Google Reklamları
4.ULUSLARARASI ÇUKUROVA SANAT GÜNLERİ / 6-10 NİSAN 2010
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Şubat 10, 2012, 06:50:04 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1 [2] 3   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: 4.ULUSLARARASI ÇUKUROVA SANAT GÜNLERİ / 6-10 NİSAN 2010  (Okunma Sayısı 2860 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #15 : Nisan 13, 2010, 16:24:43 ÖS »


4.Uluslarararası Çukurova Sanat Günleri kapsamında Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi etkinliği adına katılan yazarların söyleşilerine mesnet ana metinleri sırasıyla eklenmiştir.   
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #16 : Nisan 13, 2010, 16:28:29 ÖS »

Nazmi Bayrı
                  
    'OTEL ATLANTİK' ÖYKÜ KİTABI(M)                                                  
      "Yeterince eğitim görmemiş, güçlenmemiş, gerçekçi aydınları taşıyamayacak kadar çürümüş, değişik yerlerin kültürlerini taşıyan insanların, konsomatrislerin, sarhoşların, kadın satıcılarının, kumarbazların, hovardaların ve namuslu küçük ailelerin bir arada kalmak zorunda oldukları gizemli bir oteldir, ' Otel Atlantik.'
       Nazmi Bayrı, içinde yaşadığı, yakından tanıdığı geniş bir yelpazeden, Doğu'dan, Çukurova'dan, Mersin yöresi insanlarının yaşamlarından çıkarıyor öykü konularını. Her gün her yerde, kalabalık caddelerde rastladığımız küçük insanların direnme güçlerini, yaşama olan bakış açılarını, 'Eylül' darbesinin yalnızlaştırdığı insanları, bürokratları, sanata azıcık yakınlık duyanları, eleştirel bir gerçeklikle anlatıyor. Ve her öyküsünde sağlam bir konu kuruluşu gözleniyor. Bu durumda Nazmi Bayrı'nın öykülerine girmeyecek hiç bir olay ve kişi kalmıyor.
       Damıtılmış, arındırılmış bir anlatımla karşı karşıyayız; her sözcüğü bir  'söz damlası' gibi..." diyor, usta öykücü Osman Şahin kitabın tanıtım yazısında. Evet öykülerim tanıdığım, bildiğim coğrafyadan. Zaten bir öykücü de en iyi bildiği, gözlemlediği konuları yazabilir. Kuzey Kutbunu hiç görmemiş bir öykücü Eskimolarla ilgili bir öykü kaleme alırsa eksik yazar. En önde gelen yazın dergilerimizin birinde Eskimoları anlatan bir öykü okumuştum. Kahramanın adı Innu. İçeriğini tam olarak anımsamıyorum, ama şöyle bir cümle geçiyordu. "Innu'nun yüzü heyecandan kıpkırmızı oldu. Daha önceki  cümlelerde                                                        Innu'nun yüzünün soğuktan, koyu esmer bir renkte olduğu anlatılıyor. Koyu esmer bir surat heyecandan da olsa kıpkırmızı kesilmez, kızarsa da belli olmaz. Aynı öyküde kurtların çektiği kızak, atların çektiği araba gibi anlatılmıştı. Belli ki yazar görmediği, gözlemlemediği kişileri karakterize ediyor, bilmediği mekânları betimleyerek kendini zora sokuyordu.
       'Otel Atlantik' kitabımdaki öyküler, geçmişte beni etkilemiş gerçek konulardır. Tabi ki Kemal Tahir'in dediği gibi: " Yazın gerçeği; öykü, roman gerçeği."
Orhan Kemal bir boyacıyı yazmak için neredeyse yüzlerce boyacıyı gözlemlermiş. Osman Şahin, bildiği, içinde yaşadığı coğrafyayı anlatıyor. Muzaffer İzgü aynı şekilde yaşadıklarını, gözlemlediklerini gülmeceli anlatıyor. Yaşamdan esintilerin hissedilmediği öykü, bana göre, içerik olarak yapaydır, içtenlikten yoksundur. Günümüzde yazılan öykülerin çoğu güncel yaşamın yerine daha karmaşık görünen mistik ve mitolojik anlatılardır. Osman Şahin, kendini zor yazdıran öyküler için: " Çakmak taşından yontu yapıyorum; dokundukça uçup gidiyor." demişti, bir sohbetimizde. 'Otel Atlantik' kitabımdaki öyküler kolay okunur gibi görünse de zorlanarak yazdığım öykülerdir.  "Büyük öykülerin gizi, gizleri olmamasında yatar." diyor Arundhati Roy. Benim öykülerimde de giz arayanlar belki bulamayacaklardır. İçimde kanayan yaraları yazdım; ama olduğu gibi anlatmadım...  
  
      

« Son Düzenleme: Nisan 13, 2010, 17:20:58 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #17 : Nisan 13, 2010, 16:31:01 ÖS »

                  ŞİİRDE TOPLUMCU İZLEK


Toplumların belleğine en çabuk giren, kişilerin düş dünyalarını veya gerçek yaşamdaki davranışlarını en üst düzeyde etkileyen bir yazın türüdür şiir. Şiirsel söylemini kendi özgünlüğünde oluşturacak olan günümüz şairi, şiirin yapı taşı olan dili çok iyi kullanarak, estetik yetkinlikle ürününü ortaya koyacaktır. Adorno, şiiri bireysel yaratım, toplumsal yapı ve imge bağlamında ele alırken şöyle der: “Ancak bir şiirin yalnızlığında insan soyunun sesini duyabilen kişi, o şiirin ne dediğini anlayabilir.” O halde şiirin amacı öncelikle insandır ve Şair Veysel Çolak’ın da deyimiyle “ Şiir devrimci sanatların en başında gelir.”   
 İzlek, bir sanat yapıtında işlenen, geliştirilen ana düşünce, temadır. Bir şiirin izleği varsa, o şiirin anlamı da olacaktır. O halde, her türlü özdeksel ve tinsel toplumsal değerin, şiirdeki yansımasıdır toplumcu izlek. İçinde insan olan ve yaşamda var olan her şey, toplumcu şiirin izleğinde yer alacaktır. “Şiir, bir yaşantıdır; bize el koymuş, içimizde taş gibi oturmuş olayları, olguları biçimlere, kalıplara dökme işidir.” diyor Necatigil. Demek ki; Toplumsal veya bireysel sorun karşısında şairin çıkar yol araması, tedirgin olması, kurtulmak istemesi sonucunda doğacaktır toplumcu şiir. Dünya ve insan var oldukça bu şiir türü de hep olacaktır. Toplumsal dertlerin acısını çeken şair, toplumsal sorunları incelikle izleğinden geçirecek, sanatsal birikimini ve duygularını kullanacak, estetiksel açıdan yeniden özümleyerek yazacaktır şiirini. Demek ki iyi bir toplumcu izlek ürünü şiir; insanı ve yaşamı dışlamamalı, yaşamsal duyarlığa, toplumsal içtenliğe ve iyi bir sanat diline sahip olmalıdır.
Usta’nın izinden giden ve "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine" diyen toplumcu şiir, bireysel ve toplumsal izlekleri bir bütün içerisinde ele alır. Toplumsal bir kaygıyla yazılan toplumcu şiirin izleğinde, çoğunlukla sistemin de görmezden gelmemizi istediği, toplumda yaşanan sorunlar ve trajediler yer alır. Bunlardan birkaçını anımsayalım: Unutulan sokak çocukları, horlanan eşcinseller, emeği sömürülen çocuk işçiler, şiddet gören kadınlar, tacize uğrayan çocuklar, uyuşturucu batağına saplananlar, kirletilen çevre, yağmalanan doğa, işsizlik, açlık, ölüm, savaş, acı, keder vb. Toplumsal bir kaygıyla yazılan toplumcu şiirde amaçlanan, geniş kitlelere seslenerek toplumları harekete geçirmektir. Daha çok söylev niteliği taşıyan toplumcu şiirde, biçimden daha çok içerik öne çıkmaktadır.
Bazen, şairler lanetlenmiş midir diye düşünürüm de beni böyle düşünmeye iten iki sebep vardır. Birincisi, şairler en kalabalık mekanda bile yaşasalar kendi iç dünyalarında hep yalnız olduklarıdır; diğeri ise yaşadıkları topluma, hatta dünyaya karşı sorumlu olarak doğmuş olmalarıdır. “Bir şairin yaşamı, bütün yaşamlardan oluşmuştur” diyor Pablo Neruda. Bu sözüyle, şairin yaşamında ve sanatındaki toplumsal sorumluluğuna işaret ediyor büyük ozan. Şair, toplumların var oluş süreçlerinde, onların sorunlarına, kavgalarına devrimci bir öfke ve akla yakın bir tavır vermekle yükümlüdür. Demek ki şair, şiirin ayaklarını sağlam basarak toplumsal gerçekleri yazacaktır. Has şair, en güzeli yakalamanın sadece duyguları yakalamak olmadığını bilir. Çünkü has şiirin, şairin yüreğinden incelikle damıtıldığını, her bir zerresinin başka yürekleri yıkadığını ve bu arınmışlığın kuşaklar boyu süreceğinden emindir. Edebiyatımızdaki her şiir, her ağıt, her türkü, insanlığın geçmişteki yaşamı hakkında önemli bilgiler verir bize. Örneğin: 16. yüzyılda o çok görkemli Sultan Süleyman döneminde bile rüşvetin ne boyutlarda olduğunu, Fuzuli’nin günümüze kadar gelen “şikayetname” adlı eserinde görürüz. O dönemde de toplumun bir sorunu olan rüşvet, Fuzuli’nin izleğinde şu dizelerle ne güzel anlatılmıştır. “ Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar …”
Eğer şairler, o güzelim söz ustaları olmasaydı herkes her şeyi, istediği gibi çarpıtacaktı. Nazım Hikmet “Gerçeklik, maddeci diyalektiğin bilinçli olarak sanat alanına uygulanmasıdır” demiştir. O halde, bir sanatçının gerçek bir sanatsal yapıt üretebilmesi için, öncelikle gerçekçi bir düşünceye sahip olması ve bunu estetiksel bir birikimle, özümseyerek ortaya koyması gerekir. Toplumlar var oldukça toplumcu izlek ürünü şiirler de olacaktır. Çünkü toplumcu şiirin çıkış noktası gerçek yaşamdır. Bu zor bir süreçtir. Bu nedenle toplumcu şairler hep azınlıktadır ve hedeflerine ulaşmak için çok mücadele vermek durumundadırlar. Toplumsal duyarlılığını kaybetmeden sanatına gönül verenler bunu başaracaktır. İyi bir toplumcu şair;  iyi bir gözlemci olmak, çalışırken sabırlı olmak, sanatsal birikimlerini iyi kullanmak, denenmiş öz ve biçimlerden yararlanmak durumundadır. Yaratımında asla işçilik ve emeği az tutmamalı, duygusal davranıp slogana kaçmamalıdır.
Baş döndürücü bir hızla devinen, her an albenisi ve aldatıcılığı artan, toplumsal ve insani değerlerin ne yazık ki hızla kaybolduğu bir dünyada yaşıyoruz. Günümüzde toplumlar küreselleşmenin ağına düşerek parçalanmakta, bireyler kendine ve diğer insanlara yabancılaşarak kayıtsız kalmaktadır. Bu durumda toplumsal değerlerin kaybolduğu, bireyselliğin ve özgürlüğün uçurumun eşiğine geldiği noktada, toplumcu şiirinde uçurumun eşiğine gelerek karanlıkta yok olup gitmesi ihtimalini düşünmek ürkütücüdür.
O halde “dünyaya ve insana dokunmak istiyorsak, öncelikle şiire dokunalım ve asla şiirden insan sesini eksik etmeyelim” diyoruz.

