermeye başlarken dünya ritmini yakalayıveriyordu. Hürriyet şarkıları dilden dile dolaşıyordu. Emmim dün gece eskileri bir bir hatırladı ve anlatmaya başladı.
Hep beraber oturduk çayımızı yudumlayıp sigaralarımızı da içtik. Martılar inip kalkıyordu. Deniz asi ve dalgalıydı. Gemiler gelip geçiyordu boğazdan. Uzaklar bana, bense Sıla’daki köylü gözlere hasrettim. Sisli hava gittikçe hüzne boğuyordu bizi. Yine de evden güle oynaya çıktık. O gece Köroğlu dağına tırmandım. Al tayı örekledim. Ahlâttaki siyah armutları topladım. Bir iki ölçü aslan sütü bile içtim. Yavaş yavaş ezilen etlerimin acısını duyuyordum. Fakat kurşun korkusuyla rüzgârın ezişinden ürperen beyaz tavşanı seyrederken kendi özür ve eziklerimi unutuyordum. Korkuyu bekleyen bu dağda ne taylar, kuzular, koyunlar, keçiler, öküzler yayıldı. Leş kargaları, salyalı köpekler, topal küçükbaş hayvanları parçalayıp yiyerek kanlarına girmişlerdi. Kendimi bu yüzden biraz şanslı görüyordum Hava gittikçe soğuyordu. Çünkü tuvaletin o ufacık penceresinden buz gibi hava geliyordu ve ben üşüyordum. Üşüdükçe de o ince battaniyeyi siyatikli dizlerime kat kat ederek örtüyordum. Derken yalancı horozlar ötüyordu. Gece bekçileri vardiya değiştiriyordu. Ara sıra küfrederek bana bakıp geçiyorlardı. Şafak sökerken, karanlığın perdesi aralanırken, suçlular yeraltına inerken, biz zindanlarda gün sayıyorduk…
Birde Ahmet Arif'in şu dizeleri bir bir dökülüyordu içimden.
"Nice nice acıları aklına gelir. Bunca yoksulluğu aklına getir. Gözyaşlarını aklına getir. Gitme kal var yok edilemez birçok isteğidir
Gitme aklına gelir Kıraç mı kıraç toprakların üstüne Güneşler açar yağmurlar kesilince Çırılçıplak kayada yeşerir incir ağacı " (A.ARİF) Bu dizeler bitince içim burkuldu. Şeytan hep kötüyü şatafatla sunar, insanoğlu da buna kanar. Bununla habire avunur. Zira hilfet bir bulaşırsa tuzlu su içtikçe, şerle susar. İçi, özü çerçöple dolup taşar. Hâlbuki iyilik denen misafir kapıda sessizce hep bekler ve hep bizi izler, anlıyor musunuz? Kırılan parçalarımı onararak, yüzümü yıkarken adım okunuyordu.
Bazen ölümün yeniden doğuş oluşuna tüm kalbimle inanmaktaydım. Çünkü yaşam: kahpelik, hüzün, kıyım, vurgun, azap, mazluma yüktü genellikle. Ömrün bir değeri yoktu. Bekli de son ve derin uyku denen ölüm bize sonsuz hürriyet ve özgürlük, barış getirecektir. Kendimi yiyip bitiriyordum. O gün dikenler üstünde yürüyüp, ateşler içinde acılarıma acı katıp özgürleştim. Pir Sultan'ın dost gülü beni de yaralıyordu.
Vazoya hapis edilmiş susuz toprakta kıvranan açelya gibi yağmuru bekliyordum balkonda. Bir gölge belirdi, uzun namlulu. Sanki beni hedef alıyordu. Korkuyorum, ona yalvarırcasına el ediyordum. Barut kokusu beni ve etrafı rahatsız ediyordu.
—Biz eşek oldukça semer vuran çok olur." Ha diline sağlık ne güzel söyledin. İstersen Ömer Bedreddin’in deniz hasreti şiirini bize oku. Gözleri dolarak okumaya başladı:
"Gözümde bir damla su deniz olup taşıyor Çöllerde kalmış gibi yanıyor, yanıyorum Bütün gecelerin ruhu bende yaşıyor Başımda gökleri bir deniz sanıyorum.
