Sürdürülebilir Şiir Anlayışı (*)
“Şiirin ağrısını yakasında rozet eden genç arkadaş, serin tut sol yanını, sarıl kendine, ateşi öpme! . Şiir; şairin, belleğine kazıdığı bilgileri sözcüklerle seviştirerek oynadığı tek kişilik oyun... İzin ver zekana; bu oyundaki bütün figürleri o oluştursun özgünlüğünce. Dokunsun kasırgalar ruhunun trans haline. “hiç” ettirme doğacak olan dizelerindeki tılsımı. Kendi sözünün tınısını koştur derin yolculukların ay vaktinde. “Usta” aklın ve kalbindir, şiir için ağrıdığı sürece...”
İlhan Kemal
Balıkesir’e ilk geldiğimde bir tesadüf eseri tanıştığım, yazın alanında fikirleri ve duruşuyla bana yardımcı olan ustam sayesinde tanıştım sürdürülebilir şiir anlayışıyla. Bu adla ilk yazı Adana’da çıkarılmakta olan İmgelem Çocukları adlı dergide yayınlandı. Okuduğum ilk andan itibaren şiiri duyumsama ve yazma konusundaki hassasiyetim bir hayli değişti. Gerçi dergideki yazı çok kısaydı. Benim de gelip sizlerle buluşmam şimdilik mümkün görünmüyor. Bu sebeple o yazıdan faydalanarak, genelde de kendi düşüncelerimi katarak sizlere bu satırları göndermek daha uygun geldi bana. Umarım buradaki düşünceler tartışılır ve hem şiir yazan hem de okuyanlar arasında yankı uyandırır. Atölye’deki şiirler hakkında aldığım eleştiri, genellikle şiirlerin derginin diğer bölümlerindeki kalitenin gerisinde olduklarıydı. Sürdürülebilir şiir anlayışı bu noktada da katkı yapabilir.
1) Şiirin merkezine seyahat iddiasıyla, binbir gece masallarını dünyada yaşanılır kılacak, modern uygarlığın kurulmasını nişangahına koymak.
2) Yaşayan, yaşarken alternatif olabilecek şiiri üretmek ve üretilmesi yönünde ortak duruş oluşturmak.
3) Öncelikle ve özelikle “bir”, “ve”, “gibi” sözcüklerinin, Türkiye ve Dünya şiirinde ciddi ve tehlikeli şekilde vurdumduymaz yaklaşımla, gereksiz kullanılmasını gözler önüne sermek, çoğaltmacı negatiflikle kullanılmaması yönünde bilinç oluşturmak.
4) Atölye işletmek pratiği hayata ve harekete geçirmek (dosyalar yapmak, şiir toplantıları düzenlemek, şiir kültürü ve atmosferi yaratmak.)
5) Öznemiz olan yaşamı baştan başa şiire çevirmek, şiire boyamak, şiirleştirmek.
6) Şiiri, yazarından kurtarıp özgürleştirmek. Şiir, elbette şairin iç evrenindeki devinmeden meydana gelir. Ancak asıl kaygı okuyucuyu kucaklamaksa, şiir, şairin olmaktan vazgeçip bu noktada okuyucuya yönelmelidir. Şiir, yazarının içsel itiraflarından beslenirken, izlek olmaktan çok gerçekliğin ve yaşanılanın tam göbeğinde okuyucuya bir sahne açmalı ve onu kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmaya çağırmalı. Seyrettirici olmaktan kurtulamayan, içine okuyucuyu katamayan şiir “beyaz kağıda döşenmiş söz öbekleri” olmaktan öteye gidemez kanımca. Burada şiir işçiliği kavramından bahsedilebilir. Şiir işçiliği, sözcükleri kağıda döşemekle değil, yazılanın defalarca sorgulanması ve işlenmesiyle olur. Şiir sadece yaşanılanı aktarmakla da yetinmemeli. Akış içinde yaşanılan anlatılırken bile, daha derinlerde okuyucu bu yaşanılan içindeki (iyi yada kötü) payını sorgulayabilmeli. Böylelikle bağ, yazarla okur arasında olmaktan öteye gidip, yazar, okuyucu ve okuyucuların toplamı olan kitleyle kurulacaktır. Bu da şairin, kendi ussal çağrışımlarıyla ince ve lirik bir köprü kurarak okuyucuya ulaşmak istemesiyle mümkün olabilir. Burada anlattıklarımdan şiirin ve şairin görevi diye bir ikilem algılanmasın. Özünde şiirin görevi onu vücuda getiren şairin görevidir zaten.
7) Gerçek şiir severler ve şairler şiire tutunarak, şiiri arayan-şiir için geçen bir zamanla dopdolu olarak yaşarlar. Ayakta kalabilmek, dik durabilmek şiire yaslanmakla mümkün olabilir, bazen böyle insanlar bütün zamanlarını gerçek şiiri arayarak harcayabilirler...