                                                                                                         AYDAN YALÇIN
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #18 : Nisan 13, 2010, 16:36:33 ÖS »


Postmodern bir hırka; deneme ve Şiirsel çıplaklık

         Postmodernizmi en kolay yoluyla “modern sonrası” şeklinde tanımlayabiliyoruz.
Duygu yüklemeye çabaladıkça; lirizmi mekanik bir dille farkına varmadan takas eden bir tür içerisinde kendi yağımızla kavruluyoruz. Postmodernizm için; “şapkadan tavşan çıkarmak” şeklinde alaycı bir tanımlama yapılır. Öte yandan ben kendi kalemimle hasbıhalimi kuvvetlendirmeye çalıştığım, kendi yazdıklarımı kendime anlattığım bir dönemde, erişilmez duyguları aktardığımı sandığım denemelerimde yaptığımın yalnızca “şapkanın da tavşanın da üstüne kusup sonra da hüzünlenmek” olduğunu fark ettim.
        Postmodern edebiyata yönelik eleştiriler hep anlaşılabilir bir dili olmaması etrafında yoğunlaşıyor. Ve kendi kalemimi kendimce postmodern türe dâhil etme sebebimde budur.
Anlatılmak istenilen “tek” bir şey ile kâğıda yahut söze dökülen sayfalarca başka şey arasındaki kavramsal kargaşadır.
Mesela:
Ey bağışlaması bol ve hünerleri sonsuz olan kalbim... Biliyorum ben günahkâr, hiçbir fonksiyonu olmayan, elektronik bir devre gibi sürekli senden af dileyen, yardım isteyen bir kulunum. Beni böyle lanetlediğin için belki de, bugün bir günah daha işledim... Af dilenmez bu kez.
Şeytanla ilişkiye giren, kendi çocukları “iyi” melekler tarafından öldürüldüğü için, yeni doğan bütün bebekleri öldürmeye yemin eden Lilith’in günahlarından birini daha işlememek adına,
Neşterle saçlarımı biledim. Güzelliğim bir işe yaramasın, kadınlığım bilinmesin diye. Damarlarıma toplu iğneler batırıp fışkıran kanı içime tek bir solukta çektim. Kan kardeş oldum kendimle, kan davamız da hala sürer. Sıra diğer bir “Ben de”.
Derimi yüzüp kızgın yağlarda kızarttım, kendi etimi afiyetle sundum kendime. Yedim tek bir lokmada. Kalan yağ ile yerdeki saçlarıma bakım yaptım. Et kokulu saçlarımı bir güzel ördüm. Paketledim. Sandığıma kaldırdım. Çeyizim oldu.
“Et tırnaktan ayrılmaz”, derlerdi yalan. Ben, her bir tırnağımı geriye doğru çevirip ayırdım etimden. Sonra ısırarak kopardım hepsini koynuma soktum. Bacaklarımı açtım sonuna kadar, yattığım yerden kalkamayayım diye. Yırtıldılar.
Heveslilerini artık emzirmeyecek göğüslerimi en şık motiflerle işleyip, bir çöplüğün kenarına bıraktım. Kediler icabına baktı.
Dilimi kaynar sulara saldım. Lal bile olamadı.
Gırtlağımı en yüksek çığlıklarla yırttım, bağırmalarım bitti.
Gülüşlerimi organ mafyasına bağışladım. Satsınlar diye.
Rahmimi dahra ile doğrayıp buzluğa kaldırdım.
Kollarımı bağladım tank paletlerine, sürüklenerek çürüdüler.
Kalmadı tek bir uzvum. Hissizce uzandım.
Hayatın kanını tükürdüm suratıma. Bir daha uyumamak üzere uyandım. Anla ki; artık masal dinleyerek uyumaya takatim yok.
Çocukları sevememem.
Tüm bu başkaldırılarım, asi yanlarım, bedenime itaatsizliklerim ruhumda dilediğince dolaşan; Lilith’in varlığındandır.
Örneğin; bu deneme metnimde anlatmak istediğim aslında tek bir sözcüktür: “Kürtaj” Gebeliğine müdahale edilmesi gerekilen birçok kadının hissettiği ve yine birçok kadının dile getirdiği sıkıntılı, buhranlı ve sancılı bir dönemi, öncesinde yaşadığı korkuları daha etkili şekilde hissettirmek için seçmiş olduğum yöntem ağdalı sözcüklerdir. Ve bu durum anlatılan şeyin anlatmak istediğim asıl konudan çok uzaklara kaymasına sebep oluyor. “Çiğdem Ünal” ismiyle kalemimi anlatmam istendiğinde, postmodernizmi konu etme amacım kendi kendimi taşlamaktı aslına bakılırsa.
Yazarken içimizden binlerce başka ben’ler çıkıyor. Ve asıl olmak istediğimiz kimliğin çok ötesine fırlatabiliyor bu yersiz çoğalma bizi. Çünkü günümüz insanının yaşamı da tıpkı postmodernizm gibi giderek karmaşık, anlaşılması güç, çok boyutlu bir yapıya büründü. Bu gelişmenin doğal sonucudur ki insan duyguları da açıklamaya çalıştığım durum karşısında bilinen ezberini bozdu ve kendini ifade etmenin yöntemi olarak belki de bu sebeple postmodernizm hırkasını giymeyi tercih etti. Başka bir ifadeyle metin oluşurken sözcüklerin belleğimizde ortaya çıkan yansımaları, yazarın gözü açık ama zihninin postmodern bir düşten geçme haline veya bizim uykuda nasıl olduğunu bilmediğimiz ve anlamlandırma da güçlük çektiğimiz rüyalarla eşdeğer benzerlikler göstermeye başladı. Ben buna anlaşılmazlık değil postmodernizme özgü kavramların çok boyutlu dansı diyorum.
      Bu çok boyutlu dansın şiirsel çıplaklık tarafı içinse postmodernizmin pornografiye yatkınlığının denemelerdeki yansıması diyebiliriz. Ama işin ilginç tarafı bu yatkınlık realist bir yansımadan çok sakil taklitler gibi duruyor. Şiirsel bir çıplaklık aslında dilin, aklı estetizmle soyduğu bir gerçeklik olarak da sayılabilir. Mesela “vajina” şiirsel değil pornografik. "Parmaklarını yavaşça kızın vücudunun ıslak yerlerinde gezdirmeye başladı." ise şiirsel.
Mesela postmodern edebiyat türünün bilinçli örneklerinden birisi olan Tom Robbins okuyucusunun midesini bulandırmadan cinsellikten gerçekçi bir şekilde bahsetmekte. Ama modern edebiyatın son demlerindeki Bukowski’nin çoğu öykülerinde “kadını yere yatırdım, bas bas bağırttırdım” şeklinde sert tavırlar var. Bizler ise bu iki tavrın ayırdına dahi varamadan “hüzünlü erotik” sesler çıkartarak okuyucuyu çekebileceğimizi sanmaktayız.
      Şimdi burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir: “Sanatta ayıp diye bir şey var mıdır?”
Bu sorunun yanıtını da Cemal Şakar’ın “Sanatta Ayıp Olmaz” başlıklı yazısından alıntı yaparak verelim.
“Hasan Bülent Kahraman’ın, Cinsellik Görsellik Pornografi (Agora kitaplığı, 2005) adlı kitabında; “Peki o zaman nasıl oldu da erotizm sanatı böylesine kuşattı?” sorusu bu bağlamda önemlidir. “Bu oluşumun arkasında, cinselliğin toplumsal bir içerik kazanması, belli cinsel tavır ve tutumların toplumsal alanda ifade edilen bireysel bir ‘hak’ haline getirilmek istenmesi yatıyor,” saptamasına rağmen yine de şu soruyu sormadan edemez: “Bunlar gerçek ama hâlâ ortada bir soru var: ‘yüksek sanat’ bütün bunlara niye bulaştı, niye cinsellik, erotizm bugün onun temel motifini oluşturuyor?”
O, sorduğu soruya dört temel cevap verir. Özellikle dördüncü cevabı önemlidir:
“Sanatın, ele aldığı gizli ve yasak şeyi meşrulaştırmasıdır. Cinselliği içeren sanat, başka bir alanda bakılması, görülmesi yasak olanı kaygısızca insanın önüne getirir, insan da çekinmeden ve hatta bir ‘paye kazanarak’ bakar ona. Sanatta ayıp olmaz lafının asıl anlamı budur.”
Postmodern edebiyat ile modern edebiyatın son demlerinin ortaya çıkardığı taklitleri birbirine karıştırmadan toparlarsak; şiirsel çıplaklık kavramı da bir yerde şiirin tanımı gibi çoğulluk içeriyor. Yazarın şiirsel çıplaklığı oluştururken en önemli malzemesi dil ve sözcük olduğuna göre yazarın yatağı her zaman bu ikisinin ortasındaki kuralsız çoğullukta serilir.
Bu yüzden sözcüklerin soyulduğu yerde elbette yazarda bir insan olarak kendi doğallığının üstündeki hırkayı çıkarabildiği ölçüde aslına yaklaşacaktır. Bu bağlamda “Çiğdem Ünal” olarak ben, postumu da hırkamı da çıkarmak gayesinden başka hiçbir noktada olmak niyetinde değilim. Denemelerimden ufak bir cümleyle bunu şöyle özetleyebilirim: “Oldum diyeceğim hâşâ! Olmam ben ölmeden.”   


Çiğdem ÜNAL
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #19 : Nisan 13, 2010, 16:40:04 ÖS »



ŞAİR  ŞİİR VE ŞİİR

Pavese günlüğünde şiir bir aptalın durgun denize bakıp onun yağ gibi olduğunu düşünmesiyle başlar der. Sahiden geriye dönüp baktığımızda her birimiz şiire böylesi bir duyumsayışla başladığımızı görürüz. O an bize o duyum, çok sıra dışı ve hatta dahice gelebilir. Hemen kağıt kalemi alıp yazmaya koyuluruz. Koyuluruz da içimizde hissettiğimiz o güzel duyuyu görünür kılmanın, başkalarına da duyurmanın hiç de kolay bir şey olmadığını işte o vakit anlarız.

“Ölü bir balığın bir suyu ölü bıraktığı yerde /…”** dizesinde E. Cansever suyun ölümünü bize bir balığın ölmesinden duyurur.Ve hiçbirimiz suyun ölüp ölemeyeceğini sorgulamadan suyun öldüğünü hissederiz. Kendisi bunu duyumsamış ve bunu bize de duyumsatmıştır. Böylesi büyük şairler vardır Türk şiirinde. Kalemi elime aldığımda ben şimdiden ve kendimden  başlamış olurum şiire. Şimdiden yani mevcut şiir birikiminden, kendimden yani algılayabilme ve anlatabilme yetimden. Bizler divan şiirinden ikinci yeniye  müthiş bir şiir geleneğine ve poetik birikime sahibiz. Keza dünya şiirinde de aynı zenginlik söz konusudur. Bunun heyecanının yeteri kadar duyulmadığı ve bu birikimden yeteri kadar faydalanılmadığı kanısındayım. Pavese’nin sözlerine tekrar dönecek olursak denize bakarken şiiri duyumsayan sözümona o aptal kişi konumunda kalmamak içimizdeki şiir heyecanını şiire dönüştürebilme yeteneğine  bağlıdır. Bir şair, duyumsayışla başlayan şiir heyecanını öncelikle bu konuda bilgilenmeye harcamalıdır. Aksi takdirde içinde kıpırdanıp duran o yaşamı daha başından ölü bırakmış olur. Bir sonraki şair bir öncekinden daha zengindir çünkü ona daha fazla şiirsel miras bırakılmıştır. Mevcut şiir birikimini özümsemeden ve sözü edilen bu şairlerin şiirlerinin yanına yakışan şiirler yazabiliyor olmadan nasıl ileriye gidilebilir ki?

Aristo ünlü eseri Poetica adlı kitabında şiiri yansıtma (mimesis) olarak niteler. Ancak şiir sıradan bir yansımanın çok ötesinde bir yansımadır ve o yansımaya dahil olan ne çok şey vardır aslında. İçinde bulunduğumuz estetik, ideolojik, sosyal ve kültürel ortam, mevcut şiir birikimi, şairin kişisel özellikleri ve daha birçok şey…  Şiirle biz nesneleri betimleyerek anlatmak yerine onların kişiler üzerinde yarattığı etkiyi duyurmaya çalışırız.*  Bütün çaba hissedilen şiirsel durumu ortaya çıkarma çabasıdır.

Şiiri tanımlamayı tehlikeli bulur Paz. Şiiri tanımlamak bir manada onu kalıba koymak anlamı taşır. Oysa şiir devam eden bir yapıdır ve insan devam ettiği sürece şiir de devam edecektir. Şiir konusunda ne kadar ileriye gidilmiş olursa olsun daha ilerisi daima vardır. Dağlarca’yı anımsayalım;  Şiir bir yaşama biçimi değildir bütün yaşamalar şiirin bir biçimidir der Dağlarca. Ve bütün bunlardan açılımla Metin Altıok da şiirin varlığını daima insanın ve bir şair kişiliğinin varlığına bağlamıştır.

şiir herkes tarafından yazılmalıdır diyen Lautreamont’un baktığı yerde de şiir vardı. Uygar insana ilkel içgüdülerin gücünü vermek isteyen François de Sade’nin baktığı yerde de.  Ve Eluard’ın ise gözlerini kapattığı yerdeydi şiir. Yeter ki şair bütün bu poetik birikimi kendi becerisi ile dönüştürebilsin  ve şiiri ortaya çıkarabilsin.

Gerçeküstü (sürrealizm) akımının kurucularından olan Eluard’ın sözleriyle son verelim; Büyümek isteyene büyüklük olmaz, hiç görmediğini arayana model olmaz. Hepimiz aynı saftayız öteki safları silelim.