Nasıl yaşayacağım ey deniz senden uzak? Yanıp sönüyor gibi gözlerimde fenerin Uyuyor mu limanda her gece sallanarak Altından çivilerle çakılmış gemilerin.
Şiiri bitirirken gökyüzünde şarkılar söylüyordu, Eylül rüzgârlarına… Sabahın sessizliği kanayan gönüllere merhem sürüyordu. Martılar şölenle semah dönüyorlardı. Hüzünlerin yerini sevinçler alıyordu. İşte bu çürük hayata böylece tutunmaya başlamıştı. Seyir defterini böylece yazıp bitirecekti Emmi. Gözlerinde dalgalanan, köpüren denizin suyu yükseliyordu.
Korsanlar gemimi işgal ediyordu. Eski fikirlerimin ipi kopuyordu. Kısa yoldan, uzun bir yolun başlangıcına giriyordum. O meşakkatli yoldan düzlüğe erişmek için havaya kurşunlar boşaltıyordum. Ağaçları çürüyen tropikal ormanda deli kısraklarla Mezopotamya’yı düşlüyordum. Belki de bu kıyametin kopuşuydu. Ümitler yaralı ve üzgündü. Hep gençlik anılarımı arayıp durdum. Ama mazi çoktan solmuştu. Çer çöp doluydu. Yaşamımda akmak istediğim nehir? Yağmurlu gözlerimin damlaları tarlaları yeşertiyordu. Yuvarlanan taş, boşalan cingil, kızaran kiraz, filizlenen ağaç gibiydi umutlarım. Şimdi gitme zamanı, kalbimde anaforlaşan deniz kurur belki de yarınlarda. Ömrüm göz önünde, o eskimiş çürük çöpü arıyorum şimdi. Oysa arzu ederdim ki; beni uzaklara alıp götürecek güneşin batışı hiç olmasın. Yıldızlar hep parlayıp yüreğime kaysın. Emmi coştukça coşup yazmıştı her şeyi.
İhanet tohumlarının ketum dilleri bülbül gibi şakıyorlardı. Şu akşamın gizemine bakıver. Şeytan münkir meleğine nikâh kıyıyordu. Barışık iki beden delice sevişiyordu. Oof! çekerek başıma düşen her parça acılı taş gül açıyordu, ayaklarımın dibinde. Seni anmadığım, seni aramadığım, seni özlemediğim, hüznün dilime yapışmadığı hiçbir an bile yoktu. Saadet gözlü mercan dişli, rakik kaşlı, tir isabetli kalbimin bakışı ilk ve son atan nabzımdın. Seni her aradığımda lokma boğazımda düğümleniyordu. Anka ilk aşkımızın şarkısını biteviye söylüyordu. Yüz elli metre derinlikteki bu kör kuyuda bana ha bire zehir veren siyah yılanlar bir türlü beni öldüremiyorlardı. Çünkü Hüzüncem panzehirim senden bana yansıyan ışık yaşatıyordu. Gitme! Nehir anzar balı ikram edecek demesi çok ama çok kolaydır. Gülfidan’ım. Bıçağın sırtındaki sevgini, kanlı sinemdeki geliş özlemini bir kılıç gibi ipekte sınarken, bir dağ özlemle kıvranıyordu. Kuyu dibi sanki bir mayın tarlasıydı. Beynime giren şeytan beni duvardan duvara vuruyordu. Ne depremler, ne yangınlar çıkıyordu. Eriyordum. 1200C’deki bir metal gibiydim. Yine de “gitme kal dediğim son sözle” seni hatırladıkça yeniden doğuyordum. Ziftli yüzüm senin beyaz gelinlik içinde şatodaki düğün salonuna girişini defalarca gösteriyorlardı. Dolunay ihanetle son yıldızı da yardan yuvarlıyordu. Sonra ne olursun Allah aşkına döne döne gitme diye yalvarıyordu. Sanki son neferdim. Silah omuzda senin için nöbet tutuyordum. Yarık nasırlı ellerim kan revan içinde, morarmış ayaklarım, tütsülenmiş bu saçlarım. Çalı misali derinliklerde