Google Reklamları
Serpil Başak Yazıları
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Şubat 11, 2012, 17:20:24 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Serpil Başak Yazıları  (Okunma Sayısı 289 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
serpil başak
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4


« : Nisan 28, 2010, 12:46:31 ÖS »

                                        Bir Gecenin Arayüzü
             
                Göz kapaklarını aralamaya çalışıyor, Selden. Olmuyor, aralanmıyor. Denizden yeni çıkmış bir istiridyenin kabuğu gibi sert ve soğuk göz kapakları. Nem tutmuş yosun gibi üstlerini.  İki elinin parmaklarıyla ovalaya ovalaya, boyun eğdiriyor, kısık bir bakışa. Acıyor gözleri. Çıtırtılı ve korkulu bir karanlık doluyor, ellerinden boşalan yere. Koyu lacivert, güvensiz bir gölge gibi sığınıyor gece, patlıcan karası gözlerine. Görüldüğünü bilmenin tedirgin ürpertisinde an.
             Üşüyor Selden. Nemli ve soğuk bir dil geziniyor ciğerlerinde. Öksürüyor ardı ardına. Toparlanıp oturmaya çalışıyor, yattığı çakılların üstüne. Şimdi anlıyor Ahit’in dizinde uyuyakaldığını.
            Başının döndüğünü anımsıyor en son. Eve gitmek istediğini ama Ahit’in bırakmadığını bir de. Anımsayınca irkiliyor, çekiyor bedenini. Biraz uzağına oturuyor Ahit’in. Ellerine çakıllar batıyor. Sağ yanı uyuşmuş. Kot şortunun açıkta bıraktığı bacakları delik deşik çakıl izi. Alt perdeden bir çığlık salıveriyor kolunu bacağını ovuştururken. Yakalandığı örümceğin ağından kurtulmaya çalışan bir kelebek geçiyor zihninden. Öteki yarısını kurban vermiş özgürlüğüne. Kopuyor, kanıyor, akıyor, emiyor, sarkıyor, özlüyor, seviyor, sevişiyor, kokuşuyor, yor, yor, yor ve karışıyor gececi renklerine Konyaaltı kıyısında.
           Ahit, ivecen. Ahit, sevecen. Ahit, eklenmiş iyelik halinde bu gece. Çoğul mutluluk takıları taşıyor ceplerinde. Ne yaşadığını anlatan parmaklarıyla taramaya çalışıyor Selden’in saçlarını. Okşuyor, örüyor ve ucunu kendine bağlıyor elbette. Başka türlüsü olanaksız. Bir, baba oluyor iskelede; ipi boynuna dolanmış balıkçı teknelerini koruyup kolluyor. Bir, erkek oluyor bu gece bu kıyıda; bir hafta önce tanıyıp, ipini eline geçirdiğini düşündüğü kadını sahipleniyor.  “Geçti canım. Geçti güzelim. Bundan sonra ben varım yanında.”diyerek Selden’e sokuluyor. “Hadi, yanıma gel. Hadi, sevgilim” diyerek Selden’i çekiştiriyor.
              Bir bira kutusu çıtırtıyla açılıyor, Ahit’in, kime açtığını bilen ivecen parmaklarında.
”Hadi” diyor. Hadi, bak; sana açtım bunu.” Gülümsüyor; çapkınca bir bakış arıyor ceplerinde. Erkeksi bir şey. Ya da, Selden’in duruşuna gizlediğini sandığı, kadınca bir şey. Yok, bulamıyor. Kuruyor gülümsemesi. Kokusu yok, rengi yok. Kimliksiz bir atım yerleşiyor Ahit’in gözaltına. Gözaltında çözümsüz, Ahit. Gözaltında korungasız, yongasız. Üşüyor, sığ suların saklanamaz
yüzünde. Pişkinliğe vurduruyor yakalanmışlığını; “Hadi, kız” diyor. “Hadi, gel. Aşkımıza içelim bu gece. Bak, sana açtım bunu… Canımsın kız.  Sen benimsin, Seldeeen!..”