* Mallarme
** Yerçekimli Karanfil (Toplu Şiirler I ) Cadı Ağacı




Gülümser ÇANKAYA
« Son Düzenleme: Nisan 14, 2010, 14:09:11 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #20 : Nisan 13, 2010, 16:44:15 ÖS »


      “Bir Romanın Anatomisi:Aşağı Güneşsiz”   


   “Sir Thomas More, 1516 yılında, dostu Rotterdamlı Erasmus'a, Ütopya'yı yazarken yüreğinin kabardığını söylüyordu.Ütopya kavramı yalnızca onun değil, milyonlarında yüreğini kabartmıştı.”
   Aşağı Güneşsiz/Kalkışma’yı tasarlar ve yazarken benimde yüreğim kabardı.
   “Ütopya hayali nerede sıkıntı, çatışma varsa, orada belirir ve kuzey yıldızı gibi yön belirler.” Güneşsiz çocuklarının var olduğu anda ve bulundukları coğrafyada aynı sıkıntı ve aynı çatışmanın alametleri vardı.Bunu iddia ederken ben soyut ve boş bir laf etmiş  olmuyorum.Ne diyorduk:  "Başka bir şey gerek, çünkü hepimizin bu şekilde gitmesine imkan yok" Nitekim...sonrası romanın devamında var.Başka bir şey gerekti ve kahramanlarım romanda anlattığım üzere başka bir şey için çabalamışlardı.
   İlk söz olarak kapakta: “Her zaman olan, her zaman olacak diyenlere gülerim, boş laftır, siz de gülün,” diyor Gracchus Babeuf demiştim.
   Siz; olanın her zaman olacağına inanan ve ütopyalara bitti diyen yılgın  yığınlardan mısınız? diye de sormuş ve cevabı “evet” olanlara esenlikler dilemiştim. “Hayır” diyenlere ise romanımı ithaf etmiştim.Zira; “ütopyalara bitti,” diyenlere inat olsun diye içeriğinde  kaba, ham sosyalizmi bulabileceğiniz bu  romanı yazmıştım.Romanın bu kısmında da  hayırcı ve sizden olan  bir avuç  güneşsiz çocuğunun, çarka kapılmadan önce kurdukları, olmayan ülke hayalini anlatmıştım.
Başka deyişle; romanda ham  olarak ütopya bağlamında anarşizmi ele almıştım. Kökleri antikçağlara, Platon'dan Jambulas'a varan ve  bitmeyen ilkçağda  Ligurgus'a dayanan,  Ebu Zerr'e, Thomas More, Campanella'ya uzanan oradan biraz yakın Robert Havemann'ı içeren, Ahmet Arif'in dediği gibi; Spartakus ilk gerilla, Börklüce, Şeyh Bedrettin'in mücadelesini  üstü kapalı anmıştım. Mansur-u Hallac'ın sevgisi galip gelmeliydi.
Marks, Engels ve Lenin ayrık dursunlar artık, onların kuramlarının pratiğini uygulayan Stalin ve ardılları ütopyalarımızı yerden yere vurdular.Geçen yüzyılın sayelerinde bize öğrettiği, gerçek sosyalizmin, yani proletarya diktatörlüğü ve tekelci devlet ekonomisi aracılığıyla komünist toplum idealinin uygulama denemesinin, pratikleri ile  sonunu getirmişlerdir.Yılgınlığa düşmek yok tabi, siyasi, felsefi ve bilimsel olarak darbe almış olsa da ütopya olarak anarşizm, bir yol bulunacağına inancım var benim, çünkü hakkın batılı yeneceğine iman edenlerdenim hala.
   Son söze gelirsem; Ne demiştik? “Bizler; bir avuç kadar olabiliriz. İlk önce yoksulluğumuzdan dolayı bize atfedilen rolleri kabul etmemekle, ret ederek başlayabiliriz.Elimizde ulaşacağımız biricik kaynağa el atabiliriz. Kaybedecek pek az şeyimiz olmasına güvenebiliriz. Bunun ardında kararlılıkla durabiliriz ve karşımızda duran temsili Kaymaklı örneğindeki iktidar, zenginlik ve nüfuz hiyerarşisini kırabiliriz.”
   Onlar Başarabilirdi.
                           Kemal OLCAY


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #21 : Nisan 13, 2010, 16:46:10 ÖS »


MODERN ELİT DİNAMİK ŞİİR


İLK SÖZ:
“İmge yeniyse karşımızda yeni bir dünya vardır”
               G.Bachelard

Modern Elit Dinamik Şiir, insanın yaşam savaşını sürdürmesini ve ayakta kalmasını sağlamak amaçlı; yeryüzünün benliğine çalınmış mayadır. Devingen, çarpıcı, hücre yapısı yenilikçi, imge naifi, tutkulu, dünya coğrafyasından iyi beslenen, solmayan ve hep tazeliği soluyan, uzun soluklu; el değmemiş ve görülmemiş olanı görüp işleyerek toplumsal reflekslerin bünyesine motiflenen ve varoluş sarmalına aşılanan şiirdir. İnsandan sonrasına varır!   

SON SÖZ:

Modern Elit Dinamik Şiir, anlamsal yer değişikliklerini ilke haline getirmiş, sözcük statikliğinden kurtulmaya çalışan, çağrışımların şiiridir. Zira imgenin temeli de çağrışımlar zinciridir. Bu zincir halkalarının sürekli yer değiştirdiği, anlamsal girdabın içine okuyucunun çekildiği, yeni bir bireysel hareket eğiliminde olan; şiirde anlamsal sese önem veren (hem sesle hem anlamla çağrışımın yapıldığı, hem sesin hem anlamın peşinden gidildiği) bir şiirdir.

Sözcüğün ruhuna inen, sözcüğün derdini soran, sözcüğü dinleyen, sözcüğü dinlendiren, sözcüğü yoran, sözcüğü yontan, sözcüğün hareket alanlarını sınırsızlaştıran, sözcüğün kendi yeteneklerini nasıl sergilemesi gerektiğinin inceliklerini veren, sözcük oyunları değil (bunu yukarıda açıklamıştık) sözcüğün içindeki kavramsal yelpazeyi açan, yapıtaşının inceliklerini şiirde sunan bir anlayıştır.

Modern Elit Dinamik Şiir, filizlenme evresini tamamlamış, demir filizleri gibi göğü yarmaya başlayan, dallanan, dallandıkça göğe rahatsızlık veren bir şiirin temellerini atmıştır.

Modern Elit Dinamik Şiir, anlaşılma kaygısı gütmez. Ancak anlaşılırlığının da yeterince farkındadır. Çünkü şiiri insana vermek üzere insandan alır. Yaşama teslim etmek üzere yaşamdan alır. Tekrar doğaya seslenmek üzere doğadan alır. Ve şunu söyler, Nobel ödüllü yazar William Faulkner’e 1949 yılında bir öğrenci tarafından sorulan sorunun (“Sizin romanlarınızı üç kez okudum, bir şey anlamadım.”) bakınız cevabı nedir: “Dördüncü kez okuyun!”

Hele ki konu şiirse, tembelliği hiç kaldırmaz. Şimdi yıl 2008 ve konu Türk şiiri… Şiir her daim anlaşılmaya hazır olarak sunulmayı reddeder, şiirliği de buradan gelir… Şiir hazıra konulmasını sevmez. Şiir içine gireni; içinden, içten okuyanı sever.

MUSTAFA ERGİN KILIÇ

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #22 : Nisan 13, 2010, 16:53:07 ÖS »


ŞİİRE VE ŞİİRSEL METİNLERE PSİKOANALİTİK VE SEMİOTİK YAKLAŞIM


HİÇBİR ŞEYDEN BİR ŞEY ÇIKAR
"Ölüme karşı tek yanıt sanattır" diyor Malraux.
Bense tam tersini düşünüyorum:
yaşama karşı tek yanıttır sanat"

                                                  Ferit Edgü
R.G. Collingwood, 1938'da basılan Sanatın İlkeleri ('The Principles of Art') isimli kitabında sanatın temel olarak duyguların yaratıcı ifadesi veya dışavurumu olduğunu söylemiştir.
Thomas Munro’ya göre; “Sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir.” Sanat, güzel ile uğraşır. Güzel göreceli bir kavramdır. Kendi içinde tutarlı bir bütünlüğü taşıyan şey çirkin, acı verici, iğrendirici bile olsa estetik açıdan güzeldir”demiş.
Hegel’e göre sanat, insan aklının ürünüdür. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır.
Kurumsal sanat kuramı, sanatın tanımlanabileceğini ileri sürer. Bu fikir George Dickie tarafından ilk olarak 1973'te ortaya atılmıştır. Dickie'nin ilk tanımı, Arthur Danto'nun da sanat dünyası fikirlerinden etkilenerek aşağıdaki şekilde oluşturulmuştur. Buna göre sanat eseri bilinçli olarak insan fikrinden çıkmadır. Belli bir sosyal kurum (sanat dünyası) adına hareket eden kişi veya kişiler tarafından, bazı kısımları hakkında fikir birliğine varılmış olunmalı, beğeni kazanmaya aday olmalıdır.
Tolstoy ise sanat hakkında ki soruya , “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı”  yanıtını vermiştir.
Sanata dair pek çok tanıma daha ulaşabiliriz elbette. Ancak ışığın geldiği yerden çok, gittiği yerin aslolduğunu düşünerek, sanata yeni bir tanım getirmenin değil, sanatın ne zaman sanat olduğunu irdelemenin gerekli olduğunu düşünenlerdenim.

Rollo May’e göre sanat, bireyin içsel travmasına bulduğu çıkıştır. Lacan’a göre ise anne karnından kopuş her bireyde eksiklik ve hadım edilmişlik duygusu yaratır. Ve birey yaşadığı sürece farkındalıklarıyla ve anlamlandırmalarıyla tamamlanma arzusu peşinden koşar.
 
Sanatçının imgelemindeki saf kaynaktan çıkagelen ve izleyicinin imgeleminde bir oluş yaratan, Shakespeare’in paradoksuna göndermeyle, “hiçbir şeyden bir şey çıkaran” şeydir sanat. Bir sanat eserinin, özelde şiirin, sanat eseri olabilmesi tek taraflı bir eylem değildir. Herhangi biri “Ben yaptım oldu” dediğinde ortaya çıkan her şey sanat eseri midir?
Sanatın iki taraflı estetik bir edimin nihai çıktısı, ya da bu oluşlar sürecinin tamamı olduğunu söylemek kanımca en doğru olanıdır. “Sanatçı eyler, izleyici algılar” tespiti de son derece sığ ve kısır bir ifade olacaktır. O halde sanatçının imgeleminden kopup gelen sihirli edim, ötekinde yani izleyende benzer bir sihir oluşturduğunda sanatsal süreç kendini gerçekleştirmiş olacaktır.

Sanatçı kendi tamamlanma arzusunu, ötekinde bir “kendisi” yaratmakla, yani bir bakıma diğerinde yarattığı “sihirle” gidermektedir. Bu imgesel trafikte sanatçıyı anlamak elbette her zaman daha kolay olandır. O, ne yaptığını bilmekte olandır. Ve her bir izleyende kendini çoğaltarak, hadım edilmişlik duygusuna ya da içsel travmasına estetik bir çıkış yolu bulmaktadır.

Peki, okurun durumu nedir? Okur da aynı hadım edilmişlik duygusuna sahip olduğuna göre, buna bulduğu çıkışlar sanat değilse, daha reel, daha materyalist çıkışlar olacaktır ki, birey sanatın verdiği o asıl hazzı asla tam olarak içerisinde hissedemeyecek, daima biraz daha eksik kalacaktır.

Nedir sanatı üstün kılan? Asıl gerçeklik, sırrı fantezi olan bir ayna ise, izleyenin sanat dışında yapacağı her edim eksik kalmaya mahkûmdur. Çünkü sadece sanat salt gerçeğin sağında solunda, ötesinde ne varsa ona sunacaktır.
Gerçeklik tek başına sırsız bir aynadan başka nedir ki sahi?

Bu zeminden, yaptığım okuma yolculuğum sırasında kafamda çakan onlarca şimşek ve silinip giden onlarca klişeden hareketle yazınsal metinlere, özelde şiire ve şiirsel metinlere psikanalitik yaklaşımlar üzerine bir tür beyin jimnastiği yapmak niyetindeyim.