gel gel diye sana sesleniyordu. Yosunlu taşlar arasında ayak izlerine bakıyordum. Göremeyince acaba kör mü oldum diyerek ah çekiyordum. Kurbağanın vak vak sesleri kesilmiş, yastaki gönlümün acısını duya duya toprağı öpüyordu. Kuşlardan, sulardan, taşlardan, rüzgârdan, sisten, arılardan ve çiçeklerden “gitme kal” nidaları yükseliyordu. Lakin sen yoktun. Hüzüncem çam kokulu yatağımda gece sanki alt-üst olmuştu. Mumun alevini gözlerimde okşadım yine. Rüzgârların esmesi, balinaların yüzmesi derken, bak işte gece yarıladı bile. Ay üşümeye, yaldızlar gövermeye yüz tuttu... Gölgeler barın loş ışıklarını yansıtıyorlardı. Sularda yüreğimin sancısını ürpertiyordu. Sonra az ilerimde gemi güvertesinde horul horul uyuyordu tayfalar. Göğe yükselen kokular bir polen gibi dudaklarımdan öpüp terliyordu. Hüzüncem’in ağlama sesleri yanaklarımı okşuyordu. —Şimdi nasılsın? Ne yapıyorsun? — Hiiç, uyumaya çalışıyordum. —Ya öyle mi? —Peki, şimdi kimi düşünüyorsun ki? Bu kadar dağlın ve üzgünsün. —Yoo, yoo sana öyle geliyor. Ben aylardır böyle özlem yağmurları ile ıslanmaktayım. — Peki, öyle olsun. Sana en iyi geceler. —Güle güle yine bekleyeceğim. Yine düş âlemindeyim…
Güneş doğmuş, hareketlilik var. Üşenerek perdeyi araladım. Gördüğüm düşün gerçek olması belki de ayaklanmamı sağlayacaktı. Gece olanlara bir türlü inanamıyordum. Akşama dek oyalanıp durdum. Bol bol hayaller kurdum. Hüzüncem, gözümün önüne geliverdi. Geçmişe ait acılarım, anılarım, özlemlerim depreşti diye figan eylemeye başladım. Peki, anlat dedim. Hüzüncem ah çekerek anlatmayı sürdürdü. Ah bu düşlerin bir sonu gelse… Ben, sevdim ölesiye. Ama hiçbir zaman eli elime değmedi. Onun için kalbimin içinde kurumuş kırmızı bir karanfil ağlayıp durur be Feyyaz. Çiçekçiden çiçek almaya, kapısına bırakmaya, solacaklar diye korkuyorum. Sabahları gözleri kapalı güneşe bakıyorum. Ki belki bir daha doğmaz. Geceleri ay doğmadan düşlere dalıveririm ki, ay ürkemisin benden. Bir gün eski okuluma gittim. Sanki o bizim eski okul değildi. Etrafı beton yığınlarıyla dolmuş. Ağaçlar kısılmış, oyun sahaları yok olmuş. O elma şekeri aldığımız bakkalın yerine süper marketler yapılmış. Sana ilk âşık olduğum yerdeki duvarı da yıkmışlar. Senin anlayacağın tüm hatıralarımızı yok etmişler tıpkı aşkımız gibi. “Tıpkı benim yaşadığım gibi” derken gözyaşları masayı ıslattı. Elimle silip, yanağını okşayarak “yarınlar bizim” dedim. Bu düşten ayrılıp arkadaşlarıma dönüp af diledim. Onlarla şarap ve bira içtik. Sohbet öyle derinleşti ki. İlhancem’in, yine şairliği tuttu ve şiirsel sözler söylemeye başladı. Bir ara Ziya Osman’dan iki dörtlük okumaya başladı. SABAHIN DÖRDÜ Saat, sabahın dördü. Rüzgâr çığlığı, kedi miyavlaması Uyuyan kim? Kim öksürdü? Kavuşmak üzereyiz aydınlığa…
İlk kapı açılıp kapanması Et kamyonu, çöp arabası Bir gün daha! (Ziya Osman)
— Feyyaz Güvercinin saçlarını kartal tarar. Mezar taşına oturarak. Düşte Bile kahpe kurşununu yer, ölümün Lezzeti damağımızdan hiç gitmez.