             Kıvanıyor, kıvranıyor, dikleniyor; oynuyor Ahit. Kendi dilinde, kendi zamanında, kendi köçekliğinde, kendi havasında oynuyor.  Mutluluk oyunu oynuyor Ahit. Ama şıkır şıkır oynayamıyor bir türlü. İs bulaşıyor eline koluna. İs bulaşıyor içtiği biranın tadına. Genzi yanıyor Ahit’in. Kendini inandırmaya çalışıyor mutlu olduğuna. Selden’i inandırmaya çalışıyor güçlü ve etkili bir erkek olduğuna. Durmadan bir şeyler anlatıyor Selden’e ve geceye. Daha çok da kendine belki. Çünkü en çok, kendi uçurumundan korkuyor Ahit. O uçurumun kendisini yutacağını ama mutlaka yutacağını biliyor. Onun içindir ki;  kıyısında bir çalı bile bitse,  sulamaya ama her gün sulamaya, çoktan gönüllü Ahit. Tutunacak bir dal gerekli Ahit’e. Bir kök, bir adres, bir sokak numarası ve açık bir kapı;  akşam olunca sıcacık yemek kokularıyla bekleyen
kendisine bağlı, sevecen bir kadın.
                   “Korkma kız, ben seni korurum. Tamam, mı, kız? Bundan sonra ben varım yanında.”  Toparlanıyor Ahit. Duruşuna bir önemlilik yükleyip, elini çekiştiriyor Selden’in. Selden tepkisiz, Selden uzak. “Bak, sen istemedin bunu yaşamayı.. O hayvanların suçu bu. Biliyorum kız; şu gözlerimle gördüm olup biteni.  Nasıl da bakıyordun bana yaralı bir serçe gibi. Ben kurtardım seni. Beeenn!.. İstesem ben de boşaltırdım belimin suyunu, senin içine. Kim bilecekti? Kime duyuracaktın, adlarını bile bilmediğin karanlık yüzlü adamları? İşini bitiren gitti. Hem de,  sırıta sırıta gitti. Heeey!..”
                     Bir çakıl taşı alıp, denize fırlatıyor Ahit. Kıpırdanıyor, huzursuz. Kuşkularında dolanan isli havayı temizlemek ister gibi tükürüyor karanlığa. Omuzlarını kaldırıp, bağdaş kuruyor oturduğu yere. Daha bir yerleşiyor kendine ve çok yakıştığını düşündüğü kıyısına gecenin. Özezer hallerinin çetelesini tutan kollarıyla sarıp sarmalamaya çalışıyor Selden’i. Beceriksizce çekiştiriyor.
                      Kollarındaki kesi izlerinden, bakışlarında yanıp sönen kıyıcı ışıktan ürküyor Selden. İtiyor, tüm gücüyle itiyor Ahit’i. Sesli sesli yere tükürmesinden, ter kokusundan iğreniyor. Kalıbı insan olup da, yoğrula yoğrula melez bir forma dönüşen varlığından uzaklaşmak istiyor.
                      Alkolün çözündüğü bedenini dinliyor bir süre. Vıcık vıcık bir sıvı oynaşıyor midesinde. Beyni patlamaya hazır bir kusmuk torbası gibi zonkluyor. Ekşi bir su geliyor ağzına; kokoreç kokusunu duyuyor. Çok güçlü bir gel-git başlıyor bedeninde; kasılıyor, gevşiyor. Kusuyor, kusuyor, ta ki; bir şimşekle parçalanana kadar ufuk çizgisi. Sular kararıp, yasına oturana kadar gecenin göğü.
                   Sonra kalkıp, kıyıya gidiyor Selden. Yasına ortak oluyor, gece sularının. Ilık ve tuzlu suyla yıkıyor ağzını, yüzünü, boynunu. Saçlarını ıslatıyor, gökyüzünden düşen üç beş damlayla yetinmeden. Silkinip doğruluyor. “Tanrım” diyor. “Benim Tanrım. Duy beni, duy ve anla” Sesi çıkıyor Selden’in.  Şaşırıyor, sadece düşündüğünü sanıyordu oysa. Sesi geri gelmiş. Ayakta kendini yokluyor Selden. Tepeden tırnağa yokluyor. Güvenli bir şekilde geri dönüyor ve dikiliyor Ahit’in karşısına. “Gitmek istiyorum.”diyor. Evime gitmek istiyorum. Şimdi, istiyorum.”