Kısıtlı felsefe bilgim ve fakat meraklı okumalarım sonunda, psikanalitik şiir okumaları konusunda bir şeylerin yolunda gitmediğini, daha doğrusu eksik kaldığını fark etmiştim. Literatürü taramama rağmen -kendi adıma konuşmam gerekirse- olması gerektiğini sandığım türde bir şiir çözümlemesine rastlayamadım. Peki, bana göre iyi bir psikanalitik okumada eksik olan neydi?
Burada uzun uzadıya Freud veya psikanalizden bahsedecek değilim. Şiirle asgari düzeyde ilgilenen birinin bile bu konuda minimal de olsa bir alt yapıya sahip olduğunu düşünüyorum.
Ülkemizde ve dünyada pek çok eleştirmen tarafından ustaca yapılmakta olan klasik psikanalitik okumalar dışında benim demek istediğimi kısmen karşılayan bir görüş Hilmi Yavuz’un bir makalesinde Nurdan Gürbilek’in 'Kör Ayna Kayıp Şark' isimli kitabından alıntıladığı bir dipnotunda karşıma çıktı:
Edebiyat-psikanaliz alışverişinde üç yaklaşımdan söz ediyordu. Birinci yaklaşım edebiyat metnini bir semptom olarak görüp, semptomlardan hareketle yazarın analizine, kişisel geçmişine yöneliyor ya da tersine o geçmişten yola çıkıp yapıta varıyordu ki bu zaten bildiğimiz klasik psikanalitik okumanın ta kendisidir. İkinci yaklaşım, psikanalizi ve edebiyatı herhangi bir organik ilişkiye sokmadan ama onu temel alarak şiir üzerine kuramsal bir analiz yapmaktaydı ki bu yaklaşım edebiyattan çok psikanalizin açısını genişleten bir yaklaşımdı. Üçüncü yaklaşıma göre ise kuram kendi gerçeğini bu kez edebiyatın olanaklarıyla yeniden üretebilmek istiyordu. Edebiyatın 'maruz kaldığı' bir şey olmaktan çıkıp, kendini onun devamı olarak kurmayı hedefliyordu.  Ve Gürbilek, eleştirinin ancak o zaman yapıtı bir semptom olarak görmekten vazgeçip, yazarın okura aktardıkları kadar, okurun da metne aktardıklarının, yazma-okuma sürecinde yazarla okur arasında kurulan bu ikili aktarımın analizine yönelebileceğini düşünüyordu.
Sözün özü, sözcüklerden, imgelerden yola çıkarak yaptığımız psikanalitik okuma kanımca sadece bir hasta metni okumak işlevini görüyor ve yazarın bireysel psikanalitik okumasını yapmamızı, yazarın psikodinamik yapısı hakkında bilgi edinmemizi sağlıyordu. Sözgelimi Yusuf Alper’in "Psikodinamik Açıdan Ahmet Erhan ve Şiiri" isimli yapıtında yaptığı tam olarak da budur. Ve kanımca “yazarı, yapıtlarından hareketle yapıtlarından bağımsızlaştırmak” konusunda son derece başarılıdır.)
Öte yandan Gürbilek’in sözünü ettiği ikinci yaklaşım ise bu kez yazarın yanı sıra aktarım yapılan okurun analizine de yönelinmesi gerektiğini savunuyordu.
İşte bu noktada Lacan üzerine yaptığım okumalar ve bir süre ilgilendiğim ve başımı bir türlü alamadığım “semiotik” yani “göstergebilim” -ya da yazınsal açıdan daha kulağa hoş gelen ismiyle imbilim,  durduğum yeri değiştirmemi sağladı. Lacan’a göre dil bir göstergeler sistemidir ve dilsel gösterge ile psikanalizin simgesi aynı şeylerdir.
Kısaca değinmek gerekirse, imbilim (semiotik), her türlü dilsel gösterge dizgesinin yapısını ve işleyişini inceleyen bir bilim dalı olarak gelişimini üç ana dalda sürdürür: söz-dizimi bilgisi (sentaks), anlam-bilgisi (semantik) ve kullanan-bilgisi/edimbilim (pragmatik). Sözdizimsel çok anlamlılık, anlambilimsel çok anlamlılık, belirsizlik gibi kavramlar da semiotiğin konusunu oluşturur.
Bir metnin klasik psikanalitik okumasını yapmak bizi yazar psikanalizine götürürken, okurun algısal psikanalizini yapmaksa okurun olası psikanalitik süreçlerine götürüyordu. Oysa bizi ilgilendiren ne yazarın ne de okurun psikanalitik alanı değil, sadece yapıtın psikanalitik alanı olmalıydı. Bunu nasıl yapabileceğimi düşündüğümde üç aşama kat etmem gerektiğini fark ettim:
a) Yapıtın yazar bağlamında psikanalitik okumasının yapılması
b) Yapıtın okur bağlamında psikanalitik ve semiotik okumasının yapılması
c) Yazar ve okur temelli psikanalitik ve semiotik okumaların kesişim noktalarının belirlenip sonucun hermenötik olarak okunması
Yukarda sözünü ettiğin kesişim noktası yapıtın yazardan ve okurdan bağımsızlaştığı “üçüncü imgesel alan” olarak, sadece kendisi olabildiği bir alan olacaktır.
Sonuçta sanatçıların hep söyleyegeldiği bir klişeden hareketle “şiir yazıldığı andan itibaren artık şairin değildir. Aynı biçimde okunduğu andan itibaren de okurun imgelemindeki etkisini yaratır ama aslolan okur da değildir. Aslolan yapıt ise -ki öyledir- yapıtın öz etki alanı ve onun yorumlanması bizi doğru yola götürecektir. Metnin salt kendi iç sesini duyabilmemizin tek yolu belki de budur.
Bu durumda;
“Öznesi, yüklemi, nesnesi, imgesi, ritmi, sesi, söz sanatları, vs her şeyi tamam olduğu halde neden bazı şiirler yine de biraz eksiktir?”, “ Şiir diye sunulan her metinler neden aslında şiir olmayabilir?” sorularının yanıtları belki de bu üçüncü imgesel alanda yatmaktadır.

Yani;
Sadece estetik söylem veya imge midir şiirler arasındaki rakım farkını yaratan, yoksa kör noktamızda kalan, şairden ve okurdan bağımsız, onların ve hatta onların bilinçaltlarının bile hesap etmediği, haberdar olmadığı derinlikli başka bir açı mı vardır? Bu her şey üçüncü imgesel alana karşı dineldiğimizde karşımıza çıkabilir mi?
Ve hatta;
Üçüncü imgesel alanın genişleyen evreninde şiirsel algıya etkiyen sosyolojik, ontolojik, epistemolojik, vs kara deliklere de başka bir yorum getirmek mümkün olabilecektir.
Elbette ki;
Uzmanlık, derinlemesine araştırma, sınama, temellendirme ve yöntemsel yapılandırma gerektirmektedir.
Ve soracak olursanız
“Bu bütün ayrıştırmalar şiire ne getirecektir?” diye, tek bir yanıtım olabilir:
            Şiirin kanatlarını ona iade etmenin vaktidir.



Betül AKDAĞ

« Son Düzenleme: Nisan 14, 2010, 17:59:06 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #23 : Nisan 13, 2010, 16:57:16 ÖS »


BilDİRİ ÖZETİ:


"öykü uzun şiirdir, şiir kıssasız hisse"
Sezai Sarıoğlu

Aynılaşmanın sınırlarını zorlayan bir dil karnavalında geçer bu öykü: Dev alışveriş merkezlerine meydan okuyan kahramanların öyküsüdür; deliliği üstlenmiş cüret.
Söz alınır söz verilir, kültürler arası bu sessiz dayanışmada asimilasyon reddedilir. Melezleşerek çoğalır edebiyat.
Anlamsız sanat diye bir şey yoktur. Sanatçı, sanatının içinde kendi dünyasıyla gizlenmişken, okura sınırsız algılama düzleminde kendine yeni algılar yaratması eylemi bırakır.

Nesnelerin ve öznelerin anlamdan uzak olmayan dilin türlü devinimleriyle, mücadeleci görevini sürdüren, değiştirmeyi göze alan, hayata kök salan öyküleri yazanlar aynı zamanda zıt gibi görünen sözcük öbekleriyle betimleyerek süslerler öykülerini, farklı ve şaşırtıcı şiirden el almışlardır; Sait faik gibi, Yaşar Kemal gibi, Edgar Allan Poe ya da Çehov gibi.

Bir karım, iki çocuğum, dört kişiyiz /Kimseler bizimle konuşmaz /Mahallede kahveye çıkmam, anlarsınız /Giderek alıştım içkiye de /Demin de söyledim ya, iyi adamımdır /Benden kötülük gelmez: Dizelerinde Edip Cansever �enaze Kaldırıcısı Âdem�n öyküsünü şiirleştirirken:
�imdi kimi acıyor kimi kınıyor beni./hangileri haklı hangileri iyi ama iyiyi haklıyı aramak her zaman gerekli mi, ya benim yaşamam�dizeleriyle �kçaburgazlı Yekta'nın Mahkeme Kararı Aldığında Söylediği Mezmur'dur�şiiri öyküleşir; Yekta�ı üstlenen Turgut Uyar�n dizeleriyle.
Hayatı yorumlar sanatçı. Şiir öykü �Öykü şiir ilişkisiyle çoğalır anlam. Kısaca paylaşmaktır.
Anahtar sözcük: �şmaktır Sınırları�



ŞİİR - ÖYKÜ İLİŞKİSİ


Şiir-Öykünün Nesi Olur?

Sedef KANDEMİR:

Şiir ve öykü ilişkisi hakkında düşüncelerimi paylaşmaya başlamadan önce kısaca �lişki�sözcüğünün anlamına değinmek istiyorum. �lişki�sözcüğü sözlükte; �eğişkenler arasında aynı ya da ters yönde karşılıklı bir ilginin bulunması hali, iki şey arasındaki ilgi, bağ, münasebet, temas�olarak tanımlanıyor. Ayrıca �irlikte oluşan ya da birlikte değişme gösteren olaylar arasında kavramsal olarak kurulan bağ�diye bir başka açıklaması daha var. Bu ilişki neden-sonuç ilişkisi olacağı gibi başka bir etkenin etkisiyle birlikte değişme ilişkisi de olabilir diye ayrıca ifade ediliyor�Etken sözcüğünü, içinde bulunduğumuz sosyal olgu olarak algıladığımızda, sosyal olguyu oluşturan manevi ve fiziki yapının insan ve toplum üzerindeki etkisi daha iyi anlaşılabilir. Böylece; bu sosyal ilişkiler ağında yer alan yazar ve şairlerin yapıtlarında birlikte değişme ilişkilerinin de kaçınılmaz olduğunu anlayabiliyorum.
Şiir-öykü ilişkilerinin diyalektiği bağlamında böyle bir birlikteliğin tek aracı dildir�Biliyoruz ki; dil, yazar ve şairlerce gündelik dilin anlatımından çıkartıldığında, çeşitli söz kalıplarıyla birçok değişime uğrar, daha yeni ve daha katlı anlamlar yüklenir ve böylece edebiyat ürünleri oluşur. Edebi türler içinde gündelik dile müdahalesi ve direnişiyle farklılığı en belirgin olanı ise şiirdir.
İsmail Karakurt; bir şiir inceleme yazısının başlığını �ir Dil Vardır Dilde Dilden İçeri: Şiir Dili�olarak koymuştu. Bence de şiir; dil içinde dil demek�Yine İsmail Karakurt bir inceleme yazısında, Maurice Blanchot�an aktardığı�il, dış dünyayı, gerçekliği yansıtmanın aracı değildir; aksine, dil edebiyatın nesnesi olarak gerçekliği yıkar.�cümlesinin altını çizmek isterim�Gerçeği yansıtmamayı önceleyen dilin değişimi şiir olarak yansır topluma. Önce şairin kendi içselliğinde oluşan devrim sonra dış dünyaya açılır; şiir diliyle�Aynılaşmanın sınırlarını zorlayan bir dil karnavalına dönüşür böylece şiirin edebiyat içinde süren yolculuğu�Dev alışveriş merkezlerine meydan okuyan kahramanların öyküsü yazılır; deliliği üstlenmiş cürete dönüşür�Söz alınır söz verilir bu meydanda, kültürler arası bu sessiz dayanışmada asimilasyon reddedilir. Melezleşerek çoğalır edebiyat; şiirsel bir güzelliğe ulaşsın diye dünya.
�iirsel�sıfatını başına getirdiğimiz her kavramda güzellemenin simgesi olur şiir.

***


Şiir bu güzelliğini nereden alıyor? Sadece farklı sözleri yan yana getirip, yeni bir anlam çoğaltmak yeterli mi? Bu soruyu düşündüğümde şiirin olması gereken melodisi, ritmi geliyor aklıma. Şiirin güzelliğini pekiştiren müziğin sesi�üziğin de dilde olduğu gibi; doğadaki seslerin olduğundan daha farklı biçimde, yan yana getirilip, ritmik sıralanmasıyla oluştuğunu biliyoruz. Müziğin insan ruhunda yarattığı etkiye de inanıyoruz. Müziğin bu etkisinden yararlanan şiir, güzelliğini sözel seslerin ritmik sıralanışıyla gerçekleştirdiği melodik yapısından alıyor. Necip Tosun�n �yküde Ritmik Yapının Biçimlenişi�başlıklı bir incelemesi, Walter Pater�an alıntılanmış bir cümleyle başlar: �ütün sanatlar daima müziğin durumunu arzular� Şiirin ve yazının müzikle ilişkisini açıklayan bu sözler konumuza dâhil�Necip Tosun yazısında; şiirde yinelenen temalarla bir ritim oluşturulacağını savunan T. S. Eliot�an bir alıntıya da yer vermiş:
�iirde bir grup çalgıyla bir temanın gerçekleştirilmesini örnekleyen olanaklar vardır. Bir senfonide bir dörtlüdeki movement�ere benzer geçişler bir şiirde bulunabilir. Konu çok seslilik dayancası üzerine düzenlenebilir.�br />Yazar yazısını başka yazarlarla da örneklemiş:
�ustave Flaubert, Madam Bovary�in kimi bölümlerini ritimden yararlanarak bir senfoni olarak tasarlar. Flaubert� göre, �erçekte iyi bir düzyazı cümlesi, iyi bir şiir dizesi olmalıdır, değiştirilemez, bir tür şiir dizesi kadar ahenkli ve ritmiktir.�(Aktaran Vladimir Nabokov, Edebiyat Dersleri, Ada Yay., 1. Baskı 1988, s. 27).
Şiirin müzikten el alarak içinde geliştirdiği etkinin olanaklarından diğer yazı türlerinin de yararlanması Flaubert tarafından anlatılmış doğru bir adım değil mi?
Sözün burasında Necip Tosun�n yazısından bir başka paragrafı aktarmak istiyorum:
�itim, bazı durumlarda bir anlam arayışı içerisinde olmayan bir metni bile okunur kılacak bir etkiye sahiptir. Kimi metinler, öyküler vardır ki bizi hemen sarıp sarmalar, içine alır, sürükler. Tıpkı kimi şarkılar gibi�Çoğu kez bu durumlarda bir anlam peşinde koşmayız, bir tını, bir ezgi, bir içses bizi içine çeker. Sözlerini bile hatırlamadığımız o şarkı, o ezgi bizde sürer. İşte peşinden gittiğimiz bu şey melodidir, ritimdir. Ritim duygusuyla yazılmış, müziğin imkânlarından güç alan metinler okurda bu duyguyu yaratırlar. Bir metinden edindiğimiz şiirsel tat, aslında çoğunlukla müziksel bir tattır. Burada düzen ve uyumun yanında güzellik de yaratılmıştır. Parçaların yapay ve yüzeysel birleşmelerinden çok derinlikli bir bütünleşme söz konusudur. Böylece okurda ezgisel ve armonik bir tat duygusu gerçekleştirilmiş, duyguların altı çizilerek derinleştirilip yoğunlaştırılmıştır. Görüldüğü gibi ritmin metne en somut katkısı akışkanlık, yoğunluk ve bütünlüktür.�
Yazının kendinde/içinde barındırdığı ses, ses tonu, imgeleme, şiirsel söyleyim ve söz sanatlarıyla, okura hoş vakit geçirmenin ötesinde sorumluluğu olduğu bir gerçek. Tarihsel ve sosyal değişme sürecinin içinde oluşturduğu, farklı olmasını düşündüğü bir kültürü yaratıp, gelecek nesillere aktarma yolculuğunda, bütün edebi türlerin şiirle ilişki kurma özgürlüğü olmalıdır.
Edebiyat dünyamızda şiir ve öykü ilişkisini açıkça gözlemleyebileceğimiz birçok yapıt var. İyi yazılmış, oldukça yalın bir öyküde bile şiirsel ruh esintilerine kapılabileceğimiz eserler az değil. Şiirde de bu geçerli. Öyküleme tekniği ile yazılan ama öykü olmadığı açıkça görülen metinler bizim edebiyatımızda da oldukça yoğun.
Aysu Erden�n Edebiyatçılar Derneği Yayınlarında yer alan �yküde Şiirsellik Boyutu Üzerine�başlıklı yazısında bu örneklemelere yeterince yer verilmiş. Aysu Erden bu çalışmasında şu saptamayı yapıyor: �erek kısa öykü, gerekse şiir metinleri, öznel olan doğaları gereği, birbirleriyle uyumsuz gibi görünmelerine karşın bir arada bulunabilen, birbirleriyle zıt özellikler taşıyan, az rastlanan, ilginç ve orijinal dil öğelerinden oluşurlar. Alışılmışın dışında olan, ölçünlü ve gündelik dilden sapan bu tür dil kullanımlarının hem dilbilgisel hem de sanatsal açıdan çözümlenmeleri ve yorumlanmaları gerekmektedir. Bu amaçla da, gerek öyküde, gerekse şiirde incelenmeğe değer dil yapılarının saptanıp incelenmesi yararlı olmaktadır. Böylelikle öykü yazarlarının ve şairlerin yapıtlarında kullandıkları dillerin, günlük dilden hangi yönlerde saptıkları, içerdikleri yoğun anlamları, birbirleriyle zıt görünen, sıra dışı dil kullanımlarının hangi koşullarda birbirleriyle uyumlu bir şekilde bulunabildikleri, öykü ve şiir metinleri içindeki dil zorlamalarının nedenleri ve sonuçları tartışılabilecektir.�
Aysu Erden çalışmasında birçok yazarın kısa öykülerinden alıntılanmış örnekler de yer alıyor. Özellikle Sema Kaygusuz�n �ilşan�n Ayakları �Adam Öykü �Sayı:17�isimli öyküsünde şiirsel boyutu fark etmemek imkânsız:


- �argalar çatıdaki tenekeleri çın çın didikler. Hala tahta iskemleleri fırçalayarak temizleyen, beyaz tülbentli bir gelinken, öteki köylere nam salmıştı titizliğiyle.
Kargalar leş yiyen obur kargalar... Onun koynuna giren erkek, gül bahçesinin kokusuyla uyanmıştı. Onun diktiği domates fidanından Hızır'ın bereketi yağmıştı.
Kara bir yazgının çirkin kuşları kargalar. Onun toprağını sattırıp şehre götürdüklerinde bir çifteyle uyumuştu sabahlara kadar. Susuzlukla pisliğe alıştığında, köyde bıraktığı aklını bir daha hiç çağırmamıştı.
Şarkı söylemeyen çocukların, bed sesli çığlıkları kargalar.
Gün geçtikçe perdelenmişti gözleri, tırnağını göremeyecek kadar körleşmişti. Bu yüzden biraz ileride duran dev alış veriş merkezini hiçbir zaman fark edememişti. O dev mezar taşını hiç görmemişti.
Kargalar, hantal kanatlarıyla uçar gider.
Halanın canı çıkar, hep gülümseyen yüzü donup kalır. Biraz aklı kıt olduğundandır mutlu hali. Çenesini, ayaklarını çaputlarla bağlarlar. Zilşan'ın kör halası, bir dilek ağacıdır artık. Yağmur mil gibi yağar dışarıda. Evler ıslak bir köpek gibi kendini silkeler. Sallanırlar. Takır takır bir ağlama sesi yayılır teneke damdan.
(Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları, 1998:133)


Düz yazıda şiirselliğin etkisini savunan ve vurgulayan Virginia Woolf gibi, Edip Cansever�e şiirlerinde öyküleme tekniğine sıkça başvurmuş bir şair. Cansever; �ir karım, iki çocuğum, dört kişiyiz /Kimseler bizimle konuşmaz /Mahallede kahveye çıkmam, anlarsınız /Giderek alıştım içkiye de /Demin de söyledim ya, iyi adamımdır /Benden kötülük gelmez�dizeleriyle; �enaze Kaldırıcısı Âdem�n şiirinde Âdem�n öyküsünü anlatmıştır. Ama bir tür olarak içinde bir öykü barındırsa da öykü değil bir şiirdir bu.
Öyküleme şiirine bir güzel örnek de; Turgut Uyar�n �kçaburgaz�ı Yekta'nın Mahkeme Kararı Aldığında Söylediği Mezmur'dur�şiiridir. Gelenekler karşısında Yekta ile Gülbeyaz� ve aşklarını üstlenir Turgut Uyar bu özel şiirinde.�imdi kimi acıyor kimi kınıyor beni./ hangileri haklı hangileri iyi ama iyiyi haklıyı aramak her zaman gerekli mi, ya benim yaşamam�dizeleriyle sonlanan bir aşk öyküsü şiir olur Turgut Uyar�n kaleminden.
Necip Tosun�n �ikâye, Epik Ve Şiirsellik�başlıklı incelemesindeki şu bölüm üzerinde düşünmeye değer:
�iir olmayan bir şey edebiyata niçin girsin�diyen Virginia Woolf düzyazıda bunun ancak doygunluk, fazlalıkları atma, seçicilik tutumlarıyla mümkün olabileceğini düşünür: �ütün fazlalıkları, ölü parçaları, lüzumsuzlukları elemek istiyorum; bunu yaparken anı tümüyle vermek; içinde ne varsa. Diyelim ki an bir bütün, düşünceden, sezişten, denizin seslerinden ileri gelen. Fazlalık, ölülük o ana ait olmayan şeylerin işe katılmasından ileri gelir, gerçekçi yazarın o düş kırıcı anlatma çabası; öğle yemeğinden akşam yemeğine; sahte gerçekdışı, yalnızca göreneksel. Edebiyata şiir olmayan bir şey neden sokulsun-yani, doygun olmayan? Romancılara bu yüzden kızmıyor muyum? Hiçbir şeyi seçmedikleri için? Şairler arındırmak yoluyla başarıya ulaşmıyorlar mı; hemen hemen her şey dışarıda bırakılıyor. Ben hemen her şeyi kapsamak istiyorum ama gene de doygunlaştırmak.�(Virginia Woolf, Bir Yazarın Güncesi, Oğlak Yayınları, 1. Baskı 1995, s. 173).�br />Woolf böylece düzyazıda �iirsellik�için hem fazlalıklardan arınma hem de şiirin aksine her şeyi kapsama gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kısa öykülerin şiirsel boyuta ulaşma çabalarını Necip Tosun�n yazısında verdiği örneklerle anlamak mümkün. Fazlalıklardan arındırılmış satırlara, arındırıldığı ölçüde anlam yükleme sanatına dönüştüğünü anlıyorum şiirsel düz yazının.
Öykülerinde şiirselliği kullanan bir başka öykücümüz ise Füruzan�ır. Onun öykülerinde de hüznün şiirsel boyuta ulaştığını fark etmemek imkânsızlaşır�
�üm bilinen yıldızlar aynı anda çevremde duruyorlar, titreşen ışıklı Çobanyıldızını avuçladığımda elim içine giriyor, parmaklarımdan gümüş tozları uzayarak akıyor. Örgüleri çözük saçlarıma ateşböcekleri dolmuş. Göğün sonsuz boşluğunda istediğim yöne kolayca kayabiliyorum. Dedemin sokağındaki en gösterişli evin, Selahattin Beylerin konağı denen o yerin damında çocuklar kara önlükleriyle, ellerindeki okul çantalarıyla sıralanmış kıpırtısız duruyorlar. Bir okul görmemiş olduğum için onların orda okuyor olduğuna karar veriyorum. Hiç mutlu görünmüyorlar. Küme halinde duran, çok parlak bir yıldız adacığına dalıyorum, daha daha yukarda olanlara bakarken, iki yıldız peş peşe yüzümü sıyırarak boşluğa kayıp siliniveriyorlar. Burnuma gelen kesilmiş, serin, taze çimen kokusunun yıldızların kokusu olduğunu öğreniyorum. İncecik, yeni bir ayın kendini hırçınlıkla öne çıkarmaya çabaladığı, gitgel bir esintiden anlaşılıyor. Gece o denli parlak ki yıldızlar ayın dengi olmuşlar.�(Füruzan, Sevda Dolu Bir Yaz, Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı 1999, s. 70).�
Adnan Azar, Nalân Barbarosoğlu, Adalet Ağaoğlu, Zeynep Aliye, Sema Kaygusuz, Tarık Günersel gibi yazarlarımızın öykülerinde, şiir-öykü ilişkisinin örneklerini görmek mümkün.


Öykümüzün ustalarından �akır�Sait Faik�n öykülerinin, kendisini ve diğer şairleri nasıl etkilediğini Ece Ayhan şöyle dillendirir:
�iz sivil şairler olarak başlangıçta (İlhan Berk�en, İsmet Özel� kadar) iki baba şairden etkilenmiştik: Biri Dağlarca�ır; �ocuk ve Allah� 1940. Öteki Sait Faik�ir, �lemdağ�a Var Bir Yılan� 1954. Sonunda işitilmedik bir şey oldu ve katır doğurdu! Hiç değilse, �ırılçıplak bir Türkçenin şiirinde bir katır doğuruyor ilk olarak.�(Şiirin Bir Altın Çağı)
Şair Ece Ayhan�n, �lemdağ�a Var Bir Yılan�öykü kitabını �ivil şairleri�etkileyen kitap olarak örneklemesi konumuz açısından önemli bir veridir. Bu bilgiye, Sait Faik�n Comte de Lautrêmont�n düzşiirler kitabı olarak anılan Maldoror�n Şarkıları�ı başucu kitabı olarak kullanıldığını eklersem konumuz açısından yeni bir kapı aralamış oluruz. Bunlarla Edip Cansever�n �!974, Milliyet Sanat Dergisi�de yayımlanan,�basıyanık�n hikâyeleri şiirle kaplanmış, şiirle yontulmuş, şiirle iç içedir cümlesiyle birleştirdiğimizde, şiir-öykü ilişkilerine yeni bir bilgi ve anlam boyutu getiriyoruz demektir.
Sevim Burak� anmadan geçmek istemiyorum. Çağının edebi çevrelerince çok iyi anlaşılamadığını düşündüğüm Sevim Burak, hak ettiği değeri bulduğu şimdiki zaman diliminde, öyküde şiir boyutuna nasıl ulaşılacağını gösteriyor okuyucusuna. Yeni bir dil oluşturarak öykü dünyasında farklı bir dönemi aralamış bir öykücümüzdür Sevim Burak.
"Ölüm Saati"nde; "Ben bir çocuktum �İçinize düştüm �Sizinle çevriliyim �Siz mi beni kurtaracaksınız" diyen Sevim Burak�n her satırında şiiri hissetmemek imkânsız.
Cemal Süreya öyküyü; �iirin uzun saçlı kızkardeşi�diye tarif ediyor. Sezai Sarıoğlu ise �ykü uzun şiirdir, şiir kıssasız hisse�demişti...
Sözün burasında; "Hakikat düş kırıklığından doğmuştur. Gerçek, imgelem eksikliğinden..." sözü geliyor aklıma Jean Baudrillard�n�
Hayatı paylaştığımız bu yeryüzünü insana dar getiren gerçekleri değiştirmeye gönüllü şiirden söz ediyorum�Özgürlüğün özlemini yazan öykülerden�br />Verili dünyayı yorumlar ve sanatsal ürünleriyle de değiştirmeye çalışır sanatçı�
Şiir-öykü, öykü-şiir ilişkisiyle çoğalır anlam.
Sözün kısası paylaşmaktır.
Anahtar sözcük: �şmaktır Sınırları�


Sedef KANDEMİR
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #24 : Nisan 13, 2010, 17:03:09 ÖS »


            HUKUK, ROMAN, ÖYKÜ…


Hukuk ile roman ve öykü arasında değişik bakış açılarıyla, farklı irdelemeler yapılabilir: Hukukun teknik dili ile roman ve öykünün edebiyat dili farkı, hukukun realist, roman ve öykünün kurgusal olması, hukukun romana, öyküye ve yazarlarına müdahale edebilmesi, hukukun emredici, roman ve öykünün böyle bir misyonu olmaması, hukukun kendi kurallarına sıkı bağlılığı, roman ve öykünün ise geniş özgürlüğe sahip olması gibi. Buluştukları en temel nokta ise yaşam alanıdır. Hukukun derdi gerçek yaşamken, roman ve öykü bunu da aşarak, olası yaşamları hatta olması şimdilik mümkün görünmeyen yaşamları da bağrına basabilmektedir. Bu yaşamsal noktada, hukuk, ancak barındırdığı kurallar emrettiği takdirde romanlarla, öykülerle ve yazanlarıyla ilgilenmektedir. Roman ve öykü ise hukuki konuları, davaları kendi potasında eriterek romanlaştırabilmekte, öyküleştirmektedir.