Bak Feyyaz, kötülük “iyi yok”un habercisidir. Aşk ateşi tarumar eder. Dil ise o an bülbül kesilir. Sevda delisi hasta, kalp acı kümbetinden huzur bulur. Oysa tuzağa düşen aklımız, dikenler üstünde yürümeye bayılır. Eğer zihnimizi denetleyebilsek, kendimizi işte o zaman tanırız.
Ömrümüz göğe çekilirken, ruhumuz arşla düet eder. Bunu gören yıldızlar da kıskançlıktan kayarlar. Asabiyetimiz, kötümserliğimizin ateşiyle alev alev yanar kül eder bizi.
Hassasiyetimiz bedenimizdeki tüm hususiyetleri elde tutmamızı sağlamaktadır. İçimizdeki güçleri birleştirip organize olunmuş bir time dönüştürebiliriz. Mert öyle arkadaşlar. Tam bu sırada hanımlar kalktılar. O gece kendimi çok huzurlu bulurken, Sevecen’in durumu aklımı karıştırıyordu. Mutluluk bazıları için çok güçtü. Bazıları da hak etmedikleri halde krallar gibi yaşıyorlardı.
Sahneye çıkan Serap’ın sesi çok güzeldi. Önce düzenlemesi Burhan Bayar’a ait olan şarkıyı söyledi. “Felek senin de bir gününü Görmedim, görmedim Çalındım, çırpındım bir murada Ermedim, ermedim. Gençlik eldeyken kardeşim Devran sürmedim Sürmedim, sürmedim, sürmedim Ah felek, felek hainsin Zalimsin felek, felek,” Bu şarkıyı dinleyen Emmi çok duygulandı. Neredeyse tüm mermileri boşaltıp, tüm içkileri sanatçının ayaklarının dibine dökecekti. Katil lakaplı Şehmuz onu sakinleştirdi. Artık kuşatma saatleri yaklaşıyordu. Serap son olarak Ahmet Kaya’nın “saza niye gelmedin “ türküsünü söylemeye başladı. Saza niye gelmedin, söze niye gelmedin...
Var gündüz karın eyle, gece Niye gelmedin Üç gün dedin, beş gün dedin, Geçen Cuma gelecektin, Aylar oldu gelmedin
|
|
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #9 : Ekim 27, 2009, 12:48:54 ÖS » |
|
Derken tam da türküye kendimizi vermiştik ki silahlar patladı. Yağmur gibi mermiler yağıyordu. Of anam yandım diyen mi, yoksa kan revan içinde, can havliyle kaçanları mı ararsın. Etrafıma baktım ben de ateş altındayım. Çok sayıda insan ölmüş, ya da yaralanmıştı. Reşo bağırıyordu: Ablamı bulup getirene bir çanta dolar… Emmi, Reşo’ya “kendini sipere al”dedi. Tam o sırada omzunu sıyırıp geçen mermiye, “ulan senin ananı… Yaparım!” diye ünledi. Ardından bir mermi, tam alnında…
Eve vardıklarında yorgun ve argındılar. O geceyi herkes kendi evinde geçirmeye karar verdi. Sabah olacaklardan habersizdiler. O gece Feyyaz uyuyamıyordu. Reşo’da öldü. Asıl Hüzüncem’i o hale getiren müdürden intikamını alması gerekirdi. Kendi kendine planını çizdi.
Emmi’ye anlatmaya karar verdi. Yıldızları seyrederken Hüzüncem’i görür gibi oluyordu. Abisiyle mutlu el ele şimdi cennette dolaşıyor. Artık ağlamayacak. Ara sıra yağmur çiseliyordu. Feyyaz’ın yavaş yavaş uykusu geliyordu. Gözlerinde beyaz gelinlik giymiş Hüzüncem’i gördü. Düğün salonuna giriyorlardı ki Reşo çıkageldi. Kahkaha atıyordu, bize mutluluklar diliyordu. Hüzüncem var gücüyle ayağıma bastı. Birden irkildim.