                      Bir yandan saçını başını toparlamaya çalışıyor, bir yandan da bir sigara yakıyor. Seviyor, yıllardır içtiği sigaranın tadını, kokusunu. Akşamki ürkekliğini, korku dolu bakışlarını ve ezik sessizliğini atmış. Açılmış, aydınlanmış. Duru bir su yürüyor damarlarında. Yüzü, bedeni, sesi ve aldığı karar kendinin, şimdi. Yüreği çoktan sarmış göçü, zihnini bekliyor; tıp, tıp, tıp.
                 “Sen, gelme artık” diyor Ahit’e. “Burada kal. Görüşmeyelim bundan sonra. Ne ben, senin kadınınım, ne de sen, benim erkeğimsin.” diyor. Diyor demesine de; Ahit çoktan boşanmış sakinliğinden. Fırtına bulutları geçiyor bakışlarından. Şimşekledi, şimşekleyecek hava. Korkuyor Selden. Biraz önceki öz güveni fırtına kuşlarına bırakıyor yerini. Kanatlarına sürtünüyor hava. Gecenin seyriyen gözü gibi kırpışıyor, kuzey batıda bir yıldız. Gecenin uğursuz gözü Zamanın arayüzü bir kıyıda şimdi, her şey.
                   Aniden dizlerinin üzerine kalkıyor Ahit. Sol eli pantolonunun arka cebinde… Sağ eli korkunç bir pençe gibi atılıyor Selden’in sol koluna ve öfkeyle çekiyor kendisine doğru..Düşüyor Selden. Sol dirseği sızlıyor. Diz kapağı yanıyor. Açamıyor ağzını. Acısını haykıramıyor, korkuyla susuyor. Sesi yitiyor, karanlıkta parlayan bir metalin çekiciliğinde bakışları. Ağzı kupkuru; bir damla tükürük olsa şimdi. Olsa da, dilini uzatabilse bir çığlığa. Bir sese ulaşabilse, herhangi bir sese. Ahit de konuşmuyor ki. Gecenin öte yüzünden, beriki yüzüne gelmiş hortlak formunda bir karaltı şimdi, o da. Kuzey batıdaki yıldız bile kırpıştırmıyor gözlerini; korkunun dili tutmuş ışığını. Gece arayüzde saklı.
                 Gecenin karası dalgalanıyor; kuzgun karasından ceylan karasına, göz karasından söz karasına, patlıcan karasından biber karasına. İnsanın karasından vicdanın karasına yer değiştiriyor gece.
              Karaltılar çıkıp geliyor denizden; salkım salkım çürümüş kent kokuyor kıyı. Gölge kokuyor. Yarısı balıklara yaramış ceset kokuyor. İntihar kokuyor. Varsıllığın yoksulladığı kokuyor. Gün ışığına çıkamayan kokuyor. Korkunun soluğu kokuyor. Kokunun kokusu kokuyor.     
                 Aydınlatılmış sokakları, ışıltılı bulvarları ve dijital güvenlik sistemleriyle uyuyan kentin uykusuz karanlığının en yufka yerlerinden karaltılar çıkıp geliyor. Çer çöp, çıplaklık, yancılık, yörecilik, cepcilik, boyacılık, parkçılık, namusçuluk, değnekçilik, ablacılık, abicilik, tinercilik,   Allah rızası içincilik, şerefçilik, yardımcılık, âşıkçılık, gündelikçilik, reçetecelik, toplayıcılık, dağıtıcılık, adamcılık, kadıncılık, kızcılık, oğlancılık, çocukçuluk, çırakçılık, pazarcılık, pazarlamacılık, toptancılık, perakendecilik, çeyrekçilik, el altından halletmecilik, çaktırmadan bitirmecilik, garsonculuk, garsoniyercilik, kapatmacılık, topukçuluk, dilencilik, insanlıkçılık, aranıyorculuk, bulunamıyorculuk, ölümcülük, öldürümcülük, korkuluk, korkuculuk, korkutmacılık,umutçuluk,umutsuzculuk kokuyor…..Kokuyorlar.