Her davanın bir öyküsü, ayrıntılara, arka mutfağına girildiğinde romanı varken, hukukçulardan kaçta kaçı bu verimli alandaki örnekleri romanlaştırabilmiş ve öyküleştirebilmiştir. Belki sayılsa bir elin parmakları kadar ancak denebilir.

Bir boşanma davasında, yargı, tarafların ortaya koyduğu vakıaları, kanıtları yüzeysel irdelerken, romancı ve öykücünün bu türden bir davayı konu edindiğinde, onu dönüştürerek, kurgulayarak cinsel doyumsuzluğa, ekonomiye, kültürel farklılıkların alt yapısına, aşka ve daha birçok çekişmelere kadar inebilme özgürlüğüne sahiptir. 

“Yürüyüş esnasında güvenlik güçlerine taş attı mı, atmadı mı” sonucuna göre küçük çocuklar hakkında hüküm veren ve genelde cezalandıran yargıya karşın, çocuğun o eyleme gelinceye değin geçirdiği yaşamsal süreci, yetiştirilme tarzını, ailesinin ve çevresinin kendisi üzerindeki etkisini, sistemin kendisiyle ilişkisine değin daha birçok tespitler romana ve öyküye konu edilebilir.

Kızkardeşinin erkek arkadaşıyla duygusal mesajlaşmasını fark eden ağabeyin, kızkardeşini hunharca katletmesiyle ilgili mahkeme dosyasında, töre, gelenek, toplumsal baskı (mahalle baskısı)’dan söz edilmesine pek gerek görülmezken, bu cinayeti merkezine alan roman ve öyküde fazlasıyla yer verilebilir…     

Güçlü devletlerin nükleer tesisleri varken, uluslararası hukuku sadece komşumuz İran’a yönelik olarak kullanma  çelişkisi roman ve öyküye konu olduğunda, uluslararası hukukun bu anlamda iflasına karşı bir reddiye olabilecektir.

Belki de, roman ve öykü yazarı ve okuyucuları, hukukun, yargının vardığı sonuçtan çok farklı sonuçlara ulaşacaktır. 

Roman ve öykünün hukuka göre özgürlük çerçevesini yine hukuk kuralları çizmektedir. Ama, bu çerçeve; makale, deneme türü gibi yazınlara yönelik olduğu kadar sıkı olamamaktadır. Bunun nedeni, roman ve öykünün doğasından kaynaklanmaktadır. Yaşamsal örneklemelerle üstü örtülü  mesaj verebilme yetisine sahip olan roman ve öyküler, bir anlamda ve olumlu anlamda ‘hukuka karşı dolan’ edebilecek güce sahiptirler. 
 
Yerel Hukuk, evrensel insan ilkelerine uygun olduğunda roman ve öykü gelişir, yazar çekince ve korkularından sıyrılır. Baskıcı yönetimlerde çok iyi roman ve öykülerin çıkmış olması sadece istisnadır.

2002-2003 senelerinde yazdığım Dansöz Kıvırmaları romanımı, gelişen olumlu hukuksal süreç nedeniyle şimdi yazmış olsaydım belki de kapalılıktan uzak ve daha anlaşılabilir olacaktı.

                        Bahattin YILDIZ


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #25 : Nisan 13, 2010, 17:05:06 ÖS »


                ÖYKÜDE ŞİİRSEL DİL



Anlatımın çok boyutlu hale getirilmesi, okuyucunun öznel dünyasına daha detaylı ama farklı pencereler açabilmek için günümüz yazarlarının başvurduğu yollardan biri de şiirsel anlatım olmuştur. Aslında sadece şiirin değil edebiyatın bütün olanaklarından yararlanılmaktadır. Şiirsel dil, toplumsal etkisinin yoğunluğu nedeniyle öne çıkmaktadır.
Sorun, kuşatılmış bir insanın yalnızlığını nasıl anlatabilineceğidir. Beklentileri harmanlayarak oluşturulan paradoksun anlatımında klasik giriş, gelişme ve sonuç göremezsiniz.
Günümüz insanının güdülenmesi sonucu, yüzünü dönebileceği yönler kısıtlanmıştır. Üretime yaklaştırılmayan insan, tüketime, daha fazla tüketime özendirilmektedir. Elinde para varsa – ki nasıl edindiğinin önemi yoktur- marka ve lükse harcamaya zorlanmıştır.
Yaşanan stresin adı dahi anılmadan her türlü sorunun ilacı olarak, saatlerce otların ve iksirlerin anlatıldığı, her saatin en az yarısının reklamlara ayrıldığı garip bir iletişimdir yaşanan.
Gençlerin kimlik bilgisi hanesinde nicelik bilgilerine daha çok önem verildiği pembe dizi kültürünün gerçek hayatla çarpıştığı burgaçlarda kaybolup giden yaşamlardır anlatılmak istenen.
Bunca daraltılmış insanın yaşam döngüsü nasıl betimlenir. Oturduğu sokağın, çalıştığı işyerinin uzun uzun anlatımına gerek kalmamıştır artık. Derin bir kaostur yaşanan. Gördüğü, yaşadığı ve yaşamadığı her şeyi içine çekip eriten,  kendi yüzü içine dönük ve kendi ekseninde dönen insanların dünyasıdır. Bu; aşkın, emeğin, sorumluluğun, namusun ve bilinen bütün değerleri çürütülüp kirletilen, anlam ve anlamsızlığın kargaşasıdır…
Bu döngülerde uzun satırlara yer kalmamış gibidir. Kaos kendi diliyle yazılacaktır artık. Öykü, şiirin yoğunluğu, imgesel etkilerindeki gücü ve serbest çağrışımlarından yararlanacaktır.
Girişi, bazen sonuç gibi algılanabilir. Her şey bir kaza gibi aniden oluşabilir. Sancıları yoğun ve bitmeyecek gibi görünen metinlerden oluşabilir günümüz öyküleri.
Yalnızlığın hikâyesidir yazılan, bilinmezliğin, yerin, mekânın ve zamanın rengini kaybettiği garip bir iç çekiştir.
Tıpkı bizler gibi, hep yeniden başlayacağı umudu vardır, bittiği yerde.
Aslolan yaşamımızdaki belirsizliktir.


                  Mehmet AK


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #26 : Nisan 13, 2010, 17:11:17 ÖS »



                            DERT DERDİ EŞERKEN ŞİİR GÜL DİKER


Sana uzanan ellerin sıcağında ezimli bir yara, tutuşan paslı dilin anahtarının açılımı, suya giden Yörük kızın bakracında su da olmayabilir, hasretimi gidermeye Feke’nin Arıkkaya’sında. Önümsıra iki topal geyik suya inerken, yavuklusunu arayan çoban, süt sağımında, alıcın dibine otur der, ah çekerdim. Yosunlu taş üzerimde. Hançer yarası yüreğimde. Suya giden bacımın ağıtlı dizeleriyle uyurum. Koyun değilim ki, arzularıma kuzular meleşsinler, yanık bir ses, uzun bir kaval çalınsın… Hatice’min kınalı saçının telleri olsa gerek beni hüzüne salan. Rüzgârın esintisi, efkârlı babamın kalpleri hoplatan türküleri bir de. Okşamaya başlardı yanaklarımı, acaba nereye gitti bu şiir sevdalısı çocuk diye, çam dallarından sorardı. Ah! Cefakâr babam beni, Pir Sultan şiirleriyle büyüten nasırlı ellerinden öperim. Şunu sakın unutma özge canım babam, halk âşıkları, ozanlar senli her gece düşe mi dalarlar sanırsın? Senin ki de bir hayal işte. Adana’da üç can dostum var. Biri sedef yüzlü şair, gizemli bir de dünyası vardır. Diğer ikiside hayal güçleri geniş roman sevdalısı yazarlardır. Lakin bu roman âşıkları Arıkkaya’lı değillerdir. Benim sevdamla, şair dostumun gizemi obruk yaylasından birlikte buz gibi su içmiştir.

Şimdi anma, unut divane halimi, zaten güz sancılıyım, hüzünlerim, endişem her zaman yine içime taze baharlar getiren şiirlerdir. Sus ve dinle, asi coşkulu nehirim dinle mazlumun inleyen acılarını dinle. Yaram içimdedir, bu yüzden kolay kolay iyileşemez. Cemre düşmez hiç toprağıma. Şiirsiz olmaz ki merhem. Bak ah çekiyorum, Aziz dedemin Binboğa dağındaki otağı aklıma yine geldi. Parmak kalınlığında bir yufka ekmek arasında kaymak ikram eyleyiver! Yağ bağlayıp çürüsün hazin duruşlu tenimim, aşka yüz sürerek yağ bağlasın; özündeki şiir. Bu çıngırak sesleri, suyun hışırtısının haykırışı şiirin gizemli dilinin sesidir. Korkuları besleyen dağlar gibi, yüreklere ilaç olmalıdır şiirlerimiz. Bu gözeri yaşlı korkak tavşanlarla uzun zamandır ağlarım, bu sürek avında. Her halde Tanrının dizeleridir bu huzur akıtan, tipili şubat soğumasında. Ömrümüze ömür katan şaşkın gök gürlemesinde, şair coşmuş yetinin kollarında gezgince uyuklamaktadır. İşte dostum, Feke vadisinden özgürce akan Göksu ırmağı koyaklarda med-cezirleşir. Ölmüş ruhum için en güzel şarkıların güftesini yazıyor şimdi şair. Bin ah çektim. Hasretinle güller açtı dizelerim. Cefakâr babam “kapı çalıyor, çitlembik oğul bir yol bakıver,” dedi. Hemencik kapıyı açıverdim. Babam; “ Oğul kimdir gelen?” Hiç babacığım Tanrı misafiri şiirdir gelen deyince. “Oğul oda kimmiş ki? “ Aman oğul yine de ikram da kusur eyleme.”

Güzellik şiirde saklıdır. Şiir bende imeklemeye ve çat pat konuşmayla tenime işlemeye başlamıştı. Senelerce babam sabahın köründe kalkardı. Titreyen, romatizmalı dizlerine aldırış etmeden özgürlük sırdaşını da yanına alarak: yürürken yırtık ayakkabılarından batan dikenlere aldırmadan emeğe verdiği değerlerle her gün tarlaya çalışmaya giderken, bu sefere onu davet eden acılara hiç kulak asmazdı, astırmazdı. Öz vatanından muhacir muamelesi göreceğinden şikâyetçi olmadan, büyük bir azimle demokrasi aşığı, laiklik Sevdalısı, delisi gibi tüm yaşantısını sadeleştirmiş, rafine etmişti. Yediği darbelerin, copların hesabı belli değildi. İtile kakıla büyürken, saçlarına düşen aklara bakmadan sevgi duvarını güllerle donatmayı, aşmayı bir emir telaki etmiş, vazife bilmişti. Oğul kelimesini çok severdi. “ Kötü söz sahibini çok iyi tanır oğul” derdi. Yine “ meziyetini süsleyeceksin, öncelikle iyi niyetli, sevecen ve dürüst olacaksın evlat” diye söylediklerini kulaklarıma adeta küpe eylemiştim. Tüm bu söylenenlerin ışığında öfkeyi asla barındırmaz, daima eşikten dışarı atardım. İnsan sevgisiyle yoğrulan kalbimi her zaman kötülüklere göğüs gererek, güzelliklere ise karanfiller ikram etmeyi de ihmal etmezdim.



 Bir gün babama “ babacığım neden hep bana şiir okutup ezberletiyorsun” diye sormuştum. Bana: güzel oğul, güzellikler, insaniyetlik, iyilikler, özgürlükler, acılar, hicranlar, hüzünler, vuslatlar ve “ ah sevecenliklerin hepsi şiirin bünyesinde, özünde saklıdır” deyince irkilmiştim. Tüm bu nasihatlerin ışığında nefesim şiirle kokuyordu. Gözlerim uzakları dizelerle donatırken, kulaklarım şiirin ritmi ve müziği ile çınlıyordu. Paslı dilim ise kıtalarla tatlanırken, yüzüm imgelerle, simgelerle gülüyordu. Saçlarım gizemlerle taranıp örülürken, avuçlarım üşümesin diye şiirlerle ısınırken, yüreğimse şiirsel okumalarla ferahlanıyordu. İşte o toyluk yaşamımın her kesitinde ben hep şiirlerle merhem buluyordum. Her gece düşlerimde sarışın yetinin nasihatleriyle uyurken, bu öğütlerin çoğu babamın söylemlerine dikenlide olsa çok benziyorlardı.   
Peki, babacığım, peki görürsem şiire söylerim. Aferin Candaş oğul aferin! Korkularımı besleyen, büyüten Köroğlu dağı kulağıma, yeşerecek çayırlardaki, kösnülün toprağı eşeleme şarkısını dinletiyordu. Koşup sırtlayıversem o gizi. Yürek acılarım, sancılarım umulan özlemlerini gül niyetine dikenlere öptürecek miydi? Ne varsa yetim Yusuf’un mağarasında, hepsi toplanmışlardı. At kişnemesi, kangal köpeğin havlaması, koyun ve kuzuların melemesi, en acılısı da ayrılığın dert yanmasıydı. Gözyaşlarıma muştular aşılayan, dağıtan bu kör ve topal sevdam, hüzünler vadisinden, buzlu pınarlardan iksirli sular içiriyordu. Keşke bir sıkımlık av tüfeğim olsa da, ıstıraplarımı, sıkıntılarımı şu sivrilen taşlara sıkarak bir nebze de olsa, kendimi durdurabilseydim. Daha sonra da tüm sıkıntılarımdan, iç çekişlerimden kurtulsaydım. Geceme misafir olan bu deli rüzgâr, balkonumdaki saksıya çiçekler bıraktı. Tüm camlarımı kırıverdi. Kötü talihime bak bir zebani yüzünden asılıverdi aşkı yüzü. İki dize şiir yazmak için, yerden yere vurulan kalbim yorulmak nedir bilmiyordu. Doğa süslendikçe şiirlerde toya çıkıyorlardı. 