— Yahu ne yaptın? — Ne olacak? Sen basmadan ben basayım ki; benim sözüm geçerli olsun. — Ya öyle mi? — Tabii — Ben sana gösteririm. Seni gidi seni. — Feyyaz — Ne var yine — Seni çok ama çok seviyorum. — Ben de canım. Deyip elini tuttuğumda, birden zile var gücüyle biri basıyordu… Duydum… Feyyaz uyandı. Fakat düğün bittiğine üzüldü. Ulan ammada dengesiz kim bu acaba diye kalktı. Kapıyı açınca karşıma Emmi dikiliverdi. İçeri buyur ettim. Oturduk.
Radyoyu açtı. Çok güzel türkü çalınıyordu. Şu Fırat’ın suyu akar serindir Ölem, ölem derdo ölem akar serindir. Yârimi götürdü anam kanlı zalimdir. Ölem, ölem kanlı zalimdir nasıl gülem. Daha gün görmemiş taze gelindir Ölem, ölem derdo ölem taze gelindir. Sandalyeye ters oturan, Rıza efendi, bir ah çekerek. “Ulan şerefsiz Resul öğretmen sen ölümü hak ettin” diye iki defa tekrarladı. Okulun önüne gelmişti. Arabayı uygun bir yere park ettikten sonra. Kapıdaki korumaya Resul öğretmeni göreceğim dedi. O da sebebini sordu. Emmi durumu anlattı. —Bir kimlik bırak da öyle, dedi. — Al işte kimlik. —Sonra içeri girdi. Merdivenleri ağır ağır çıktı. Koridorun solundaki kapıyı çaldı. Girin, girin diye bir kadın sesi onu okşadı. — Hanımefendi. Ben Resul hocayı göreceğim. —Peki, siz oturun ben haber vereyim, dedi. —Olur, olur beklerim. Kız gitti haber vermeye. Masanın üstü evrak doluydu. Masadaki isimlikte Meral Su yazıyordu. Hem güzeldi hem de hanımefendiydi. Çabucak geri geldi. “Beyefendi haber verdim birazdan gelecek.” — Ne yapacaksın onu? — Hiç, hiç — Söyle öğrenci mi var? — Evet, evet. 14 – 15 yaşlarında kimsesiz bir kızımız var da bu çocuk esirgeme kurumuna alınması için yardımcı olmasını isteyecektim. Oradan ayrılırken hep, akşam Emmi’nin bu Resul öğretmene yapacaklarını görmek bile istemediğimi düşündüm. Emmi kendi kendine bir şey söylüyordu. Gece sakin başladı. Sanki kuşlar kanat çırpıyordu. Yıldızlar sabırsızlıkla kayarken, taşlar halay çekiyordu. Ağaçlardan düşen her yaprak bir ihanetin sesini duyuyor gibiydi. Gazinodan yükselen müzik sesi denizin köpüklerini yalayarak geçiyordu. Gökyüzünde hüzzam şarkılar kefen biçiyordu. Gecenin karanlığında işlenen suçlar gün ağarmasıyla; yeni planlarla akşam dökülecek kanları temizliyordu. Karanlığa yanlışlıkla dalan yarasa duvara çarparak ölüyordu. Tam bu sırada Emmi’nin kulağında “İki büyük nimetim var Biri anam, biri yârim, İkisine hürmetim var Biri anam, biri yârim.