Yaşamın her kesitinden çekip alınmış görüntüleri olduğu gibi değil, şairin öznel tarihiyle-genel tarihin tek bir eyleminde çakıştırarak, imgelerle zenginleştirerek, yeniden üreterek, “bir bütünün parçaları olarak” sunmak. Hiçbir imge onu çağrıştıran bütünden soyutlanamaz.
9) “Şiirin en önemli görevlerinden biri de insanları zulme karşı değiştirip dönüştürmektir” der usta şair Adnan YÜCEL ve devam eder. “ İnsanların bilinçlerinde ve duygularında fırtınalar estirmektir. Ama bu arada şiirin estetik dokusunu unutmamak gerekir. Çünkü şairin iletişimsel, eğitsel kültürel işlevlerinin; Nazım’ın, Pirsultan’ın, Dadaloğlu’nun, Neruda’nın, Aragon’un... ve dünyanın her yerinde bir çok şairin şiirleriyle verdikleri kavganın günümüze dek gelmesi ve geleceğe de gidecek olması, şiirin anılan söz konusu bu görevini açıkça ortaya koymaktadır.”
Bir de şiirin biçimsel katliamlarından bahsetmek gerekir. Burada 3. maddeye dönüp “bir”, “ve”, “gibi” sözcüklerine dikkat diyorum. Şiirin kendi içindeki geçişkenliğini sağlamak adına kullanılan bu sözcükler şiirin derinliğini, omurgasını ve ritmitesini bozmakta çoğu zaman.
Örneğin İlhan Kemal yayınladığı bir şiir eleştirisinde “Denizler gibi duyumsardım kendimi” dizesinin yazarına şöyle seslenmektedir:“ Bir şeylere benzeme üstat. O şeyin kendisi ol... Denizler gibi duyumsama, deniz duyumsa kendini. Hem zaten şiirde, olmazsa olmaz zorundalığıyla kafa kafaya gelmemişse şair “gibi” sözcüğüne yer vermez dizelerinde. Çünkü şiir; gibinin kendisidir. Kendi olanın benzeri olmaz. Neden? Nedeni şu: İmgelemi zayıf olanlar yanılsamalı şeyleri de bilinçlerine ‘doğru’ diye koyarlar. Bu bağlamda, emek vermeyi bilmeyip emekleyenler 21 yy. sanatından silinip gideceklerdir. Şiir, imge ve simgenin birbirini bütünlemesiyle oluşturulur. Gerçek yoğunluğunu ise şairin düşsel gücü demek olan ‘imgeleminden’ alır. İmgelemi şairin düş evrenidir.
Şiir eskiz yontu. Onu eskizlikten çıkarmak için şairin de yontucu yapıtını oluşturuyorkenki alın ve yürek terini dökmesi gerekiyor. ‘Şiir işçiliği’ denen olguyu asla ve asla ıskalamaması gerekiyor. Yazdım oldu... olmaz! Bu işler çala kalem kağıda döşemekle hiç olmaz. Bir şiirin üzerinde günler, haftalar, gerekirse aylarca çalışmalı.”
Amatör ruhla şiir yazan bizim gibi şiir sevdalılarının, dizeleri birbirine uydurma (biçemsel anlamda) kaygısı, çoğu zaman anlatılmak istenen özün önüne geçmekte ya da şiir kafiyeden ibaret görülmektedir. Hatta bazen yazar, bu uyum uğruna, kendi şiirinde kendisiyle çelişmektedir. Kafiyenin yanında, derinliğin ve yoğunluğun gözardı edilmemesiyle bu sorun aşılabilir. Aslında günümüz şiirinin ana sorunlarından biride bu eksende doğmaktadır bence. Basit olmadan yalın, kendini tekrarlamadan yoğun olabilmek.
Son dönemlerde okuyucu kitlesi tarafından rağbet gören şiirlerin niteliği edebiyat çevreleri tarafından tartışılmaktadır. Örneğin Yılmaz Odabaşı “...Ama Türkiye’de insanlar sanırım yalın, hayır yalınlık iyidir de, basit, sığ şiiri seviyorlar. Mesela Yılmaz Erdoğan örneği (hürriyet mayıs 2002, söyleşi) ” demesi bunun bir örneği. Odabaşı burada okuyucu kitlesinin tercihlerinin niteliksizliğinden dem vurmakta. Oysa topluma dayatılan geleneksel şiir anlayışının niteliksizliğinin sonucudur bu. Tam bu noktada şaire düşen görev şiiri geliştirip, derinleştirirken okuyucuyu da, bu devinimin bir girdisi haline getirmektir.
Özenç Esen
(*) Şiir Atölyesi Dergisinden aktarılmıştır. Ayrıca bu yazı antoloji.com'da da yayınlanmıştır.