                     Ahit formunda, Selden formunda geliyorlar. Ya da hepsine birden dönüşüyor onlar. Bir daire içine alıyorlar Ahitle Selden’i. Yaklaşıyorlar, yaklaşıyorlar, yaklaşıyorlar. Adım adım değil ama dalga dalga daralıyor daire. Daraldıkça koyul bir sürüye dönüşüyor yüzleri.
                Ses yok…Çıt yok..Yel yok..Umut; hiç yok… Ansızın çıldırıyor bir renk. Bütün karaltıların bacak arası beliriyor; kabarık, korlanmış bir kırmızı. Nerdeyse alev dili görünecek. Aralarında bazılarının bacak arası belirsiz. Ya da kırmızı bir elmanın dişlenmişliğine benziyor oraları. Yaklaştıkça yırtılıyor yüzleri; yüzleri yok. Karanlık taşlarla örülmüş susuz kuyular var göz oyuklarında. Ellerinde sustalılar var. Bacak aralarından kanımsı bir şeyler sızıyor. Kıvranıyorlar.
                  Sustalılar parlıyor; gümüşsü. Metalik kırmızı bir tat Selden’in ağzına yayılan. Debeleniyor; sese dönüşüyor ağzındaki metalik tat. Seviniyor, kıvanıyor; basıyor çığlığı Selden.
Duruyor dalganın coşkusu, gece soluklanıyor bir yol. Rengi açılıyor koygun sürünün. Deviniyor Selden, elini kolunu çekiştiriyor bir yandan. Acısını duyuyor hırpalanmanın. Gerçekliğine düşüyor gecenin, yeniden. 
                    Daire genişliyor. Karaltılar uzaklaşıyor.. Denizi görüyor; duman mavisi bir tül içinde sular. Ağlıyor Selden. Kendi sesini duymanın çoğalmacılığıyla, bağıra bağıra ağlıyor. Bir arayüz istasyonunda, doldur boşalt işlemi gören kimliksizliğine ağlıyor. Salya sümük, gözyaşı ve dişinin kestiği dudağının kanı birbirine karışıyor. Silmiyor, sildirmiyor, eliyle alıp üstüne başına sürüyor ve itiyor Ahit’i.
                      Ahit, elindeki sustalıyı gösteriyor havada sallayarak. “Bak kızım, şimdi buna iyi bak. Çevirme kafanı; kırıveririm yoksa! Heeey!.. Yosmam!.. Bana bak, dedim sana.” Sustalıyı tutan eliyle Selden’in başını kendisine çeviriyor zorla. Gözlerinin önünde, bir hipnoz nesnesi gibi sallıyor bıçağı.  Sonra, kendi sol kolunun içi yüzüne bir çarpı işareti çiziyor bastıra bastıra. Kanıyor kolu. İvecen ve huzursuz akıyor damlalar. Aldırmıyor. Geceye korku sığınıyor biraz daha. Kâh tehditler savuruyor karşısındaki içi çekilmiş kadının yüzüne karşı, kâh yalvarıyor gözlerini kaçırmadan. Sevgisini, sevgisizliğini anlatıyor. Bir hafta önce tesadüfen tanıdığı ve sahiplendiği kadını bırakmayacağını anlatıyor. Ölüm de olsa gecenin sonu, hakkını savunacağını haykırıyor.   
                  Selden’in kolunu sıkıca tutup sustalıyı gezdiriyor kolunun iç yüzünde. “Bak Selden; benim dediğimi yapmaz da, ayrılmaya karar verirsen eğer öldürürüm seni. Bu gördüğün ince ayarı geçiveririm gırtlağından.