Birisi var etti beni Birisi yaz etti beni İkisininde birdir teni Biri anam biri yârim”
Emmi bu Neşet Ertaş’ın türküsünü dinledikten sonra, hüzünle doldu. Çok sabırsızlanmaya başladı. Ayaklarını sağa sola çarpıp, yere tükürüyordu. Bir ara Rıza’ya bas bas bağırdı. “Ulan bir cıgara yak getir de ciğerlerim bayram yapsın dedi. Peki, emmi hemen emrin olur.” Tamam, oğul ikramda kusur etmeyin ben geliyorum diye tebessüm etti. Geceye tüm çirkinlikler yorgan sermeye başlıyordu. Sazlar çalınıyor, şarkılar, türküler söylenip kadehleri havaya kaldırıp şerefe, şerefe deyip içiyorlardı. Neredeyse bir büyüğü devirdiler. Mezeler kırıla gidiyordu. Her taraf rakı kokuyordu. Kediler et yedikçe takla atıyorlardı. Rıza Kürtçe bir türkü tutturdu. Kürtçe bilenler can kulağı ile ve gıptayla dinliyorlardı. Lee le kani kani Şirin kani Malan barkındı Şerda dani Çiftlik rındık hattın ave Yek yamınbu Mınezani Re aman, aman Ez şevitim Caren nedim.
Lee le sürüt hat Sürüye peze Ciğer şevitiye Buye koze Dünya âleme murade ha gırt Duzu ev kuşike tari
Türkü biterken herkes alkışladı. Tabiî ki ben de. Rıza’ya Türkçesini sordum. Tercümesini yapınca üzüldüm. Mezar girişinde hem kırmızı, hem de beyaz karanfil aldırdı. Sonra da sucu çocuğu çağırdı. Mezarın başına varınca, önce eğilip öptü mermeri. Sonra da iki damla gözyaşı döktü. Ellerini açıp fatiha okuyup dua etti. Sonra beni yalnız bırakın dedi. Onlar uzaklaşınca eğildi toprağına, çiçeklerine elini sürdü. Ah çekerek dayı ablan Hüzünçem’in canını fazlasıyla alıp; sana laik bir dost oldum. Beni affet. İkinci gün gazetelerde bir öğretmenin kayıp haberi ve fotoğrafı vardı. Rıza gazeteyi okuyunca. Aklına sekreter Meral geldi. Ona telefon etti. Olanları anlattı. Meral hanım senin deyiminle “Herkes mutlaka yaptıklarının cezasını çeker” nitekim de öyle oldu.” dedi. Resul öğretmen’in nerede gömülü olduğu, nasıl öldürüldüğü Meral’la mezara kadar sürecekti... Rıza bu meseleyi okuduğu bir deyimle kapattı. “iyi bir kitabı öldürmektense, bir adam öldürmek daha iyidir.”
VURULMUŞUM Vurulmuşum Dağların kuytuluk bir boğazında Vakitlerden bir sabah namazında Yatarım Kanlı upuzun Vurulmuşum Düşüm gecelerden kara Bir hayra yoranım çıkmaz Canım alırlar ecelsiz Sığdıramam kitaplara Şifre buyurmuş bir paşa Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız.
Şiir bitinceye kadar çıt çıkmıyordu. Uzun alkışla şiiri bitiren İlker hüzünlüydü.
İkimiz hiç konuşmadan bağ evinin yolunu tutarken. “Kardır yağan üstümüze geceden Yağmurlu, karanlık bir düşünceden Ormanın uğultusuyla birlikte Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte Kar yağıyor üstümüze inceden”