                                                                 Zeki KARAASLAN

« Son Düzenleme: Nisan 14, 2010, 17:50:36 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #27 : Nisan 13, 2010, 17:14:03 ÖS »


FUAT ÇİFTÇİ İLE AĞRILI RENK 1  ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Söyleşen: Yunis Çağlar*

Ağrılı Renk’te sözcükler elekten geçirilmiş gibi… Varsıl sözcük sofrasında, ölçülü tedirginlikle yazılmış şiirler mi bunlar?
Hayatımda en çok yeri şiire açtığımdan mı nedir, seçilmiş yalnızlıklar içinde kendime yaşam kılavuzu olarak sözcükleri ve onların bir dizede eşleşmesini aldım. İğneyle kuyu kazarcasına sözcüklere eğilirim. Şiirde kullanacağım her bir sözcüğün bir diğeriyle bağlantılarını sıkı sıkı yoklarım. Bunu, dizelerde, iyi-kötü uzlaşma sağlayıncaya kadar hep yaparım. Dil ile kıran kırana alışveriş yapmışımdır hep. Kimi kez Hacivat-Karagöz örneği, inşaatı, şamatayla geciktirir; şiir inşaatında, sözcük tuğlasının harçla nasıl tutunduğunu gözlemlerim. Perde içinde perde açarak, mekânları, zamanları bitişe değin kararım. Buna ister sözcük defilesi deyin, ister perdeyi viran eylemek deyin, unutuşun bağrından derdiklerimi dizelere dökerim. Bunlara sözcükleri elekten geçirmek mi, varsıl sözcük sofrası kurmak mı denir, işte onu bilemem. Ölçülü tedirginlik mi dediniz? Teraziden uzak şiir yazdığımı söylesem… Kırılma ve kopuş arasındaki ruh hâlini çözebilmek zor olsa gerek. Dönüşümlerden geçerken, şiire, sancılı yer arayışımın adını tedirginlik olarak koyabilirsiniz, ama bunun için size bilet veremem…
“babasız evlerde ne çok/ yorgun kiremitler/ yalnızlık, göç” diyorsunuz Arılığın Giysisi adlı şiirinizde. Şiir yazarken yaşamı kaçırmamak ve onunla hesaplaşmak…  Bunları damıttım şiirlerinizde. Şiirinize ilişkin ipuçları verir miydiniz?
Şu anın savruk halini, yaşamın değer bunalımını, hem ilkel  hem de naif olanının yakınlığının ötekine koşulunu eşelemek, yaşamı kaçırmamak ise söyledikleriniz doğru. Yaşam, renkli yol üstü levhaları olsaydı, bu lâbirentte define avcılarınca haraba evrilen antik yaban olur muydu şiir? Yaşamın “puzzle”ını kurmakla başlar işe, şiir. Çoğul bakıştır bu! Yaşamın şiire, şiirin yaşama maya yarattığı yeri belirleyebiliyorsanız, çakınızı ancak yaşamla hesaplaşmak için kullanabilirsiniz. Başkalarını öfkelendirmeyi severim dilimi çalışırken; yaşamın çekirdeğini, eğilimini ve nabzını çoğu kez öngöremesem de, derinliğin uzaklığını hizama alırım. Bu yüzden, şiirimin her seferinde farklı gizini, yaşamdan uzağa itmem. Şiirim hakkında konuşmayı isterim de, ürpertici bir monolog yaratırım diye de korkarım. Kendi dilimin yüzlerce şairinin diline dolanırımın korkusu diyelim gitsin. Bir- iki tümceyle özetlersem, toplumcu ve sınıfsal kesitlerin damarından uzakta, yatağını kazarak, kendini tazeleyebilecek uçları örtünerek şiir yazmaya çalışıyorum. Yüksek gerilim hatlarını severim. Sorgulayıcı bakışı yüksek rakıma oturtarak, yaşamdan şiir devşirebilmeyi, kafamı gözümü kırmayı yeğliyorum. Çünkü şiirin tekrarı yoktur, yaşamın da…
Gerilimler, kuşkular, kimi mutsuzluklar, kitabınızdaki diğer buluntularım… Dünya ile kendinizin arasında oluşan gerilimli ilişkide, şiirin konumlandığı yer neresidir?
Şiir, “ben” olma serüvenimdir ilk önce! Ben'in inşasıdır şiir… Koca bir inşa süreci… Hani, sokakta çocuklar mendil satmak için ısrar ediyor, insanlar da almamak için gerilim yaratıyor ya, benim gerilimim de buna benziyor. Ben şiirde ısrar ediyorum, aldırmayan aldırmıyor. Ya da, din ile felsefe arasında gerilimli ilişki gibi bir şey; şiire varırken şairin kendini oldurmaya çalışması.“Israr-gerilim” ilişkisinden şiir kotarmak mı deseydim? Şiir sözcüğü bile keşfeden bir sözcüktür. Şiir, dünyayı imar yoludur! Şiir, varlık evidir. Şiir, bizi dünya hakkında edindiğimiz ilk algılarımıza bağlayarak, bilinçlenmemizi ve insanî olmamızı sağlar; şiir, insanın en derininden doğar, demek isterim.
‘şiir, insan’ diyorsunuz dizelerinizin birinde. Kitabınızın girişinde de bir epigraf var: “Ölçü, insanda görünmektir” İnsan gerçekliğini ve şiirin insanı dile getirişini nasıl açıklarsınız?
"Şiir, insan ruhunun kalesi" sözünü kimin söylediğini hatırlayamadım. Doğru söz bu. Şiir, insan eksenlidir. İnsanı çözdüğümüz zaman şiiri, şiiri çözdüğümüz zaman da insanı çözeriz gibime geliyor. Neyin sınırı insandaki kadar geniştir? Bu geniş alanı, tüm hatlarıyla tek şiir ele alabilir kanısındayım. İnsan, her şey arasındaki bir şey değildir; şeyler birbirini belirler ama insan son anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. Şiir de öyledir. Şiir, bizi bedenlerimizin dışındaki uzamdan ayıran sınırları sağlamlaştırarak dünyaya saçar. Şiir, insanın insana egemenliğini ve yine insanın bir nesneye ya da bir nesnenin parasal karşılığa dönüşmesini engeller. Çünkü o, yaşama yönelik bir çözümü dayatır… Söylemek istediklerim tam da bunlardı… “Ölçü, insanda görünmektir” diyordu Hüseyin Çiftçi, değil mi?
Şiirlerinizde geçen özel isimler var: Karacaoğlan, Ece Ayhan, İlhan Berk, Neşet Ertaş, Ruhi Su. Bu adlarla akrabalığınızı açıklar mısınız? Onlar, şiirlerinizin de akrabaları değil mi?
Şiirlerimde geçen adlarla, benim aramda anonim ortaklık paydası sezinlemiyorsun umarım. Onların yapıtlarından etkilenmeye alışmış görünmekten de çekinirim doğrusu. Onlarla benzerliği değil akrabalığı yeğlerim. Birkaç parçam onların içinden geçer, bu doğru. İlhan Berk ve Ece Ayhan, yapıtlarına eğildiğim döndüğüm şairlerdir. Bu iki şairle “temas” bağlamında şiirimin bahtı açıktır. Karacaoğlan, kumamdır. Onun mahremi beni ilgilendirmiştir; ağrılarıma ilmek atmadaki tekniği, içime ve gizime sokuluş ustalığı, bende, baştan uca onu, dopdolu tutan nedenlerdir. Karacaoğlan’ı Fransız şair Ronsard’a benzetmişimdir ama bizimkisi aynı dilbere yanmamıştır! Ruhi Su, seçilmiş yalnızlıktır bende. Neşet Ertaş’ın sesini duyumsamamak tenha bir raftaymışım hissini uyandırır. Onlar büyük sulardır! Daha ne diyeyim?
Dergicilik, öğretmenlik ve şairlik… Bunları bir koltuğa nasıl sığdırıyorsunuz?
Dergicilikte çürüdüğümü itiraf etmemi istemiyorsun değil mi?  Birlikte düşünme gereksinimi, iktidar politiğiyle hareket etmeksizin, özgün ve özgür arayışlar uğruna dergiyi, Şiiri Özlüyorum’u ayakta tutmaya çalışıyorum, 8 yıldır (8 yıl, Sekiz Ağrılı Renk sayılır mı?). Dergicilik, işin çilesini çekmeyenlerin yapabileceği bir şey değil, şairlik de, öğretmenlik de…  Ahmet Ada, Şiiri Özlüyorum için: “Avanos'tan dünyaya giden varoluşun gerilimli salvosu./ Güzel papirüs.” diyordu internette. Çürümeye karşı tek kişilik bir ordu gibi, dergiyi ayakta tutmaya çalışmam, beni, dergiyi gerilimli göstermeye yetiyor. Bunu olumlu olarak görüyorum. Bitmeyen bir büyüyüş ve doğuruş var mıdır ki, kabuklarını çatlatıp serpilmek için şiirden güç almamış olsun? Ben de şiirden güç alarak, dergiciliğin yanında, şiir yazarlığına (Haydar Ergülen’in kulakları çınlasın!) ve öğretmenliğe devam ediyorum. Şiir, kendinden gebe kalan, doğuran, kendine çeken birleşik tektir benim için. Bütün uğraşım bu uğurda işte!
1Ağrılı Renk, Fuat Çiftçi, Hayal Yayınları, Ağustos 2009
*Tekirdağ Bel. Anadolu Öğretmen Lisesi TDE Öğretmeni
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #28 : Nisan 13, 2010, 17:17:36 ÖS »


SÖZÜN RUHUNDA YANGIN ÇIKARTMAK

Çiğdem ÇİÇEK- Öncelikle belirtmeli, bu söyleşinin başlığına “İlhan KEMAL ile Söyleşi” de diyebilirdim. “ Sözün Ruhunda Yangın Çıkartmak” başlığını uygun gördüysem, sebebi var: Şiirlerinizi incelediğimde, sözcükleri tersyüz eden, onlarla vals yapan, en tanıdık sözcükleri bile kavramsallaştırma hünerini gösteren bir şairle karşılaştım ve bu şiirleri bu başlığın karşılayabileceğini düşündüm.
İlhan KEMAL- Vaay, bir edebiyat bölümü öğrencisinden de böyle derin bir giriş beklenirdi mi demeliyim? Demek Ağrı’da okuyorsun, merak ettim;  oralardan bana nasıl ulaştınız?
ÇÇ- Şair, ben sizinle söyleşiyordum galiba… Evet, günümüz şiirine karşı duyarlı bir hocamız var; Akif ASLAN. Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi edebiyat bölümü öğrencileri olarak kendisiyle gurur duyuyoruz. Bize, geçmişle birlikte günümüze de eğilmemizi hatırlatıp durmakta...  Günümüz şiirinin zenginliğinden söz açmakta. Çağdaş Türk Şiiri’nin yeni macerasına tanıklık edebilmemiz için nitelikli edebiyat dergilerini ve şiir yıllıklarını izlememizi önermekte. İşte bu önerinin sonunda dergi ve şiir yıllıklarıyla tanıştım. Eliz, Dize, Mühür, Hayal, Şiiri Özlüyorum, Yeniyazı, Ücra, Heves, Şiirsaati, Akatalpa, Varlık… Ardından, YKY Şiir Yıllığı, Veysel ÇOLAK’ın şiir yıllıkları…Muhteşem dergiler ve yıllıklar her biri. Buralarda izinizi sürdüm. Böylece sizin şiirlerinizi keşfetme imkanına eriştim. Bu dergilerin birçoğu Ağrı’ya gelmese de bir şekilde ulaştık, ulaşıyoruz. Sonra, kitaplarınız “Mağmum”, “Hiç, Kimsenin Bildiği” ve “Ücra Söz” e uzandım. Yeni, mevcuttan farklı bir şiirle karşılaştım. Böylece size ulaşmamın yolu açılmış oldu. Sözü uzattım mı ne?..  Henüz buğusu üzerinde olduğu için “Ücra Söz”den konuşmak istiyorum: Bu kitabınızda da okuru şaşırtmaya devam etmişsiniz; artık marka olmuş tarzınızın yanı sıra farklı çalışmalara da yer vermişsiniz. Hemen söylemeliyim, bu şiirleriniz de ötekiler kadar taze.
İK- Böyle düşünüyorsun demek. İyi. Şunu söylemeliyim Çiğdem, belirli bir biçime dayanan şiirlerim için çok şey yazıldı çizildi. Bu şiirleri simetrik, tersten perspektif, bakışımlı şiir ve azalan monolog tarzında tanımlayanlar oldu. Doğrudur. Bir de statüko şiirler olduğunu iddia edenlerle de karşılaştım. Yanlış. Kitabın ikinci bölümündeki şiirler beni statükoculukla itham eden çevrelere karşı, gerekirse tarzımın dışında bambaşka şiirler ortaya koyabileceğimi göstermek açısından kaleme alınmıştır da diyebiliriz. Hoş, ben tarzımdan caymış değilim. Çünkü başarı ısrarla gelir. Hem bu biçim yıllara dayanan uzun çalışmaların sonucunda edinildi. Başka bir şiir ortaya koyabilmek adına çok çalıştım. Geçmiş şiir birikimi üzerinde iz sürdüm. Yapılmışların dışında ne yapabilirimin yanıtını verdi bana bu iz sürmeler. Diyeceğim o ki; bu denli uğrunda emek ve yürek teri döktüğüm şiir anlayışımı dedi dedilere kulak kabartarak bırakmamalıyım, biliyorum. Evet, şiirlerimle ilgili çok farklı görüşler ortaya konuyor eleştirmenlerce. Bir kısmına katılıyor, bir kısmına ise katılamıyorum. Ama, katılmasam da her görüş önemli, ufuk açıcı oluyor. Şiirimin, Tekke Edebiyatı’nın gizemini de içinde taşıyan rubai ve gazel sentezi içerdiğini söyleyenler de var. Gerçek şu ki; zengin bir şiir atlasının üzerinde ikamet ediyoruz, şiirlerim bütün bu birikimlerden tınılar da taşıyordur, gerektiğince. Yazdıklarımın divan şiiri ile akrabalığı vardır. Bu akrabalık uzak bir akrabalıktır.
ÇÇ- Katılıyorum. Bu söylediklerinizi hayata uyarladığımızda, her konuda dediğinizce davranmanın insanı başarılı kılacağı kesindir. Kendimden örnek vereyim;  edebiyata yüksek ölçekli bir ilgim vardı. Edebiyat bölümünü kazanma konusunda kendimi biledim ve istediğime kavuştum sonunda. Annemlere kalsa hemşire olsam yeterdi? Okura kolaylık sağlamak açısından yukarıda anlattıklarınızı şiirleriniz üzerinden örneklemelerle açımlamak istiyorum. Şu şiiriniz Ücra Söz’ün birinci bölümünden:
      Uzak çok
      5. kal! ardından ‘dön mektubu’ yollayamama ihtimâli var:
       bu kasaba postanesi, pazarları kapalı. gidişin: her gün pazar
       olan günlerin adı, kayıtlara ‘tükenmek’ geçilmiş, parantez içinde
       nasıl açıklanır, ayrıntı konudan uzun. kalem, ahraz. dil, mürekkep?
       -silinenmiş, dudaklarına kazınan imza? tereddüt ediyoruz!