                  Selden donuyor, bir ince ayarın arayüzünde. Zihni alıp başını gidiyor bir hafta önce yaşadıklarına. Uğunuyor zaman. Sesler tüm ünlemlerinden kovuluyor. Çıt yok, uğultu var. Gömütlük sözüne takılıyor, korkuluğun korkusu. Karaltılar kendi gölgesinden korkan devler gibi Akdeniz’in ağzında. Kıyı her şeyi yutmaya hazır. Yutamazsa, kusacak besbelli.
                Hiçbir çakıl taşı güvenli değil, bu kıyıda. Bir adımda yüzündesin suların. Diğerinde, yüzsüzlüğünde karanlığın. Ne zaman biter insan?  Yürek ölüsü bir karaltı; karanlığını taşlıyor kendisinin. Her ölü kendi gömütüne tünesin, lütfen Gömütsüzler kıyıya vursun cesedini. Sabah işportanın elleri üşüşecek topunuza birden. Sahi, en çok kim kokuşturur ölüsünü? Haydi kokuşma yarışına!.. Ey, bir kıyıda ıslakkuru yaşayanlar!...Ey, bir yaşamın arayüzünde  kalanlar!
Tanrılar yüzme bilmiyor; sulara dökmeyin içinizi. Kumlara yazmayın aşkınızı;  Eros’un okuması yok.  Hades iş başında hep; iki arada bir derede küreği. Haydi, gömülün!.. Sürüm vakti ölümün!..Gönüllüsüne  beleş!...
                 Boğazına dayanmış metalin soğuk ve kıyıcı kararlılığını duyuyor Selden. Bekliyor, bekliyor, bekliyor. Bir serçe kuşu çırpınıyor avcının ağzında. Gece öd karası, gece can karası; taştı taşacak an.
                Bakışlarını Ahit’e dikiyor Selden ve soruyor bıkkınca; “Ne yapacaksın şimdi? Neyi bekliyorsun be adam? Ne yapacaksan yap artık. Bitsin bu gece.”
                  Dalgalanıyor karşısındaki belirsizlik. Korkuya yakın bir yel geçiyor Ahit’in omuzlarından; Selden’e değiyor usulca.”Senin kararını bekliyorum.“ diyor, seyrimeli bir ses. Selden’in içinde delice bir öfke kabarıyor ansızın. Küfrediyor Ahit’e. “Ah, ulan it!... Çek şunu gırtlağımdan!.. Çek ulan it!.. Uzaklaş benden!.. Ah, it!.. Karar mı bekliyorsun sen? Karar mı? Duy o zaman , it!..”
                 Emekleyerek uzaklaşıyor Ahit’ten. Ayağa kalkıyor, ellerini açıyor gökyüzüne doğru ve başlıyor  hıçkırıklarla  konuşmaya; “Ey, bu gecenin arayüzüne sığınanlar!.. Ey, Konyaaltı yalnızları!..Duyun beni!..Ben, bu  iti istemiyorum. Ben, bu itin malı değilim. Ne yaşadımsa bana aittir her şeyi. Şu geçen bir hafta da, gelecek olan hafta da benimdir. Anlayın beni!..”   
               Eğilip çantasını kapıyor Selden ve yürüyüp gidiyor beton merdivenlere doğru. Tüm sesler yıkılıyor ardında. Gerçek düş tüm karaltılar soluyor. Ahit de….

11 Kasım 2009-

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
serpil başak
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4


« Yanıtla #1 : Nisan 28, 2010, 12:51:51 ÖS »

   ÇINAR GÖZÜYLE

              Artık kocadım. Yıllardır, göz kapaklarımda kocaman iki taş. Uykudan başımı kaldıramıyorum Uzun ve derin uykulardayım nicedir. Geçmiş zamanlar var düşlerimde. Bölük pörçük eski zaman düşleri. Bitimsiz, dinlenmesiz uykularımda, gövdemdeki mantarlar gibi batıp çıkan, düşe bulanmış anılarım.
                     Zihnime anı diye takılıp, geçmişin çekip gitmişliğinde eşeleniyorum.  Karşımda her gün selamlaştığım Kızlar Sivrisi’nin karlı tepelerini düş artığından sayıveriyorum.