A. Muhip Dranas’ın dizelerini okuyunca İlker, “Arkadaşım benim ne güzel okudun, tam da Hüzüncem’e göredir” dedim. Bağ evine polisler ve savcıyla beraber geldik. Savcı açın dedi. Her kazma ve kürek atışı beni derinden yaralıyordu. Yarım saat sonra cansız bedeni, morarmış dudakları, yolunmuş saçları ile Hüzüncem yatıyordu. Savcı kimseyi bırakmıyordu. Ha bire daktilocu kız yazıyordu. Adı Aslı, soyadı Özgül deyince Hüzüncem’in asıl adını da öğrenmiştim. İlker beni teselli ediyordu. Lakin o da çok üzülüyordu. —İlker. —Ne var Feyyaz arkadaş? —Hüzüncem bana dedi ki. —Ee sana ne dedi? —Bak Feyyaz abi bu çürük hayat bir gün beni sevecek ebedi kucaklayarak. Feyyaz bu yaşamın tadını bir türlü bulamıyordu. Eşine dostuna bir türlü içini tümüyle açamıyordu. Bazen düşünüyordu. Çocukluğunda hırsızların ağıldaki davarı çalarken kahpe kurşunla vurulan kangal köpeğin can verişi onu çok etkilemişti. Gece yarısı, yıldızlar sönük, ay çoktan uyumuştu. Hava soğuktu. Gece lambalarına konan kelebekler bile hüzünle ağılın kapısındaki hırsızları seyrediyorlardı. Önce kangal köpeğini tek kurşunla vurmuşlardı. Sonra da koyunları alıp gitmişlerdi. Babam kırmayla sağa sola rastgele ateş ediyordu. Ama ortalıkta hiç kimse yoktu. Ağılın kapısında upuzun yatan, gözlerinde iri iki damla gözyaşı döken, kangal köpeğimiz can çekişiyordu. Elimizde üzülmekten başka hiç bir şey gelmiyordu. Köyde veteriner de yok. Kangal köpeğimiz can çekişiyordu. Annem vah! Kurbanın olam ölme karabaşım, sürümün yoldaşı diye ağıt yakıyordu. Bir saat bile sürmeden karabaşımız öldü. Babam onu çulun içine koydu. Artık şafak söküyordu. Aile efradı hep toplandı. Gün ağarmadan babamla birlikte boğazdaki tarlanın sınırına gittik. Büyükçe çukur açtık ve köpeğimizi oraya gömdük. Ben o gece hüngür, hüngür ağladım. Babam dua etti. Sonra da gökçek oğlum üzülme sana yeni bir karabaş kangal alırım demişti. O günden sonra neyi yitirsem hep o olay gözlerimde canlanırdı… Feyyaz birer birer geçmiş anılarını bir film şeridi gibi seyrediyordu. Dünyadan umudunu yitirmişti sanki. Sabah erken kalktı bir taksi çağırdı. Önce baba ve annesinin mezarlarını ziyaret etti. Sonra da Hüzüncem’in mezarına gitti. Şeker almıştı. Mezarlıkta bulunan sucu çocuklara dağıttı. Onlara para verdi. Mezarı suladı. Ağacı budadı. Toprağını da havalandırdı. Uzun süre oturdu. Bu dünya boş. Üstelik sakat olarak yaşamak ayrı bir problemdi onun için. Sevdikleri hep göz edip öbür dünyaya gitmişti. O gün bolca gezdi. Sinemaya gitti. Taksiyle sahilde tur attı. Sonra da eve gitti. Eski bir şarabı açtı. Onu bir saatte bitirdi. Derken ikincisini de devirdi. Üçüncüsünden bir dubleyi de alınca, uykunun ağırlığı ona yüklenmişti. Uzun süre taşıyamadı. Uyuyakaldı. Düşe daldı. Düşünde Hüzüncem’le evlendi. Bir kız, bir de oğlan çocukları oldu. Nihayet mutluluğu yakalamıştı. Feyyaz, bir kumsalda elinde şarap kadehi, yanında Hüzüncem dalgaları yüreğine döküyordu. Mutluluk Feyyaz’ın yüzünde kardelenler açtırıyordu. Kuşlar onlara şarkı söylüyordu. Sahilde canlı bir müzik rüzgâra eşlik ediyordu. Bulutlarsa dairesel seyircilerdi. Toprak bin bir çiçek renk ve ahenkle onlara koku sunuyordu. Tozu dumana katmış, Azrail tuzağı kurmuş, saatini bekliyordu. Öyle hazin şarkılar çalınıyordu ki koy dalgalanıyordu.
“Of, of, of Bugün yine bana Bana ağlamak düşer Çıra gibi yan yana Kül olmak düşer Bu gün yine bana Bana ah çekmek düşer Ah, ah, ah, ah”
Boş ver be gitsin Allah büyük Her acının bir ahı vardır Bir of çekersin biter her şey.