      4. buluttu, geçti gitti üstümüzden! maziyi böyle sayamayız, asla.
       kolay atlatılamaz, kana karışmış tiryakilik: sevmek!
       uğrunda, gözyaşına tebessüm öğrettikse!? –iyi yapmışız!
       pişmanlık? –bahçede zambak değil, avluya alınmamalı!

     3. aşk, ardındayız. meydan okumak! gözlerin ne kalabalık mavi,
       için de, nehirler! dışını anlatmaya lüzum yok, eşkere:
       tanıklığını herkes yapar:  -karnaval yeri, yarına akan!...

      2. hiç de bile! hükmü kaynar sözlerin, buhar olur. gitmişsen,
       vurulur meydanın ortasında, ümit etmenin işçisi. dev-ri-lir!

      1. yalnız sen değilsin üstelik, uzak çok. hangi birine yetişsindi bu yıkık       

      0. yokşehir, temmuz 2008
Bu aktardığım şiiriniz, üzerinde fırtınalar kopartılan şiir tarzınıza örnek olsun içindi. Şimdi de özgürleştirilmiş olduğu söylenilen şiirinizden bir örnek verelim, Ücra Söz’ün ikinci bölümünden:

KAĞŞAMIŞ
Gecenin neon ışıklarına, ay ağlamış!
Acayip durumlar dünyası, gördün mü?
Bir aşığın elindeki gül solmuş,
buluşma durağında. Durakta bank yokmuş.

Böyle saatlerce ayakta kalınabilir
aşk için, unutulabilir yorulmak!
Yanmak, Kerem’den kalma gömlek:
Eskimeyebilir, zamana kafa tuttukça!
Sesim, seni şebboy koparıp,
atıvereyim şuracığa. Belki duyulabilir:
Şiir kokmayı öğrenir böylelikle                                                                                                                        kağşamış hayatın yeni çocukları…
Kendisiyle Yom Sanat dergisinde yapılan bir söyleşide Hüseyin FERHAD şöyle demişti: “İlhan Kemal, sahici bir koreograf.” Hakikaten bakıyorum da şiirlerinize FERHAD’ın imlediği o koreograf özenini görüyorum, dokunuyorum bu özene, parmaklarıma aşk bulaşıyor. Telkari ustalarının milimetrik titizliği, kuyumculuk, o sözcük işçiliği, imgelerinizdeki çağrışım zenginliği, sözcüklere ruh katma hüneriniz, mevcut şiir ikliminden ayırıyor şiirinizi, markalaştırıyor. Doğrusu merak ediyorum, bu denli yoğun iş ortamınızdan nasıl zaman ayırarak yazabiliyorsunuz bu şiirleri? Çünkü, zor şiirler bunlar. Üzerinde müthiş bir yoğunlaşma gerektiren şiirler… Benim ezberlediğim, fakat okurların ayrıntılarını bilmek istediği bir merak konusu daha var, yaşam öykünüz. İzninizle paylaşmak isterim:
“İLHAN KEMAL  (13 Eylül 1968, Tokmanaklı Köyü - Feke - Adana )                                                           
Fatma ve İsmail oğlu. Çocukluğu Tokmanaklı Köyü, Kozan ve Adana’da geçti.
Üveyik kanadına türküler sardığı, ağladığı, güldüğü, yorulduğu da oldu bir kahır çemberinin içinde. Köyde, kasabada, kentte, metropolde…karıştı güle, dikene, insana ve şiire.                                                                               
İşletme Fakültesi mezunu. Yazı ve şiirlerini bir süre İlhan Kemal KAPLAN imzasıyla yayınladı. Daha sonra, İmgelem Çocukları dergisi ekip arkadaşlarının “Çukurova öyküde Orhan KEMAL’i, romanda Yaşar KEMAL’i armağan etti edebiyatımıza. Şiirde de İlhan KEMAL’i armağan edecek, bundan böyle bu imzayı kullanmalısın” yönünde getirdikleri öneriyi fazlaca olumlu bulmamış da olsa, önerinin oylamaya sunulması sonucunda çoğunluğun fikrine katılmak durumunda kaldı. 2003 yılından bu yana İlhan Kemal imzasını kullanmakta.
Hayatın her türlü halinin içinden günlere el salladı, sallamakta.
İlkokul yıllarından itibaren şiirle uğraşmasına karşın, ilk şiirini yirmi dokuz yaşında Adana’da çıkan Aykırısanat dergisinde yayınladı. Bu yaşa değin bütün şiir dergilerini takip etmekle birlikte şiirlerini yayınlatmakta acele etmedi… Şiir, inceleme, deneme, söyleşi ve şiire dair kuramsal yazılarıyla Akatalpa, Aykırısanat, Andız, Bahçe, Budala, Dize, Eliz, Etken, Göğe Bakma Durağı, Her Şeye Karşın,  Güney, Heves, İnsancıl, İmgelem Çocukları, Kavaram Karmaşa,  Kum, Lül Sanat, Mühür, Mortaka, Sanat ve Hayat, Patika, Söylem, Şiiri Özlüyorum, Ücra, Ütopya, Varlık, Yeniyazı ve Yom Sanat gibi birçok  edebiyat dergisinde ve şiir antolojilerinde yer aldı.
Şiir kuramı üzerine kafa yordu. Kendi şiir poetikasını oluşturmayı, şiirine ayrı bir kulvar açmayı  başat hedefi olarak belirledi...
İmgelem Çocukları dergisinde arkadaşlarıyla birlikte yayınladıkları “Sürdürülebilir Şiir Anlayışı” manifestosu ile edebiyat ortamında geniş yankı uyandırdılar. Bu manifesto incelemelere konu oldu. Sürdürülebilir Şiir Anlayışı Manifestosundan bir bölüm : “Şiirin ağrısını yakasında rozet eden genç arkadaş, serin tut sol yanını, sarıl kendine, ateşi öpme! . Şiir; şairin, belleğine kazıdığı bilgileri sözcüklerle seviştirerek oynadığı tek kişilik oyun... İzin ver zekana; bu oyundaki bütün figürleri o oluştursun özgünlüğünce. Dokunsun kasırgalar ruhunun trans haline. “Hiç” ettirme doğacak olan dizelerindeki tılsımı. Kendi sözünün tınısını koştur derin yolculukların ay vaktinde. “Usta” aklın ve kalbindir, şiir için ağrıdığı sürece...”
Lül Sanat ve İmgelem Çocukları başta olmak üzere bazı edebiyat dergisinin kuruluş, yönetim ve yaşatılmasında görev aldı. Köşesinde sadece şiir yazarak kalanlardan olmadı: Birçok sanatsal organizasyonun gerçekleşmesinde planlar üretti, önderlik etti, emek harcadı, yaşadığı kente değer katmak için çaba harcadı. Bir süre Çukurova Edebiyatçılar Derneği’nin yönetim kurulunda görev yaptı. Bir sivil kültür sanat inisiyatifi olan Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi’nin kurucu kadrosunda da bulundu...
Yayınlanmış Şiir Kitapları:
1- Mağmum (2006) – Kora Yayın
2- Hiç, Kimsenin Bildiği (2007) Başak Yayınları
3- Ücra Söz (Ağustos 2009) Hayal Yayınları “

İK- Çiğdem, samimi olmak gerekirse bu söyleşide bana fazla bir iş bırakmadın. Belli ki, oldukça hazırlıklısın. Seni kutluyorum. Şiire duyarlı gençliğin yetişiyor olması sevindirici, bizi yarınlar adına umutlandırıyor. Şiir insandaki estetik kimliği geliştirir. Bu da insanın yüzünü iyiye ve güzele dönmesine, kötülüklerden sakınmasına, daha insancıl bir dünya kurulmasına önayak olan özneler olabilmesine, önemli miktarda katkı sağlar...
ÇÇ- Bir de, şiir severlere yeni bir müjde verebilecek miyiz?
İK- Üzerinde çalıştığım bir dosya var. Bu yıl içerisinde kitaplaşması düşük bir ihtimal. Sanırım 2011 yılında kitaplaşmış olacak. Bu kitaba da ilginç bir isim bulduğumu düşünüyorum, burada söylemeyelim olmaz mı?
ÇÇ- Her şey  için teşekkür.
İK-  Bir şey değil. Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi öğrencilerine benden selam iletiniz lütfen.

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 575



Site
« Yanıtla #29 : Nisan 17, 2010, 20:54:57 ÖS »

4.Uluslararası Çukurova Sanat Günleri etkinliğinin merkezindeki Çetin Yiğenoğlu'na,
ikramlarıyla, tebessüm eden diliyle ve gözleriyle bedenimizle ruhumuzu serinleten Adana Taşmekan işletmecisi Sayın Bülent Mühür'e,
Mersin- İçel Sanat Kulübüne, özelde yazarlara saygıda ve ilgide kusur etmeyen misafirperver Sayın Ziya Alkın'a,
Etkinliğin Antakya ayağını temsil eden, canla başla işlevini başaran, Ortadoğulu sanatçılarla Türkiye sanatçılarının buluşmasında büyük rolü olan ve gereksinimlerimizi karşılamada biri iki etmeyen Sayın Mehmet Karasu'ya,
Antakya-Harbiye'de bulunan "Harbiye Kültür Sanat Çalışmaları Derneği" yöneticilerine, üyelerine ve halkına, söyleşimizde bizleri yalnız bırakmayan değerli şairler Murathan ÇARBOĞA ve Faruk BAL'a;
Gece geç saatlere kadar tatlı sıcaklarıyla, duygulu söylenceleriyle, ezbere okudukları şiirleriyle, bir kısmını kabullenmesek de engin felsefik savlarıyla bizi katmerli sarhoş eden Harbiye Yelken Restaurant işletmecisine, eşine ve arkadaşlık bağlamında onlara yardımcı olan Metin'e,
Girişimizle-çıkışımız arasında her karşılaşmamızda yüzü gülen, espirileriyle bizleri güldüren, yasak olmasına rağmen bilgisayarı kullanmamıza izin veren bir geceliğine kaldığımız Harbiye Çınar Oteli resepsiyonerine, işletmecisine, (bu arada resepsiyon çalışanı zammı hak ediyor, duy sesimizi ey sevgili İşletmeci...)
Limitsiz ızgara, salata ve içecekleriyle masamızı şenlendiren, hoşgörüsü ve uzaktan da olsa ilgisiyle kalbimize de taht kuran Güzelyalı Kebap Salonu işletmecisine, sipariş ve takılmalara incelikle ve edebi tarzda yanıt veren şef garson Adnan'a  

ve söyleşide bulunan yazarlara, konuklara, kısaca tüm katkı sunanlara sonsuz teşekkürler...



 


Bu mesajım üzerine hızını alamamış, şef garsona bile teşekkür etmişsin, diyen arkadaşlar oldu...

Bana da TEŞEKKÜR üzerine yazı yazmak vacip oldu.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!