                  Hey Tanrım, nerelerdesin? Duy, şu koca çınarın yaşlı sesini. Duy da, sevindir yüreğimi, dalımı; kuş olayım, kanat olayım. Şu Kızlar Sivrisi’nin tepelerine bir konuvereyim. Fidanlığımdan beri hayalini kurarım.  Kızmemesinden bir tepe mi beni kandırıyor, yoksa Tanrının işi mi;   çözemiyorum. Gördüklerimin hangisi düş, hangisi anı?  Seçemiyorum artık.  Oysa o bana bakar, ben ona bakarım. Bakışırız… Yüzyıldır, olan biten bu.
                 Sonra akşam olunca dostuma gidivereyim. O, hep ışıklarını yollar bana. Göz kırpar, arada bir. —Nasılsın,  Çınar çocuk?- der.
                   Hey gidi,  koca ay!  Hey gidi, eski zaman bilgesi… Sen bilirsin bu dünyayı. Tanıksın, şu insanoğlunun ettiklerine. Dünyanın cehenneme kesmişliğine. İnsan denen Tanrının, kendi çocuklarını yemişliğine. Hiç doymadan, usanmadan, utanmadan.  ve gelecek dünyaların canına okuduğuna, tanıksın sen.
                 Bakamazdın oysa. Yusyuvarlak ay yüzünü utanç kırmızısına batırır, kara bulutlarla örterdin arından. Biraz da ölürdün, aslında. Yüreğin ağzında, sus pus.
                   Benim başıma gelenlerden utandığını ve kaçtığını gördüm bir gece. Şu koca gövdemde iki kurşun taşırım o gecenin anısına. Bütün gövdem, börtü böceğe, nice kuşlara yuvalık eder, barındırır. Kurşun yaralarıma yaklaşmaz hiç biri. Boştur, ölüm oyuklarım.
                 İyi ki, bana saplandı, o gece ölüm.  İyi ki, ben siper oldum,  o çocuklara.  Korudum.  Sen, karanlığa kestin. Dallarımla, yapraklarımla sardım onları. Yüreğim ağzımda, kurşunlar kanatırken koca gövdemi,  dua ettim Tanrıma. Bağışla şu iki canı. İzin ver; saklayayım. Gecenin karanlığında, gövdemin güvenliğine sığınıp, sabaha ulaşsınlar, diye. 
               Can suyumu akıttım o gece, sessizce ağladım. İki delikanlının yürek tıpırtılarına kesti gövdem.
                Orada ölseydi o çocuklar, ben de ölürdüm. Toprağım, insan kanına keserdi. Köklerim,  kanla beslenir, can suyuma kan bulaşırdı.    Ben ölürdüm utançtan, gövdeme yürürken kanlı can suyu.
                Hey gidi, eski zaman bilgesi.. Kanat olup gelsem sana. Konuversem koca gözlerinin ortasına ve bir zaman, birlikte gezsek;  ışığına kesmiş dünyanın gecelerini.     
              Ben, asırlık bir çınarım toprağımda. Yüzyıldır seyrederim göz erimi uzaklıkları. Yüzyıldır dinlerim, can suyumu esirgemeyen toprak anamı.  Tanrıça Kibele gibi emzirir çocuklarını. Hep verir, hep verir. İçine alır ölü çocuklarını,  dönüştürür, can katar; sonra atar güneşin önüne. Hadi büyüt, der.
               Sırrını vermez, hiç. Örter insanoğlunun ayıplarını. Saklar, bağrına düşeni.
                Düş görür bazen o da. Hiç hışırdamadan durur izlerim rüyasını. Bazen, hiç tanımadığım çok eski çocuklarıyla söyleşir. Bazen, bir Rum köyü olur burası. Rumca sesler duyarım. Kadınlı erkekli bir gurup,  ellerinde üzüm küfeleri, bağdan döner akşam kızıllığında. Dillerinde yorgun Rumca ezgiler. Akşam olur sonra. Taze şıra kokusuyla çakırkeyf olur ayışıklı bir gece. Eleni ile Vasili, yürekleri ellerinde, gözgöze konuşurlar,  benim karaltımda. Kilisenin çanları çalar peş peşe.   Toprak anam uyanır çan sesleriyle ve azarlar beni; -sen işine bak,  göz hırsızı…
                  Sonra, büyüdüm. Cumhuriyet Türkiye’si, oldu Anadolu.  Tanrım, o ne heyecandı. O ne çalışma. Ne güzel yıllardı,   pırıl pırıl, insan umutları.   O heyecan beni de sardı.  Dallarım çoğaldı, yapraklarım daha bir yeşil oldu. Güneş bile sekizinci rengiyle parladı dal uçlarımda.