Bu şarkı belki de Feyyaz’ın dinleyeceği son şarkı olacaktı. Hüzüncem ha bire onu çağırıyordu. Sanki bir düğün alayındaydılar. Telefonları susmuyordu. Kumlar onlara deste deste kırmızı gül sunuyordu. Feyyaz her şeyi bir şeritle gözden geçirdi. İyi ve kötü günlerini eşitledi. Eşitlenince neşesinden uçuyordu. Hüzüncem’in iki elini tutmuş bırakmıyordu. Göğsünde saatlerce uyudu. Yanaklarından, dudaklarından öpüyordu. Saçlarını tarayıp sıvazlıyordu. Kulağına eğilip muziplikler fısıldıyordu. Gece saadet zinciri ile akıp gidiyordu. Uyandığında yatağını bomboş bulunca bir ah çekiverdi. Usulca kalktı. Çayını demledi. Evde ne varsa hepsinden tadımlık masaya koydu. Bir bardakta beyaz şarap koydu. Sonra banyoya gitti. İyice yıkandı. Kurulandı. Bir parşömen kâğıdı ile kalemi de getirip masanın kenarına koydu. Yaşam güzeldi. Fakat ölümse, belki de yaşamın ilk basamağıydı. Kahvaltısını yaptı. Sonra da bir sigara yaktı. Ah! Keşke o da şimdi yanımda olsaydı akşamki düş gibi dedi. Teybe bir bant koydu. Aldı kalemi eline ve şu satırları karaladı.
Sevgiliye
Seni çok sevmiştim. Su gibi, çiçek gibi. En önemlisi Havva gibi sevmiştim. Yokluğun her an bir diken olup batıyor tenime. Düşüme gelmediğin gece uykum haramdı. Lakin sana yapılanların hepsinin bedeli ödendi. Huzur içinde yatabilirsin canım. Sensizliğe daha fazla dayanamıyorum. Belki bana kızacaksın ama yakında, çok yakında yanına geleceğim. Son defa şu şarkıyı dinleyip sana uçarak geleceğim.
“Sanki terk edilmiş bir viraneyim Her yanım dağılmış yıkılmışım ben Üstüne basılan taşlar misali Paramparça olmuş dağılmışım ben Çaresiz kalmışım gözlerim yaşlı Çile rüzgârında savrulmuşum ben.”
Bu şarkı çektiğim acıların açığa çıkmasına sebep olmuştur. Seni ilk gördüğüm saatin, günün güneş ışıkları beni çağırır. Ziller benim için çalıyor. Gözlerim puslu, elim tetikte. İşte çekiyorum çürük hayatın bitimine pimi, beni af eyle. Sana geliyorum.
Feyyaz’ın üstüne güneş doğmuştu. Tek kurşunla hayatına son vermişti. Şimdi çürük hayatın prensesi ile cennetin bahçesinde dans etmektedirler. Feyyaz mutluluğun sırrını ölümü tadarak bulmuştu. Çürük hayat onu rüzgârlı bir sabahla yakalayıp, yine rüzgârlı sabahla aldı koynuna,
S O N
|
|
|
|
|
K. Kozanoğlu
K.KOZANO?LU
ÖKS Girişimcisi

Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 50
ellerimde güller, ayaklar?m kül...
|
 |
« Yanıtla #10 : Ekim 29, 2009, 19:57:49 ÖS » |
|
Şiirleriyle haklı bir yer edinmiş olan sevgili Zeki Karaaslan ağabeyim, kalemini roman dalında da konuşturmuş. Kendisini kutlarım.
|
k.kozano?lu
|
|
|
aydanyalçın
aydanyalç?n
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 5
|
 |
« Yanıtla #11 : Kasım 24, 2009, 03:25:04 ÖÖ » |
|
Sevgili Zeki Karaarslan'dan özgün imgelerle yoğrulmuş çok güzel bir deneme roman , şiir akıcılığında şair farkındalığında, kutluyorum güzel dostumu, sevgimle 
|
aydan yalç?n
|
|
|
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« Yanıtla #12 : Kasım 26, 2009, 16:46:02 ÖS » |
|
Kalbi de şiirleri denli güzel Aydan; Teşekkür ederim yazdıklarınıza...
|
|
|
|
|
|