                    Şurada bir okul vardı.  Şu görünen yıkıntı, işte.  O zaman da, eskiydi bina. Eski bir Rum evi.  Bir kızcağız geldi. Yanında muhtar, jandarmalarla birlikte.   –Burası, olur- dedi.  Bir ayda yenilendi bina. Ben, yetişemedim hızlarına.  Erkekler kerpiç kesti.  Kadınlar yemek pişirdi. Ustalar çalıştı, gece gündüz,  Askerler, yardım etti. Malzemeleri taşıdılar.
                   Benim gölgemde yemek yerlerdi acıkınca. Kulak misafiri olurdum konuşmalarına. Hiç öyle öğretmen görmedim, ben.  Buradakiler de görmedi.  Ufak tefek, başı açık, kısa saçlı, etek giymiş bir kızcağız.  Buradaki kadınlardan her şeyiyle farklı.  O yüzünü ve bakışlarını hiç unutmadım. Güneş bakışlıydı. Sıcacık gülüşlü, insana bulaşıveren bir hal vardı. Bilgece görür, bilgece anlatırdı.  Atatürk’ün düşüncelerini,   cumhuriyetin getirilerini coşkuyla anlatır ve dinletirdi. Kızların neden okumaları gerektiğini, eğitimin önemini anlatırdı. Ağzı açık dinlerdi insanlar. Bakışlarından anlardım ben,  kimisi inanmaz, masal gibi dinlerdi.   Bazen bulanıklaşırdı bakışları. Kısa bir endişe bulutu geçiverirdi gözlerinden.  Kollarımla sarıp sarmalayıp avutasım gelirdi onu böyle görünce.
                 Sonra gördüm. O ufak tefek bedende kocaman bir yürek, kocaman bir dayanma gücü varmış. Açtı okulu. Onaltı öğrencisi vardı. Hepsi de birinci sınıfta. Hepsi de şaşkın. Önlükleri yoktu çocukların. Beş kız vardı aralarında ve başları bağlıydı. Sanki bir ara uğrayıvermişler gibiydi okula.
                İlk kalem ve defterlerin kendisi dağıttı. Kocaman bir hamur tahtasını siyaha boyadı elleriyle.  ve ilk ABC’ yi yazdı, çocukların yüreklerine.   İki ay sonra,  siyah kumaş topları getirtti askerlere. Tek tek ölçüsünü aldı çocukların. Kadınların yardımıyla ilk önlüklerini giydirdi çocuklara. Kızların saçlarını açtırıp, beyaz kurdeleyle süsledi, onları. Bazılarının homurtularına pabuç bırakmadan.
                     Çocuklar sevdi Ayşe öğretmeni, inandı. Kocaman bir raf yaptı, tahtadan. Kitaplar yerleştirdi raflara. Boş kalınca, çocuklarla birlikte benim gölgeme oturur ve kitap okurdu onlara. Çocuklar gibi sevinirdim, onlar kitap okurken.  Bütün hışırtımı keser, Ayşe öğretmeni dinlerdim. Ben de onlarla birlikte, Rus bozkırlarına gider,    hayallere dalıp, seksen günde dünyayı keşfederdim.  Doğa nedir? Toprak  nasıl işlenir.?İnsan, nasıl  bir dünyadır?  Cumhuriyet, nasıl bir yönetim, şeklidir?   
                  Zamanla, çocukların bakışlarını değiştirdi Ayşe öğretmen.  Davranışlarını, düşünme biçimlerini, hayata bakışlarını. Yeni bir insan tipiydi bu.  Cumhuriyete inanmış,  yeni Türkiye’ ye inanmış, yeni değerlerle donanmış. Pırıl pırıl bir kuşak.
                Bazı günler, tek başına gelir, sarılırdı koca gövdeme. Dipdiri bir genç kız sıcaklığı yürürdü, dal uçlarıma. İçim bir tuhaf kamaşır, yapraklarım, esintiye verirdi, kendini.
                Fısıltıyla konuşurdu, benimle. Gözleri ele verirdi, içindeki yeniden yaratma coşkusunu.    Okuttuğu onaltı öğrencinin yıllar sonraki eğitilmiş hallerine övgüler düzerdi. Olacak, koca çınarım. Sen göreceksin. Anadolu’m, yeniden var olacak bu çocuklarla, derdi.
                   O çocuklar büyüdü, sonra. Elleri kalem tuttu. Gözleri bilgece baktı. Harç taşıdılar, Anadolu’nun yeni yapısına. Güneş, daha bir parlak ışıdı yeni Anadolu’ya. İnsanlar, her yeni sabaha, yeni umutlarla uyandılar.
                       Güneşin parlaklığı soldu sonra. Bir eski çağ bataklığının bulanık sisi dolanır oldu havada. Sis kapladı yeri göğü.   Umutlar çürüdü nemden.  Bakışlar, ürküye kesti.
                      Bir acı yerleşti, o çocukların gözbebeklerine; değme gitsin. Kanadılar yıllarca.  Kalemleri, sisli havada kim kırdığa, gitti.         
                      Bir kör döğüşü kokuyordu, hava. Göz gözü görmüyordu. Korku yollara inmiş,  yüreklere salınıyordu. Anadolu Tanrıları, kendi çocuklarını yiyordu yine.. Pis bir bataklık gazıydı, havada kokan. Kuşlar bile suskundu. Gövdeme yürüyen can suyu saydamlığını yitirmiş, ceset kokuyordu dallarımda ağlayan rüzgâr. Yeşilim küflü, göz erimi söyleştiğim mavi, petrol karasına vermişti gözlerini.
                  Çocuklar ihbarcılık oynuyordu, giden anne babalarının ardı sıra.  Ellerinde, oyuncak sandıkları el bombası. Oyuncak askerlerin gerçeği, her gün sokaklarından geçen. Dinleyemeden büyüdükleri masal devleri, televizyon ekranlarında. Her akşam barış kesip, savaş dokuyorlar. Kapı zillerinde, korku çığlığı melodisi.                           
   
   Ben, koca çınar. Yaşım yüzü geçti, geçer. Ben, bu yaşımla, ağaç halimle, iki kurşunla sızlarım hala. Can suyum akar, akar, akar… Özüm ölür, bilirim.
   Ben, dayanamam şu koca ağaçlığımla da; insan nasıl yapar, ne eder; hiç anlamam. Yüz yıllık çınarlığımdan, öğrendiğim bir şey var… Bu, Anadolu uygarlığı değil. Bu, Anadolu hoşgörüsü değil. Bu Tanrılar Kibele’den değil.  Pir Sultan,  Yunus Emre, Mevlana ve daha nice Anadolu bilgesi hiçbir şey dememiş,  bu Tanrılara.  Vah ki, vah. 
          Geçen gün, fırtına patlattı kulağıma;  yine tabutlar geçiyormuş gökyüzünden.  Yine belirsizmiş havanın rengi.  Yine aynıymış her şey. Bir şey değişmemiş ben kocayalı.
          Can suyum kesildi çoktan. Çürümüş köklerimin yanı başında yeni çınar filizleri büyüyormuş. Öyle patladı, fırtına.

                                                                                                      SERPİL BAŞAK
                                                                                              08 ARALIK 2008-ANTALYA   



Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 145



Site
« Yanıtla #2 : Nisan 30, 2010, 09:43:25 ÖÖ »

bir gecenin arayüzünde okudum öykünüzü. etkileyici, güzel bir tarzınız var. gelişinize sevindim... hoşgeldiniz.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!